Son Güncelleme
6 Mayıs 2008
Bilimkurgu2000 Ana Sayfayeni çıkan kitaplarkitaplardan bölümlerİlginç bilimsel konularBilimkurgu ve diğer konular
5 Yukarı

Melez

Zübeyir Tokgöz

Genç adam, oturduğu koltuktan ansızın fırlarcasına ayağa kalkarak ; ‘ Ben insanım! Kimse bana insan değilsin diyemez’ diye haykırdı. Büyük kubbesiyle ünlü geniş salondaki insanların birbirleriyle yaptıkları sohbetten kaynaklanan uğultu, yerini derin bir sessizliğe bırakmıştı ki, genç adamın  gür sesi kulakları yeniden çınlatmaya başladı :

- Ben dünyada doğdum! Her hangi bir insan gibi yaşıyorum. Tıpkı sizler gibi dünya vatandaşıyım. Her insanın geçtiği eğitim ve yaşam süreçlerinden ben de geçtim. Herhangi biriniz ne kadar insansa bende o kadar insanım! Tan bir hayvan ismi mi sizce!

Genç adamın sesi her geçen an biraz daha gürleşiyordu. El ve kol hareketlerinden yoğun bir heyecan dalgası içinde olduğu anlaşılıyordu. Ağzından çıkan her heceyi ya eli, ya kolu yada uzun siyah saçlarını sallayarak perçinliyordu.

Solonda bulunan seçkin davetlilerin şaşkın bakışları altında haykırmaya devam etti :

- Bıktım artık ayrımcılıktan! Beni tanıyan insanların takındığı önyargılı tavır, doğru bir davranış biçimi değil. Hem beni oluşturan yine siz değil misiniz? Beni aşağılamak için mi oluşturdunuz? Buradan bütün insanlara sesleniyorum : Ben bir insanım ve insanca yaşamak istiyorum. Beni toplumdan ayrı tutmayı bırakın artık. Ben canavar değilim...

Genç adamın söylediklerinden muhatapları bir anlam çıkarsalar da, konuyu bilmeyen salondaki diğer kişiler duyduklarına bir anlam veremiyorlardı. Yinede herkes susarak bu haykırışlara kulak kesilmişti.

Bir müddet sonra kalabalık arasından başka bir ses işitildi :

- Pis uzaylı! Sen insan değilsin! Başımıza bela olacaksın, git buradan. Nereye gidersen git. Yeter ki git. İnsanım demekle insan olunmaz! Senin damarlarında uzaylı kanı dolaşıyor. Defol!...

İri yarı adam kalabalığın arasından sıyrılarak, genç ada doğru saldırıya geçti. Yumruğunu havaya kaldırıp tam vuracak iken, birden katılaşarak öylece kalıverdi. Olanları izleyenler paniğe kapılarak hızla genç adandan birkaç metre uzaklaştılar. Saldırıya geçen adam, kısa bir süre yumruğu havada asılı kaldı ve sonra kas katı kesilmiş durumda yere yuvarlandı.

Yaşadığı şaşkınlık sonucunda ne yapacağını bilemeyen Tan, ürken kalabalığın arasından panikleyerek dış kapıya doğru yöneldi. Attığı her adımda, önündeki kalabalık açılarak ona yol veriyordu. Kapıya çevredeki insanların korkulu bakışları arasında kolayca ulaştı ve çıktı.

Tan, kendini sokağa atar atmaz büyük bir rahatlama hissetmişti. Fakat, oradan uzaklaşmak için attığı her adım, yüz kırk milyar insanın yaşadığı bu dünyada içine düştüğü yalnızlığı en sert biçimde hissettiriyordu. O kadar mutsuz idi ki, kendisini çıkışı olmayan bir labirente hapsedilmiş fare gibi hissediyordu. Babanın söylediği gibi 540 yıl yaşarsa eğer, bu uzun ömrünü dışlanarak geçirecek takatinin olmadığını anlamıştı.

