|
Kamars, hızla Cızmınt’a doğru döndü ve ’geldi mi?’ diye sordu.
Cızmınt hiç duruşunu bozmadan kocaman gözleriyle Kamars’a kısa bir bakış
fırlatarak, kızıl kayacın üzerine yerleştirdiği cihazı kontrol etmeyi sürdürdü.
Cızmınt, henüz işaretin gelmediğini biliyordu. Buna rağmen kayacın
üzerindeki cihazı tekrar kontrol etmişti. Gerçekten krinin geldiğine dair
herhangi bir işaret olmadığını görünce, uzun süredir acısını unuttuğu midesine
saplanan açlık kramplarını hatırladı. Bu duygunun verdiği alışkanlıkla gözlerini
gök yüzüne çevirerek cihazın algılayamadığı bir kıvılcım, bir ışık aradı. Fakat
görmeyi umduğu şeyi görebileceğinden zaten şüpheliydi. Krin eğer atmosfere
girseydi zaten cihaz işaret verir ve harekete geçerlerdi. O yinede çektiği açlık
acısını her hatırlayışında gök yüzüne bakmayı bir alışkanlık haline getirmişti.
Gökten gelen krin de olmasa yıllarca toprağı kazmaları gerekecekti. Hem toprağı
kazsalar bile -ki da önceleri öyle yapıyorlardı- bu kadar saf ve çok krini bir
arada bulmaları mümkün değildi. Kamars ile yüzyıllardır toprağı kazdıkları halde
yaşamlarına ancak yetecek kadar krin toplayabilmişlerdi. Hatta onca zahmetle
yeraltında buldukları krinden sağladıkları enerji tekrar krin bulmalarına ancak
yetiyordu. Tüm gezegenin taşıdığı krin miktarını bilemediklerinden
geleceklerinden hiçbir zaman emin olamamışlardı. Bu yüzden çoğalamıyorlardı.
Hiçbir zaman çoğalmak için yeterli enerji elde edebilecekleri kadar krine sahip
olamamışlardı. Ta ki gökten krin yağana kadar. Gökten gelen her krin onlara en
az on yıl yetecek kadardı. Şimdiden beş yüz yıllık krin toplamayı başarmışlardı.
Aslında açlık günlerindeki gibi krini az kullansalar belki burada yıllarca krin
beklemeye gerek yoktu fakat Kamars’ın çoğalma isteği ikisini de yıllarca burada
krin beklemeye mecbur ediyordu. Kamars aslında çoğalma konusunda haklıydı.
Kendilerinin gezegendeki geçmişlerini hatırlamasalar da nesillerini devam
ettirmeleri için çoğalmaları gerekiyordu. Bu ise ancak yeterli enerji ile mümkün
olabilirdi. Kendisi çoğalabilecek kadar enerji sağlayacak enerjiyi bulabilmekten
hiç ümitli değildi. Fakat Kamars bu konuda haklı çıkmıştı. Tuhaf bir şekilde
gökten krin yağmaya başlayınca çoğalma fikrine kendisi de alışmaya başlamıştı.
Gökten gelen krinin nereden ve niçin geldiğini bilmiyorlardı fakat,
ihtiyaçlarını karşılamaları açısından fazlasıyla yeterliydi. Hatta o kadar bol
ve cazipti ki, yer altında krin aramaya yarayan cihazı bozup, onun parçalarıyla
radar yapmışlardı. Bu cihaz sayesinde krin atmosfere girer girmez haberleri
oluyor ve gezegen yüzeyinde nereye düşebileceğini anında tespit edebiliyorlardı.
Sonrası çok kolaydı. Krin eğer bulundukları yerden çok uzak bir yere düşecek
ise, ona ulaşmaları ancak birkaç günlerini alıyordu. Bazı zamanlar krin şekil
değiştiriyordu. Hatta birkaç kilometre ilerleyip, taşları kırmaya ve toprağı
eşelemeye çalışıyordu. Fakat bunun hiçbir önemi yoktu. Krin ne yaparsa yapsın
mutlaka onu bulup hazmediyorlardı. Kamars, krinin tuhaf izler bırakarak
ilerlemesini seyretmekten çok hoşlanıyordu. Bu yüzden hazmetmeyi erteliyor,
birkaç hafta olacakları bekliyorlardı. Krinin hareket edebilmesi hatta etrafa
titreşimler gönderebilmesi çok şaşırtıcıydı. Onlar için gökten gelen krini hem
avlamak, hem de hazmetmek çok haz verici geçiyordu.
Cızmınt, ara sıra krinin nasıl olup da gezegenlerine düştüğünü
düşünür, bazı zamanlar ise, krinin geldiği yere gidebilmeyi hayal ederdi.
Geceler boyunca bu amaçla yıldızları seyrettiği zamanlar olmuştu. Ne kadar
düşünürse düşünsün aklına takılan sorulara bir türlü cevap bulamazdı. Kamars
ise, bu konuya hiç takılmazdı. O, sadece biriktirdikleri krinle ilgilenirdi. Ona
göre daha fazla krin toplamak çoğalmak demekti, çoğalmak ise soyunun devamı
anlamına geliyordu.
