Son Güncelleme
6 Mayıs 2008
Bilimkurgu2000 Ana Sayfayeni çıkan kitaplarkitaplardan bölümlerİlginç bilimsel konularBilimkurgu ve diğer konular
5 Yukarı

Aşk Faktörü

Mehmet Yılmaz

Korkunç bir görüntü… Arka arkaya birbirine çarpan iki kuru kafa kahkahalarla inliyor. Boşluğu dolduran kanlı sular koca bir ağızdan içeri akıyor; yarık bir vücuttan dışarı fışkıran kan bir şelale misali olmayan şeyleri kızıla boyuyordu. Arka fonda iniltilere karışan belirsiz bir çığlık sesi çalındı kulağına. Giderek yükselen, bu korkunç kolâjı yarıp geçen ve fonu kaplayan bir ses. Bir andan daha kısa süre sonra, kaynaksız ses artık fonun kendisiydi. Ardında ki tüm korkunçluk anlamsız kalıyordu sesin karşınında. Ses hepsinden daha saf,hepsinden daha iğrenç.Ve o ses, katlanabileceğinden çok daha fazlasını haykırıyordu. Çığlık acıyla doldurdu kulaklarını. Her şeyiyle gerçek bir acıydı bu Tüm kulakların duyabileceği kadar gerçek. Çığlık fonun dışına taşmaya başladığında ise artık çok geç kaldığını biliyordu. Korku hiç karşılaşmadığı bir şekliyle daladı vücudunu. Soğuk, ıslak bir korku,yapış-yapış kırışık bir korku.

Kırışık? Kırışık korku olur muydu ki? Olmazdı elbet. Hem zaten kuru kafalar korkmazdı. O bir kuru kafaydı. Sadece çığlık atan bir kuru kafa. Göz çukurları ışıkla dolu bir kurukafa. Gözlerini acıtan bir ışık.Olmayan gözlerini.Korkunç çığlığın,olmayan kulaklarını acıtması gibi.Acı dolu gözlerini kırpıştırdığında görebildi eline dolanan şeyi.Teriyle yıkadığı çarşafı parmaklarını morartana kadar sıkmıştı.

Yapay ortam panelinin taklit Güneşinin, taklit ışınları yüzüne vurmaya başladığında ayılmaya başlamıştı Ekrem. Ama birkaç dakika daha geçmesi gerektiğini biliyordu; beyninin çalışmaya başlaması için. O zaman daha mantıklı düşünebilirdi. Şimdilik aklına gelen tek şey çilekli pastayla yastığı arasında ki benzerlikti. Bilinçaltından kopup gelmiş birkaç komik simge alakası daha gülümsetti onu. Gülüyordu ama neden güldüğünü anlaması için beynini beklemesi gerekiyordu. Neden güldüğünü anladığında ise gülebilme yeteneğini çoktan kaybetmiş olacaktı. Zira işlemcilerle dolu bir beyin gülme gibi eylemler için pekte uygun bir araç sayılmazdı. Sonra birden suratını kaplayan kara kızıl saçları fark etti. Yanına uzanmış derin iç çekişlerle sağdan sola kıvrıla-kıvrıla uyuyan genç kız saçlarıyla yüzünü kamçılıyordu usulca. Uykusunu kaplayan derin karabasan şimdi anlam kazanıyordu işte. Birkaç dakika kadar mahmur bakışlarla süzdü kızı. Çığlık seslerinin bile bölemediği huzurlu uykusunda, küçük timsahlar ve adını bilmediği başka sürüngenlerin şirin karikatürleriyle süslenmiş beyaz pijamasıyla çok masum görünüyordu. Hatta biraz fazla masum… Pembe dudaklarının arasından süzülen salya gece boyunca kurumuş, ağzından aşağıya çenesine doğru beyaz bir iz çekmişti. Kusursuz bir tasarımdı yanında duran şey. Tüm varlığı olması gerektiği gibiydi, her bir güzelliği ve her bir çirkinliğiyle. Derin bir şefkat ve hiçte ona göre olmayan bir dizi duygulanım gezindi beyninde bir süre. Kaynağını bildiği ancak sonlandırmak istemediği bir dizi duygulanım.Ama kız bunu gerçekten anlayabilir miydi? Kendisi ne yaptığını anlayabilmişti sanki. Aşkı da taklit etmeyi başarabilmiş miydi acaba? Eğer gerçekten başarabildiyse bile bunu her ikisi içinde yapmış olması gerekliydi. O ve kız için.

Adrenalin salınımını yeniden düzenleyip kovdu kafasındaki hayaletleri. Anlamsız düşüncelerde en az boş kahkahalar kadar gereksizdiler. Gözlerini kapadı ve bekledi, vücuduna dolan adrenalinin yarattığı küçük kasırganın dinmesi için birkaç saniye daha gerekliydi. Kasılan vücudunu derin bir nefesle düzeltti. Şimdi güne hazır sayılırdı. Kızın anlına küçük bir öpücük kondurup, elinin tersiyle alnında arta kalan tükürüğü bilinçsizce temizlemesini izledi ilgiyle. Tavanda ki yuvasından fırlayarak benzer bir ilgiyle kendisini izleyen program denetimcisine “program 556” diye fısıldadı odadan çıkarken. Denetimci programlama dilinde 556 diye tekrarladı efendisinin isteğini.

Kısa bir su spreyi banyosunun ardından fazla su harcamadığı için kendisini tebrik eden merkezi bina denetimcisinin titrek sesi yankılandı. “Toplum, birbirlerine saygılı bireylerden oluşur” dedi yönetici arada sırada başka sloganlar kullandığı da olurdu ama en popüler olan buydu herhalde ki bir günde defalarca duyardı bu lafı. Bir toplumun parçası olduğunu duymak hoştu aslında insana kendini güvende hissettiriyordu. Hemen arkasından ekledi titrek ses; “Tebrikler! Olgun yaşamınız bugün fazladan 20 yaşam puanıyla ödüllendirilecek.” Bu iyiydi işte 20 puan demek yepyeni bir program denetim kartı demek olabilirdi. Ona yükleyebileceği senaryoları düşündü. Yeni fantezilerin sıcak dalgaları yayıldı beyninde, yeni hastalıklar yepyeni sapıklıklar beyin kıvrımlarında gezindi kısa bir süre. Ama kaba sapıklıklardan çok daha korkunç günahlar bekliyordu onu. İşe yetişmeliydi.

