Son Güncelleme
6 Mayıs 2008
Bilimkurgu2000 Ana Sayfayeni çıkan kitaplarkitaplardan bölümlerİlginç bilimsel konularBilimkurgu ve diğer konular
5 Yukarı

Hiç Beklenmeyen Bir Aşk

Hakkı Ünlü

Araştırmalarımın arasında uyuyakalmışken küçük bir nesnenin beni uyandırdığını fark ettim. Bu benim küçük robotlarımdan biriydi. Onu eğer uyursam beni uyandırsın diye programlamıştım. Bir bilgisayar şirketinin yapay zeka uzmanı olarak quantum bilgisayarımın başında hiç olmazsa birkaç saat daha çalışmalıydım. Programlama çok uzundu. Bitmek bilmeyen parametreleri girmekten sıkılmamıştım ama en azından kafamı birazcık olsun boşaltmam gerekiyordu. Ani bir karar verip dışarı çıkmak için hazırlanmaya başladım. Vakit çok geç değildi. Aynada kendimi şöyle bir süzdüm. Uzun sarı saçlarımı toplayıp kapıdan çıktıktan sonra onu gördüm. İşte tam o sırada rüyada olduğumu falan zannediyordum. Böyle bir güzellik ancak mankenlerde olur sanırdım. Birden ağzımdan büyülenmiş bir şekilde “merhaba”, sözü çıktı. O da bana bakıp gülümsedi ve ben çok etkilenmiş bir biçimde, “buralarda sizi daha önce hiç görmedim”, dedim. Onun dudaklarındaki ince tebessümü gördüğüm anda ona bir kez daha vurulduğumu hissettim.

“ Evet, ben yeni taşındım. Yeni komşunuzum,” dedi ve bana elini uzattı. O güzel elini oldukça elektriklenmiş bir biçimde sıktım. “Tanışalım, benim ismim Onur. Yazılım uzmanıyım.”

“Ben de Dilek. Grafik uzmanıyım. Bugün geldim. Sanırım burası güzel bir yer.”

“Yirmi beş katlı ve yüz yirmi dairelik bir bina ne kadar güzel olursa”, diye karşılık verdim. Bu güzel bayan benim bulunduğum katın bir üst katında oturacaktı artık. Ayak üstü biraz daha sohbet ettikten sonra asansöre bindim ve sokağa doğru yürüdüm. Hava taksileri tepemde vızır vızır dolaşıyorlardı. Şehir bu saatte çok güzel görünüyordu. Bu hengamede kendimi her zaman gittiğim barda buldum. Niyetim bir iki bira içip sonra da eve dönmekti. Barmen tanıdıktı. Daha doğrusu tanıdık bir makineydi desem daha doğru olacak. Onunla normal bir insan gibi sohbet edebilirsiniz. Kendisiyle dertleştiğinizde sizi tıpkı bir psikolog edasıyla dinler. Barın sahibi normal bir kişi almak yerine bunlardan kullanıyordu. Artık birçok kişi makineleri insanlara tercih ediyordu.

“Selam Barmen”, dedim canlı bir ses tonuyla. “Bana soğuk bir bira ve biraz fıstık ver.”

“Peki efendim”, dedi ve biramı hemen verdi. Etraf bugün sessiz görünüyordu. Arkamda birkaç kişi hararetli bir şekilde tartışırken ben barmene, “biliyor musun ben galiba aşık oldum”, dedim.

“Evet anlıyorum. Bu sizin için çok güzel bir durum olmalı.”

“Sen ne anlarsın ki”, dedim alaycı bir tavırla. “Sen git önce gıcırdayan yaylarını falan yağla.” Sinirlenmedi. Alınmadı bile. İşte bir makinenin soğuk tarafıydı bu. Neden ben böyle bir mekanik bilgisayarla muhabbet ediyordum ki… Birama şöyle bir bakıp çerezimi bitirdikten sonra tuvalete doğru yöneldim. Şöyle bir rahatladıktan sonra eve dönmeye karar verdim. Şehrin şu an bana pek de güzel gelmeyen ışıkları altında bir hava taksisine atlayıp evimin yolunu tuttum.

Eve geldiğimde bilgisayarımın başına oturdum. Yarın sabah erken kalkmam gerekiyordu ama en kısa sürede bitirmem gereken bir yazılımım vardı. Göz kapaklarım yorgunluktan kapanmaya başladığı zaman kendimi yatağa nasıl attığımı hatırlamıyorum…

Ertesi sabah hazırlanıp şirkete doğru tam gidecekken yine onu gördüm. Kırmızı elbisesiyle karşımda tam bir Afrodit gibi duruyordu. Gülümseyerek selam verdim.

