Son Güncelleme
6 Mayıs 2008
Bilimkurgu2000 Ana Sayfayeni çıkan kitaplarkitaplardan bölümlerİlginç bilimsel konularBilimkurgu ve diğer konular
5 Yukarı

Hiç

Hakkı Ünlü

Öylesine donup kalmıştım. Hareket etmek istemiyordum sanki. Tıpkı bir kasetçaların ‘pause’ tuşuna basılmış gibiydim. Hayaller, hayal sandıklarım, yanılsamalarım ya da her neyse zihnimin bir köşesinden sürünüp gitmişti. Bir ara ‘acaba ben deli miyim?’ diye bile düşünmüştüm. Kolumu hareket ettiren güç çalışınca ışık yandı. Oturduğum yerden kalktım ve mutfağa yöneldim. Her ne kadar buzdolabımın bilgisayarı, ‘günlük yiyecek tüketme limitini aştınız’, dese de içeriden bir tane puding kutusu aldım. Canım (pek sevmem ama) muzlu puding istemişti. Ritmik hareketlerle kollarım yine çalıştı ve plastik kaşıkla hava arasındaki direnci iplemeden tatlı nihayet bitti. Belki de bu kaşığın havadaki devinimleri fırtına oluşturur diye düşündüm. Kulağımdaki sessiz uğultunun arasında zaman öyle yavaş ilerliyordu ki sanki ben kendimi başka bir pencereden izliyor gibiydim.

Sabah uyandığımda ise pek değişen bir şey yoktu. Her zaman ki gibi yüzümü yıkadım ve giyindim. Kahvaltı etmeden dışarıya çıktım. Hiçbir şeyi unutmamış görünüyordum; yanıma her şeyimi almıştım. Maskem de dahildi buna. Gerçi onu unutmama imkan yoktu. Dış ortamdaki herkes maskesini takmıştı. Siluetlerin arasında ilerlerken arabanın birinin bir insana nasıl çarptığını gördüm. Darbeyi alan kişi yukarı doğru yükseldi ve yerle buluşmadan önce yüzündeki o zavallı ifadeyi gördüm. Herhalde ölmüştür diye düşündüm. Hayır, o daha ölmemişti ve yaşamla ölüm arasındaki bir sınırda öylesine yatıyordu. Az sonra bir hava ambulansı geldi ve ben sanki bunları dev ekran bir televizyonda izliyordum. Zaten hayat bir nevi uzun metrajlı film değil miydi? Biz de bu senaryonun gönülsüz oyuncuları... İster bilinçli ister bilinçsiz rolümüzü maskelerimizin altında perdeye yansıtıyorduk. Yüzlerimiz farklıydı, kişiliklerimiz farklıydı ama temelde bu misafirhanenin geçici sakinleriydik. Belki de hepimiz bir  rüyadaydık.

Şehrin güzel gibi görünen havasının ardındaki bıkkınlık hissinin yüzlerdeki tercümesini gördükten sonra artık pek bir şey düşünmemeye karar verdim. Gerçi bu imkansızdı ama içimdeki o kıpırtı biraz daha canlanınca kendimi bir kitapçı dükkanına attım. Eski kağıt kitaplar yerine artık elektronik kitaplar satılıyordu. Ama benim hayatım, yaşadıklarım, arkadaşlarım hep o kağıt yaprakların arasına sıkışmıştı. Evimdeki eski kitaplar sanki birer misafirmiş de gideceklermiş gibi kitaplığın raflarında yerlerini almışlardı. Her birinin içerisinde birer hayal, birer hayat hatta birer dünya vardı sanki. Kendimi bu elektronik dünya içinde hapsetmiş biri olarak sanki birinin beni bu hayattan çekip almasını istemiyormuş gibi bir tane elektronik kitap aldım ve çıktım. Hafta sonu herkesten uzak kitap okumak istiyordum. Bir süre sonra yorgun argın evime geldim ve poşetleri girişe fırlattım.