Saldırganın nasıl olup da karşısında kaskatı kesildiğini kendisi de bilmiyordu. Şimdi bir de suç işlemişti. Şimdiye kadar çektiği dışlanmışlığın üzerine birde, kendisini insanlara zarar vermekle suçlayacaklardı. Artık kendisine hücum etmeye hazır insanların eline ciddi bir bahane geçmişti. Aklına gidip sığınabileceği hiçbir yer gelmiyordu. Bu koça dünyada kendisini güvende hissettiği tek yer olan eve, babanın köşküne artık gidemezdi. Kendisini bulmak için ilk bakacakları yer orasıydı. Hayat bulduğu, insanlığını keşfettiği o sıcak eve artık gidemeyecek olmanın verdiği hüzün, tüm duygu dünyasını kara bir bulut gibi kapladı. Güvensiz ve korku dolu bakışlarla etrafı süzen Tan, yaşanan arbede de dağılmış olan uzun kuzguni siyah renkteki saçlarını düzeltmeye çalışarak, geniş bulvarda sel gibi akan insanların arasında kayboldu...

Tan, üç hafta boyunca yakalanmamayı başarmıştı. Yıllardır görüşmediği bir arkadaşına tesadüfen rastlayınca, içine düştüğü naçarlıktan kurtulmak için bir ışık doğmuştu. Ona anlatmaktan kaçındığı halde, kaçış hikayesinin bir kısmını açıklamak zorunda kalmıştı fakat, başka çaresinin olmadığının da farkındaydı. Hiçbir otele gidemezdi, ihtiyaçlarını karşılamak için kendi hesabından yapacağı en ufak bir harcama, izini bulmaları için yeterliydi. Bu kadar naçar kalmışken eski bir okul arkadaşına rastlamış olması, büyük bir şanstı. Esen’in evinde kalmıyor olsaydı çoktan yakalanmış olurdu.

Arkadaşının evinde rahatı yerindeydi. Tan bu durumun böyle süremeyeceğinin farkında idi. Bu evde yaşamını sürdürmesi, Esen için her zaman risk oluşturuyordu. Hem de babaya mutlaka ulaşıp, sorunu çözmeliydi. Hayatı boyunca bir kaçak gibi yaşayamazdı. Babaya küçük bir iz bırakabilse, onun kendisini mutlaka bulacağından emindi. Ona ulaşmanın yolunu çok düşündüğü halde, aklına hiçbir çözüm yolu gelmiyordu.

Tan bir  kahvaltıdan sonra derin derin düşünürken Esen’in kadife sesiyle kendine geldi:

- Affedersin Esen bana bir şey mi söyledin?

- Sana yardım etmek istiyorum.

- Zaten yardım ediyorsun Esen! Daha ne yapabilirsin ki?

- Bilmiyorum ama üzülmeni istemiyorum.

- Beni evine kabul ederek zaten kendini riske attın. Senden daha fazla bir şey isteyemem.

- Sen benim arkadaşımsın Tan, bu şekilde düşünmene üzülürüm. Ben senin için daha fazlasını yapmak istiyorum.

Tan cevap vermeden gözlerini kısarak, kafasını hafifçe iki yana salladı. Aslında Esen’in yapabileceği bir şey vardı ama, bunu ondan isteyemezdi. O’nu mutlaka yakalarlardı ve kendisine ulaşmak için hayatını zindan yaşamına çevirirlerdi. Yine de içindeki ses, elindeki tek imkanın bu olduğunu söylüyordu. Sonsuza dek Esen’in evinde yaşayamazdı. Harekete geçmeliydi. Esen Baba’ya gidebileceğini söyleyince, bu rahatsızlık verici bekleyişten kurtulmak için bir umut kapısı aralanmış oldu...

Aradıkları fırsat iki ay sonra ellerine geçmişti. Esen Baba’nın katılacağı bir konferansa izleyici olarak katıldı. Dikkat çekmemek için doğrudan ilişki kuramadığı Baba’ya, Tanla birlikte özel olarak hazırladıkları şifreli soruyu sorması gerekiyordu. Şifre Tan’ın çocukluğunda Baba ile oynadıkları bir kelime oyunundan ibaretti. Sözcükleri oluşturan harfler öyle seçiliyordu ki, cümledeki ses uyumuna aykırı gelen harfler, birleştirilerek anlamlandırılıyordu. Bu oyunun başladığını belirleyen kilit kelime cümlenin öznesi yerine kullanılarak işaret verilmiş oluyordu.