Giysi dolabına yönelirken şahsi yaşam asistanı bir yılanı andıran mekanik tıslamalarla karşıladı onu. Bir portakal büyüklüğünde ve fazlasıyla da portakala benzeyen tasarımıyla çevresinde bir tur döndükten sonra sahibinin gözleri önünde durdu portakal. Sadece sahibiyle kendisi arasında geçen optik bir muhabbete dalmışlardı. Mimiksiz, vurgusuz, harfsiz, kelimesiz bir muhabbet.Matematik lisanlı bir muhabbet.Küçük portakal kendisine günlük dökümleri iletiyordu. Sohbet bittiğinde Ekrem bugün yapması gerekenleri biliyordu artık ve tabi bir de hava durumunu. Bugün “Hür Gün” isimli küçük bir yerel basın penceresini “örtmesi”  gerekiyordu. Bir angarya daha diye söylendi kendi kendine. Ama en çok hava durumu kızdırmıştı onu. Yağmurdan nefret ederdi, özellikle de evde ıslanabilecek kadar bile su olmadığı zamanlarda. Yeni aldığı ısıl dönüştürücülü ceketini ıslatmaya yetecek kadar su vardı ama kendini damlalıkla yıkamak zorundaydı. Sonra dışarıdan dökülen şeyin su olmadığı gerçeğini hatırlattı kendine. Aklının eremediği bir sürü kimyasal ve hidrat sondajıyla hazırlanmış bir kokteyldi yağan şey. Küresel belediyelerinin son hizmetiydi sadece.

Mutfakta bulduğu birkaç şeker çubuğu ve sıkıştırılmış protein destekli multivitamin haplarıyla hazırladığı küçük kahvaltısını bitirip yola koyuldu. Yağan yağmura aldırmadan oradan oraya derin bir sükunetle ilerleyen kalabalıklar doldurmuştu İstanbul sokaklarını yine.Bu insanlar daima dışarıdaydılar.Hep bir etten yığın karşılardı dar sokaktan caddeye çıktığında Ekrem’i.Kimliksiz bir sürü surat Ekrem gibi biri için hiçbir anlam ifade etmiyordu bu suratlar.Anlam atfedilene kadar her şey anlamsızdı onun evreninde.

Albright Caddesi, üst üste yığılmış gazete balyalarına benzeyen dev binaların gölgeleriyle çizdikleri kara dalgalarla kaplıydı. Belli belirsiz solgun bir ışık huzmesinin hayat verdiği manzara, modern sanat süprüntülerden birine benziyordu bu haliyle. Kuzeye doğru uzanan uçsuz bucaksız bina ormanı içinde kaybolmak için fazla uğraşmayaysa hiç gerek yoktu. Bu görkemli manzara çok az insana geçmişi hatırlatabilirdi oysa 70 yıl evvel yaşanan ikiz depremde her şey altüst olduktan sonra uzunca bir süre kimse cesaret edememişti bu şehir denen cesedi diriltmeye. Neyse ki “Yaşam Limitet” şirketi, ekonomi tarihçilerinin “üçüncü deprem” diye tanımlamayı pek sevdikleri büyük buhrandan sonra şehri molozlarıyla birlikte satın alma lütfünü göstermişti. Şehrin koca tarihinden geriyeyse sadece adı kalmıştı. Caddelerden, çöp kutularına kadar her şey başkaydı artık. Daha parlak, daha güçlü, daha aydınlık, daha modern,daha uygarsı.  

Gerçi hoş İstanbul’dan pek evvel koca bir ülkeyi ve pek tabi ondan çok öncesinde ise koca bir gezegeni satın almış sayılırlardı. Kimin kime ne sattığı uzun süre tartışma konusu olmuştu elbet ama kimin kime ne dediği kimseyi ilgilendirmiyordu artık. Ne de olsa Ekrem ve Ekrem gibiler işlerini hep çok iyi yapmışlardı. Satılabilecek bir şeyler olduğu sürece bir satıcı bulmak hiçte zor bir iş sayılmazdı. Üç kuşaktır şirket “yönlendiriciliği” yapan biri olarak bu gerçek beynine kazınmıştı Ekrem’in. Dedesinin buralara geldiği günleri hatırladı birden. İhtiyar ölmeden önce oğluna, oğlu da kendi oğluna emanet etmişti o anıları. Şimdi beyninin en güzel yerlerinden birindeydi bu görüntüler. Samatya, Yedikule, Çarşamba, Karagümrük, Kasımpaşa, Kadırga, Sulukule, Balat, Fener, Şehremini Üsküdar daha ilk depremde yerle bir olmuşlardı. Varoşların iç içe geçtiği semtlerin yıkıntıları arasında dolanan leş köpekleri, ceset kokuları içinde yemek sırası bekleyen yitik bedenler, şehri boşaltma hevesiyle dört bir yana kaçışan araçların yarattığı çelik yığınları ve hepsinin ortasında bir ilah gibi yükselen şehrin tek sağlam binası “Mavi Plaza”.Dedesi ilk o zaman görmüştü “Mavi Plaza”yı. Şehre adım attığı ilk gün önce ikiz depremlerin şoku sonra da Mavi Plaza’nın görkemi karşılamıştı dedesini. Ve dedesi ilk görüşünde anlamıştı geleceğin ne olduğunu. Ülke Mavi Plaza demekti. Ülke “sağlam kalan” demekti. Gerisi bir kaç saniyede çöken o varoşlardan ibaretti. O anların görkemini hissetmeye çabaladı bir süre. Beyni görüntüleri bir ileri bir geri sarıyor; dedesinin buruk sesi kulaklarını yalıyordu.

Ama şimdiki zaman en önemli şeydi artık. Ekrem şimdiki zamanda 2 sınıf bir yönetici adayıydı. Sülalesinin doruk noktasıydı o.Şehrin C düzleminde dayalı döşeli geniş bir ofis dairesi vardı. Gerçi şimdilik bir aracı yoktu ama zaten C tarafında kimin araca ihtiyacı vardı ki? Diğer düzlemlerde de umurunda olabilecek birileri olmadığına göre bu da bir problem sayılmazdı. En önemlisi ise Ekrem, hayatını kapladığını ancak şimdi fark edebildiği derin boşluğu keşfetmişti. Maddeyle kapatılamayacak bir boşluktu bu. Ekrem gibi biri için maddenin ötesi yeni anlamlar taşıyordu. Asla algılayamayacağı ama yine de yaşamak istediği anlamlar. Aşkla ilgili anlamlar. Kıza karşı duyduğu özlem dalga-dalga yayıldı beynine. Özlem dalgaları beyninde aniden beliren titremeler arasında kaybolup giderken Zamanlayıcının işe yetişmesi gerektiğini belirten uğultulu alarmı vücudunu sarmaladı. Zamanlayıcı göz bebeklerinden taşan dev bir pencereyle saati hatırlatıyordu. Saat sekize çeyrek vardı ve bu koşması gerektiği anlamına geliyordu. Seviye 2 kimliğini gururla yakasına iliştirip etten yığını yararak koşmaya başladı. Seviye 2 işte buydu, arabası olmayabilirdi ama istediği kadar koşabilirdi. Koştuğunu algılayan botlarının şişirdiği küçük hava yastıklarının üstünde bulutlara binmiş bir atlıydı o.

            Mr. Soros caddesinden aşağı doğru hızla aşağı saldı kendini yapay yağmurun doldurduğu küçük gölcüklere aldırış etmeden. Nasılsa bu meretin en iyi yanı pek çabuk buharlaşmasıydı. Ama anlayamadığı bir sebepten, yolları bit türlü düzeltemeyen yerel yönetimle şu yapay yağmurlama zımbırtısını icat eden teknisyene kadar bildiği herkese küfür etmekten de geri bırakmamıştı kendini. Ağzını dolduran ama ağzından dışarı taşmasına izin veremeyeceği küfürler. Ne de olsa o bir 2.sınıftı.