Karnımı doyurduktan sonra elime elektronik kitabımı aldım ve okumaya başladım. Gözlerim dijital harflerin arasında erimeye başlayınca uyku alemine doğru yolculuk etmeye başladım. Uyandığımda vakit akşamüstüydü. Günün loş ışıkları odamın içini dolduruyordu. Holografik dövüş oyununda rakibimi yendikten sonra kazanmışlığın verdiği o güzel hazla kendime bir tane meşrubat açtım. Bu sırada buzdolabının üzerindeki ekran, her zamanki gibi günlük kalori alma limitimi gösteriyordu. Kitaplığın önünden geçerken gözüm bu “misafirlere” takıldı. Sonra kendimi elektronik kitap aldığım için biraz pişman hissettim. Sanki onlara dokununca intikam için toz olup döküleceklermiş gibi geldi bana. Teknolojinin arasında silik birer varlıktı bu kitaplar. Her biri sanki ayrı bir kişilikti. Belki de ben onları bu kadar fazla büyütüyordum. Kendimi bir an koruma iç güdüsüyle yavrularını sırtında taşıyan bir akrep gibi hissettim. Gözlerimi duvara doğru diktiğimde duvardaki Eski Mısır hiyerogliflerini içeren duvar kağıdının üzerinde beyazımsı renkte bir leke gördüm. Bu garibime gitmişti. Mayonez lekesine benzeyen bu şeyi duvara sürmem imkansızdı. Bunu temizlemek için bir parça beze azıcık leke çıkarcısı sürdüm. Tam o sırada kapı çaldı. Kapının öteki tarafında tanımadığım bir bayan duruyordu. Elimdeki bezi bir yere bırakıp kapıyı açtım.

“Af edersiniz yanlış geldim galiba. Ben Sinem’e bakmıştım ama.”

“Buyurun, ben abisiyim. Kendisi burada değil.”

“Ha öyle mi? Ben kendisiyle görüşmek istiyordum. Bana adresinin burası olduğunu söylemişti.”

“Doğrudur, önceden birlikte kalıyorduk ama kendisi ülke dışında şu an.” Bayanın yüzünde bir hayal kırıklığı ifadesi belirmişti. Kendisini nazikçe içeri davet ettim. İsminin Ayla olduğunu söyledi. Bezi koyduğum yerden tekrar alıp duvardaki lekeyi çıkarmaya çalıştım. İşin tuhaf yanı beni herhalde kazıklamışlardı. Çünkü en zor lekeleri bile çıkartmayı garanti eden ve bir o kadar da süslü reklamlarla tüketicinin alma isteğini kamçılayan bu şey duvardaki lekeyi bir türlü çıkarmıyordu. Leke çıkartıcısının üzerindeki kullanma talimatını tekrar okudum. O sırada benim “Sinem” adında bir kız kardeşim olmadığı aklıma geldi. Az önce gelen kişi kimdi ve ben neden ona, “hanımefendi kusura bakmayın, benim Sinem isminde bir kız kardeşim yok”, demediğimi hiç bilmiyordum. Sonra duvara tekrar baktığımda lekenin biraz daha büyümüş gibi olduğunu gördüm. Ayla Hanım da ortalıktan kaybolmuştu.

Sabah kalktığımda kahvaltımı ettikten sonra birden o duvardaki leke aklıma geldi ve mayonez damlasına benzer lekenin orada olmadığını görünce hayret ettim ve pek üzerinde durmadım. Gün geçtikçe sanki algılamalarım değişiyordu. Acaba ben de bir sorun mu vardı? Şehir aynı şehirdi, sabahın köründe insanlar birbirlerine bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Bu karmakarışıklıkta “şeyler” hep aynıydı.