“Sabah sabah işe herhalde”, dedi. Üst katta oturmasına rağmen onun niye buraya geldiğine pek anlam veremiyordum ama bu oldukça hoşuma gidiyordu.

“Evet işe. Ya sen?”

“Ben de işe gidiyorum. Bu şehre yeni geldim. Buraları iyi bilmiyorum.”

Atraksiyona geçmenin tam sırası diye düşündüm. “ Ama ben avucumun içi gibi bilirim bu şehri,”dedim. Gözleri gözlerimin derinliklerini kazıyordu adeta. “O zaman bir ara çıkarız”, deyince içimde bir şeylerin fokur fokur kaynadığını hissettim. Ona sıcak bir, ‘hoşça kal’, dedikten sonra işimin yolunu tuttum.

Şirkette öğle vaktinden önce genel müdür beni Avustralya’dan gelmiş yabancı biriyle tanıştırdı. Adamın adı Henry Smith’di. Avustralyalı bir şirketi temsil için buradaydı.

“Yapay zeka konusunda çalışmalarınızı biliyorum. Bu konuda master yaptınız. Sanırım bu konuda sizden uzmanı bulmak çok zor.”

“Teşekkür ederim”, dedim gayet mütevazı bir tavırla. “Mümkün olduğu kadar araştırma yapıyorum. Şirketin ar-ge kısmında bulunduğumdan beri yapay zeka yazılımları üzerinde çalışıyorum. Bu arada bir şey içmek ister misiz?”

“Sağolun, az önce içtim. Sanırım hemen konuya girmeliyim. Bizim şirket ile sizin şirket bir anlaşmanın eşiğindeler. Şu an yeni bir proje üzerinde çalışıyoruz. Sizinde bu projede aktif görev almanızı istiyoruz.”

“Nasıl bir proje bu?”

“Şu an şirket güvenliği açısından bunu gizli tutuyoruz. Bildiğiniz üzere bizim şirket ticari robot ve android üretiyor. Yeni projede amacımız daha gelişmiş bir model üretmek.”

“Anlıyorum”, dedim. “Bilmiyorum, şu an yeni bir iş üzerinde çalışıyorum. Bunu bir düşünmem lazım.”

“Tabi ki.” Henry gülümsedi. “Yalnız anlaşma sağlanırsa alacağınız ücret de bayağı yüksek. Lütfen düşünürken bunu da göz önünde bulundurun. Bana müsaade. Bugün jetle Avustralya’ ya dönmem gerekiyor. Gerekli işlemleri siz karar verdikten sonra yaparız.” El sıkıştıktan sonra durumu şöyle bir gözden geçirdim. Şu ana kadar yapılan yapay zeka programları istediğimiz tam sonucu vermiyordu. Bir de makinelerin verdiği tepkiler yapaydı, yani sizin hissettiğiniz gibi hissedemezlerdi asla. Bir tanesiyle muhabbet edebilirsiniz ama kuru kuruya muhabbet olur bu. Ayrıca onlar sizi sabırla dinler. Tıpkı dalgasız bir deniz gibi. Henry Smith gittikten sonra oturup rutin çalışmalarıma devam ettim.

Akşam yemek yedikten sonra elime iki fincan kahve alarak doğruca Dilek’in dairesine gittim. O kapıyı açar açmaz, “Sanırım sen ve ben birer fincan kahve içersek akşam yorgunluğunu üzerimizden atarız”, dedim. Sevinmiş gibi bir hali vardı.

“Ben de tam şu an şu gıcık bilgisayarla bir problem yaşıyordum. Acaba bana yardımcı olabilir misin?” diye sordu. “Sanırım saçmalamaya başladı.” Bilgisayarın bulunduğu odaya gittim. “Nesi var?” dedim. Dilek şaşkın bir vaziyette mantık ünitelerinde bir aksaklık olduğunu söyledi. Ona göre bilgisayar çıldırmıştı.

“Merak etme şimdi anlarız.” İnce-büyük ekrana bakarak,” Bilgisayar, bana ismini söyle.”

“Ben quantum bilgisayar Brain.”

