...24 Temmuz 2515.
Sevgili günlük; daha önceki sayfalarda okumuş olabileceğin gibi
yeniden dirilmemden sonra doktorların benimle birlikte mezara giden günlüğümü
elime tutuşturduklarından bahsetmiştim ve bununla birlikte; bana ses kaydı
yapabilen, hem harita hem kimlik vazifesini görebilen, mikro ölçülerde
hazırlanmış adına PAD denilen bir aleti günlük olarak kullanmam için
verdiklerinden söz etmiştim.
26. Y.Y.'ın teknolojisinin sunduğu imkanlardan faydalanmam
dahilinde yaptıkları bu jest ne kadar hoşuma gitse de henüz 2515 yılına uyumumu
sağlayamadığım için bu yaptıkları amiyane bir tabirle havada kaldı.
Bunu da şöyle açıklayabileceğimi anladım: Nasıl bir yazar
hikayelerini bilgisayar yerine daktilo ile yazmaktan vazgeçemiyorsa; nasıl bir
şair şiirlerini yazarken kaleminden ayrılamıyorsa ben de 20.yy da yaşayan kuşak
içinde yer alan bir birey olarak; -geleneklerden kopamamam ve aynı zamanda
yetişme tarzımdan dolayı- PAD denilen alet yerine bir deftere günlük tutmaktan
vazgeçemiyordum.
Belki de yeni yüzyıldaki ilk 24 saatimi, bu yüzyılda
karşılaştığım; yeni yüzyılın benim için yeni ve yabancı ürününü anlatarak
başlamam senin canını sıkmış olabilir. Ama bu konudaki derin hislerimi ifade
etmeden, başka bir yerden konuya girmem benim için gerçekten imkansızdı, inan!
Ki sen " Oh bitti ", "Konunun ana hattına inecek ve 26 yy.'da ilk
ürününü vermiş bu proje hakkında belge niteliğinde olan günlükten kendimiz için
en yararlı bilgileri sonunda alacağız." diyeceksin. Ama dedirtmem! PAD konusuna
yine geri dönerim... Çok sevdiğim bu oyuncağı yine de hiç yanımdan ayırmadım ve
bu bebekten canlı ses kaydı yaparak yararlandım. Sonra bu ses kayıtlarını
dinlerken üzerimde oluşan intibayı günlüğüme aktardım.
2000 yılında operasyona girerek, beyin ölümü gerçekleşmeden önce (
Beyin ölümünün gerçekleşme süresinin 7 dakika olduğundan bahsedilir.) Kafamı
vücudumdan ayıran gizli projenin büyük parçası olan doktorlara izin vermiş
oldum.
2515 yılında, nesiller boyu bu çok gizli projenin içinde yer almış
doktorlar yani bilim adamları kafamı ve çok değerli beynimin çürümesini
engelleyecek özel bir karışım içinde, teknoloji hayallerinin gerçekleşmesine
olanak verene kadar sakladılar ve dirilişim gerçekleştiğinde; gözlerimi
açtığımda karşımda gördüğüm yine ameliyat masasının etrafına toplanmış
doktorlardı, gözlerimi kapattığımdaki gibi.
Yine aynı şekilde bu projeye ilk gönüllü olan ben olduğum için ilk
uyandırılan da ben oldum. Bu süre içerisinde ölüm bana rüyasız ve tatlı bir uyku
gibi geldi. Yaklaşık 500 yıllık bir uyku. Firavunların isteyeceği türden...
Koyu bir Katolik olmam yüzünden dini inancımın oldukça ciddi bir
şekilde sarsıldığını düşünmen hiç acayip olmaz, değerli günlük. Hatta bu
olayların yaşanmış olduğunu öğrendiğiniz zaman kendi inançlarımıza da
sorgulamaya başlamanız gayet normal.
Hatta hepsinden normali-eğer 26.YY’ da din kavramı değişmediyse,
dini ritüeller korunuyorsa ve inançlar 21.YY'daki gibi yer ediyorsa -din
adamlarının bizi kafirler ilan etmeleri ve aforoz edilmemiz konusunda hemfikir
olmalarıdır.
Oysa ben; diğer denekler(15'ti sanırım) ve bu çok gizli proje
içerisinde yer almış -ki bana göre çok değerli- bilim adamları dışında dini
inançlarımın bu geri gelmeden sonra hiç sekteye uğramadığı konusunda garanti
verebilirim.
Bana -Denver doğumlu Dr.Wiliam Brightman'a göre ruhun bilinci
yaşarken sahip olduğumuzunkinden oldukça farklıdır. O ruh bedenden ayrıldıktan
sonra, zihni biçim değiştiren metafizik bir kavramdır.
