|
İLK TEMAS
Şeref Paşa İstanbul'u izledi.. Yani ondan geriye
kalan harabeleri.. Yağmur yıkıntılarla bezenmiş ve cansız şehrin
üzerine yağarken helikopterini Ayasofya'nın çevresinde bir tur
döndürdü.. Dalgınca havadan seyretti İstanbul'unu..
"Eskiler bina yapmasını biliyormuş Kemal" diye
konuştu, ikinci komutanına. "2012 depreminde şehrin neredeyse
tamamı yıkıldı ama Ayasofya, Camiler ve Hisarlar ayaktaydı..
Bu gün hala ayaktalar. Buna ilahi bir anlam vermeli miyiz sence?"
diye ifadesizce konuştu, emeklilikten zorunlu olarak geri gelmiş
olan Paşa. Kullandığı saldırı helikopterini geri çevirdi ve
rotasını vurucu üs olarak kullandıkları Yenişehir inşaat sahası
olarak belirleyip otomatik pilota bağladı.
Kemal Yarbay rütbesine göre genç ve gazi bir komutandı.
İlk hizmetini Şeref Paşa emrinde icra etmiş ve ona her zaman
aşırı bir sadakatle bağlı kalmıştı.. Yıllar boyu görüşmeden,
uzak kalsalar da kader onları yeniden birleştirdiğinden bu yana
eskinin sıkı bağlarının gevşemediği ortadaydı.. Kemal Yarbay
dünyanın sonunu getireceği kesin sayılan; kıyamet sayılan devasa
meteorun sanıldığı gibi bir kıyamet yaşatmadığını görmüş ve
sağ kalmıştı.. Meteor dünyanın umutsuz ama ortak çabaları ile
çarpışma öncesi uzayda vurulmuş ve anlaşılan durdurulamasa da
parçalara bölünmüştü.. Kayadan yağmur öncesinde bile ayaklanmalar
ve çatışmalar, şiddet olayları ve suç dalgası ile kitlesel çılgınlığa
kapılmış bir dünya varken şimdiki durum daha da berbattı..
"Kıyamet tellalları ölmediklerini görünce derin
bir kedere batmışlardır. Cehennem diye bağırıyordular. Daha
çekecek çileleri olduğunu görünce dehşete düştüklerine eminim.
Fırsatını bulduklarında buna da bir kulp takacaklardır Paşam"
diye gülümsedi Yarbay.
Paşa onayladı, "Ona ne şüphe."
Şeref Paşa orduda önde gelen ve ağırlığı sadece
üst düzeyde değil daha aşağı kademelerde de hissedilen bir Paşa
iken emekliliğinin yaklaştığı sıralarda iki çok üzücü olay yaşamıştı.
Önce çok sevdiği eşini bir hastalık neticesinde kaybetmiş hemen
az sonra da bir trafik kazası sonucu kızı ve oğlu ile onların
ailelerini ve torunlarını kaybetmişti.. Yıllar boyu muharebe
görevlerinde pek çok askerini kaybetmek acısına yüreği kolay
dayanamamıştı ama bir de ailesini de kaybedince Şeref Paşa'nın
hayata küsmesine hiçbir şey mani olamamıştı.. Yıllanmış asker
tüm ısrarlara karşılık erken emeklilik alıp İstanbul'a yerleşmiş
ve buradaki sayılı kadim dostlarından başkası ile görüşmez olmuştu..
Sonra bu meteor haberi dünya gündeminde patlamıştı!
Bütün dünya çılgınlığın eşiğindeyken önlemler
de alınmaya çalışılıyordu.. En iyi ihtimale karşılık hazırlıklar
yapılıyordu çünkü daha kötü bir senaryoda insanın soyunu kurtarma
şansı yoktu.. Sığınaklar her ülkede seçilmiş kişileri ve sonra
da kura yöntemi ile belirlenen kişileri belli ölçüde koruyabilecekti..
Devletlerin dışında özel kuruluşlar ve birleşen halk da sığınaklar
inşa etmeye, su ve besin stoklamaya başladığında daha sekiz
yıl vardı meteorun çarpmasına.. Bununla beraber süre aldatıcıydı..
Üç yıl geçtikten sonra meteor güneş sistemi içinde birden hız
arttırmış ve kalan süre beş yıldan üç yıla inmişti.. hala yeterli
bir süre olmasına karşılık bu halktaki korkuyu körüklemişti..
Korkan büyük kitleler bir sorundu. Ama korkan bir bütün dünya
halkları başka bir şeydi! Sıkı yönetim ve askeri darbeleri isyanlar
ve iç savaşlar, suç dalgaları izledi.. Kaos bütün dünyayı sardı.
Devletler parçalandı. Ülkeler arasında çatışmalar baş gösterdi.
Sonra yine bir şey oldu, son yaklaşırken.. Daha
üç ay varken meteor yeniden hız kazandı ve süre on yedi güne
indi.. Sığınaklar süratle son hazırlıklarına ve dolup mühürlenme
işlemlerine başlarken sığınaklara halk hücumları artık yalvarış,
yakarış değil öfke ve şiddet doluydu; silahlıydı, organizeydi..
Ordu, polis ve özel sığınak bölgelerinin güvenlik kuvvetleri
ile ölmemek için çabalayan koca halk yığınları arasında kanlı
çarpışmalar yaşandı..
Sonunda gün geldi.
Meteor gelmeden bir iki hafta öncesinde başlayan
kısmi meteor yağmurundan sonra büyük meteor yörüngedeki güçlü
lazer topları ve nükleer silahlarla vurulduktan sonra asıl fırtına
dünyaya vurdu.
Dünyada yer yer büyük yıkımlar ve felaketler yaşanırken
bazı bölgeler ise sadece kayan yıldızları izlemekle yetinmiş
ve uzaklara düşen meteorların sarsıntılarını zaman zaman duysalar
da hepsi o olmuştu..
İstanbul on iki yıl önceki depremde neredeyse
tamamen yıkıldıktan sonra kısa sürede yeniden inşa edilmeye
başlanmıştı. Şehir bütün hatalarından ders alma ve eski ününü
gölgede bırakacak bir çehreye bürünme çabasında çok çalışmıştı..
Tam iyi şeyler ortaya çıkıp toparlanmaya başladığı sırada ise
meteor bilgisi gündeme düşmüştü! Sonrasında ise bütün kaynaklar
sığınaklara ve savunmaya yönlenmişti. Son üç aydır şehirde kan
durmamıştı. Ayaklanmalar ve suç dalgası mahallelerin örgütlenmesine
ve mahalle savaşlarına kadar gitmişti. İnanılmaz bir çöküş tüm
dünyada olduğu gibi burada da insanoğlunu karanlık bir çağa
atmıştı sanki! Hal böyle iken kıyamet gününde ilk meteorlar
gökten ateş olup yağmaya başlamıştı.. Bu tam on dokuz gün önceydi..
Yağmur kısa sürmüş ve şehri kısmen vurduktan sonra bir iki gün
içinde kesilmişti.. Fakat hala gökte gündüz vakti bile ışık
şenlikleri ile izlenen meteor sağanağı vardı ve onlar da kaybolana
kadar yağmurun uğrayıp uğramayacağından emin olunamazdı..
İstanbul'un sığınak bölgelerini koruyan asıl garnizon
bu meteor yağmuru ile vurulmuştu. Bir iki gün sonra oraya sığınaklara
alınmamış sivilleri ayaklanan başıbozuk güruhlardan korumak
için organize ettiği silahlı sivil savunma örgütü ile ulaşan
Paşa İstanbul'da en ağır yarayı dramatik bir biçimde sığınakların
aldığını görmüştü.. Kemal Yarbay ve kurtulanlara ulaşmalarından
bir hafta sonra ise onların lideri ve komutanı sıfatını taşıyordu..
Ondan daha rütbeli bir subay şu an için ulaşılır durumda değildi
ve Yarbay o hayatta olduğu sürece; emekli dahi olsa, ona komutanım
diyecek kadar bağlıydı. Paşa'yı bin bir dil döküp sonunda komutayı
almaya ikna etmişti. Epey duygu sömürüsü yapmıştı doğrusu.
Saat daha öğlene geliyordu ama hava git gide kararıyordu.
Yağmur hızlanıyordu. Karanlık ve sert, sağanak yağmura rağmen
iki asker de fırtına beklemiyordu.
"Belki de kıyamet budur Kemal Yarbayım.. Baksana,
her şeyi gördüm diye bilirdim.. Ama daha görmemişim.." diyordu
Paşa, o anda acil bir mesaj aldılar..
"Gökdelen'den Çevik 1'e. Gökdelen'den Çevik 1'e.
Tamam."
"Çevik 1 dinlemede. Tamam."
"Paşam! Kuzeydoğu, stadyum bölgesindeki devriyelerimiz
saldırı rapor ettiler! Kod Mavi 09 bildirdiler komutanım!"
Helikopterdeki iki asker de şaşkın durumdaydı.
Bu acil durum kodları arasındaki Mavi 09 özel bir kod idi ve
Küresel Güvenlik Teşkilatı adındaki varlığı inkar edilen uluslararası
bir güvenlik örgütünün tavsiyesi ile dünyadaki bütün ordularda
son on beş yıldır kullanıma açıktı. Anlamı tanımlanamayan; olasılıkla
dünya dışı içerikli düşmanca hareket, idi. Şaka gibi gelmiş
ve bütün ordularda dalga geçilmiş olmasına karşılık üst düzey
komutanların bu konuya ciddiyet gösterip önem vermesi kısa sürede
rahatsız edici bir hal de almıştı.. Az zaman sonra bu meteor
olayının ortaya çıkması ise bazı zihinleri çok karıştırmıştı..
"Devriyenin komutası kimde Binbaşım" diye sordu
Yarbay.
Bu esnada Şeref Paşa helikopterin kumandasını
otomatikten çıkarmış ve istikameti kuzeydoğuya çevirmişti. Saldırı
helikopteri Rusya'dan özel anlaşmalarla alınan ve son on yıldır
askeri çevrelerde ünlü olan Omega 1B idi. En büyük özelliği
sürati ve çevikliğiydi. Helikopter saatte beş yüz mili aşan
maksimum muharebe sürati ile etkileyiciydi. Üstelik yerden atılan
roket ve füzelerin büyük bölümüne karşı çok etkili gizli bir
savunma sistemi de vardı. Bu çok pahalı ve üstün savaş oyuncağını
Rusya'nın nasıl sattığı ve Türkiye'nin teknoloji transferi ve
ülkede üretim şartları ile nasıl aldığı uluslararası sırlar
içinde en merak konusu olanlardandı.
"Komutada Cihan Yüzbaşı var komutanım. RPG ve
LAW roketleri yanında bire ondan az olmamak kaydıyla hafif piyade
tehdidi ve de gaz saldırısı ile karşılaştıklarını, bağlantımızın
kopabileceğini bildirdi. Bölgedeki bir sığınak kompleksine çekildiklerini
bildirdikten sonra bir daha bağlantımız olmadı. Başka haber
alamadık. Sürekli irtibat kurmayı deniyoruz. Yakındaki diğer
devriye uyarıldı ve destek için yönlendirildi komutanım"
"İkinci devriye uzak gözetimde kalsın Binbaşım.
Cahit'in devriyesi onlardan aşağı değildi. Paşam, üç operasyon
gurubunun havadan bölge güvenlik sınırına indirilip desteklenmesini
öneriyorum" diyerek onay istedi Yarbay.
Şeref Paşa onayla yetinmedi, "İlave olarak yerden
ZPT desteği ve hava eşliğinde Omegalar ile Cobraları istiyorum.
RPG ve LAW uyarısı yapın. Gaz konusunda da dikkatli olun. Topçu
desteği için kapasitemiz ne durumda Oktay?"
"Emrettiğiniz tahkimatların yarısına yakını tamamlandı
ve muharebeye müsait durumda Paşam" diye cevapladı Oktay Binbaşı.
"Bütün devriyelere şu an itibariyle acil topçu
desteği isteme yetkisi tanınmıştır. Bildirilsin."
"Emredersiniz Paşam."