Esen, soru sorma sırası kendine gelince, mümkün olduğu kadar heyecanını bastırarak özenle hazırlanmış sorusunu yöneltti. Hata yapmamaya gayret ediyordu. Baba hiç beklemediği o sihirli sözcüğü duyunca önce şaşırdı. Sonra istemsiz olarak verdiği tepkinin diğer insanlar tarafından fark edilip edilmediğini göz ucuyla kontrol etti. Esen’in özellikle yavaş yavaş sorduğu soruyu özenle yazdı.

Esen Baba’nın her hareketini büyük bir dikkatle takip ediyordu. Göz göze geldiklerinde Baba’nın bakışlarından mesajı aldığına kanaat getirdi. Fakat Baba’nın daha sonraki soğukkanlı davranışlarından şüpheye düştü. Konferans salonunu, son kişi terk edene kadar Baba’dan herhangi bir işaret gelmesi umudu ile bekledi. Fakat Baba hiçbir şey olmamış gibi, konferansını verdi, soruları cevapladı ve gitti. Tavırlarında mesajı aldığına dair hiçbir iz yoktu...

Tan Baba’nın verdiği konferans tarihinden günlerce sonra, Kalp atışlarının gümbürtüsü eşliğinde kafeye girdi. Etrafı kolaçan ettikten sonra, olağanüstü bir durumda kolayca kaçabileceği büyük bir pencerenin önündeki masaya oturdu. Baba’nın gelip gelmeyeceği endişesi, heyecanını bir kat daha artırıyordu. ‘Mesajı almışsa mutlaka gelir’ diye düşündü. Babanın şefkatli bakışlarını,yaşamı boyunca gösterdiği kılavuzluğunu arıyordu ve onu çok özlemişti. Hayatı boyunca hep onunla yaşamıştı ve hiç bu kadar uzun süre ayrı kalmamışlardı. Baba onun her şeyi idi. Bir klonun, klonlandığı kişiden başka kimi olabilirdi ki. Hatta Baba’nın kendi gen yapısını, Sedna gezegeninde bulunan gen materyaliyle birleştirdiğini düşününce, onunla arasındaki yakınlığın derinliğini biraz daha hissetti.

Sedna aklına gelince istemsiz olarak yüzünün buruştuğunu fark etti. Uzaylı yanı, dünyaya olan yabancılığı aklına gelmişti. Zaten sorunun kaynağı da bu değil miydi? İlk defa kendisini dışlayan insanların haklı olabileceklerini düşündü. Sedna gezegeninde bulunan uygarlığın izini genlerinde taşıyor olması, bütün bu yaşananlara sebep olmuştu. Hiç sevememişti uzaylı yönünü. Gerçi kendisine saldıran adamın başına gelenleri görene kadar da, bu yönünün etkisini hiç yaşamamıştı. Sadece bu sırrını bilen insanlar, kendisinden gereksiz yere ürküyorlardı. Kimliğini bilen bir çok insanın kendisini dışlıyor olmasından rahatsız olsa da buna alışmış bile sayılırdı. Toplantı salonunda yaptığı çıkışın bir hata olduğunu kabul ediyordu. Her zamanki gibi insanların kendisine sataştıkları zaman arkasını dönüp çekip gitmeliydi. Hiçbir zaman tepki göstermemeliydi.

Tan, omzuna dokunan el ile birlikte irkilerek ansızın geriye döndü. Kılık değiştirmiş olan Babanın o huzur verici sıcak bakışlarını görümce, büyük bir rahatlama hissetti. Baba’ya sarılıp hüngür hüngür ağlamak istiyordu fakat bunu yapamıyordu. Ona sarılabilse sanki tüm sorunları bitecekmiş gibi hissediyordu. 

Baba karşısındaki sandalyeye oturarak, duygusal deprem yaşayan Tan’ı sakinleştirmeye çalıştı :

-Tan sakin ol! Ben yanındayım bak!

-Baba! Kendimi nasıl kötü hissediyorum bilemezsin!

-Tahmin edebiliyorum oğlum.Sakin ol.

-Ne olacak şimdi?

-Konuşuruz evladım. Sen üzme kendini. Her sorunun bir çözümü vardır.

Baba masadaki ekranı kullanarak yiyecek ve içecek siparişi verdi. Siparişler geldikten sonra, içeceklerin içine küçük çantasından çıkarttığı toz halindeki bir maddeyi boca etti. Bu maddenin kendisine olmasa bile Tan’a duygusal açıdan faydalı olabileceğini düşünüyordu. Bir süre hiç konuşmadılar. Baba Tan’ın ellerini tutup onun sakinleşmesini bekledi. Zamanının geldiğini düşünerek, Tan’ın saçlarını okşadı ve yumuşak bir ses tonuyla konuşmaya başladı:

-Tan oğlum, şimdi nasılsın?