            Metro deliklerinden birine ulaştığında biraz olsun rahatlamıştı.Küçük bir kuyruk faslından sonra nihayet kurşun adı verilen küçük metro vagonlarından birine ulaşmayı başarabildi.Meşrubat kutularını andıran görünümleri pek güven verici olmasa da bir yerden bir yere gitmek için kullanılabilecek en hızlı araçlardı kurşunlar.Şimdiye kadar sadece üç büyük kaza yaşanmıştı kurşunlarda.Üç büyük haberi de Ekrem gölgelemişti.Gurur duyduğu çalışmalardı bunlar.Onlarca ölü anca birkaç ince satır arasında kaybolup gitmişti  sayesinde.Bu başarılarıyla atlayabilmişti 2. seviyeye.Anılarından aldığı güçle sıradaki vagon için bekleşen küçük kalabalığı yarıp önlerde bir yer kaptı kendine.Soda otomatından fırlayan bir gazoz kutusu gibi gözlerin seçemeyeceği kadar yüksek bir hızla önlerinde beliren vagonda iyi bir yer kapabilmişti çok şükür.Her ne kadar yolculuk birkaç dakikadan uzun olmayacaksa da o birkaç dakikanın mümkün olduğunca rahat geçmesi iyi olurdu.Vagon c- 1234, yolcu sayısı 22 olduğunda kimseyi beklemeden Büyük bir kibirle sürgülü kapılarını bir sonra ki vagon için bekleşmeye başlayan kalabalığın yüzüne kapatıp geldiği gibi yüksek basınç iniltileriyle bir sonra ki durağa doğru yola koyuldu.

            Ekrem bu 21 yolcunun en azından üçünü tanıyordu. Hemen karşısında bir matruşka bebeğine benzeyen orta yaşlı kadın kendisiyle aynı departmandaydı. Arkasında ki kel ızbandut bir üst kademinin av köpeklerinden biriydi. Daha ilerde sadece vagonun parlak aynamsı iç yüzeyinden yansımasını görebildiği kara kuru adamda bir alt seviyedeyken iki yıl aynı ofisi paylaştığı ön inceleme bürosundan bir zibidiydi. Ama hiçbiriyle iletişim kurmamıştı. Bir şirket politikası olarak farklı seviyelerin birbirleriyle merhabalaşmaları bile hoş karşılanmazdı. Zaten isteseler de bu üç “şey”le konuşmak gibi bir gaflete düşmeye niyeti yoktu Ekrem’in.

            Bahadır Frank istasyonuna geldiklerinde dördü birden sessiz sedasız,sakin adımlarla istasyon çıkışına doğru ilerlerken adı Sam mi Sami mi tam hatırlayamadığı eski büro arkadaşının elini hissetti omzunda ve hemen ardından küçük bir göz teması. Ekrem tiksinircesine önce omzuna sonra da kara parlak gözlere baktı. Hiç kaldıramazdı bunu, sert adımlarla hızla Yaşam Limitet’in girişine doğru yöneldi. İlk o girmeliydi kapıdan.

            Yaşam Limitet’in ana merkez kulesi yirmi ikinci yüzyılın, olmayan çağın gösterişli mimari gelenekleri için bile fazla ihtişamlı bir yapıydı. Her biri en az beş yüz metre karelik onlarca yapıyla çevrili Merkez kule, en yüksek yaşam biriminden neredeyse dört kat daha uzundu. En üst katlara hiç çıkmamıştı ama yerden en üst katı görmek imkânsızdı. Herhalde kule bulutların üstünde bir yerlerde sonlanıyordu. Foto statik bir dış kaplama kullanmışlardı  kuleyi tasarlayanlar. Güneş ışınlarının geliş açısına göre altından türkuaza kadar giden değişik renklere bürünüyordu merkez kule. Bu haliyle Yaşam Limitet bir şirket genel merkezinden çok tapınağı andırıyordu. Mavi Plazanın devamı olduğunu iddia ettikleri ikinci bir kule de merkez kulenin biraz ilerisinden yükseliyordu. İşte burası tam bir mabetti. Yeniçağın yeni dininin temsilcileri burada ibadet ederler; büyük tanrının Kazanç ruhuna kurban edilen merkez hisselerinin ala siyah, elma kokulu dumanları arasında, ilk peygamberleri Calvin’ in önderliğiyle on büyük aziz ve beş büyük evliya için dua eden muhasebecilerin çılgın dua nameleri kaplardı gün batımını ve gün doğumunu. Ekrem de her kalbi iman dolu  hissedar gibi  büyük inancın bir parçasıydı ama sanıldığı gibi Tanrıya yakın olmak gibi bir derdi yoktu onun. En azından kazanç ruhu dışındaki parçalarına ne kadar yakın durduğunu umursayacak fazla müminle karşılaşmakta pek mümkün değildi zaten,bir çoğunun tanrısı hala yeterince yeşildi.

            Girişte kendisini bekleyen basın ve halkla ilişkiler departmanı seviye iki asansörüne doğru yöneldi girişte ki hoş geldiniz memurları ve Şirketin pek sevdiği, Işık Yolu tarikatının müritlerine aldırmadan. Hep aynı şeyleri tekrar eden kimseleri sevmezdi. Onların beyniyle siber nörotik devreleri arasında sevmediği bir ilişki olduğunu düşünürdü hep. İkisi de aynı şey için aynı şeyi tekrar için yapılmışlardı.

            Şahsi ofisine ulaştığında derin bir soluk aldı.Seviye 2 çalışanlarının yaşayacakları yerler konusunda pek cömert davranan şirket ne yazık ki aynı hassasiyeti çalışacakları yerler konusunda gösterememişti.Birbirlerinden polimer paravanlarla ayrılmış onlarca ofisin olduğu yüzlerce kat vardı.Bazen şirketin neden bu büronun çalışanlarını bu kadar özenle birbirlerinden ayırdıklarını merak ediyordu.Neden korkuyorlardı acaba? Şirketler arası sanayi casuslukları hatta kukla hükümetler aracılığıyla başlatılan kanlı şirket savaşları bir sır değildi ama tüm bu barikatlar, iletişim kısıtlamaları, frekans takipleri vs… ne kadar işe yarardı ki?

            Bir masa bir sandalye ve dış mekânın çeşitli kopyalarının yüklü olduğu küçük bir çevre düzenleyiciden ibaretti ofisi. Ve tabi birde merkezi bilgi işlem bürosuna bağlı bir genel hat terminali. Ya da diğer adıyla “termanet”. Aslında önemli olan tek şeyde buydu küçük ofisinde. İnternet uygulamasının geliştirilmiş bir sürümüydü bu terminal. Bilginin durmadan akıp geçtiği, her tür yaratıma ev sahipliği yapan bir havuz.Her şeyin olduğu ama hiçbir şey olmayan şey. Küçük bir kutucuk ve kutuyla iletişim halinde kablosuz bir alıcı hepsi bu. Gerisini Tanrının Mekanik ruhu sağlamıştı kullarına, koca bir beden. Bu iş için evinden dışarı çıkmasına gerek bile yoktu aslında ama her şirket biraz paranoyak sayılırdı.