Şehirdeki çete savaşları ve kaos orman kanunlarını
tek kanun yaptığından düzeni sağlamak için mücadele veren Şeref
Paşa komutasındaki 17. Sığınak Bölgesi Muhafız Tümeni farklı
yerlerde günlerdir küçük çaplı çatışmalarda çarpışıyordu ve
her an çarpışmaya hazırdı. Şu anda da helikopter tamamen silahlı
ve savaşa hazır durumdaydı. Helikopter kısa sürede artık sözü
geçen mevkiye ulaşmıştı. Devriyenin araçlarından arta kalanlara
bakılırsa saldıranlar devriye ile mukayese kabul edecek beceride
değillerdi.. Bir kitabı okur gibi muharebe meydanını okuyabilirdi
usta bir komutan..
Devriyede süratli hareket eden Humex zırhlı arazi
araçlarından iki ve hafif zırhlı BMP nakliye kamyonlarından
bir tane ile silahlı ikişer kişinin kullandığı savaş motosikletlerinden
altı tane vardı. Burada bir Humex terk edilmişti ve diğeri de
iki isabetle alevler içindeydi. Terk edildikten sonra vurulmuştu.
Kamyon bir binanın alt katındaki dükkana kafadan girmişti. Araçlar
aniden terk edilmiş olmasına rağmen terk eğitimli bir biçimde
olmuş ve neredeyse tam bir çember ile siper oluşturulmuştu.
Motosikletler ortada yoktu. Hızlı ve çevik araçların personeli
süratli vur kaç ve çevirmeler için eğitilirdi. Sağlam olmaları
iyiye işaretti ve Paşa sağlam olduklarından emin gibiydi. Savaş
alanında çok fazla ceset vardı.. Silahları ise çeşitli hafif
makineliler, tüfekler ve RPG roketleriydi.. Bu kavşak meydanında
pek çok patlama izi ve hala yanan bir sürü ateş çukuru vardı.
"Paşam başıbozuk güruh işine benziyor" diye ifade
etti Yarbay.
"Silah kullanmayı bilmediklerini kastediyorsan
haklısın ama organize olmadıkların söylemek doğru olmaz. İyi
organize olmuşlar. Ve cesetlerin yığılma durumuna bakılırsa
çekinmeden çarpışmışlar.. Önceden olsa intihar saldırısı derdim
ama kitlesel bunalımın insanları nerelere getirdiğini gördükten
sonra şaşırmıyorum."
"Paşam ölüler arasında bizim çocuklardan iz göremiyorum.
Belki de en kötü ihtimalle yaralımız vardır."
"İnşallah öyledir Yarbayım.. Bu arada, RRP'de
iz var mı?"
Bütün askerlerin bileklerinde muharebe istihbarat
ve iletişim amaçlı asker veri işlem bilgisayarı AVİ vardı. Uydulardan
çalışan küresel yer belirleme sistemi; GPS, uydular meteor yağmurunda
yok olduğu için çalışmıyordu. Bununla beraber GPS herhangi bir
durumda kapanacak olursa diye geliştirilen eski moda bir yöntem
olan yer istasyonlarından ve elektronik muharebe destek uçaklarından
faydalanan RRP için altyapı süratle kurulabilir durumdaydı.
Uyduların yerini tutmasa da sistem kendi bölgende yada operasyon
sahasında önemli bir hakimiyete imkan sağlıyordu.
"İstasyonlar bu bölgede henüz yeni kurulacaktı
Paşam. Kuramadan saldırıya uğramışlar. Paşam termal tarayıcıda
stadyumun güney yönünde kalabalık iz gurubu okuyorum. Keşif
gözü için yüksekliğe ihtiyacımız var"
"Tamam Kemal, yükseliyorum ve yavaşça o tarafa
ilerliyorum. Silah sistemleri hazır. Bana ne olduğunu göster.
Bu gördüklerimize Mavi 09 diyemem ama Cihan Yüzbaşı bende sağlam
bir adam intibası bırakmıştı. Bir bildiği olmalı."
"Cihan ve takımı çok iyidir komutanım. Büyük Orta
Doğu Savaşı'nda cephe ötesinde yüz on gün takviyesiz savaşmıştılar.
Mavi 09 diyorsa bunu en azından on kere düşünüp söylemiştir.
Tek bir şüphesi olsa rapor etmezdi." Kemal Yarbay, Cihan Yüzbaşı
ve takımına büyük saygı ve güven duyardı. Öyle bir savaşta düşman
hattı gerisinde yüz on gün tek başına ve kendi kaynaklarını
yaratarak çarpışan bir birlik kahramandan başka bir şey değildi.
Omega yarım bir yay ile dönüp aynı anda da yükselme
manevrası ile hedef bölgeye yönelirken hızı düşüktü ve Paşa
gece saldırı modunu aktif hale getiriyordu.. Az sonra helikopter
bir metre yanındaki birisi için bile bir arabanın motorundan
daha fazla ses çıkarmıyordu, nerdeyse sessizdi. Yağmur yumuşamıştı
ama hava hala karanlıktı ve uzaklarda şimşekler çakıyordu.
Pervanenin üzerinde bulunan bir metre çapındaki
bir kürecik uzun mesafede etkili ses alıcı ve çeşitli farklı
özelliklerde görüş sağlayıcı bir donanımdı; Omega'yı sadece
saldırı değil, saldırı öncesi tam bir keşif ve istihbaratta
da eşsiz kılıyordu. Bulunduğu konumdan dört metre yukarıya yükseltilebilen
küre göz helikopterin bina yada tepe gibi yükseltilerin ardına
gizlenip görünmeden yükseltinin arkasını görmesine imkan veriyordu.
Tıpkı şu anda olduğu gibi..
Bu esnada Yenişehir Operasyon komutası; Gökdelen,
Omega üzerinden sinyalini güçlendirerek bölgeye sürekli sesleniyor
ve devriyeden cevap almaya çalışıyordu..
DEVRİYENİN MİSAFİRLERİ
Daha sabahın ilk saatleriydi ve hava günün nasıl
olacağını açıkça söylüyordu. Devriye ve RRP istasyonlarının
kurulumu görevi ile dışarı çıkacak olan Cihan için tatsız bir
gün demekti bu. Bir sürü savaş yarasına sahip olan yıllanmış
asker böyle ıslak günlerde eski yaralarından bazılarını şiddetle
hissediyordu.. Bir küfür uçtu dudaklarından.
"Efendim komutanım. Bir şey mi dediniz?" dedi
hemen yanındaki Rafael Yüzbaşı. Türk ordusundaki Yahudi kökenli
bir subay olan Rafael yakın dost olmalarına rağmen binbaşılığı
bir iki disiplin hatası yüzünden epey gecikmiş Cihan'a genelde
komutanım derdi.
"Tatsız bir gün olacak" dedi Cihan.
Anlamıştı Rafael. Gülümsedi. "Şahin Başçavuş dün
bana geldi" diyerek konuyu değiştirdi.
Cihan ilgilenmişti bununla. Ona doğru döndü.
"Bir sorun mu varmış?"
"Olabilir. Nişancıların ikisi birden huylanmış."
diyerek gülümsedi. Takımın iki nişancısı işlerinde çok iyi olmalarının
yanında kesinlikle hasta paranoyaklardı. "İki üç gündür devriye
hattında anormallik olduğunu söylüyorlarmış. Etraf çok sessizmiş.
Levent kuşlar yok diyormuş, Ural da kedilere takmış. Kediden
geçilmiyordu şimdi bir tane bile yok diyormuş" dedi ve farkında
olmadan suratı karardı. Aklına Berusum gelmişti. Orta doğu savaşında
Cihan'ın takımı üç ay boyunca düşman hattı gerisinde çarpışırken
bu iki nişancının çıkardığı savaş bir noktada takımın kurtarıcısı
olmuştu. Zaten ikisini paranoyak yapan da o savaş olmuştu. O
savaştan, öyle yada böyle, yara almadan çıkan kimse de yoktu..
Cihan da anladı ve hatıraların tuzağına dalmadan
kendine geldi. "Berusum, değil mi?" diye sordu Rafael'e. Dostunun
yüzünde derin acı izleri vardı. İnsanlıklarından utandıkları
bir yerdi Berusum. Savaşın çirkin yüzünün en çirkin halini görmüştüler.
"Evet" dedi silkelenen Rafael.
İkisi de bir an durup düşündüler.
"Bu kadarı ile Komutan'a gidip somut bir nedenimiz
var diyemeyiz ama nişancılar vurucu timdeki en iyi gözlerdir.
Yola çıkmamıza bir saatten az kaldı. Bütün timi sen kontrol
et. Tam donanım ve yedek kitleri de alın. Bundan hoşlanmayacaklar,
böyle bir görev için çok ağır olacak ama her şeyi alacaklar.
Herkes. Bütün devriyelere de uyanık olma uyarısı yollat. Fazla
dillendirme. Sadece uyarıldıklarından emin ol."
"Her gün çatışmanın içindeyiz. Standart donanımımız
bile çok iyi. Bu hazırlık fazla olabilir mi?" diye cidden merakla
sordu Rafael.
"İtiraf etmek gerekirse öyle olmasını diliyorum
ama buna inanmıyorum. Batıl inanç sahibi olmak savaşta iyidir
Rafael. Uyanık olmak için sana neden verir. Nişancılarıma güveniyorum.
Bir ay kadar önce ayaklanma guruplarını birleştiren birisi olduğu
istihbaratını almıştık. Hatırladın mı? İlgisi olabilir."
Takım gerçekten bundan subayı, astsubayı ve erleriyle
beraber nefret etmişti. Daha önce de bu olmuştu. Sorumluları
biliyordular. Sıradan bir görev ne zaman böyle bir kıyafete
bürünse bunun altından nişancılar çıkardı. Ve işin kötü yanı
daha önce sadece bir kere yanılmıştılar ve onda da herkes açıkça
çok iyi hazırlıklı olduklarını gösterdikleri için karşı tarafın
vazgeçtiğini düşünüyordu ve nişancıların orada da haklı olduğuna
inanıyordu..
"Bursalı, olum, bu G6 silahı on iki kilo, tam
takım muharebe zırhı ve miğfer dokuz kilo, cephane kitleri on
kilo, gaz maskesi, gecegörüş gözlükleri, erzak.." bu son ikisini
bastırarak söylemişti; bunlar hava kararmadan dönecek bir tim
için fazlaydı.. "..AVİ, 14'lü Block tabanca, elektrik tabancası,
patlayıcılar ve el bombaları. Bunları benim yerime sen taşıyacaksın."
dedi Savaş. Diğerleri açıkça sırıtıyordular. Savaş, Levent'e
çok kızmıştı.
"Gün bitmeden Erzurumlu poponu bunlara borçlu
kalabilirsin. Dua et de haksız çıkayım" dedi Levent. O da gülümsüyordu.
"Dua et de haklı çıkasın" dedi Savaş. Sonra ne
saçmaladığını fark edip bir koca küfür savurdu.. Herkes kahkahalara
boğuldu ama bunlar açıkça sinirli kahkahalardı. İçinde bulundukları
durum hoş değildi. Önce meteor lafı ile çıkan olaylar, ayaklanmalar,
suç olaylarına ordu destekli müdahale, meteorun düşmesi gereken
gün vurulması ve sığınakların yaralanmasını takip eden günlerde
şehirdeki çatışmalar.. Savaşta başka ülkenin insanlarını öldürmek
bile bir yerden sonra bir askerin ruhunda yaralar açıyordu ama
kendi ülkenin insanına silah doğrultup ateş açmak başka bir
şeydi. Ayaklanma, isyan yada adı her ne olursa.. Bu askerin
insanlığını yaralayıp ruhuna işkence çektiren bir şeydi. Aslında
savaşın kendisi başlı başına insanlığın en büyük illetiydi.
Rafael aynen emredildiği gibi bizzat donanımı
kontrol etti. Şahin Başçavuş bile ekşi bir surat ile yardım
etmişti askerlerin denetlenmesine. Takımın rütbelileri de devriye
ve istasyon kurulumunda bu kadar silah ve cephaneye işkence
gözü ile bakmıştı. Hatta Okan Teğmen açıkça ağlamaklı olmuştu
çünkü yedek cephanenin sorumluluğu ona aitti. Bu bir çatışma
anında koca bir mermi sandığını yüklenmek demekti.