Kanserden ölümü kesinleşmiş olan ben bu deneyin parçası olmayı
kabul ederek dine karşı geldiğimi de hiç düşünmüyorum.
Cenneti, Cehennemi, Tanrıyı, Melekleri gördüğümü hatırlamamam
bunların aslında hiç var olmadıkları anlamına gelmiyor.
Evet, muhakkak bunlar var ve bunları gördüğüme inanıyorum. Ölü
kaldığım 515 yıldan sonra yeniden hayata dönmemle beraber benden öbür dünya
hakkında bir şeyler anlatmamı bekleyebilirsiniz. Ama ne yazık ki, hiçbir şey ama
hiçbir şey anlatamıyorum sana.
Fakat hala dindar bir adam olarak ben; bunları gördüğümü
hatırlayamamamın nedenini bana Tanrı tarafından bahşedilen bu vücudun özrüne
bağlıyorum.
Yukarıda da belirttiğim gibi ruh bizim algılamak istediğimiz gibi
insani vasıflara sahip bir kavram değildir benim için. O sınırsız bir hayata
sahip olan ruhun yetenekleri ölümlü bir beden içine sokularak
sınırlandırılmıştır. Ki ruh kabuk içinde yer alan ceviz, badem yemişi gibidir.
Niteliğini tam olarak kavrayabilmek ve tadını alabilmek için nasıl bir yemişin
kabuğunun kırılması gerekiyorsa aynı şekilde ruhunda kabuğunda çıkarılıp,
niteliği konusunda ancak bu şekilde fikir yürütmemiz gerekir diye düşünüyorum,
imkanımız olsa.
Eğer ruhun kullanması için yeteneği sınırlı gözler verildiyse,
duyması için verilen kulaklar belli bir seviyeyi aşamıyorsa, beynin kavrayış
gücü belirli sınırları aşmayan kalıplar içine oturtulmuşsa, metafizik alemi
kavrayabilecek yeteneklere sahip ruhun tekrar onu sınırlayan kabuk içine
dönmesiyle metafizik alem hakkında hiçbir şey hatırlayamaması az önce de
belirttiğim gibi bedenin bir özrüdür.
Alegorik tanımlamalar içerisinde resmedilmiş Azrail, Şeytan,
Cennet tasvirleri ruh algısı değildir. İnsan algısıdır. Kutsal kitaplarda
bahsedilen Cennet ve Cehennem, insan algısının "iyi" ve "kötü" olarak
tanımlandıracağı biçimde anlatılmıştır.
Bu ritüellerin özleri salt ruhla kavranabilir. Siyah bir cübbe
içinde, elinde bir orak taşıyan Azrail resmi onun gerçek şekli değildir. Sadece
bir yansımadan bir ibarettir. Bahsettiğim yansıma mitlerin ve kutsal kitapların,
dini ritüellerin insan algısının kavrayış gücüne yetecek düzeydeki bahislerinin
bizde oluşturduğu öngörülerin yansımasından başka bir şey değildir.
Beynim yaklaşık 500 yıl sonra klon (genetik kopya) vücuduma
aktarıldıktan ve Dünyaya tekrar geri döndükten sonra yaşayacağım en büyük
buhranın dini konuda olacağını 2000 yılında bu projeye girerken tahmin
edebiliyordum. Ama aklımı yerinden oynatmadan getirdiğim bu mantıklı izahı
Montaigne'nin fikirleri çevresinde inşa etmiş ve sanki ruhun içinde esen bu
amansız fırtınayı üstümde doğa üstü bir güç varmış gibi takdir edilesi, kalkana
benzeyen sükunetle karşılamayı bilmiştim.
Ama 2515 yılına uyumumda en çetin olarak gördüğüm bu badireyi
atlatmak demek uyum konusunda tüm sorunların bittiği manasına gelmiyordu.
Fiziksel manada bilim adamları işini çok iyi yapmış, DNA'ları
kusursuz bir şekilde düzenlenmiş bir vücut hazırlamışlardı.Fiziksel uyum
mükemmel bir biçimde sağlanmış ama çok vahim bir durum olarak, sosyal ve
psikolojik uyum konularında, benimle beraber diğer denekler de kendileriyle baş
başa bırakılmıştı.
Uyandırılmamla beraber olayı mucize olarak yorumladım.
İnsanoğlu'nun aklı Tanrıya karşı koyacak düzeye ulaşmıştı.
Bana ameliyattan sonra yerleştirildiğim odada biraz su ikram
ettiler. Gözlerimi açtığımda yabancı bir zamanda olduğumu ve deneyin başarıya
ulaştığını anlamamı sağlayan şey yer çekimsiz lambanın ışığı oldu. Şaşkınlıkla
yerimden doğrulup, saatin kaç olduğunu sordum. Gündüz vaktinden bir zaman
söylenince şaşırdım çünkü pencereden baktığımda gördüğüm karanlık hava bana
zamanın gece olduğunu düşündürmüştü.