            Belindeki küçük alıcıyı açıp bağlandı terminale.Birkaç saniye sonra terminalin,bilginin bir parçasıydı.Her şey beynindeydi artık.Kısa bir süreliğine de olsa tanrı olmuştu.Teknoteologların deyimiyle Tanrının bilgin ruhu dolmuştu bedenine.Ama basit bir şirket çalışanı olduğunu kendisine hatırlatmak istercesine sanal asistanı dikildi karşısına.Evdekinin sanal bir kopyası.Sanal portakal günlük programını ve yeni mesajları dizdi önüne.”Matkap’ın Son Maceraları” başlıklı bir reklam mesajı fırladı aniden..Sansar suratlı bir pazarlamacı, parçalanmış kadın bedenlerinin mide bulandırıcı görüntüleri arasında soruyordu;”tecavüzün saf heyecanı,yaşamak istemez misin?” Sadece 4 yen veya 5.99 Afro.” Ve ekledi “unutma önemli olan deneyimdir” Şehrin son seri katilinin birbirinden gerçek deneyimleriydi sattığı şey. Hemen arkasından başka bir sanal pazarlamacı yapıştı bulunduğu terminal hattına;”Yepyeni!!!! El Hamra savaşının son güncellemeleri. Arap Birliğinin çöküşü, savaşın en sıcak anları ve hepsi bir askerin gözünden canlı! Hadi sadece 2.99 dolar. Mesaj bombardımanından kaçmak için temiz bir hat bulana kadar epey oyalandı.. Ne tanrıydı ama.

Önce angarya diyerek başladı mesaisine.Hür Gün  isimli küçük bir yerel haber dağıtıcısının eline bir şekilde geçmiş görüntüler çok rahtsız etmişti,Yaşam Limitet’i.12 dakikalık kısa bir video kaydında,Yaşam Limitet’e bağlı İleri Askeri Taktik Birimi,”Sathı  Müdafaa” isimli küçük bir örgütün silahsız üyelerini kurşuna dizerken görülüyorlardı.Böyle durumlarda Ekrem gibi “bilgi kodlayıcılar” devreye girerdi.Teori de çok basit bir işti Ekrem’in yaptığı.Bir dizi veriyi çeşitli simge ve rakamlara göre kodluyor ve var olan kaydın içine karıştırıyordu.Sonunda bir süre sonra kaydın sahipleri bile,Ekrem’in kodladığı;”ölümü hak etmiş huzur bozucu sathı müdafaacılar temasına inanır hale geleceklerdi.En azından çoğu beyin için bu böyleydi.

“İnsan zihni bir bilgisayardan çok da farklı değildir. Ve her bilgisayar gibi insan beyni de kodlarla çalışır. Bir bilgisayarın saydığı bilgileri değiştirebiliyorsan kodlar yardımıyla beynin saydığı bilgileri de değiştirebilirsin pek ala.” Bu sözler, onun Gates Üniversitesi’nde bilgi dağıtım hatlarını kontrol ederken tanıştığı, Nöroteknoloji profesörüne aitti.Kadın ”Paraspilyen” isimli teorisini anlatıyordu heyecanla. Zavallı ahmak teorisinin içinde yaşadığını bilmiyordu neyse ki. 

Angaryadan sonra kendi büyük projesine dönebilirdi. Yaşam Limited ve onun diğer 8 büyük ortağı için tasarlanmış bir plandı bu. Özellikle biyonik veya biyomekanik vücut parçaları ve genom biyolojisi üzerine çalışan Yaşam Limitet’in asla hayır diyemeyeceği bir şey varsa o da bir yerlerinin bozulduğunu düşünen korkmuş müşterilerdi. Ekrem son kodlaması sayesinde özel olarak seçtiği birkaç yüz yağlı müşteriyi yeni kalpler yeni böbrekler ve hatta yeni vücutlara ihtiyaçları olduğu yönünde ikna edebilecekti. Ama bu iş diğer çalışmalar kadar kolay sayılmazdı. İnsanlar söz konusu sağlıkları olduğunda daha fazla düşünme eğilimindeydiler ve bu da daha fazla kodlama demekti. Ayrıca başka büyük tröstlerin, devasa araştırma ortaklıklarının, çılgın tarikat örgütlerinin, tekellerin ve daha başka bir sürü sermaye yığınının cirit attığı bir piyasada çalışmak fazlasıyla tehlikeliydi. Elbette tüm yapılanlar yasa dışıydı. Şirketlerin serbest piyasa çılgını, teknokratları için bile fazlaydı bu. Ama gök kubbe bile onların değil miydi ki?

Sanal klavyenin, sanal tıkırtıları arasında hiç de sanal olmayan keskin bir sırt ağrısı sayesinde akıl edebildi zaman kavramını. Korka korka bakabildiği saat kutucuğu 19.49’u gösteriyordu. Zamanlayıcı dedi kendi kendine. Hâlbuki Zamanlayıcı kendinden bıkalı neredeyse 45 dakika geçmişti. Hızla her şeyi kaydedip dışarı attı kendini.”Çalışabildiği kadar çalıştır” politikasını kendine ilke edinen Yaşam Limitet, mesai sınırlaması denen şeyden habersiz olduğundan kimse son 12 saattir orda olduğunu hatırlatma gereği duymamıştı.

Hayatında belki de değer verdiği tek şey “Çöplüğün” girişinde onu bekliyordu. Yada en azından o öyle umuyordu.

Çöplük, klasik alışverişin son kalelerinden biriydi. Satın alırken hala ellerini kullanan herkesin istediği her şeyi bulabildiği, nostaljik bir anıt; Şehrin merkezinde para pompalayan yaşlı bir kalpti çöplük. Neo punklar, Neo liberal zübpeler, neo-müminler, neo-sapıklar, neo-muhafazakârlar, neo-teistler, neo-neolar. Kısaca neo olan her şey en azından bir kez bu kalbin içinden geçmişti. 

Ekrem hızlı ve korkmuş adımlarla Çöplüğe adım attığında, yapabildiği tek şey bakınmaktı. Bakıyor ama göremiyordu. Hayatının en hızlı koşusunu yapmıştı ve kalbi vücut basıncını kontrol etmek için tüm kanını kullanıyordu. Gözlerine kan pompalanması için birkaç saniye daha gerektiğini biliyordu ama yine de bakmaktan kendini alamadı. Gözlerini saran pus dağılmaya başladığına, aradığı şeyi bulmuştu.