Ve yine canım yiyecek bir şeyler istiyordu. İşe gitmek zorunda olmasam en yakın pastaneye dalıp şöyle güzel bir iki dilim çikolatalı pasta yemek istedim. Ama işe gitmek zorundaydım ve istemeye isteye büroya gittim. Bürodaki insanların yüzü tanıdık değildi. Birine eski çalışanlara ne olduğunu sordum.

“Eski çalışanlar mı? Bilmiyorum, ben hemen hemen altı yıldır buradayım.”

“Ama nasıl olur? Ben burada çalışıyorum. Sizi hiç görmedim.”

“Beyefendi, sizin neyiniz var? Bakın çalışıyorum. Lütfen beni meşgul etmeyin.”

Çaresiz çalıştığım odaya doğru gittim ama orada başka biri vardı. Birden içimi bir korku sardı. Bir an acaba adresi mi şaşırdım dedim ama kaç yıldır gittiğim yeri unutmam imkansızdı. Acaba bu bir rüya mıydı? Hemen oradan dışarıya çıktım. Doğrusu nereye gideceğimi pek bilmiyordum. Eve doğru yöneldim. Çok şükür, evim yerli yerinde duruyordu. Kendimi içeri attım. Derhal kanepeye uzanıp biraz kitap okumayı denedim ama aklım hala iş yerindeydi. Sanki bu bilim kurgu filmlerindeki gibi bir durumdu. Acaba geleceğe mi sıçramıştım. Televizyondan bugünün tarihine baktım, 25 Eylül 2048 tarihini gösteriyordu ki tarihte anormal bir durum yoktu. Dün ayın yirmi dördüydü. Sonra birden içimden kendime gülmek geldi. Saçma sapan bir duyguya kapılmıştım, ne yani zamanda yolculuk yapmak belki imkansız değildi ama o kadar kolay olamazdı diye düşündüm.

Bana telefon geldikten sonra durumu anladım. Arayan patronumdu ve bana bugün kamera şakası yapmışlardı. Mesai arkadaşlarımın yerine oyuncular yerleştirmişlerdi ve ben bu şakayı bir hafta sonra televizyondan izleyebilecektim. Nasıl sevindiğimi anlatamam. Bir an kafayı yediğimi sanmıştım. Ferahlamanın verdiği mutlulukla gidip ılık bir duş aldım ve gecenin ilerleyen saatlerinde rüyalar alemine doğru yola çıktım.

Fatih yine sinirlenmişti. Yine bu programın ayarıyla oynuyorlardı. Durumu düzeltmek için bu seferlik bir şeyler yapmıştı ama o hınzır kişi her şeyi bir anda mahvedecekti. Yapay Zeka Bölümünde çalışanlardan şüphelenmiyordu ama arada sırada kardeşi Cemil fakülteye gelip bilgisayarın başına geçiyordu Eve gidince hemen  kardeşini buldu:

   “Ne yapıyorsun, az daha doktora çalışmamı mahvedecektin. Parametreleri sürekli değiştirip durma. Bu bir bilgisayar oyunu değil!”

   “Aman abi, ben bir şeye dokunmuyorum ki?”

   “Yalan söyleme. Bal gibi de müdahale etmişsin işte. Simülasyonuma lütfen bir şey yapma. Senin yüzünden davranışsal tepkileri değişiyor. Bak bu proje çok önemli. Kariyerim buna bağlı. Bana söz vermeni istiyorum,  yoksa bir daha asla o  bilgisayara dokunamazsın. Tamam mı?”

   “Peki Fatih Bey.” Cemil bozuk çalıyordu ama bu Fatih’i etkilemedi. Bir dahaki sefere önlem olsun diye programa şifre koyacaktı. Çünkü kardeşine güvenmiyordu.

Hakkı Ünlü
  Ana Sayfa  |  Yeni Kitaplar  |  Arama  |  Öyküler  |  Yazarlar  |  Sanal Kitaplar  |  Makaleler  
  Bilimsel Yazılar | Ödüller | Forum | Yayınevleri | e-Posta