26. yy'ın değişen moda anlayışının çerçevesinde bana giymem için
bazı kıyafetler verdiler. Bu elbiselerin vücut için oldukça bol bir şekilde
Nomex ve bilinmeyen bir kumaş karışımından yapıldığını söyleyebilirim. Doktor ve
Hemşirelerin hijyen bakımından giydikleri eldiven ve yeşil elbiselerin 26.yy'ın
moda biçimine dahil olmadıklarını ve bana 21.yy'ı hatırlatıp aynı zamanda içimi
nostaljiyle doldurduklarını da önemli bir tespitim olarak burada belirtmeden
geçemeyeceğim, değerli günlük...
Diğer tespitim; yatağımın baş ucunda dikilen doktorların
taktıkları şeffaf-geniş çerçeveli gözlüklerin aslında durumun üzerime
yerleştirilen alıcılar yardımıyla kontrol edilmesini sağlayan elektronik-tıbbi
cihazları da üzerinde bulundurduğunu bilim adamlarının göz hareketleri sayesinde
anlamamla oldu.
Bilim adamları bu cihazların ara yüzünü gözleri yardımıyla
kullanıyorlardı. Sağa- sola hareket, bir kırpma, iki hızlı kırpma, uzun
kırpma... Cihazı yönlendiren komutlardı bunlar.
Elbiselerimi giydikten sonra odamdan koridora çıkarıldım. Ki bu
benim zamanım için imkansızdı. Oldukça önemli, mikro-cerrahi alanında
gerçekleşen bir operasyondan sonra rahatça yürümek 26. yy.'ın insanlara sunduğu
bir hediyeydi.
Dar koridorda bana oyuncakları hatırlatan birkaç küçük robotla
karşılaşmam dışında benim için olağan dışı olan başka bir şey olmadı.
Getirildiğim diğer odada ilk dikkatimi çeken şey, az önce
çıkarıldığım diğer odadaki gibi, dekorasyonundaki sadelik ve duvarlarındaki mat
renkli boya oldu.
Odada küçük mavi bir koltuk dışında bir şey yoktu. Bu oda
içerisinde beni Randy Nichols adında, bana 26 yy.'a uyumum konusunda yardımcı
olacak bir doktorla tanıştırdılar.
Meslektaşım Dr.Nichols'ın bana tanışma merasiminden sonra ilk
söylediği şey bu proje içerisinde 10 yıldır bulunduğu oldu. Ve uyumum konusunda
sunacağı yardımın psikolojik olmadığını hemen ve kesin bir şekilde belirtti.
Ve daha önce milyon kez bahsettiğim PAD denilen aleti o elime
tutuşturdu. Kimlik olarak kullanılan bu alete sahte kimlik kayıtlarının
yüklendiğinden ve benimle beraber mezara giden günlüğümün, yani senin içinde yer
alan metinlerin değiştirilmeden bu alete aktarıldığından bahsetti. Hem sana olan
bağlılığımı bildiklerinden hem de projelerinin başarısına olan inançlarından
seni benim yanıma koymuşlardı.
Hemen ardından Dr.Nichols; her deneğin proje kapsamında
hazırlanmış evleri olduğunu söyledi. Şimdi beni bu bilinmeyen zamandaki evime
götüreceğini belirtti ve onu izlememi benden çok kibar bir dille rica etti.
Proje yönetim karargahının dört bir kenarı kırmızı ışıklar saçan
lambalarla aydınlatılmış çatısına çıktığımızda karşılaştığım manzara; gri bir
gökyüzü, zehirli gazlardan-dumandan görülmeyen bir güneş ve başlarını gökyüzüne
dikmiş binlerce katlı çelik iskeletli binalar arasında uçan arabalar, taksiler,
küçük mobiletlerle dolu olan yaşayan bir sosyal ortam oldu.
O zaman, bu manzara karşısında şaşkınlığa sürüklenirken kendime
sormuştum:"...Eğer GÖK böyle ise YER nasıl?"
İzlenimlerimi iyi bir şekilde yansıtmak için, ikamet edeceğim
dairenin bulunduğu binanın koridorlarında Dr.Nichols ile beraber ilerlerken
yaptığım ses kayıtlarını dinliyordum. Bu aletin insanlar için son derece yararlı
olduğuna ve duyarlı insanlar için bir gereklilik olduğuna kanaat getirmiştim.
Özellikle de benim için.
Bu bebek açıldığı zaman, hazır konumda olduğunu dijital bir kadın
sesiyle haber veriyordu. İlk duyduğumda bu sesi yadırgadım, kusursuz değildi
çünkü.Lakin yine de bana eşimi hatırlatmayı başarıyordu hiç istemesem de.