Çöplüğün antik saat kulelerinin direklerinden birine yaslanmış halde onu bekliyordu program 556.Öfkesi her halinden belli oluyordu. Gri bir pilot tulumu vardı üzerinde. Kollarını birbirine dolamış, sol ayağının tabanı direğe dayalı bir halde ağzında ki bedava ürün kürdanını hırsla döndürüyordu. Sabah yatağında bıraktığı alev saçlı masum güzellik yerini karanlıklar kraliçesine bırakmıştı. Kömür karası saçlar ve siyahın her tonuyla süslü, öfke dolu bir surat. Yaşayan her şeyi öldürmek isteyen bir surattı bu. Ve hiç şüphesiz bu binada yaşayan  her şeyi öldürebilirdi de.Program 556 ‘ya kodlandığı gibi: Uysallık hırçınlıkla yer değiştirmişti. Program 556’nın sürülü olduğu biyosentetik mucize, daha girişte algıladığı Ekrem’in yaklaşmasını bekliyordu.

“Serap!” diye bağırdı Ekrem. Koca kollarını açıp Serap’a doğru ilerledi usulca. Serap ağzında ki kürdanı suratına doğru tükürerek “tam 2 saat” dedi öfkeyle.Ekrem aptal gibi ne yapacağını şaşırarak boşta kalmış kollarına baktı bir süre.Daha önce hiç gerçekten sinirlenmiş bir kadınla uğraşması gerekmemişti.Biraz sonra ağzından birkaç kelime dökülebildi.

-“Basit bir hata” Parmaklarıyla kafasına hafifçe vurarak“Fazla mesai,biraz fazla kaçtı galiba”

Kız, kollarını kavuşturup uzun- uzun süzdü Ekrem’i; programın devamını sağlamak için bir bahane ara gibiydi. Sanki tüm kontrol onun elindeydi. Sanki karmaşık bir sibernetik ağı değil de basit bir ruh yönetiyordu benliğini. Kısa süren göz mahkemesi sonunda Kızın suratını kaplayan öfke bir parça olsun dağıldı. Ellerini Ekrem’in üstünde gezdirip çocuksu bir edayla şöyle dedi;“Terma Roya,Affedildin!” ve kendini Ekrem’in kollarına bıraktı.

       Antik diller hakkında da çok şey bilirdi Serap. Ne de olsa kültürlü olmaya programlıydı.

            Beline dolanmış sıcaklığı hissetmek huzur veriyordu. Vücuduna dolanan et. Et ve kemiği seviyordu Ekrem. Tam bir etçildi o.Gerçeğin tüm kirinden arınmış ve tüm güzellikleriyle kutsanmıştı yeniçağın et bebekleri. Sanal yaşamlar hurdalığı, her türden fantezisini gerçek kılabilir; Beyninin kabul etmek istemeyeceği gerçekliklerle donatabilirdi zihnini. Ölebilir, öldürebilir ve bunu defalarca tekrarlayabilirdi. Ama hiçbiri bu heyecanı yaşatamazdı ona. Başkaları için belki ama onun için asla. Zaten bu sebeple sevgi serisi bir insansı sipariş etmişti. Elinde ki tüm yaşam puanlarını kullanması gerekmişti. Mekanik olarak tamamen şirketin ortaklarından “BioCell”’e ait olabilirdi. Ama BioCell, o hazinesinin beynini açtığı andan itibaren tarih olmuştu. Beynine ait her parçayı yeniden tasarladı. Her bir deneyim,her bir anı parçacığı,hayatta olmakla ilgili her şey.Müşterilerinden çaldığı,özel bellek alanları sayesinde başarmıştı bütün bunları.Yoksa, yaşam konusunda tam bir zırcahildi.Her simgeyi kodlayabilirdi belki ama çok azını kavrayabilirdi.Serap’a ne kadarda az benziyordu.Serap kavramları anlamak ve öğrenmek için yapılmıştı.Sıradan yapay yaşamlardan ve zekalardan farklıydı.Kodlanmış bilgileri değil,kodladığı bilgileri yaşıyordu o.Kendine ait adetler ve obsesif davranışlar geliştirebilirdi.Hatta delirebilirdi bile.Sadece karakterine ilişkin fanteziler geliştirmek kalıyordu Ekrem’e.Program kartlarına yüklenen düşünceler.Sevdiğiniz birinden bir şeyler rica etmeye benziyordu.Serap aslında Ekrem’den çok daha gerçekti.Ya da en azından inanmak istediği şey buydu.

Sıcaklığı daha fazla hissetmek için daha sıkı sarıldı Serap’a. Sensorlar bu yeni gelişmeyi daha çok şefkat ihtiyacı olarak algıladı hemen. Çöplüğün özel bir plastik türevinden imal edilmiş etrafı türlü mağazayla çevrili minik sokaklarında ilerlerken, Ekrem dudaklarını kaplayan derin nefesle irkildi. Serap belki de ilk kez herhangi bir istekte bulunmadığı halde öpüyordu onu. Taze nane ve vanilya tadı yapıştı dudaklarına. Silip atamayacağı bir tattı bu. Asla unutmak istemeyeceği bir tat. Beyni hızla kaydetti bu anı, artık taze nane ve vanilya Serap demekti hayatında. Her ne kadar tadamıyorsa da garip bir şekilde kıza duyduğu arzu kısa bir süre için tat duyusunu diriltebiliyordu. Korkarak sordu Ekrem;”Artık kızgın değilsin değil mi?”Kız, kara çizgilerle dolu yüzünde beliren tatlı bir tebessümle;”Olmam gerekenden daha çok değil”.

Serap’ın kendine has üstün espri yeteneğini hatırladı. İstediğinde çok komik biri olabilirdi Serap. Ekrem korteks implantları yüzünden artık neredeyse kaybolmuş mizah yeteneğine rağmen gülmeye çalışarak;”Kızgın olmanı istemezdim ama işte program denetimi bu iş için var.Belki de karanlık kişilik tanımını biraz daha genişletmem gerekirdi.”Sonra  tatminkar bir ifadeyle “Ama merkezi kişiliğin bir kere daha galip gelmişe benziyor.”Bu bile Ekrem için büyük mucizeler zincirinin parlak parçalarından biri sayılırdı.Çelik bebeğinin sibernetik ruhu gerçek var oluşa bir adım daha atmıştı.”

Şaşırarak sordu Serap;”Neden karanlık bir kişiliğim olmasını istedin ki?” Ekrem beyninin derinliklerinde saklı kalmış bir utangaçlıkla cevap verdi; “ Karanlığı severim,hem siyah da  sana yakışıyor.” Kız, kollarını açıp bir tur attıktan sonra, hafif bir alayla sordu;”Çevrene bak, çevren yeterince siyah değil mi? Karanlık her şeye bulaşmış daha fazlasını istemek, Şarap fıçısında üzüm istemeye benziyor.”

“Belki ama üzümünde ayrı bir tadı var değil mi?” Serap Ekrem’in sayılı akıl saldırılarından birine tanık olmuştu. Ama cevap vermesi uzun sürmedi.”Sarhoşken anlamsız bir tat” Ekrem saygıyla karışık bir özlemle baktı Serap’a. O ya bir mucizeydi ya da Siber sentetiğin ulaşabileceği son nokta. Kız konuyu değiştirmek istercesine ekledi;”Yemek yiyelim mi?”