Sonunda tatsız bir görev için son kontroller de
yapıldı ve istasyon sandıkları BMP kamyonuna askerlerin yanına
yüklendi.
"Birinci manga rütbelileri öndeki Hummex'de benimle
olacak. İkici Hummex ikinci manga rütbelilerinin. Panterler
iki ön, iki arka ve iki ileri keşif şeklinde guruplanacak. BMP,
Hummex'lerin arasında olacak. Yani standart ilerleyeceğiz arkadaşlar.
Bununla beraber herkesin gözünü dört açmasını istiyorum. Endişelenmek
için yeterince sebebimiz zaten var. İstanbul' da hakim değiliz
ve düşmanca hareket eden silahlı guruplarla çatışmalarımız devam
ediyor. Son günlerdeki yavaşlamaya dikkatimiz çekildiği için
bu gün daha bir temkinli olacağız." diye konuşurken üzerindeki
kıyafeti gösterdi Cihan Yüzbaşı, "Bu sizin giydiklerinizden
daha hafif yada rahat değil. Ve ben de sizden daha mutlu değilim.
Hadi gidip görevimizi yapalım olur mu?!"
Askeri ve rütbelisi ile hep bir ağızdan çıkan
tek ses, güçlü ve yırtıcı bir onay nidası ile Cihan Yüzbaşı
komutasındaki 51. Vurucu Komando Takımı araç binip yola koyuldu.
"Ne var o çantada Ural?" diye sordu Hüseyin Çavuş.
Şahin Başçavuş nakliye kamyonunun ön tarafında Süleyman Çavuş
ile beraberdi. Hüseyin'in askerlerin başında olması Şahin'i
rahatlatıyordu. Hem Süleyman daha bir geyik bir yol arkadaşıydı
ve önlerinde epey yol, bir dolu iş vardı.
Ural fazladan bir yük olarak taşıdığı çantayı
açıp sırıtarak gösterdi.
"Oohhhaaa!" nidası Özgür onbaşı dan geldi.
"O düşündüğüm şey mi?" diye sordu Levent.
"S-40 tipi KANN-S mermisi." dedi Ural gevrek gevrek.
S-40, iki safhalı KANN-S keskin nişancı silahının
kullandığı mermi çeşitlerinden patlayıcı özellikli olanıydı
ve zırhlı araçları da etkisizleştirecek kapasitedeydi.
"Onun bizde olmaması gerekiyor. Sadece SAT'ların
envanterindeydi. Nerden buldun?" diye ağzının suyu akarak sordu
Levent.
"Yeşilköy Baskını'nda ele geçirdiklerimizden.
Numune amaçlı birkaç kutuyu zulaya atmış olabilir miyim acaba?"
diye gülüyordu Ural.
"Bir kutuyu bana vermesen seni Şahin'e ispiyonlarım."
diye şakayla tehdit etti Levent. Diğerleri buna gülerken Ural;
"Kardeşim, lafı mı olur? Al bakem." Diyerek bir
kutuyu hemen uzattı. İki Nişancı da ağızları kulaklarında gülümsüyordu.
"Dikkatli kullan birader."
"Çocuk diiliz abisi. Elimizdeki nedir biliyoruz."
Yolun başları böyleydi. Şamata ve muhabbetle,
tasasızca ilerlediler. Askerler ölümü en iyi bilenlerdi. Yaşamı
da.. Ölümden zaman çalarak yaşadıkların biliyordular. Ölümden
kaçış yoktu. Bu nedenle hayatı gülerek ve neşe ile yaşamayı
ve de yeri gelince de savaşmayı çok iyi dengeleyebiliyordular.
Askerler sivillerin, sıradan insanların garip bulacağı bir eğlence
ve yaşam tarzına sahiptiler ve onlar da sıradan insanı garip
buluyordular. Bu komikti ve de acıydı.
Tanıdık ve kontrol altındaki bölgede ilerliyordular.
Yenişehir İnşaat Sahası dışına çıktıkları andan itibaren yolun
rengi değişmişti. BMP'nin kurşun geçirmez branda kasa örtüsünde
askerlerin dışarıya atış yapabileceği atış yuvaları vardı ve
şimdi herkes ayakta, silahları hazır biçimde dört gözle etrafı
tarıyordular. Sessiz ve boş sokaklarda kimseyi görmeden ve hiç
bir şey duymadan ilerliyordu devriye. Yağmur kalınlaşıyor ve
hızlanıyordu. Hava bulutlu ve karanlıktı. Koca metropolde deprem
ve meteora rağmen hala üç milyon kişi olmalıydı. Şehir o kadar
hasar almamıştı. Meteor yağmuru hasarı bölgesel ve aslında bu
büyüklükte bir şehir ve nüfus için çok zayıftı. Radardan izlendiği
kadarı ile düşen meteorların büyüklüğü bir iki metre çapa ancak
ulaşmıştı. Ama meteorlardan daha kötüsü halkın kendine ettiği
idi. İnsanların deliliği sınır tanımamıştı. Ayaklanmanın karmaşası
ve suç dalgası çok kan ve gözyaşı akıtmıştı. İnsanların çoğu
korku ve dehşet içinde bulabildiği her delikte yaşamaya çalışıyor
ve saklanıyordu. Otorite ve kanun olmadığında orman kanunlarının
neler yapabileceği ve insanın ne kadar çirkinleşebileceğini
görmek askerlerin kendi vatandaşlarına silah çekme konusundaki
çekincelerini kısa sürede çok zayıflatmıştı. Her şeyden önce
onların da aileleri vardı ve birilerinin kendi ailelerine bunları
yaptığını düşünmek onları çok etkilemişti.
İki saat boyunca ilerlediler ve planlanan hakim
noktalara RRP istasyonları olan çanta boyutlarındaki cihazları
ve antenlerini yerleştirip kamufle ederek görevlerini yaptılar.
Sonra işler değişmeye başladı.
Motosikletli birimler olan Panterler AVİ iletişim
kanalından görüntülü bir mesajla ilginç bir durum bildiriyordu.
"Cihan Yüzbaşım, Kedi 3 bildiriyor. Bu görüntüyü
alabiliyor musunuz?"
Görüntüde yeşil yosunla kaplı sokaklar ve meteor
hasarı olduğu belli olan hasarlara sahip binalar vardı. Yosunların
arasından yer yer ilginç tropikal ağaç ve bitki kümeleri de
fışkırıyor gibiydi. Yani buna benziyordu en azından.
"Görüyorum Kedi 3. Deniz seviyesinde misiniz?"
"Rakım tam olarak yüz elli bir Komutanım. Şehitler
Tepesi'nin güney kısmında burası. Kuzeydoğu, Stadyum bölgesinin
en kuzey ucu. Etraflıca araştırma için izin istiyorum."
"İzin verilmedi Kedi 3. Bizden çok öndesin. Mevkini
koru. Sana doğru geliyoruz."
"Anlaşıldı, tamam."
"Kedi 4 ve Kedi 6. Önden gidip Kedi 3 e katılın."
"Anlaşıldı."
"Yoldayız. Tamam."
"Biz de gidelim. Sür Cengiz."
"Emredersin Komutanım."
"Komutanım meteorların boğazda yol açtığı tsunami
o rakıma çıkabilir mi?" diye soran Melisa Üsteğmen'di. Narin
ve hanım hanımcık bir doktora göre savaş şartlarında inanılmaz
bir sertlik ve askerlik sergileyen bu subayın halleri Cihan'ı
hep şaşırtıyordu. Bazen ukala bir çokbilmiş bazen ise tam bir
iyi öğrenci tavırları ile öne çıkıyordu.
"Denizbilimci değilim ama o rakım bir yana benim
gördüklerimi siz de gördünüz. Rüya değildi, değil mi?"
"Ben sizinle aynı fikirdeyim komutanım. Bir ay
su altında kalsa bile o halde olmamalıydı orası" diyen Murat
Üsteğmen idi.
Genç Dilaver Teğmen Heyecanlanmıştı. "Ne demek
oluyor o zaman bu gördüklerimiz?"
"Gidip göreceğiz Teğmenim." dedi Cihan Yüzbaşı.
Ve yola çıkmıştılar..
Daha on dakika yol almıştılar ki öncüden mesaj
geldi. Miğferlerinde bulunan kameralar ve AVİ'leri sayesinde
bütün tim üyeleri sesli ve görüntülü haberleşebiliyordu.
"Temas bildiriyorum. Saklanıyorlar."
Ve aynı anda da arkadaki Panterden bir mesaj geldi.
Bu aslında tam bir feryattı.
"Pusu! Pusu! Pusu! Arkayı kapatıyorlar! LAW ve
RPG görüyorum! Kalabalıklar!"
Cihan Yüzbaşı ilk kez pusuya düşmüyordu. 51. Vurucu
Komando Takımı da ilk kez pusuya düşmüyordu. Aynı emiri bir
çok ağız aynı anda haykırırken emri bütün takım süratle ve eğitimini
aldığı şekilde uyguluyordu.
"Araç terk et!!"
"Araç terk et!!"
"Araç terk et!!"
Araçlar terk edilirken 51.takım; Yalnız Kurtlar,
siper alarak yayılıyordular ve roketlere toplu hedef olmamak
için süratle hareket ediyordular. Silah sesleri patlamıştı.Yoğun
ateş altındaydılar. Roketler havada uçuşmaya başlamıştı. Bu
ilk atışlar pusuya düşenlere epey umut vermişti. Savaş deneyimli
takımın her üyesi kısa sürede düşmanın iyi nişancı olmadığını
biliyordu ama sevinmek için çok erkendi.
Cihan takımının durumunu görebiliyordu. AVİ'si
bütün takım üyelerinin yakınlarda oldukları sürece sağlık durumu
ve yer bilgisini ona söyleyebiliyordu. Ama Kediler uzaktaydı
ve uydular ile GPS olmadan arazi şekilleri ile mesafe engelleyiciydi.
"Kedi 1! Kediler ne durumda?!" diyerek en yakın
ve ulaşılabilir Panter'e seslendi.
"Sağlam ve süratle bu tarafa akıyorlar."
"Sizden tam keşif istiyorum. Saflarının arkasında
kalın. İyi değiller ama kalabalık gibiler. Ateş güçleri ve sayıları
bilgisine ihtiyacımız var"
"Anlaşıldı. Mesafeli keşifteyiz."
Cihan adamlarına döndü. Mermiler havada uçuşuyordu.
Pusucular bir Humex'i güç bela vurmuştu ama arkasındaki Okan
oradan çoktan uzaklaşmıştı. Bir binanın alt katındaki dükkana
kafadan dalmış ve sağlam bir siper bulmuş olan kamyondaki guruba
katılmıştı.
"Rapor verin! Herkes sağlam mı?!" diye AVİ'den
seslendi Cihan.
İlk cevap veren Şahin Başçavuş idi. "BMP sağlam
ve tam teçhizat. İyi bir örtümüz var. Şimdilik idare ederiz.
Okan Teğmenim de yanımızda."
Rafael Yüzbaşı da aynen cevapladı.
"Humex 2 tayfası sağlam ve tam yüklü. Yer değiştirip
tutunuyoruz. Sağlam bir mevzi arıyoruz."
Yağmur sağanak halde yağıyordu. İstanbul sokakları
her yağmurda olduğu gibi yine dereler gibi akıyordu. Şimşeklerin
ışıkları bulutlu ve karanlık havayı yırtıp duruyordu.
Cihan yüzbaşı ağzını açacaktı ki bir roket siper
aldıkları köşe başını ıskalayıp az ileride patladı. Etrafa beton
ve çam parçaları alevlerle beraber patladı. Cihan Yüzbaşı kendini
yüz üstü yere atarken alevler ve cam parçaları beton ve tuğla
molozlarıya beraber üzerinden akıp geçti.