Eşim ve çocuklarımın burada benimle birlikte olamaması beni,
karanlık bir mahzene yalnız başına kapatılan esirler gibi acıya sürüklüyordu.
Ben ölümden geri gelmemi sağlayacak bir projeye gönüllü olarak
katılacağımı söylediğimde kesinlikle yüzüme haykırmasa da bencil bir hayvan
olduğumu düşünmüştür.
Oysa ben kemoterapinin sonuç vermeyeceğini anladığımda bir günah
gibi baştan çıkarıcı olan bu cazip teklifi kabul etmemeliydim. Eşim ve
çocuklarımla beraber ölümü kabullenmeliydim.
Ki eşim ben yaklaşık 500 yıllık bir uykuya yatırıldıktan sonra
sana karaladığım, gerçek düşüncelerimi yansıtan satırları okumaya bile fırsat
bulamadı. Günlüğüm sahte cenaze töreninde mezara gidince onun doğrudan yüzüne
söyleyemediğim düşüncelerimi öğrenmesine hiç şansı bulunmadı.
Daha sonra günlüğümün proje elemanları tarafından mezarımdan
illegal bir yolla alınıp, nesilden nesile geçerek bu yüzyıla kadar saklandığını
kestirebiliyorum.
Ses kayıtlarında içimde barındırdığım bunca ıstıraba rağmen yinede
espri yapabildiğimi fark ettim.
Dairemin çelik kapısı beni ilk hayrete düşüren gelişme olmuş.
Kayıtlarında Dr.Nichols henüz 24 saattir diri biri için bu bilinmeyen zamana
mükemmel bir uyum sağladığımdan bahsederek beni takdir etmiş. "Yeniden
dirilişinizden sonra iyi olduğunuzu söyleyebilirim," demiş.
Bu söz dindar bir doktor olan beni oldukça rahatsız etmiş olacak
ki hemen kendisine başka kelimeler öneriyorum. Yeniden Diriliş yerine tazelenme,
uyandırılma ve benzeri sözcükleri kullanması gerektiğinden dem vurmuşum.
Dairemin kapısına geldiğimizde, bu çelik kapıyı anahtarla
açabileceğimizi zannetmiştim. Dr.Nichols bunu bir espri zannederek "Ya benim
için daha iyi şakalar bulun ya da konuşmayın." demiş.
Ben kapının nasıl açılacağını sorduğumda sağ elimi kullanarak bunu
yapabileceğimi söylemiş . Elimi duvardaki özel bir zemine koyunca alet lazerle
bir tarama yapmış ve kapıyı açmıştı.
"Yeni evinize hoşgeldiniz" diyen dijital ses 26 yy.'ın sanki
bedenleşmiş halinden çıkan kelimelerdi. Ev bilgisayarı değil de 26 yy.
karşılıyordu beni. Parmak izlerimi tarayan cihazlar, sesli komutlarla harekete
geçirilen sistemler, hologramlar, 3 boyutlu projeksiyonlar tamamiyle bir
ütopyanın parçalarıydı onlarla karşılaştığım ve duyumsadığım ana kadar.
Dr.Nichols için yüzüm içimden akıp gidenleri yansıtan bir ayna
olmuştu. Böylelikle bunları görür görmez şaşırdığımı kolaylıkla söyleyebilmişti.
"Bu zamandan bir çocuk bunlara hazırdır ama siz değilsiniz." demişti.
Aslında karargahtan bu bilinmeyen zamandaki evime uçan bir araçla
gelmek şaşırtıcı değildi benim için. Sadece biraz kafa karıştırıcıydı... 2000
yılında, yastığa kafamı koyduğum zaman geleceği hayal ederdim hep. Ama beynim,
klon vücuduma bilim adamları tarafından nakledikten sonra her şey hayal olmaktan
çıktı ve en muhteşem bilimkurgu filminden daha gerçekçi olan bir yapıya kavuştu.
Ve geleceği gerçekten isteyip-istemediğim konusunda yaşadığım
kararsızlığın sonucu, Dr.Nichols'ın hologram ve projeksiyonlara uyumum için göz
atmamı tavsiye ettiği anda dışarıda yağmur yağmaya başlamasıyla geldi.
Dışarıda yağan çamur gibi hatta daha da kötü bir şeydi. Bir hata
yaptığımın farkına varmamı sağlayan doğa ana yüzüme haykırıyordu: Bu zamanda her
şey daha soğuk ve ruhsuz, karşında kendi zamanından daha çirkin ve kirli bir
dünya var...
Senin için olağan sayılan bu gelişmeyi görmeme izin vermemiş
olmalıydın, Dr. Nichols; dedim kendi kendime, çok değerli günlük...