Çöplüğün bir diğer var oluş sebebi de restoranlarıydı. İnsan türü birçok arzusunu sanal âleme taşımış olabilirdi ama yemek eylemi hala yeterince özgündü.(en azından birçoğu için) Ve yirmiyi aşkın restoranıyla Çöplük müşterilerine yeni tatlar vaat ediyordu.

Serap’ın uzun tercih listesinden bir yer beğenmesi fazla uzun sürmedi. Buraya her gelişlerinde genelde koyu baharatlı soslarıyla meşhur Arap restoranlarından biri olan “Ortadoğu” isimli küçük mekâna doğru koşardı Serap. Ekrem için her şey yağ, protein ve şekerden ibaret olduğundan hiç fark etmiyordu nerede yediği. Oysa Serap bir robot için fazla obur sayılırdı. Her ne kadar yediklerini sindiremese de, kendine ait bir tat hafızasıyla donatılmıştı. Ama gerçekliğine taparcasına inandığı kızın, büyük bir dikkatle aynanın karşısında iç aksamını açıp dolan öğütme birimini lavaboya boşalttığını görmek, içini burkardı hep. Sakat bir meleğe benziyordu kız böyle zamanlarda.

Serap büyük bir heyecanla sinilerin etrafına serpilmiş şiltelerden birine yayıldı. Ekrem fazla acele etmeden Serap’ın yanında bir yer buldu kendine. Çömelmekten nefret etse bile bunu belli etmemeye çalışıyordu.

Mekân bir sürü klişe doğu figürüyle süslüydü. Otantik mekânlar yaratmak konusunda fazlasıyla becerikli sayılırlardı ama Ortadoğu haritadan silindiğinden berri doğu figürleri konusu epey karışık bir konu olmuştu. Restoran bu haliyle bir müzeyi andırıyordu. Garsonlarsa Ortadoğu modasına ait olduğu düşünülen gümüşi şalvarları, kısa metalik yelekleri ve kafalarına sardıkları gri poşularıyla Ortadoğuludan çok Ortadoğulu uzaylılara benziyorlardı.

Kendisine yüklenen kişiliğinden artık neredeyse tamamen sıyrılmış bir halde elindeki menüyü inceledi uzun uzun. Gerçi menüye ilişkin tüm ayrıntıları uzun süre önce kaydetmişti belleğine ama doğal olmak temel programının bir parçasıydı. Kendisini pür dikkat izleyen garsona doğru dönüp;”Babagannuş, muhammara ve humus ve yanına da bir porsiyon yoğurt, çilekli” dedi dudaklarını bükerek. Garson bütün bunların yanında çilekli yoğurt isteyen birini ilk defa görmenin şaşkınlığıyla kafasını sallayıp adama doğru yöneldi. Ekrem’in cevabı ise kısa ve netti;”aynısından” dedi kabaca.

Önüne gelen acılı muhammaradan yükselen baharat yüklü duman bulutuna aldırmadan çıplak elleriyle girişti yemeğe Serap. İştah mantık devrelerini olumsuz etkiliyor olmalıydı. Ekremse tabağındakileri, dünya dışından bir organizmayı incelemek ister gibi seyretti bir süre. Kız ağzından taşan derin bir iştahla önündekileri temizlerken gözü Ekrem’e kaydı.Sesine hafif bir hüzün tonu vererek;”Midesi olan sensin,yesene.” Ekrem kızın ironik önerisine kısa bir gülücükle cevap verdi. Kızın mantık devreleri aldığı tepkiyi hızla değerlendirdi ve “sorun çok daha ciddi olmalı” sonucu mantık devrelerinin arasından yankılandı. Ekrem istese bu mantık dizilimini rahatlıkla sözlere dökebilirdi. Ama gerçeğin kutsanmış parçasına tapıyordu o.Kız bu kez daha ciddi bir tonda sordu;”Derdin ne?”Ekrem derin bir iç çekişle tüm rollerden sıyrılarak;”Gerçekten bir kimliğin var mı? Yoksa bu da bir senaryo mu? Gerçekmiş gibi davranarak beni mutlu edebileceğin sonucuna mı vardı devrelerin?” Kız birden cevap verdi;”Ben, Biocell, Doğu Avrupa Mareni üretim hatlarında imal edilmiş, SV-312,117,456 kodlu sentetik bir yaşam ünitesiyim. Temel veri değerlendirme fonksiyonum; mutluluk. Tam 16 ay,8 gün,6 saat ve 3 dakikadır aktifim. Ayrıntılı rapor için şirketle bağlantı kurmanız gerekiyor.” Ses metalik bir tonda parladı kulaklarında. Ekrem birden afalladı, vücudu buz gibi bir el tarafından sıvazlanmıştı sanki. Tüm sinir uçları acıyla titreşerek kasıldı. Düşmemek için sabitlenmiş krom siniye sıkıca tutundu. Tam o anda kızın etine batan tırnaklarını hissetti. Kız ellerini tutmuş gülümsüyordu ona.”Duymaktan korktuğun şey bu muydu?”diye sordu kaşlarını gererek. Sesi eski sıcaklığına kavuşmuştu. Çevredekilerinse umurunda bile değildi olup biten.

Ekrem konuşabilmek için epey çabalayarak;”Biocell hala kafanın içinde mi?” diyebildi güçlükle. Serap adamın alnına küçük bir fiske atıp, yağlı, yemek kokan ellerine aldırmadan bir süre okşadı Ekrem’in suratını. Ve arzu dolu bir edayla dudaklarını araladı. Ekrem bu teklife hayır diyemezdi. Hayatta kalmak istercesine sarıldı kızın siyah dudaklarına. Gerçeğe karşı içinde beslediği tüm nefret sanki akıp gidiyordu dudaklarından. İçinde ki kir ve pislik kızın kara dudaklarında kayboluyor ve Ekrem belki de hayatında ilk kez kendini iyi hissediyordu. Derin soluk alıp verişlerle kız kendini geri çektiğindeyse, göbek bağı kesip koparılmış küçük bir bebek gibi kala kalmıştı Ekrem, bir kaç saniye önce içini dolduran ruh şimdi kaybolmuştu.

Biyomekanik eller istese un ufak edebileceği başını nazik bir şekilde sımsıkı kavradı. Siyah incilere benzeyen gözlerini Ekrem’in gözlerine dikerek;”Âşık olabilir miyim? Merak ettiğin bu mu?” kız hiç tanımadığı bir ses tonuyla konuşmuştu. Orada olmayan biri konuşuyordu sanki. Uzaklarda kalmış biri. Ekrem “evet” dedi mırıldanarak.”O zaman gözlerime bak, hem sen karanlığı seviyordun değil mi?”dedi kız, sesinde küstah bir ifade belirmişti. Ekrem denileni yaptı ve göz bebeklerine baktı uzun –uzun, önce fiber optik lifler ve bin bir rengi barındıran foton hücreleri gördü sadece ama içlerini dolduran karanlığın arkasında başka bir şey vardı hiç yaşamadığı şeyin kendisi gizliydi orada. Karanlık tüm benliğini sardı usulca ve kendisini bekleyen şeye doğru yaklaştı. Ekrem karanlığın içinde daha önce hiç olmadığı kadar mutluydu. Orada aradığı her şey kendisini bekliyordu.