O daha ayağa kalkamadan BMP gurubu topçu tüfeği
ve roketatarları ile karşı saldırıya başlamıştı. Şahin Başçavuş
ve askerlerin çıkışı çok etkiliydi. Nişancılar roketçileri bir
bir indiriyordu ve boşta kalan zamanda da ıskalamadan diğerlerine
destek oluyordu. İki tane topçu tüfeği, iki tane G6 ağır makineli
ve iki tane ROM roketatarları vardı. Kalan takın üyelerinin
hepsi piyade katili adı ile ünlenmiş çok hızlı ve güçlü bir
silah olan FAMAC piyade tüfeği taşıyordu. Silah dipçikten atmış
mermilik bir şarjörle besleniyordu ve doldurmadan daha uzun
süre kesintisiz ateş etme imkanı vererek ateş üstünlüğü sağlıyordu.
Savaş gurubu bu haliyle çok etkiliydi. Silah ve donanım üstünlüğü
eğitim ve savaş deneyimi ile birleşince bu kaçınılmazdı. Şimdiden
düşmanları ağır kayıplar vermişti ve pusu dağıtılacak gibiydi.
Ama öyle değildi. Düşman kayıp veriyordu ama pusu dağılmıyordu.
Sel gibi akıyordular. Düşenin yerini yenisi alıyordu. Böğürüp
gırtlaktan anlaşılmaz haykırışlarla saldırıyordular. Yalnız
Kurtlar el bombaları ve ağır makineli desteğinde bir saldırıya
kalktıkları esnada düşmanın da aynen sertlikle karşılık vermesi
ve ölerek karşı koyması üzerine geri çekildiler. Sayı üstünlüğü
çok fazlaydı.
Cihan küfretti. Düşman ölüm pahasına saldırıyordu.
Böyle çılgınca, fanatikçe bir direnişi en son savaşta görmüştü.
Ayaklanmanın delirtti insanlar bile bir yerde kırılıp geriliyordu.
Ama burada öyle değildi.
"Kedi 2 bildiriyor. Sayıları çok fazla. Çevrenizde
silahlı beş yüz kişi var. Kedi 4 bu yöne ilerleyen iki yüz kişilik
bir gurup bildiriyor. Geri dönüş yolunu barikatla kapatan gurup
da yüz kişi kadar. Tam evlerinin ortasındayız. Tek açıklık kuzeydoğu
yönünde. Yaya kaçış mümkün. En zayıf hat burada. Sadece otuz
kırk kişi sayıyorum."
" O halde uzaklaşma pahasına o yönü kullanacağız.
Ama bu konuda içim rahat değil bir salak bile bu kadar büyük
bir güç varken bu kadar zayıf bir kenar bırakmaz. Bir şey biliyor
yada planlıyorsa o başka."
"Üzerinize kapanacaklar Komutanım. Binalar sizi
bir süre koruyabilir ama roket atışı yoğun ve binalar ise bunu
kaldıramaz. Dar alandasınız."
"Başka şansımız olmadığını biliyorum.." diyordu
Cihan ama konuşması AVİ' den herkese seslenen bir uyarı ile
kesildi. Melisa Üsteğmen'in sesiydi bu.
"Gaz maskeleri! Gaz maskeleri! Kimyasal silah
kullanıyorlar! Gaz maskeleri!"
Tek bir soru ve tereddüt olmadan takımın doktorunun
uyarısı ile herkes gaz maskelerini takmıştı.
Çatışma sürerken bir yandan da gerçekten düşman
turuncu el bombası benzeri silahlarla saldırısını yeni bir şekle
sokmuştu. Kurtlar da buna sert cevap veriyordu. Silahlar isabetle
ateşleniyor ve el bombaları ile topçu tüfeği atışları kalabalıkları
havalarla uçuruyordu. Çevreye sarı ve turuncu renkli toz bulutları
saçan bombalar gaz maskeleri sayesinde etkisiz olsa da yer yer
görüşü iki taraf için de engelliyordu. Cihan sürüne koşa ateş
altında ilerlemiş ve etrafında mermiler vınlarken doktorun yanına
ulaşmıştı.
"Yüzbaşım! Murat Üsteğmen etkilendi. Bilinci kapalı."
Daha bir şey soramadan bir mesaj daha geliyordu.
"Komutanım düşman yaralılarından birinin yanındayım!
Buna inanmayacaksınız ama bu adamın bildiğimiz türden insan
olduğunu sanmıyorum."
Bu noktada Şahin Başçavuş konuşmadan sadece miğferinin
kamerası ile görüntüleri aktardı. Yaralı düşman polis üniforması
giyiyordu. Cüssesi çok kaslıydı ve aşırı derecede kıllıydı.
Gözleri de akına kadar kap karaydı. Parmak uçları tırnaksız
ve etsiz, sırf pençe misali kemiktendi. Ölmek üzere olduğu belli
olan düşmanın nefretle sıkılı dişlerinde ise sivri azı dişleri
ve keskinlik göze çarpıyordu. Et obur vahşi bir hayvanı andıran
bu düşmanın attığı şeyler ise Şahin'in deyimi ile "..bir tür
bitki tohumu yada öyle bir şey gibi.." idi.. Patlayarak çevreye
sarı dumanlar, toz bulutları yayan bu şey gerçekten de bıçakla
kesilince bir bitki tohumu gibi görünüyordu.
"Bu ne …. böyle?!!" diye koca bir küfür savurdu
Savaş.
"Neler oluyor burada!?" diye kendi kendine bağırdı
bir diğeri.
"Yarma harekatına hazır olun. İstikamet kuzeydoğu.
Bayır yukarı köşeleri siper alarak süratle ilerleyeceğiz.Bu
sokaklardan akmaya devam edecekler ama önemi yok. Bayırı bir
kez aşarsak stadyumun yanındaki metro girişine kadar arkamıza
düşmek zorundalar. Sağlam bir bina orası. Parça parça destekli
çekilirsek oraya kadar ulaşmak sorun olmaz. Nişancılar önden
gidip yerleşecek En son ağır makineliler ve topçular benimle
gelecek. Panterler! Biz yoldayız. Gözlerimiz olun. Destek ulaşana
kadar kör kalmak istemiyorum! " dedi Cihan.
"Anlaşıldı Komutanım. Uzaktan devam ediyoruz."
Ve birkaç dakika süren pozisyon yenilemelerin
ardından harekete geçildi. ROM roketleri çemberin zayıf kısmı
olduğu bildirilen kenarı parçaladı ve cesetlerin üzerinden atlayarak
koştu Kurtlar. Ağır makineliler ve topçu tüfekleri arkalarından
sel gibi akan düşmanı yavaşlatıp dağıtıyordu. Saklanmak ve adım
adım izlemek zorunda kalan düşman arkalarındayken Kurtların
büyük bölümü yeni direnç noktalarını hazırlamak için önden gidiyordu.
Bu arada Cihan Yüzbaşı da Gökdelen ile ikinci kez bağlantı kurup
yeni bilgileri ulaştırıyordu. Burada bir Mavi 09 vardı!
Çekilmeleri karşı taraf için hayli kanlı olmuştu.
Zırh yada çelik yelekleri olsa bile; ki yoktu, Kurtlar'ın silahları
en kıyıcı özel harekat silahlarıydı ve onları çok iyi kullanıyordular.
Buna karşılık güruhun silahları genelde M16, G3 ve MP5 gibi
Kurtlar'ın zırhlarının dayanıklı olduğu türden silahlardı. Hem
zaten yaralanmalara sebep olacak türden dik açılı bir isabete
yol açacak kadar yaklaştırmıyordular düşmanı.
Az bir zaman sonra nişancılar metro sığınaklarına
giden terk edilmiş girişe ulaşmış ve binanın üçüncü katına sağlam
bir mevziye silahlarını kurmuştular. Önlerinde yaklaşık sekiz
yüz metrelik bir bulvar ve oradan arkalarında düşmanla çekilecek
dostları vardı. KANN-S ikinci safhası hazırdı. Altı yüz metre
ve üç bin metrelik iki safhalı atış kabiliyetli silah yere oturtulup
ilave parçaları takıldığında üç bin metreye etkiliydi. Bir mermiyi
o mesafeye bir buçuk saniyede, hassas bir isabet oranı ile ve
üç dört kişiyi delecek bir güçle gönderiyordu. Yere mıhlanmış
ve iyice bağlantıları sıkıştırılmış koca nişancı silahı üç bin
metreden parmak izi alabilecek teleskobik dürbünü ile atışa
hazırdı. Gurup da yerleşmiş ve barikatlar kurup mevzi hazırlıyordu.
"Arka ve yan kapılar çelikten ve kapalı. Tuzakladık
komutanım" diyerek Şahin Başçavuşa bildirdi Süleyman Çavuş.
"Bina içi temiz ve yaklaşma istikametleri tuzaklandı
komutanım. Sadece ön cepheden gelebilirler" diye rapor verdi
Hüseyin Çavuş.
"Bizde ön kapıyı sağlamlaştırdık Şahin. Nişancılar
sadece roketçileri gözetleme emri aldı. Gerisine karışmayacaklar.
ROM'cular ikinci katta. Yanlarında Okan ve Dilaver var. Zemin
katı on FAMAC kolluyor. Hazırız" diye ifade etti Rafael.
"Hazırız komutanım" diyerek kararlı bir ifade
ile başını salladı Şahin Başçavuş.
"Komutanım hazırız" diye AVİ'den bildirdi Rafael.
"Yoldayız!" diye cevapladı Cihan, "Özgür, Kazım,
Savaş, Zülküf! Ricat ediyoruz! Tekrar ediyorum derhal ricat!
Geri çekiliyoruz! Mevzi yerleşti!"
Emir aynen alınmıştı. Hemen uygulanmaya başlandı.
Çekilme süratle başladı. Sızma ve operasyon sonrası süratle
uzaklaşma konusunda Kurtlar kadar iyi olan timler sayılıydı.
"Ricat!"
"Ricat!"
"Ricat!"
"Ricat!"
Geride düşman akışını korkunç ateş gücü ile baskı
altında tutan beşli ateşi bırakıp süratle aralardan ve köşelerden,
yanmış araba ve otobüs enkazları arasından koşturmaya başladığında
ilk bocalama sürecinin ardından düşman da peşlerinden hücum
etti ve arkalarından tepeyi devirip bulvara adım attı. Adım
atmaları ile de en öndeki RPG roketatarı taşıyıcısı göğsünü
parçalayıp geçen bir KANN-S mermisi ile ikiye bölündü. Mermi
yoluna devam etti ve arkasındaki cephanecisini de vurup sırtındaki
yedek roketleri patlattı. Ceset parçaları havada uçuştu. Şanslı
bir atış ve çekilenlere zaman kazandıran bir gelişmeydi bu.
Düşman yavaşlamış ve ayaklanmanın aylardır yol açtığı yıkım
ve şiddetin göstergesi olan bulvardaki otobüs, araba enkazlarını
siper alarak ilerlemeye başlamıştı. Yine de ölüyordular. Cihan
durup geriye baktı. Düşen düşmanın roketlerini diğerleri yükleniyordu.
Hafif silahlar bırakılsa da roketler hemen el değiştiriyordu.
Mavi 09 vermişti ve kararının arkasındaydı. En azından uzaylı
değilse bile bunlar sıradan bir durum değildi ve bunun bildirilmesi
gerekliydi. Umutsuzluk için bir neden yoktu. Savaş bu hali ile
daha bitmemişti ama savaşta kazalar olabilirdi! Bildirmesi iyi
olmuştu. Koşmaya devam etti.

Çatışma sertti. Düşman gelmiş ve kapanmıştı. Beş
dakikadır ağır bir ateş gücü ile savaşan Kurtların çevresi ceset
çemberi olmuştu. Bir iki roket binayı vursa da bunun çok daha
fazlası ateşlenemeden nişancı mermileri ile yere düşmüştü. Sonra
uyarı mesajı geldi.
"Kedi 1! Kedi 1 bildiriyor! Doğudaki arterden
size akan kalabalık hareket görüyorum. Bunlar da ne böyle!!
Neler oluyor Komutanım!"
AVİ'ler çatışma sürerken göz ucu ile kontrol edildi.