Cızmınt’ın hantal vücudu ansızın irkildi. Yaslandığı kayanın için
için titreşmesinden aygıta bir şeylerin takıldığını anladı. Hiç zaman
kaybetmeden cihaza baktı. Evet, tahmini doğruydu. Cihaz titreşiyordu. Kamars’ı
telaşla çağırdı:
-Geldi işte! Çabuk ol.
Kamars hızla Cızmıntın yanına sokuldu ve gözlerini, pembemsi
yıldızlarla dolu gökyüzüne doğru cevirdi. Artık kayan bir yıldız görmeleri an
meselesiydi. Gökten gelen ışığı çıplak gözle ilk gören Kamars oldu. Işık önce
küçüktü fakat her geçen zaman diliminde biraz daha büyüyordu. Onu gözden
kaçırmamak için var güçleriyle dağları, tepeleri hızla aşmaya başladılar. Her
zıplayışlarında ya bir vadiyi geçiyorlardı yada bir tepeyi aşıyorlardı. Işığın
yüzeye yaklaştıkça büyümesinde görülen artma, ona biraz daha yaklaştıklarının
habercisiydi.
Kamars ve Cızmınt her zaman olduğu gibi Krinin düşeceği bölgeyi
belirlediler ve hızla oraya vardılar. Birkaç saniye sonra gökyüzünde yuvarlak
parçaların birbirine bitişmesinden oluşmuş cisim belirdi. Krin hızını kesen
paraşütünden henüz kurtulduğu için, serbest düşmenin verdiği düzensiz rotayla
yüzeye yaklaşmaya başlamıştı.
Geniş düzlüğün en yüksek tepesinde, olacakları önceden bilmenin
verdiği rahatlıkla olayı izleyen Kamars ve Cızmınt’ın, krine ulaşmakta hiçte
acele etmeye niyetleri yoktu.
Krin yüzeye ilk düştüğü an etrafa fırlayan tozlar, kırmızı
rengiyle bir an krinin gözden kaybolmasına sebeb olsa da, zıplayan krin tekrar
görüş alanına giriyordu. Yüzeye çarpan krinin her seferinde biraz daha az
yükselmesini ve giderek durmaya yüz tutmasını büyük bir zevkle seyrettiler.
Krin defalarca zıpladıktan sonra nihayet küçük bir kraterin
içinde durdu. Cızmınt hemen içi havayla dolu balonların içine dalıp krini
çıkarmak istese de, Kamars ona engel oldu. Çünkü o, krinin yürürken çıkarttığı
sesleri dinlemekten ve yüzeyde bıraktığı izleri seyretmekten çok hoşlanıyordu.
Her zamanki süreç yine başlamıştı: Krinin etrafını kaplayan şişkinlikler birer
birer söndü. Her şişkinliğin sönmesi Cızmınt ve Kamars’ı biraz daha
heyecanlandırıyordu. Çünkü krinin hazmedilecek yerleri ortaya cıkıyordu. Krinin
parlak kısımları yavaş yavaş açıldı ve güneşe doğru yayıldı. Kamars krinin bu
sayede enerji toplayıp hareket edebildiğini daha önceki deneyimlerinden zaten
biliyordu.
Krin kraterin içide, Cızmınt ve Kamars Kratere hakim tepede
hareketsizce bir gün beklediler. Güneş ışıkları pembe gökyüzünde belirir
belirmez krin harekete geçti. Önce parlak uzuvları bir metre havaya yükseldi.
Sonra kurşuni renkli hareketli uzantılarıyla düzenli hareketler yapmaya
başladı. Sonra da Kamars’ın beklediği gibi desenli izler bırakarak ilerledi.
Aslında bir krinin böyle kendi kendine hareketler yapması hatta ilerleyebilmesi
çok tuhaftı, fakat onlar bu duruma o kadar alışmışlardı ki artık sıradan bir
olay gibi geliyordu. Yıllardır yer altında aylarca kazı yapıp toprak içinden çok
küçük miktarda krin toplayabilmeyi çoktan unutmuşlardı. Bu hareketli krinler hem
çok fazlaydı hem de kolay toplanıyordu.
Cızmınt bir kayayı kırmaya çalışan krini işaret ederek Kamars’a
seslendi.
- Artık
krini alalım mı?
- Tamam
ama bana söz ver, bir sonraki krine hiç dokunmayalım.
- Neden?
- Hep krinin hareketlerini yarıda kesiyoruz. Ne yapmaya çalıştığını çok merak
ediyorum. Bu kadar akıllı krinin buraya gelmekte mutlaka bir amacı olmalı.
Cızmınt bir an düşünerek cevap verdi:
- Haklısın çoğalacak kadar krin topladıktan sonraki krini hiç almayabiliriz.
Cızmıntın işaretiyle Kamars bir çırpıda krinin yanına sokuldu.
Krinin sürekli etrafa yönelerek belirli belirsiz bir ses çıkararak açılıp
kapanan saydam uzvuna koca gözlerini dikti. Gözlerinden çıkan mavi ışık ansızın
krinin etrafını sardı. Krin gözden kaybolmadan hemen önce Kamars belirli
belirsiz bir ses titreşimi hissetti: Spirit-7’yi kaybettik efendim, hiçbir
sinyal alamıyoruz, yine ansısın kayboldu, NASA Marsı Keşif Projesini mutlaka
gözden geçirmeli!... |