“Evet, doğrusu büyük bir başarı” dedi karanlığın içinden ihtiyatlı bir ses.”Katılıyorum, bir kodlayıcı üstelik hala aktif. Kolay bulanabilecek bir hediye sayılmaz” diye devam etti başka bir ses.”Belki ama paketlenmeden asla bir hediye olamaz” diye karşılık verdi tebriklere üçüncü bir ses. Daha uzaklardan dördüncü bir kişi;”Sinir bağlantılarını test etmek için görsel korteksi aktive ediyorum aşama bir” dedi sabit bir tonda.”Tamam” diye onayladı bir başkası.

Önce puslu bir görüntü doldurdu gözlerini kısa bir süre sonra puslu görüntü titrek dalgalanmalarla düzeldi parça-parça. Görebildiği ilk şey Serap’ın varlığıydı. Ama kız çok daha farklı görünüyordu. Beyaz bir önlük vardı üstünde. Bezgin bir ifadeyle not tuttuğu bilgi denetim tabletinden yansıyan mavi ışık solgun yüzünü aydınlatıyordu. Hiçte hayat dolu görünmüyordu artık. Öylesine topladığı saçlarından birazı gözlerinin önünü kapıyordu. Aniden yeşil önlüğü ve suratını neredeyse tamamen kaplayan maskesiyle cerrah olduğu her halinden belli bir adam görüntüye karıştı, adam elinde kızıl ışıklar saçan bir lazer neşteriyle kafasının içinde bir yerleri keserken kendisini merakla izleyen bir sürü başka sibernetik cerraha bir şeyler anlatıyordu heyecanla. Başka bir adam görmeyen bakışlarını gezdiriyordu boşlukta. Donuk maviydi gözleri, tel tel olmuş uzun beyaz saçları, erik kurusuna benzeyen buruşmuş küçük kafasından aşağı doğru büyük bir özenle taranmıştı. Şeffaf steril önlük haşlanmış et pembesi tenini iyice açığa çıkarıyordu. Yaşlı adam Serap’ın sağ koluna tutunana kadar sendeleyerek ilerledi. Gerilerde, göremediği yerlerden çeşitli mekanik sesler arasına karışan teknisyenlerin uğultuları akıyordu kulaklarına.

Çevresine bakmaya çalıştı. Ameliyathaneye benzeyen bir yerdi burası. Bir şeyin üstünde yatıyor olmalıydı. Üstüne serili gri muşambayı görebiliyordu Konuşmaya çalıştı Ekrem ama yapamıyordu. Ellerini oynatmayı denedi ama başaramadı doğrusu artık elleri olduğundan bile emin değildi. Yapabildikleri duymak ve görmekle sınırlıydı.

Cerrahlardan biri göremediği bir şeyleri arıyormuş gibi gözlerini hedefinden ayırmadan; “tüm implant kilitleri açık, temel korteks işlemcisi tamamen devre dışı, bu beyni şiir yazmak için bile kullanabiliriz” dedi alayla. Cerrahlara has kaba espri anlayışı etkisini kısa sürede gösterdi. Yeşil önlükleriyle küçük bir çekirge sürüsüne benzeyen cerrahlar sürüsü, isterik titremeler ve maskelerin ardında kaybolan boğuk kahkaha sesleriyle sarsıldı.

Sarsılan yeşil sürünün içinden çıkan bir adam kızın koluna tutunmuş sıkıntıyla bekleyen yaşlı adama doğru ilerledi. Çirkin gülümsemesi maskesinin altından bile belli oluyordu. Bir yerlerden fırlayan iki yardımcı kan ve kemik kaplı önlüğünü çıkarttıktan sonra maskesini bir yana fırlatarak kör adamın ellerine doğru hızlı bir hamle yaptı. Ancak el aniden durdu. Adam kendini hafifçe geriye atarak ellerine baktı sahte bir öfkeyle.”Hay aksi eldivenler” diyip el çabukluğuyla kızıla boyalı eldivenlerden kurtulduktan sonra devam etti manevrasına. Gözlerini kör adamın donuk gözlerine sabitleyerek sertçe elini yakaladı sanki bir körle tokalaştığından emin olmak istiyordu. Üstünde ki sırt tarafı pardösü, önü smokin karışımı lacivert pamuk takımı ve hiçbir gülümsemenin silip atamayacağı kibrinden önemli biri olduğu anlaşılıyordu. Yeniden yapılandırmaya tabi tutulmuş yüzü ikinci bir maskeye benziyordu. Çürümüş suratını kapayan sentetik sıva, kahverengiye kayan esmer bir tonda hazırlanmıştı. Kırışıklıklar kısa belirsiz çizgiler halinde sıvanın altından taşıyordu. Adam çok ama çok yaşlı olmalıydı. En azından yeni bir bedene ihtiyaç duyabilecek kadar yaşlı. Uzaktan bakan biri için iki adamın el sıkışması çağların buluşmasına benzetilebilirdi.21 ve 22.yy.ların ihtiyarları saygıyla tokalaşmışlardı.

Adam yüzüne yerleşmiş sinir bozucu sırıtışıyla; “Merhaba, adım Vlademir Tedsuko, KAREBRA grubu ön izleme birimini temsil ediyorum, sizi özel olarak tebrik etmek istedim. Gördüğüm en iyi çalışma, kodlayıcı tamamen kontrolümüzde üstelik tüm beyin aktiviteleri olağan seviyede. Daha önce de kodlayıcı yakaladığımız olmuştu ama doğrusu hiçbirini beynini püreye çevirmeden tutmayı başaramamıştık.” Kör adam kıza doğru döndüğünü düşünerek;”O,her şeyi o yaptı, biz sadece seyrettik tıpkı sizin gibi. Aslı böyle şeyleri çok iyi bilir.”dedi hırıltılar içinde.

Tedsuko genç bir adamın çevikliğiyle kıza doğru yöneldi. Hemen ardından bakışları vücudunu takip etmişti.Kör adamın sırtını hafifçe sıvazlayarak sol elini kıza uzattı.Kız adamın elini öfkeli bakışlarla karşıladı.Adam havada kalan eline kısa bir süre baktı ve bozuntuya vermeden;”Ne başarı ama!! Biliyorum bir sanatçıya sırrını sormak kabalıktır ancak bu kez kabalaşmakta sakınca göremeyecek kadar meraklandım.”sözlerini tehditkâr bir tonlamayla bitirmişti. Kör adam çaresiz bir şekilde usulca sıktı kızın omzunu.