Motosikletli Panter birimi vur kaç ve istihbarat için donanmış
bir birimdi. Sahip oldukları özel teleskobik görüş cihazları
çok kabiliyetliydi. Ayrıca iki kişilik motosikletlerin model
uçak büyüklüğünde bir keşif helikopteri fırlatma-yönetme kabiliyeti
vardı. Havadan aktarılan bu görüntülerde herkesi donduran şeyler
görmüştüler.
"Bu ne böyle!!"
"Allahım!"
Küfürler şaşkınlık kadar korku izi de taşıyordu.
Çok kalabalıktılar.. Ve kesinlikle bu güne kadar böyle bir şey
görmemiştiler.
"Kangal kadar büyükler ama köpek değiller!" dedi
Levent.
"Örümceğe de benziyorlar" diye şok olmuşça konuştu
Ural. Kanı donmuştu. Terliyordu. Korkuyordu. Bin tane vardı
bunlardan. Ve hepsi de üzerlerine doğru koşuyordu!
"Ateşe devam Kurtlar! Ateşe devam! Önce elimizdekilere
bakalım! Buraya ulaşmaları beş dakikadan önce olmamalı! Ateşe
devam!"
Ve ateş yeniden sertleşip öfke ile yüklenerek
düşman insan güruha vurdu.
"Cephane raporu!! Cephane Raporu!"
Şahin Başçavuş herkesi süratle kontrol etti.
"Yedeklere geçtik. Harcadığımız kadar daha var
komutanım" dedi.
Bu yetmeyecekti. Destek ulaşana kadar direnebilmeleri
tek şanslarıydı. Kendi başlarına buradan çıkamazdılar. Cephane
olmadan bunu yapamazdılar.
Bunları düşünürken bina içinden gelen Block tabancası
sesleri ile hepsi arkalarına döndüler! Yaralıları; Murat Üsteğmen
silahını çekmiş ve yattığı yerden yanındaki Melisa Üsteğmen'e
mermi yağdırıyordu. Cihan Yüzbaşı ve Şahin Başçavuş aynı anda
bellerindeki elektrikli tabancaya uzanıp tıbbi müdahale esnasında
zırhı çıkarılmış Murat'ı vurdular. Murat yere baygın düşerken
Şirin Yüzbaşı hemen doktorun yanına koştu. Melisa'nın miğferini
ve zırhını çıkarıp yarasına baktı. Bir parça rahatlamış bir
halde konuştu, "Haklıymışlar. Yeni zırh yakından Block atışını
durdurabiliyor. Sadece bayılmış. İyi olacak."
Herkes yine dikkatini dışarıya verirken Şahin
Başçavuş Cihan Yüzbaşı'ya seslendi, "Komutanım, Şuna bakın."
Murat'ın gözlerini gösteriyordu.
Rafael çok nadir küfür ederdi ve şaşkınlık ve
öfke ile beraber ağzında koca bir küfür çıktı.
"Aynen komutanım" dedi Savaş.
Murat'ın gözleri de kararıyordu. Derin nefes alıyor
ve titriyordu. Terliyordu. Teri sarı renkteydi. Vücudu zangır
zangır sarsılıyordu.
"Bağlayın, kelepçeleyin. İki üç kat bağlayın."
dedi Cihan, "Şirin, Melisa'yı ayılt. Az sonra herkese ihtiyacımız
olacak."

Yalnız Kurtlar son çarpışma için bütün silah ve
cephanelerini kolay ulaşılır bir şekilde önlerine yerleştirirken
Omega'nın güçlendirdiği sinyallerle Gökdelen, Kurtlar ve Panterler
ile bağlantıyı sağlamıştı. Az sonra Paşa ve Cihan konuşuyordu.
"Yetişebilmenize sevindik komutanım. Cephanemiz
yedeklerde ve çok kalabalık düşman saldırısı altındayız."
"Mavi 09 bildirmişsiniz Cihan?"
"Komutanım siz karar verin. Doğu istikametinden
yaklaşan bine varan sayıda olası düşman mevcut. Bir dakikaya
burada olurlar. Tanımlamakta güçlük çekiyoruz."
Burada araya süratle ve heyecanla Kemal Yarbay
giriyordu. Göz küresinin teleskobik optikleri ekrana her şeyi
seriyordu.
"Komutanım!! Şuna bakın!" sesi dehşet doluydu!
Paşa bela gördüğü zaman tanıyacak bir askerdi.
Sesinde askerleri için endişe ve acele tınısı vardı. Sesi eyvah
ediyordu!
"Bakacak zaman yok Kemal! Bakacak zaman yok! Bu
ne Allah'ın belası böyle!" dediği anda helikopteri binanın arkasından
kaldırmış ve ileriye süratle hamle etmişti. "Kemal otomatik
top kumandası bende roket ve füzeler sende! Buraya bir baraj
kuruyoruz!" Ateşe başlamıştı Paşa. Pilot miğferi nereye baksa
otomatik top o yöne dönüyor ve Paşa tetiği asıldığında oraya
saniyede yüz mermi fırtına gibi vuruyordu.. Roketler ve füzeler
kalabalık ve sıkışık bir halde koşturan düşman yaratık sürüsünü
kısa sürede parçalayıp çok küçük bir guruba indirmişti. Paşa'nın
durmaya niyeti yoktu. Ama uyarı geldi.
"Komutanım roketçiler helikoptere doğru yöneliyor.
Görüşümün dışına kayıyorlar," diye bildirdi Ural.
"Bende de durum aynı komutanım." dedi Levent.
"Yeniden konumlanıyorum. Anlaşıldı çocuklar,"
diye bildirdi Paşa.
Omega konumlanırken Cihan karşı saldırı emri verdi
ve Kurtlar binadan çıkıp düşman hatları arasına daldı. Kısa
sürede artık yakın çevre tamamen güvenlik altındaydı çünkü üç
Blackhawk helikopteri de beş dakika sonra atmış kişilik tam
donanımlı bir vurucu destek indirmişti. Çevrelerinde on Cobra
ve iki Omega saldırı helikopteri ile dikey iniş kabiliyetli
nakliye uçağı olan Hurricane'lerden birinin indirdiği iki Zırhlı
Personel Taşıyıcı yerlerini almıştı.
On dakika sonra çevre emniyeti yerden ve havadan
tamamen sağlanmıştı. Şeref Paşa'nın helikopteri yere inmişti
ve Paşa çevreyi inceleyip süratle bilgi alıyordu.
Keşif esnasında insansı ve köpeksilerin arasında
canlılara rastlanmıştı.
"Ne yapalım Paşam?" diye sordu Kemal Yarbay.
Paşa bir an durup düşündü.
"İnsansıların hepsini yanımıza alıyoruz. Emniyetli
bir biçimde Gökdelen'deki revire götürelim. Bu canavarların
içinden bazılarını da istihbarat amaçlı incelemeliyiz. Silahlı
muhafızlarla nakledeceğiz. Gökdelen'e bilgi verin hazırlık yapsınlar.
Kalanları öldürün."
"Emredersiniz Komutanım."
Az ileride Kurtlar bu köpek yaratığı inceliyordu.
Etrafta iki yüze yakın bunların cesetlerinden vardı.
"İyi ki silahsızlar" dedi Savaş.
"Süratlerini gördün mü!?" diye sordu Kazım.
"Bir tanesi ikinci kata hiç yavaşlamadan örümcek
gibi tırmandı. Şarjörün yarısını boşalttım ama hala kıpırdıyordu"
dedi Yaşar.
"Ben birini tek atışta bitirdim, üzerime koşuyordu.
Tam kafadan vurması koşarlarken kolay" dedi Okan Teğmen.
"Yaşar vurmasaydı biri beni biçiyordu," derken
yaratığın aynı zamanda koşarken bacak olarak kullandığı dört
ön kolunu işaret etti Faruk Onbaşı. Kasatura gibi kocaman pençelerden
her elinde üçer tane vardı. Altı ayakta koşup iki arka ayağında
yükseliyor ve sonra dört ayak kolu ile pençelerini savuruyordu.
Yüzünde bir örümcek gibi pek çok göz ve örümceğimsi bir ağız
yapısı vardı. Korkunç ağız uzuvları hem diş hem kıskaç gibiydi
ve bir insanın boğazını umarsızca parçalayabilirdi.
"İyi ki silahsızlar. Süratleri umurumda değil.
Cephanem olduğu sürece bunlarla uzaktan dövüşürüm. Ama yaklaşırlarsa
teke tek kalmak istemem." dedi Savaş.
Sessizce bu konuşmaları izleyen Paşa ve Cihan
da aynı fikirdeydi.
"Derhal bu bölgeye izleme istasyonları kurulsun
ve uzak takipte kalınsın. Kemal Gökdelen ve Tepeyurt subayları
brifing için Gökdelen'de hazır bulunsun. Yer devriyeleri asgariye
inecek, konumumuzu güçlendirmeliyiz. Nöbetçileri arttırın. İzleme
istasyonları kurulumu en kısa sürede bitecek. Hava gücü kırmızı
alarma geçsin. Tam savaş durumu Yarbayım. Şu kuzeydeki bölge
için de havadan yüksek keşif için Tepeyurt'tan bilgi alın, pistin
onarımı ne durumda çğrenin. Bir an evvel onarılmasını istiyorum.
Uçaklara ihtiyaç duyabiliriz."
İşte böyle konuştular ve herkes hemen işinin başına
koştu.
Gün öğleni devirip akşama kavuştuğunda Sığınaklar
bölgesi olan Tepeyurt'tan gelen subaylar ve Yenişehir bölgesindeki
vurucu üs olan Gökdelen'in subayları Paşa'nın istediği toplantıda
hazırdı.
Şeref Paşa toplantı salonuna girmek üzere iken
AVİ'sinden bir mesaj geldi.
"Söyle Oktay."
"Komutanım uzun mesafe bağlantılarının bir kısmı
uygun durumda! Ankara hatta Komutanım!"
Paşa süratle yürüdü ve salona girdi. Herkes selam
için kalkarken oturmalarını işaret etti.
"Oktay toplantı salonuna bağla. Büyük ekran."
"Geliyor Paşam."
Bir iki saniye içinde Başkent Genel Kurmay Sığınağı
ile bağlantıdaydılar.
Şeref Paşa hattaki kişiyi tanıyordu. Kara Kuvvetleri
Komutanı Hikmet Paşa'ydı bu. Bir eski dost daha..
"Paşam!" oldu Hikmet Paşa'nın ilk sözü. Şaşkınlık
vardı sesinde.
"Komutanım üst düzey komutamız bana kadar meteor
yağmurunda kaybedildi. Komutamız şu anda Şeref Paşam'da" diye
süratle açıkladı Kemal Yarbay.
Hikmet Paşa kayıpları düşündü bir anda. Sonra
teselli ile içindeki karanlık biraz aralandı.
"Kara haberler ama sonunda Şeref Paşam orada duruma
hakimken en ufak bir zafiyet söz konusu değil. Sizi aramızda
görmek çok güzel Paşam." Aslında alışılmadık ve tamamen gayri
nizami bir durumdu ama olağanüstü şartlar altında Paşa'nın emeklilikten
gayri resmi dönüşü Hikmet Paşa tarafından sözlü ama resmi bir
biçimde onay almıştı!
Paşa başıyla sessizce selamladı.
"Bununla beraber bizde de benzer kayıplar söz
konusu ve zaman içinde telafisi güç olabilir. Genel Kurmay 1.
Sığınağı tamamen yok oldu. Yüksek Komutanın büyük bölümünü ve
pek çok askerimizi kaybettik. Üçüncü gündü. Genelkurmay Başkanımız
ve Jandarma Genel Komutanımız da şehit oldular. Başbakan şans
eseri 2. Sığınakta olmasa onu da kaybedecektik. Bununla beraber
iyi gelişmeler de var. İletişim kısmen normale döndü ve nükleer
partikül yüklü meteor hareketleri duruldukça tamamen düzelmesini
bekliyoruz. Meteor'un vurmadığını biliyorsunuz. Son saatlerde
savunma önlemleri ile en azından parçalanması mümkün oldu. Küçüklerin
fırtınası az değil elbette ama Uzay Komutası'ndaki uzmanlarımız
bunun da kısa sürede durulmasını bekliyorlar. Bunun en kötüsünü
atlattık."