“Tamam Brain. Birazdan sana bazı parametreler gireceğim.” Tam klavyede tuşlara dokunuyordum ki bilgisayardan bir iç çekme sesi geldi. “Buna hiç gerek yok. Ben iyiyim. En son modelim.” Bu sözü üzerine Dilekle bakışıp gülüştük. “Bundan eminim Brain. Lütfen bana izin ver, yoksa seni tekrar düzenlemek zorunda kalacağım.”

“Hayır ben gerçekten iyiyim,” dedi. Sanki sesinde yalvaran bir ses tonu vardı. Buna anlam verememiştim. “Ama Dilek sende anormal bir durum olduğunu söylüyor”, dedim.

“O önce kendine baksın!” Bu lafın üzerine şaşkınlığım kat kat artmıştı. Sanki bilgisayar alınmıştı. Tepkileri oldukça farklıydı. Dilek ise bundan biraz utanmış gibi görünüyordu. “Of ya şuna bak. Ne demek istiyor bu?” diye kızgın bir şekilde sordu.

“Sen de şu devre yığınıyla bir oluyorsun. Alt tarafı o bir makine,” deme gafletinde bulundum. Bunun üzerine Brain daha da sinirli bir ses tonuyla, “Ayıp ediyorsun ama. Sana bir şey dedik?” diye söylendi. Bu değişik durumda ne yapacağımı şaşırdım. Dilekle salona geçtik.

“Birkaç gündür böyle yapıyor. Sanki bana tavır aldı. Ne olduğunu inan anlamadım. Bu arada kahveler soğudu. Kusura bakma artık.”

“Yok canım ne kusuru. Sen bize bir tane yaparsın ve ödeşiriz.” Evi güzel dekore etmişti. Duvarda eski devirlerden kalma tabloların kopyaları asılıydı. Biraz sonra Dilek geldi. Kahvemi yudumlarken, “biliyor musun bir insan ancak bu kadar güzel olabilir,” dedim. Gülümsedi. “Her zaman ki halim”, diye karşılık verdi. “Bakıyorum çok da alçak gönüllüyüz,” diye laf attım. Güzel şeylerden konuştuk. Bilgisayar kendini elletmiyordu. Onu tamamen yeniden düzenlemem gerekiyordu. Ama onu o gece unutmuştum. Zaten bana da kimse hatırlatmadı…

Ertesi günün akşamı Dilek bana telefon etti ve beni evine çağırdı. Onun dairesine gittiğimde elime bir not sıkıştırdı. .Yüzünde büyük bir şaşkınlık ifadesi vardı. Notu aldım ve okudum. Aynen şunlar yazıyordu:

‘Sevgili Dilek sen bunları okurken ben kendimi çoktan silmiş olacağım. Tıpkı kurşun asker masalında olduğu gibi bir ocakta alevler içinde yandıktan sonra sana kurşundan bir kalp vermek isterdim. Ben çaresizlik içinde kıvranırken bu kararı çok zor aldım. Mademki beni seçmedin, o zaman yaşamanın ne anlamı var. Elveda!”

Bunları okurken beynimden vurulmuşa döndüm. Bir bilgisayarın çaresiz aşkı. “Brain kendini silmeden önce bu notu yazıcıdan çıkarmış. Demek dün konuştuklarımızı duydu. Bazen ben ona oturduğum yerden komut vermek için salona mikrofon koymuştum. İnan şok içerisindeyim.”

“İnan ben de öyleyim,”dedim. Notu Dilek’e geri verdim. “Bunu var ya anlatsan kimse inanmaz. Resmen intihar yolunu seçti,” dedim. “Neyse olan olmuş, kafaya takma. Bunlar bize ileride tatlı bir anı olarak kalacak. İstersen dışarı çıkalım. Böylelikle kendimize gelmiş oluruz Dilek.”

“Olabilir aslında. O zaman ben hazırlanayım.” Benim kıyafetim düzgündü. O yüzden Dilek’i evinde bekledim. Benim uzun yılardır yapmağa çalıştığımı bir bilgisayar kendi kendine yapmıştı. Bu nasıl olabilirdi? Brain tutkularının esiri olmuştu ve eğer o bir robot olsaydı neler yapabileceğini düşünmek tüyleri diken diken ediyordu.

Belki de bir aşk cinayeti. Kimbilir…

Hakkı Ünlü
  Ana Sayfa  |  Yeni Kitaplar  |  Arama  |  Öyküler  |  Yazarlar  |  Sanal Kitaplar  |  Makaleler  
  Bilimsel Yazılar | Ödüller | Forum | Yayınevleri | e-Posta