Aslı,”yüksek duygulanım” dedi sert bir şekilde. Tedsuko, anlamadığını belirtmek için gözlerini kısıp başını öne doğru uzatarak;”yüksek duygulanım?” diye tekrar etti kızın sözlerini. Aslı sabrının sınırlarında;”uzun süreli yoğun duygu faaliyetleri nöron işlemcilerine zarar verme potansiyeline sahip.”Belki ama yoğun duygulanımdan kastın ne?” dedi Tedsuko sol elini bir matkap gibi sallayarak. Kör adam “aşk gibi” diye atıldı kızın zıvanadan çıkmasından korkarak. Aslı’ysa öfkesini çoktan yitirmişti. Ne olduğunu anlayamayan boş gözlerle kendisini inceleyen Tedsuko’ya merhamet dolu bir bakış fırlattı. Bu zavallı sadece basit bir şirket akbabasıydı.Ve akbabalar için “duygu” ,öğle yemeğinden önce patlayan kahkahalar ve atılan çılgın çığlıklardan ibaretti.Çürük etin cezp dolu kokusu.

Tedsuko kısa bir tereddüt anının ardından kaybettiği bir şeyi bulmuş gibi “ha… elbette, aşk ne ulvi bir duygu, ancak doğrusu aşkın belirgin bir biyokimyası olduğunu bilmiyordum hem bu şeyi aşık etmeyi nasıl başardınız. Kodlayıcılar pek de cana yakın tipler sayılmaz.”Bir aşk kuşuyla konuşmadığının bilincinde olan Aslı belli belirsiz alaycı bir gülümseme eşliğinde;”İşlenmiş nörobiyolojik bireyler normal insanlardan farklılar, onların beyinleri uzun süreli yoğun duygulanımlara özellikle de yüksek seratonin (mutluluk hormonu)düzeyine  yabancı tıpkı sizin beyninizde de olabileceği gibi pek de karmaşık olmayan bir kimyasal reaksiyon karmaşık devrelerini alt üst etmek için yeterli olabiliyor. Yani üst düzey şirket kuşları gerçek mutluluğa karşı alerjik tepkiler sergilemeye eğilimliler” Benzetmeden pek de memnun olmuşa benzemeyen Tedsuko bu kez daha gür bir sesle “Peki ama nasıl, bu şeyi biz yakaladık sizi tanımıyor bile ve sadece yirmi sekiz saattir burada. Ne tür bir sihir bu kadar kısa bir süre de sizin yüksek mi yoğun mu her ne haltsa duygulanım dediğiniz şeyi yaratabilir ki?”

“Simülasyon, hepsi bu.Ona aşık olabileceği bir karakter verdim.Biraz görüntü biraz da ses.Gerisi ilkel güdülerinin eseri.Ne de olsa o bir erkek, en azından bir kısmı.Ve beyni kurumuş toprağa benziyor tıpkı sizin ki gibi” dedi Aslı adama dik-dik bakarak.”Kendini kullandı tüm karakteri kendinden tasarladı” diye ekledi yaşlı adam bir köpek gibi hırıldayıp soluyarak garip bir gururla.

Tedsuko’nun gözleri uzakta gizli kalmış bir yere ulaşmaya çalışıyormuşçasına, kısa bir süre boşlukta asılı kaldı. Bakışları hayata döndüğünde kıza ve kör adama doğru yöneldiler. Son birkaç dakikadır yitirmiş olduğu korkunç gülümseme ağır-ağır yerleşti suratına Tedsuko’nun. Kırışıklar sanki bu gülümseme için özel olarak tasarlanmıştı. Her bir kıvrım büyülü bir uyumla oturdu yerli yerine. Bu adam kesinlikle pis-pis sırıtmak için yapılmıştı. Tedsuko büyük bir keyifle;”KAREBRA genel merkezi durumdan çok memnun, anlaşmanın tamamlandığını düşünüyorlar. Taahhüt ettiğimiz gibi Sattı Müdafaa…” derken Aslı araya girerek “Sathı Müdafaa” diye düzeltti derin bir vurguyla adamın sözlerini. Tedsuko kibarca eğilerek; “Evet elbette çok üzgünüm Sathı Müdafaa öncelikli eylem planımızda. Yaşam Limitet’in artık güçlü bir rakibi var. KAREBRA küçük şehrinizde yayılmaya kararlı. Örgütünüzün bu noktada işe yarayabileceğini düşünüyorlar. Umarım iki tarafta karlı çıkar” Aslı sağ kaşını hafifçe yukarı kaldırarak;”Siz hep karlı çıkarsınız” dedi kinayeyle. Tedsuko bir an yeniden elini uzatmaya yeltendiyse de eski nefretine kavuşmuş bakışlardan çekinerek nazik bir kafa hareketiyle veda etmekle yetindi yeni ortaklarına. Arkasını dönüp ekibine dönmek üzereyken Kör Adam sedyeyi işaret ederek;”kodlayıcı, ona ne olmalı?”Tedsuko umursamaz bir ifadeyle “Endişelenmeyin o artık bize ait, onunla KAREBRA ilgilenecek.”dedikten sonra kendisini bekleyen korumalar ordusunun arasında kayboldu. Kör adam titreyerek kısık bir sesle;”Zavallı adam, hiçbir ruh böyle bir kadere düşmemeli”.Aslıysa üzülmüşe benzemiyordu. Merak etme dedi yaşlı adama “O ruhunu uzun süre önce kaybetmiş tıpkı diğerleri gibi” “Öyleyse artık bizde onlardanız, ruhlarını kaybedenlerden” dedi kör adam. Aslı buruk bir ifadeyle“hayır biz sadece hayatta kalmaya çalışıyoruz” dedi parmaklarını omzuna yaslanmış kör adamın saçları arasında gezdirerek.

Ekrem’in gördüğü son şey kendisine sıkı sıkıya sarılmış yaşlı adamla ameliyathaneden ayrılan kızın siluetine aitti. Görüntü kaybolduğunda var oluşuyla ilgili her şey beynine hücum etti birden. Gerçeğin ne olduğunu biliyordu artık. Tüm yapaylığından kurtarılmış beyni ilk kez gerçeği söylüyordu ona. Ve gerçek, gerçek olmadığını müjdeliyordu. O hiç var olmamıştı. Var olmayan şeylerse yok olamazdı. Yok oluşun ilk kuralı söylüyordu bunu. Öyleyse o asla yok olmayacaktı. Sonsuz olanın bir parçasıydı artık. Gücün ve görkemin kaynağı sonsuz mutlulukla doldurdu benliğini. Orada mutluluk bilgisinin kaynağı hüküm sürüyordu; Yalanların Tanrıçası. Evet, onun adı buydu o ne Aslı ne de Serap’tı o sadece Yalanların Tanrıçasıydı. Şimdiyse Yalanların Tanrıçası onuruna gülme ve haykırma zamanıydı.

Ekrem’in neşe dolu çığlıkları siber uzayın derinliklerinde yankılandı. Mutluluk hiç bu kadar kayıtsız yaşanmamıştı.

Mehmet Yılmaz

  Ana Sayfa  |  Yeni Kitaplar  |  Arama  |  Öyküler  |  Yazarlar  |  Sanal Kitaplar  |  Makaleler  
  Bilimsel Yazılar | Ödüller | Forum | Yayınevleri | e-Posta