"Bir tehdit söz konusu olabilir Paşam. Sadece
bize özel bölgesel bir oluşum olabilir ama.." diyordu Şeref
Paşa ama Hikmet Paşa atılıp sözünü kesti. Sesi Heyecanlıydı.
"Kod Mavi 09 mu Paşam!?"
"Bilginiz var mı Paşam"
"Bütün Generaller beş yıl önce bilgilendirildiler
Komutanım. Meteor'da Parazit bir yaşam formu olduğu ve uzaylı
bir ırk tarafından meteorların yayılmacı tohumlar gibi kullanıldığı
söylenmişti. Küresel Güvenlik evrende yalnız olmadığımızı ve
bilinen üç ırk içinde Kovan adı verilen bu tehdidin bizim için
en büyüğü olduğu bildirmişti. Hepimiz dehşete düşmüştük. Şaka
değildi ve bu bilgi kanımızı dondurmuştu. Çarpışma sonrası her
ne olursa olsun bu düşmanın dünyaya ayak basacağı ve gelişip
insana yok etmek için saldıracağı bildirilmişti. Sanırım bize
destek olan uzaylı bir güç de söz konusu ama bilginin dışında
pek bir yardımlarının olamayacağı bildirilmişti."
Hikmet Paşa bir süre sustu ve kimsenin ağzının
bıçak açmadı bu bir iki dakika boyunca.. Bu öyle kolay sindirilecek
bir bilgi değildi. Meteor düşüyor dendiğinde ortalık karışmıştı.
Şimdi uzaylılar meteorla geldiler ve bizi yok edecekler deniyordu.
Bu bir kabus olmalı diye düşünüyordu herkes. Herkes uyanmak
istiyordu. Bildikleri dünyayı geri istiyordular!
Paşa o kadar da etkilenmemiş gibiydi.
"Bu gün ilk kez karşılaştık. Çarpıştık ve şimdilik
kazandık. İlk istihbarat sonuçlarımız çok ayrıntılı değil. Ama
Karadeniz sahilinden dağları saran yosunumsu, çimenimsi bir
bitki örtüsü çember halinde genişliyor. Farklı bir orman örtüsü
gelişimi gözlemlendi. Bir noktada sıçrama ile İstanbul'a kuzeydoğudan
giriş yaptığını tespit ettik. Bir bio kimyasal ajan aracılığı
ile süratle insan aklını kendi silah arkadaşlarına çevirebildiğine
dair tecrübe edindik. Gaz maskesi kullanımı şimdilik bizi koruyor
gibi. Ayrıca canlı ele geçmiş insan ve yaratık örneklerine sahibiz.
Bilgilerimizi paylaşmalıyız."
"Elimizde kısıtlı bilgi var ve sadece ana hatlar.
Ama size hemen bir dosya gönderilmesini sağlayacağım. Paşam
bu bir düşmandır. Doğasının süratli ve yayılmacı olduğunu ilk
baştan söyleyebilirim. İstanbul içindeki yayılımı durdurmalısınız.
Bunlar gezegenlerin kendi canlı nüfusunu kullanarak istilasını
hızlandırıyor. Bir metropolü ele geçirmeleri büyük bir felaket
olabilir."
"Korkarım o konuda geç kalmış olabiliriz. Bilgilerimizi
karşılaştıralım ve salim kafa ile bir değerlendirme yapalım."
"Size bir bilim ekibi gönderebilmeyi isterim ama
hala bazı bölgeler meteor yağmuru nedeni ile uçuşa elverişsiz.
Kıymetli insan gücü kaybı büyük zafiyete yol açabilir." diye
konuştu Hikmet Paşa.
"İnsan demişken Hikmet Paşam.. Bir an evvel düzen
sağlanması da şart. İnsanlar hala bizim halkımız ve onlarla
savaşıp onları öldürmektense onlar için savaşıp ölmeye daha
meraklıyım. Ayaklanma başları süratle kesilmeli."
"Ne öneriyorsunuz Paşam?"
"İmkanlar dahilinde tespit edildikleri anda gece
timleri ile başların alınmasını."
"Kazalar olabilir." diye sordu Hikmet Paşa.
"Vücudu kurtarmak için kolu verebiliriz Paşam.
Kuru ve yaş olayı. Bu şart."
"Yapacağız ama zaman alacak. Bir yandan da düzeni
tesis ve yeniden çarkların dönmeye başlamasını sağlamak zorundayız."
"İrtibatı koparmayalım Hikmet Paşam."
"İrtibatı koparmayalım Şeref Paşam."
Konuşmalar böyle oldu ve Subaylar bir süre daha
o gün olanlar hakkında bilgilendirilip yeni emir ve görevlerle
hemen vazifelerine koştular. Artık akşam ve sabah yoktu. Sadece
uyunacak ve yemek yenecek kısıtlı saatler arasında durmaksızın
bir mesai vardı. Paşa Ankara'dan Kovan ile ilgili dosyayı toplantıdan
hemen sonra almıştı ve hemen inceleyip gizliliğine rağmen askerlere
ve bütün sivil üs personeline bile dağıttırmıştı. Savaştaydılar
ve düşmanı herkes tanıyıp bilmeliydi.
Paşa sabah ilk iş ilk inceleme sonuçları için
revire gitmiş ve bilgi almıştı. Buradaki donanım son derece
iyiydi ve kapasite düşük bile olsa tam kabiliyetli minik bir
hastane olarak anılmayı hak ediyordu. Ayrıca görevli doktor
ve personel de çok iyiydi. Yenişehir bölgesinde özel teşebbüs
imkanlarıyla yapılan, devlet sığınaklarına giremeyenlerin kaldıkları
bu sığınakta kalanlar önemli ve değerli kişilerdi. Sığınakların
kapasitesi ve kura çekimi nedeniyle dışarıda kalıp kendi başının
çaresine bakmış sanatçılar, bilimadamları, ve zenginler ile
ünlülerden bir topluluk artık Gökdelen'in sınırlarında ve himayesinde
idi.
"Sizi dinliyorum," dedi Paşa, demir hücrede ve
elektrikli parmaklıklarla muhafaza edilen yaratığı bir kez daha
incelerken. Aralarında hava geçirmez çift kat laboratuar izolasyon
camı vardı. Dört silahlı ve zırhlı muhafız da camın hemen yanındaydı.
Yaralı yaratık Rapor'da da yazdığı gibi bir günden kısa sürede
ayağa kalkmıştı ve sağlamdı.
Profesör Doktor Cemil Akça değerli bir bilim adamı
idi ve yaratıkla o ve diğer iki profesör ilgileniyordu.
"Dosyayı inceledikten ve subaylarımızdan bilgi
aldıktan sonra süratle elimizden gelenin en iyisini yaptık Paşam.
Genel hatlar bize ulaştırdığınız dosya ile aynı. Süratle iyileşiyor,
hızlı, güçlü, pek zeki değil gibi ama aptal da değil. Daha ziyade
bir şekilde böcekler gibi uzaktan bir kraliçe tarafından yönlendirildiği
doğru dersek bu da normal. Yüzemiyor. Tırmanma kabiliyeti mükemmel.
Tek silahı pençeleri diyemeyiz; sırtının iki yanında spor kesecikleri
var ve patlayan bir kese rapordaki gibi civardakileri solunum
yolu ile etkiliyor. Bunun tazelenme süresi minimum iki saat.
Elektrik ve ateşe bizden daha dayanıklı değil. Ama soğuk testinde
çok güçlü çıktı. Derisi sert ama tam bir zırh da sayılmaz. Gövdesinden
aldığı hasarlara çok dirençli ama kafasına tek bir iyi darbe
yeterli. Gövdede tam göğüs ortasında zırhlı bir kutu misali
bir kemik kafes içinde dayanıklı iki kalbi var. Buradan hasar
alırsa ölüyor ama zorluğunu siz de takdir edersiniz. İlk incelememiz
bu yönde Paşam. Çalışmalarımız devam ediyor."
"Askerimizin ve yaralı insansıların durumu nedir?"
"Şu anda bilinçleri kapalı. Uyutmak zorunda kalıyoruz.
Yaraları ciddi olanlardan bazıları öldü. Ama diğerleri süratle
iyileşiyor. Paşam sürat kelimesi de hafif kalır. Altı aydan
önce yataktan doğrulamayacak yaralılar neredeyse tamamen iyileştiler.
Bununla beraber kurtulmak için öyle çılgınca çabalıyorlar ki
kendilerine zarar vermesinler ve kontrol altında tutabilelim
diye uyutuyoruz."
"Eğer raporlardaki bilgiler bu durumda geçerli
ise en kısa süre spor etkisine maruz kalan Murat. Onu iyi izleyin
Doktor. İlk önce o bilincine kavuşmalı. Bize ne söyleyebilirse
kardır. İnsanların uzak bir irade ile kukla gibi yönlendirilmesi
ile ilgili daha çok bilgiye ihtiyacımız var."
Şeref Paşa bir süre sessizce düşündü. Köpekcek
adı verilen yaratığa döndü. Düşmanın en kalabalık saldırı gücü
olarak tanımlanan ve karşı karşıya olduklar mevcut tehdit buydu.
"Yüzemediğinden emin miyiz?"
"Raporda da öyle yazması bir yana test ettik Paşam.
Yüzemiyor. Gazlara dayanıklı ciğerleri olduğu doğru ama suda
boğuluyor. Bir iki dakika içinde çırpınması duruyor ve ölüyor."
"Bu iyi. Kemal, Şantiye depolarında bir sürü iş
makinesi yatıyor. Biraz orta çağ kaleciliği oynayalım. Sığınaklarda
ve askeri personelde operatörler vardı. Gökdelen birinci ana
güvenlik çemberinin dışına içi su dolacak bir hendek istiyorum.
Mayın tarlasını da ekle buna. Yatmak ve ağlamak devri bitti.
Herkes bir işle uğraşacak. Okulu da açın ve öğretmenlere sınıf
verin. Zorunludur bu dediklerim. Sivillerin boş durmasını ve
düşünecek vakit bulmasını istemiyorum. Bir milyon sivilimiz
sığınaklarda boş oturuyor. Savaş askerlerin işi, siviller yaşayabilsin
diye çarpışıyorsak yaşamalılar. Bu günden itibaren başladık.
Sivil imkanları Gökdelen'in iç çevre düzenlemesinden inşaata
kadar aklına ne geliyorsa oraya aktar. Subaylardan bir kaçını
buna ata. Yaratıcılık yapabilirler. Güzel bir kışla istiyorum,
çalışan ve kara kara düşünmeye vakti olmayan umutlu bir kışla
istiyorum. Yaşamın yavaştan da olsa yeniden kurulması şart.
Askeri kapasiteyi de arttırın. Savunmalar sağlamlaştırılsın.
Stratejik noktalara beton ve çelikten ateş sığınakları yapın.
İçine ağır makineli, alev makinesi, elektrikli parmaklıklar
vesaire ve gatling ya da bu türden bir şeyler ile bolca cephane
doldurun. Piyade silahı ve cephanesinde sıkıntımız yok. Bu dediklerimin
aynısı Tepeyurt için de geçerli. Şimdi Gökdelen'e geçelim de
savaş baltalarımızı çıkartalım. En son ne durumdayız bakalım."
Az sonra Gökdelen'in kalbinde, adının kaynağındaydılar.
Sadece ufak bir espri farkı ile. Yenişehir'in en yüksek binası
olan atmış katlı bina iş merkezi olması için planlanmıştı. Ama
meteor olayı patlak verince kaba inşaatı camları bile takıldıktan
sonra durdurulmuştu. Derin temelindeki çok katlı bodrumu sağlam
bir sığınaktı ve bu koca bodrum vurucu üssün operasyon komuta
merkeziydi.
"Gelişme var mı Oktay?"
Oktay Binbaşı, "Boğaz'da iki gemimiz ile az önce
bağlantı kurduk komutanım" derken odadaki herkesin yüzü bir
anda bir şakaya güler gibi kulaklara kadar varmıştı.