-Daha iyiyim.

-Baba o adama ne oldu?

-Hiçbir şey olmadı oğlum. Sadece bayılmış.

Tan’ın gözlerinde ansızın bir sevinç ışıltısı belirdi :

-Gerçekten mi? Ölmedi mi o adam? Ben katil olmadım mı?

-Neler söylüyorsun sen Tan! Yok öyle bir şey. Adam gayet sağlıklı.

-O halde beni neden arıyorlar hala?

-Seni incelemek istiyorlar oğlum. Ama inan buna asla izin vermeyeceğim. Seni asla bir denek gibi kullanamayacaklar. Hayatım pahasına seni koruyacağım.

Tan farkında olmadan, Baba’nın elini tüm gücüyle sıkıyordu. O güne kadar başından geçenleri ayrıntılı bir şekilde anlattı. Zamanın nasıl geçtiğini ikisi de anlayamıyordu. Kısa bir suskunluktan sonra Tan tekrar sordu :

-Baba o adam neden bayıldı?

-Galiba şimdiye kadar tespit edemediğimiz bazı yeteneklerin ortaya çıktı. Bana göre, yaşanan olay sadece bir korunma refleksiydi. Metebolizman seni tehlikeden korudu yani.

-Ama nasıl? Ben hiç bir şey yapmamıştım ki?

-Bunu ben de bilmiyorum. Yemek yemek, su içmek gibi bir şey olsa gerek.

-Bu benim uzaylı tarafım olabilir mi?

-Olabilir oğlum. Ben seni klonlarken, Sedna’daki terk edilmiş uygarlıktan elde ettiğimiz DNA moleküllerinden de faydalandım. Bunu biliyorsun. Senin DNA yapın %99 oranında benimkiyle aynı, %1 oranında da o muhteşem uygarlığı yaratanların genini taşıyorsun. Sanırım o genler sana bazı özel yetenekler kazandırdı.

-O halde, insanlar beni dışlamakta haklılar Baba! Demek ki ben insan değilim! Ben başka bir şeyim.

Baba, Tan’ın cümlesinden etkilenmişti. Tan’ın gözlerinden kalbine inercesine sıcak bir bakışla saçlarını okşadı:

-Oğlum sen insanda öte, sen çok özel birisin. Benim bir kopyamsın. Benim daha yetenekli halimsin. Ben insan değil miyim?

-Elbette insansın Baba.

-O halde kendini neden üzüyorsun? Sen çok özel biri olduğun için insanlar seni kıskanıyor. Sednalıların uygarlığı daha gelişmiş bir uygarlık, ortaya çıkmaya başlayan yeteneklerini o uygarlığın bir hatırası olarak düşünmek gerekir.

Baba biraz duraksadıktan sonra konuşmasını sürdürdü:

-Bak oğlum! Beni çok iyi dinle: İnsan olmak çok ayrı bir durumdur. İnsan olmak, her şeyden önce insancıl olmaktır. İnsan, insan gibi görünmekle insan olmaz. İnsanda şeref aranır, haysiyet aranır, vicdan aranır, adalet duygusu aranır, hoşgörü aranır. İnsan olmak, öyle kolay bir şey değildir oğlum. Kendisini insan sayan o, kalpleri kararmış benciller, seni dışlamaya çalışarak aslında insan olmadıklarını ispatlıyorlar. Sen insansın oğlum. Bu dünyadaki insanlardan daha da insan olmak senin elinde. İnsan olmak yiğitlik gerektirir. Unutma oğlum sen çok özel bir insansın...

Tan Baba’yı can kulağı ile dinliyordu. Sanki tehlike altında değillermiş gibi, dünya ve insanlık tarihi  uzun bir sohbete koyuldular. Orada gizlice buluştukları ve her an hükümet ajanlarının Tan’ı tutuklayabilecekleri akıllarından çoktan uçmuştu.