Paşa da farkında olmadan gülümseyerek sordu.
"Bu güzel bir haber ama sevinçten fazlasına gülüyor
gibisiniz."
"Af edersiniz Paşam. Safir 2 sınıfı en yeni savaş
gemimiz Ergenekon ve Derya C sınıfı en yeni denizaltımız Malazgirt
bağlantı kurduklarımız."
"Ve…" diyerek sordu Paşa.
"Komutanları Temel Albayım ve Dursun Yarbayım"
Şeref Paşa bir an öylece durdu kaldı.
"Atıyorsun!?" dedi Paşa.
Paşa güzel bir kahkaha attı. Kemal Yarbay ve sonra
da Oktay Binbaşı ve diğerleri ona katıldılar.. Uzun uzun hep
beraber gülüştüler buna.
"Oy anacığım oy. Bu uzun bir savaş olacak gibi.."
diye güldü Paşa.

Kemal Yarbay öğleden sonraki günlük toplantı da
en son haberleri Paşa'ya ve diğer bölüm sorumluları ile birlik
komutanlarına iletiyordu. Bu toplantılar artık her gün yapılacaktı
çünkü Ankara ve diğer pek çok nokta artık ulaşılabilir durumdaydı.
Her saat yeni bir yerler, yeni kurtulanlar ses veriyordu. Ve
yeni yardım çağrıları alıyordular.
"Ankara raporundaki bilgi ve tanımlamalar ışığında
keşif uçuşlarımızı geniş alana yaydık ve gerçekten farklı tiplerde
koloniler ile geniş bir alana yayılma sağladığını tespit ettik.
Keşif uçaklarımız Karadeniz açıklarında iki yüzen koloni tespit
etti. Rapordaki tanımlamalar ışığında ikisinin de maden söküm
kolonisi olduğunu söyleyebiliriz."
Burada araya Tepeyurt'ta görevli bir havacı olan
Cenk Binbaşı girdi.
"Şimdi bu bitki ve böcek kökenli yaratıkların
canlı bitki binalar ile su yüzeyinden deniz tabanına kök salıp
toprağın derinlerindeki demiri, petrolü, metali, cevheri emip
bize düşman olarak yumurtladığını mı söylüyoruz!?"
Cevap veren Profesör Doktor Cemil Akça idi.
"Radyasyonu emen, metalleri topraktan alıp depolayan,
rüzgara tohum saçıp yayılan, spor püskürtüp kendini savunan,
hayvan ve böcekleri tuzakla yakalayıp yemek yapan bitkiler dünyaya
yabancı değil. Bunları gezegenimizin kendi sakinleri de yapıyor.
Ama bu denli evrimleşip tek bir amaca kilitlenen kolektif bir
organizma değiller; bir iradenin kontrolünde değiller ve kapasiteleri
çok önemsiz. Lakin görüldüğü üzere durum budur. Bilgiler ayrıntılı
değil ve araştırmalarımız çok yetersiz ama bunlar kesin ki gezegenin
kaynaklarını bir savaş endüstrisi gibi söküp işleyebilme ve
canlı silaha dönüştürme kapasitesi mevcut."
Raporda okunanların bu denli yetili bir ağızdan
yorumlanması her şeyi daha bir başka hale sokmuştu.
Kemal Yarbay tatsız sessizliği hemen dağıtıp devam
etti.
"Ana koloniyi tespit edemedik. Bulduklarımız maden
kolonileri ve bunların asker tabir edeceğimiz köpekceklerden;
adının bir askerimiz koydu ve öyle kaldı, .." kısa bir gülüşme
oldu. "dediğim gibi köpekceklerden üretme kabiliyeti yok. Civarda
tespit edilen ve bugünkü hava saldırısının bir diğer hedefi
olan şehir içindeki bölgeler ise sadece ikmal koruları ve spor
kolonileri olarak isimlendirdiğimiz ileri sıçrama tahtaları.
İstihbarat uçuşlarımız sürüyor. Maden üslerini izleyip ana koloni
ile bir bağlantı yakalamayı deneyeceğiz. Bu arada Edirne ve
Çanakkale ile iletişim sağlandı. Kovan sorunu hakkında bilgilendirildiler.
Otorite tesisi ve suç dalgası onların en büyük sorunları. Ve
son yeni haberlerimiz çok iyi yönde. Ankara, İç Anadolu'daki
petrol kuyularını güvenliğe aldığını bildirdi. Bildiğiniz gibi
Kocaeli Petro-Kimya tesisimiz de sağlam ve bölgede düzen neredeyse
tamamen sağlanmış durumda. Boru hattının Boğaz dibindeki kısmında
onarım bitmeden iki ikmal tankeri dolusu yakıtı deniz yolu ile
teslim aldık. Benzin ve jet yakıtı akışımız yakında normale
dönecek. Ankara iç kaynak üretim ve işleme kapasitesinin bir
ay içinde rayına gireceğini söylüyor. Bu da yeterli bir süre.
Meteor sonrası dönem için sığınaklar hazırlanırken en iyisi
için ve kısa sürede gücümüze kavuşabilecek şekilde hazırlanmıştık
ve bu da aşağı yukarı böyle bir durumdu... Yani Kovan olmasa.."

Gece yarısı olduğunda Karadeniz Kalkanı Operasyonu
başlamıştı. Artık top uçaklardaydı. Tepeyurt'taki yeraltı hangarlarından
pistlere sıralanan otuz F-16 kalkışa geçiyordu. Bunlar birinci
saldırı gurubu idi. Hedefleri doğrudan deniz üzerindeki kolonilerdi.
İkinci gurup Omega helikopterlerinin yerinde ve anında keşfi
ile saldırıya başlayıp onların verdiği hedeflere nokta atışı
yapacak olan on adet F-23 savaş uçağından oluşuyordu. Orta Doğu
Savaşı sırasında Türkiye'ye satışı çok gürültülerle Amerikan
senatosundan geçen uçakları İsrail ile aynı cephede savaşmak
hava kuvvetlerine kazandırmıştı. Yeni Türk politikası Meteor
öncesi dönemde Orta Doğu ve dünyayı şekillendirecek yeni bir
dönemin işareti idi. Ama Meteor araya girmişti.
Uçaklar yarım saat sonra Karadeniz açıklarındaydı
ve hedef radarlarındaydı. Uçaklar AVİ'nin araç versiyonu olan
ASAVİ ile iletişim halindeydi.
Saldırı gurubundaki bir F-16 keşif donanımı ile
yüklüydü.
"Kartal 1. Şahingöz bildiriyor."
"Devam et Şahingöz."
"Hala yaptığımıza inanamıyorum komutanım. Sanki
bir rüya gibi."
"Ne yazık ki değil Kaan. Buna ne kadar çabuk uyum
sağlarsak yapılması gerekeni o kadar iyi yapabiliriz."
"Haklısın Ayhan. Tarayıcılarım Hedef 2 üzerinde
yeni yer oluşumları ve hava hareketi okuyor. Ankara Raporu'na
dayanarak konuşursak Kolonilerin üçüncü gelişim safhasına girdiğini
söyleyebiliriz. Sanırım."
"Sanma Kaan. Kaşif sensin. Muhakemene güvenildiği
için o uçağı uçuruyorsun."
"Bildiriyorum. Şahingöz, Karadeniz Kalkanı ve
Gökdelen için bildiriyor. Koloniler Safha 3 emaresi gösteriyor.
Tekrar ediyorum koloniler Safha 3 emaresi gösteriyor. Hedef
1 ve Hedef 2 de yeni yer oluşumları gözlemleniyor. Tanımlanamıyor.
Hedef 2 Üzerinde kalabalık hava hareketi. Pek yavaş hava hareketi
düzenli ve kuzey – güney doğrultusunda kuzeye akıyor.
Gökdelen'de fikirler yürütülüyordu.
"Ne diyorsun Kemal?"
"Paşam, savunma kurduğunu ve de ana üsse nakliyelerini
yakaladığımızı düşünüyorum. Yada en azından askeri bir üsse."
Paşa başını salladı.
"Karadeniz'in karşı yakasından hiç haber alamadık
mı Oktay."
"Hiç ses yok Paşam. Sıfır saati öncesinde de oraları
çok karışıktı Paşam." diyerek Meteor düşmeden önceki ayaklanmaları
ve karmaşayı işaret etti.
"Öyle ama .." diyerek büyük savaş ekranını işaret
etti. Şahingöz'ün alıcılarının aktardığı bilgiler operasyon
merkezindeki ekranda anında yerini alıyordu, "..adamların hava
sahasına doğru gidiyorlar ve onları izlersek yada keşif için
çok yaklaşırsak yanlış anlaşılabiliriz. İletişimimiz yok ve
artık yeni bir dünya var beyler. Sınırların değişime son derece
müsait olduğunu, fırsatçılığa gün doğduğunu fark ettiniz mi
bilmem. Bunu ben böyle düşünüyorsam onlar da düşünecektir."
Paşa iyi bir noktayı işaret etmişti.
"Operasyon uluslararası deniz ve hava sahaları
dahilinde yapılacak. Rus sınırlarını geçmek bir yana yaklaşılmasını
bile istemiyorum. Durumun vahametini operasyon güçlerine bildirin
ve Komutamızdaki, iletişimdeki bütün üslere de bilgilendirme
mesajı geçin."
"Paşam, ya karşı kıyının o kısmında bunu görecek
bir otorite yoksa ve oradakilerin yardımımıza ihtiyacı varsa."
diyen ses Tepeyurt Operasyon komutasındaki Cenk Binbaşı'nın
sesiydi.
Paşa sadece bir an düşündü.
"Bana Ankara'dan Hikmet Paşa'yı bulun. Hemen."
Konuşmaları kısaydı. Hikmet Paşa bu durumla çok
ilgilenmişti.
"Paşam Ruslarla ilişkilerimiz stratejik olarak
çok iyiydi ve şu andaki duruma rağmen hiçbir subaylarının durumu
yanlış değerlendireceğine ihtimal vermiyorum. Ülkelerimiz Başbakanları
arasında politikanın ötesinde dostluk ve muhabbet vardı. Bütün
imkanları zorlayıp onlara ulaşmayı ilk önceliklerimiz arasına
katıyorum. Bu arada siz sonuna kadar operasyonu yürütmekte benim
de desteğime sahipsiniz."
"Kelimeleri çok dikkatli seçiyorsun Hikmet." Diyerek
özel bir odada geçen ikisi arasındaki konuşmada gülümsedi Paşa.
"Hikmet sadece şartlar gerektirdiği için döndüm. Hem faal kıdem
durumum da senden düşük. Bana emir vermekten çekinme."
Hikmet Paşa açıkça dehşetle sıçradı.
"Olur mu öyle şey Paşam! Ben siz kalk oradan Hikmet
diyesiniz diye beklerken siz neler diyorsunuz. Paşam sizden
iyisi şu anda ordumuzda yok. Müsaade edin Komutayı size devredeyim."
Bunlar olur şeyler değildi. Şeref Paşa bir anda
silah arkadaşını içine düştüğü pek çok sorunu düşündü. Hikmet'in
yükü ağırdı ve kendi durumu da ona ayrıca yük oluyordu. Bir
süre sessizlik oldu.
"Hikmet beni olağanüstü şartlarla yüz yüze olduğumuz
için resmen 17. Sığınak Bölgesi ve görev sorumluluk sahasına
komutan ata. Rütbem sabit kalmak şartıyla ama görev mevkimin
yetkileri ile."
Hikmet Paşa bir an düşündü. Sonra yüzü rahatladı.
Dostça gülümsedi.
"Paşam hem küçüldünüz hem de daha bir büyüdünüz.
Büyüksünüz."
"O senin büyüklüğün Hikmet Paşam."

Uçaklar emirlerini almıştı ve saldırı İstanbul'daki
kara hedeflerine ve Karadeniz'deki su üstü hedeflerine aynı
anda başladı.
Ayhan Binbaşı Filonun ve hatta hava kuvvetlerinin
en iyi pilotlarından oluşan Yıldırım Binbaşı'nın gurubuna yeni
emirlerini veriyordu.
"Yıldırım senin gurubun silahlarını saklasın.
Sizin göreviniz havadaki hedeflerin Şahingöz ile takibi. Üslerini
bulabilirseniz hedefiniz orası."
"Anlaşıldı. Uçan böcekleri izleyip yuvayı başlarına
geçireceğiz."
Ayhan duruma hemen uyum sağlamış olan arkadaşına
güldü.
"Böcek vurmaya hevesli gibisin."
"İnsanın kullandığı uçakları vurmaya hevesli olmamı
mı tercih edersin?"
Bütün hava gurup ve yer istasyonları konuşmaları
duyabiliyordu. Ayhan bir an aklında bu sözleri ve doğruluğunu
tarttı.
"Haklısın Yıldırım. Bu savaştığımız en iyi savaş
olabilir. Temiz bir savaş."
Filonun en dalgacı pilotu Mehmet araya girdi.
"Böcek ezmedin galiba Binbaşım. Ölümleri iğrençtir.
Sen buna temiz savaş mı diyorsun?"
Gülüşmeler yerde ve havada kısa ve de gergindi.
Az sonra dokuz uçak hızı saatte iki yüz kilometreyi
geçmeyen kocaman nakliye böceklerinin peşindeydi. Uçuyordular
ama kanatları yoktu. Raporlarda böbrek taşı misali, vücutlarında
oluşan taşları vücut elektrikleri ile manyetikleştirebildikleri
ve uçuş kabiliyetini bu yolla kazandıkları yazılıydı. Zamanla
bir evrim geçiriyor, gaz ve yanma tabanlı bir itici kuvvet yardımı
ile süratleri birkaç misli artabiliyordu. Ama şu anda çok yavaş
ve basit hedeflerdi.
Diğer yirmi bir uçak ilk hedefi vuruyordu.
"Birinci gurup beni takip etsin arkadaşlar. Şunları
bitirelim."
Suyun üzerinde yüzen bin metre çapında bir yeşil
adaydı vurdukları. Kalın ve dayanıklı bir yosun tabakası olan
oluşum canlı bir toprak olarak tanımlanabilir özelliklere sahipti.
Üzerinde kozaya benzeyen yeni oluşumlar vardı ve ilk keşifteki
gibi yer yer beş ile elli metre çapta daire şeklinde havuzlar
da vardı. Merkezdeki ana şekil yüz metre çapındaydı. Üst üste
binmiş iki kubbeydi ve üstteki kubbe şekil alttakinin yarısı
kadardı. Merkezinden yaklaşık yüz metre boyunda bir kule dikit
yükseliyordu. Bu yüz metre çapındaki büyük kubbenin çevresinde
de on tane elli metrelik kule ilişikti. Ana yapının çevresindeki
onu saran beş tane mağara girişine benzer oluk istihbaratta
görüldüklerinden daha büyüktü. Yeni oluşumlar ise açıkça zayıf
biçimde yeşil renkle ışıldayan iki tip kozadan oluşuyordu. Rapordaki
tanımlamalara göre bunlar asit çiçekleri ve roket dikitleri
olarak tanımlanabilirdi. Yer ve hava savunması için bitkisel
savunma inşaatlarıydı bunlar.
"Yerde dolaşan bir şeyler görüyorum" dedi Mehmet.
"Komayın!" diyerek ilk füzeyi gönderdi Ayhan Binbaşı.
"Omuz üstünde baş!" dedi Tuna Yüzbaşı ve ikinci
füzeyi attı.
"Yosun üstünde böcek!" diyerek üçüncü füzeyi attı
Mehmet Yüzbaşı.
Onları diğer uçaklar izledi ve birkaç dakika içinde
bütün yer hedefleri vurulmuştu. On dakika içinde aynı şey iki
kez daha tekrarlandı. İstanbul hedefleri ve Karadeniz'deki ikinci
hedef aynı şekilde sorunsuzca vuruldu. Cephanelerini boşaltmış
olan uçaklar üsse dönüş yoluna çıktıklarında Şahingöz ve üçüncü
savaş gurubu Rus hava sahasına girmişti.
"Yıldırım görüyor musun?"
"Görüyorum Kaan. O şeyler asit çiçeklere.."
"Bir dakika Yıldırım! İletişimde bir şeyler var!
Ruslar!"
İngilizce seslenen iletişim Rus askeri kaynaklıydı.
Ses aciliyet doluydu.
"Türk uçakları! Türk uçakları! Mavi 09! Mavi 09!
Havaya saldırı kabiliyetleri var! Uzaklaşın! Uzaklaşın! Rus
kara saldırısı geri çekiliyor! Helikopter saldırı gurubumuz
yok edildi! Ağır kara saldırı kabiliyetleri mevcut.!.."
İletişim bir sürü ses ve parazite boğulduğunda
Kaan Yüzbaşı seslenme fırsatı buldu.
"Rus yer birliği! Rus yer birliği ! Pozisyonunuzu
okuyorum.! Durumunuz nedir?!"
Bir dakika boyunca sadece koşuşma ve mekanik sesler
ile çığlıklar bağrışmalar duyuldu.
"Yapamayacağız! Tepeye sığınmaya çalışıyoruz.!
Bizi öldürecekler! İki sığınağı ele geçirdiler! Kendi ordumuz
bize karşı savaştı.! Karadeniz sahilini kaybettik.! Bizi öldürecekler!"
derken iletişim bu defa koptu.
"Şahingöz, şimdi bu böceklerin hava savunma kapasitesini
bir deneyelim."
"Aklında ne var?"
"Ben ve iki uçak dalıyoruz."
"Anlaşıldı."
"Serkan ve Ayşe, peşime takılın"
"Geldim."
"Takılıyorum patron."
F-16'lardan üç tanesi dalışa geçmişti ve süratleri
sayesinde birkaç dakika içinde Rus birliği ile görsel temas
sağlanacaktı. İrtifa bin beş yüz metre altına düştüğünde yaklaşırken
Şahingöz'ün gördüğü Kovan siteleri ellerinde olanı atmaya başlamıştı.
Asit çiçeklerinin saldırısı sarı ışıltıları ile gatling uçaksavar
topundan sadece biraz daha farklıydı ve daha yavaştı. Buna karşılık
atış yoğundu.
"Tepelerin arka yüzünde kalalım. Ayrılın ve dalın!"
diye bildirdi Yıldırım. Uçaklar ayrılıp süratle tepeler doğru
bir yay ile yeniden konumlandılar.
Bir dakika içinde artık savaş önlerindeydi.
"Allah kahretsin! Gökdelen, o şeylerin cüssesini
görüyor musun!?" diyen Yıldırım'dı.
Yerdeki sahne kıyamet gibiydi Rus birliği açıkça
sıkışmıştı ve bir beş dakika sonra tamamen bitecekti. Düşman
çok kalabalıktı ve yanlarında Rapor'da adı geçen dev savaş böceklerinden
vardı. On dört metre uzunlukta ve yedi metre yükseklikteki böcekler
inanılmazdı. Koca oval gövdesi kalın kabuktandı ve dört kalın
örümcek ayağınca taşınıyordu. Koca gövdenin arkasından yukarıya
ve öne doğru uzanan kalın kuyruğun ucundaki namlu misali oluktan
koca asit yumaklarını top atışı gibi fırlıyordu.
"Topçu böcek diye tanımlanan yaratık bu!" diye
bildirdi Şahingöz. Burada beş tane var! Havaya ve yere atış
kabiliyeti var!"
Yıldırım hemen emirlerini verdi.
"Ayşe, yangın bombaları! Tepe çevresinde baraj
kur! Serkan önce topçuları bitirelim! Haydi!!"
Üçlü gurup süratle hedeflerine dalışa geçti. Yangın
bombaları ilk atışta tam yerine oturmuştu. En kalabalık iki
kanatta köpekcekler ile Rus birliği arasına ateşten bir duvar
oturmuştu. İkinci tur atış da yerine oturduğunda Ruslar bir
ateş çemberi ile korunacaktı. Ama eğer topçu böcekleri bitirilemezse
Rus birliği yok olacaktı.
İki uçak için yerdeki bu beş koca tank kolay hedeflerdi.
Isıya güdümlü füzeler hedeflerini seçtiği anda ateşlendiler!
Füzeler uçtular ve süratle hedeflerini vurdular. Koca böceklerin
derisi ŞAHİ füzelerinin tahrip gücüne denk değildi. Koca bir
ışık şenliği ile fosforlu sarı yeşil ve alev alev bir patlamaydı
ölümleri. Bu böcekler çok ateşli ölüyordu. Yanlarında yakın
duran köpekceklerden de pek çok kayıp olmuştu. İkinci dalga
saldırı için konumlanma esnasında kalan düşman takipçiler sadece
köpekceklerdi ve onlar da tepenin ateşsiz iki açık kenarı önüne
kümelenip saldırıya hazırlanıyordu. Rus birliğinde iki ZPT ve
bir ZTT vardı. ZTT'nin taret kulesindeki otomatik topu saniyede
on atış yapıyordu ve patlayıcılı mermiler vurduğu yerde kalabalık
bir gurubu parçalayıp atsa da düşman sayısı çok fazlaydı. Yerdeki
birkaç yüz kişilik asker gurubu hava desteğine rağmen ümitsizce
çabaladıklarını düşünüyordu. Hatları yarılıyordu. Köpekcek güruhu
saldırıya kalktığı anda Ayşe Üsteğmen'in attığı bombalar hedefi
tam isabetle vurdu ve ateş çemberi kapandı. İki uçağın sağlı
sollu geçişlerinde fırlattıkları roketler ve vulkan topu atışlarıyla
da çember dışındaki güruh iyice dağılıp seyrelmişti. Sonra yere
bir üçüncü sorti saldırı ve bir dördüncü sorti yapıldığında
artık F-16'lar yakıtlarının güvenli geri dönüş sınırına dayanmıştılar.
Hem geriye de yerdekilerin tepenin üzerinden yağdırmaya devam
ettiği mermilere hedef olan birkaç yüz köpekcekten başka bir
şey kalmamıştı.
Bu esnada Şahingöz de boş durmamış ve Rusların
yakındaki hava üssü ile iletişim sağlanmıştı. Nakliye helikopterleri
ve savaş uçakları Rus birliğinin önceden yaptığı çağrılar sonucu
zaten yoldaydı ve Mig 29'lar görüşe bile girmişti.
"Bize iş bırakmamışsınız Osman" diyerek son on
yıldaki sıkı askeri ilişkilerde gelişen genel takma adla seslenmişti
Rus pilot. Kaan ile konuşuyordular.
"Hiç de değil Petro. Kıyı tepelerinin batı tarafında
asit çiçekleri var."
"Bu berbat bir düşman Osman. Desteğine müteşekkiriz."
Diye karanlık bir sesle konuştu Rus pilot. Pek çok asker bu
saldırıda hayatını kaybetmişti.
"Düşman bizim de düşmanımız Petro. Yakıt geri
dönüşe ancak yeter Petro. Biz kaçalım."
Rus pilot bir süre cevap vermedi. Sonra; "Osman,
size üssümüzde ikramda bulunmaktan memnun olacağız. Şehitlerimizin
anısına beraber votka da içeriz."
Anlaşılan üsse danışıp onay almıştı Petro.
"Kayıplarınızın acısını kalbimizde duyuyoruz.
Yakıt bizi götürür. Evde bize ihtiyaç olabilir Petro. Anlarsın.
Savaş durumu."
"Oldu Osman. Tekrar teşekkürler."
"İyi avlar Petro."

Ve işte böyle cereyan etmişti ilk geniş çaplı
Kovan saldırısı. Bu daha başlangıçtı ve dünya bu uzaylı düşmanın
bu gezegendeki kökünü kazımak için epey kanlı bir savaş verecekti.
Dünya halklarını farklılıklarına rağmen birleştirecek olan şey
bu savaş olacaktı. Ne yazık ki insanlığın yıldızlara uzanacak
yolculuğunda ilk durak olan bu mücadele getirdiği kadarını da
götürecekti.
Öykünün devamını burayı tıklayarak
okuyabilirsiniz...
|