Baba yanında getirdiği çantasını açtı ve içinden metalden yapılmış  bir kutu çıkardı. Kutuyu özenle açtı. İçinden, etrafına mor pırıltılar yayan, avuca sığabilecek kadar küçük kristal bir nesne çıkardı ve Tan’a uzattı:

-Tan oğlum bu nesne, Sedna gezegenindeki harabelerde bulunup Dünya’a getirilmişti. Gen materyalleriyle aynı koruyucu kabın içindeydi. Ne işe yaradığını uzun uğraşlarıma rağmen şimdiye kadar çözemedim. Yaptığım analizler Dünyada bulunmayan bir elementten yapıldığını gösteriyor. Eminim ki bu nesne, çok büyük bir değer taşıyor. Ben bu nesneyi sana vermek istiyorum. Ona sahip olma hakkı senin.

Tan nesneyi aldığında sanki elini yukarıya kaldırıyormuş gibi hissetti. Tan’ın şaşkınlığını fark eden Baba, açıklama yapma gereği duydu:

-Ürkmene hiç gerek yok Tan! O hissettiğin duyguna bir tür ışıma sebep oluyor ve insan sağlığı açısından hiçbir zararı yok. Sanırım elementin doğasından kaynaklanan bir radyasyon.

Tan, nesneyi bir süre inceledikten sonra, kutunun içine yerleştirirken salonun giriş kapısı tarafından birkaç kişinin koşarak kendilerine doğru yaklaştıklarını fark etti. Ansızın ayağa kalkıp gelenleri Baba’ya işaret ettiğinde kaçmak için çok geç kalmışlardı. Kutusuna yerleştirmeye fırsat bulamadığı nesneyi, gelenlerin görmemesi için, avucunda ceketinin dış cebine soktu.

Baba Tan’ı arkasına alarak, kendilerine yönelen tanımadığı kişilere seslendi:

-Durun!

Tam karşılarında duran, siyah giyimli üç kişiden öndeki cevap verdi:

-Profesör sen çekil aradan, onu almaya geldik.

-Ne hakla? Siz kimsiniz?

-Bizim kim olduğumuzun önemi yok. Sen kendini kurtar.

-Hayır onu vermem size! Gidin buradan!

Babanın cümlesi biter bitmez, cebinden tabancasını çeken adam tereddüt etmeksizin ateş etti. Önüne yığılan Baba’yı görünce ne yapacağını şaşıran Tan, istemsiz olarak cebinin içinde elinde tuttuğu nesneyi saldırganlara doğru fırlattı.

Ansızın vınlama şeklinde bir ses işitildi ve nesne mavi bir ışık saçarak göğe doğru yükseldi. Etrafı fazla parlak olmayan mavi bir ışık sardı. Sanki zaman durmuştu. Saldırganlar korar vaziyette asılı kaldılar. Baba’nın hırıltılı nefes alış veriş sesinden ve Tan’ın Baba’yı kucaklamasından başka etrafta ne bir ses, ne de bir hareket yoktu. Göğe çıkan nesnenin uzayda patlamasıyla meydana gelen parlama, Tan’ın gözlerini kamaştırdı. Parlama öyle şiddetliydi ki, adeta bir süpernova parlamasını andırıyordu. Bu mavi aydınlık bir dalga gibi uzayda yayıldı.

Gözleri kamaşan Tan, neler olduğunu anlayamamanın verdiği şaşkınlıkla ve Baba’ya yardım edememenin çaresizliği ile, Baba’nın başını dizlerine yasladı ve beklemeye başladı. Baba yaralanmıştı fakat, acı çektiğine dair bir tavır göstermeden Tan’ın gözlerine bakıyordu. Etraflarını aniden küçük turkuvaz renkli kıvılcımlar sardı. Tan kıvılcımlar arasında yerden yükseldiklerini fark etti. Önce bulundukları binanın çatısını gördü, sonra sokağı, daha sonra şehri, bulutları ve çanlı bir mavilik içinde salınan dünyayı. Ve ayı. Etrafına baktığında dünyaya yabancı bir uzay gemisinin içinde olduklarını anlamıştı. Baba şaşkın ve mutlu gözlerle gittikçe küçülen güneşi gösteriyordu...

Zübeyir Tokgöz
  Ana Sayfa  |  Yeni Kitaplar  |  Arama  |  Öyküler  |  Yazarlar  |  Sanal Kitaplar  |  Makaleler  
  Bilimsel Yazılar | Ödüller | Forum | Yayınevleri | e-Posta