|
Genç adam, oturduğu koltuktan ansızın fırlarcasına ayağa kalkarak
; ‘ Ben insanım! Kimse bana insan değilsin diyemez’ diye haykırdı. Büyük
kubbesiyle ünlü geniş salondaki insanların birbirleriyle yaptıkları sohbetten
kaynaklanan uğultu, yerini derin bir sessizliğe bırakmıştı ki, genç adamın gür
sesi kulakları yeniden çınlatmaya başladı :
- Ben dünyada doğdum! Her hangi bir insan gibi yaşıyorum. Tıpkı sizler gibi
dünya vatandaşıyım. Her insanın geçtiği eğitim ve yaşam süreçlerinden ben de
geçtim. Herhangi biriniz ne kadar insansa bende o kadar insanım! Tan bir hayvan
ismi mi sizce!
Genç adamın sesi her geçen an biraz daha gürleşiyordu. El ve kol
hareketlerinden yoğun bir heyecan dalgası içinde olduğu anlaşılıyordu. Ağzından
çıkan her heceyi ya eli, ya kolu yada uzun siyah saçlarını sallayarak
perçinliyordu.
Solonda bulunan seçkin davetlilerin şaşkın bakışları altında
haykırmaya devam etti :
- Bıktım artık ayrımcılıktan! Beni tanıyan insanların takındığı önyargılı
tavır, doğru bir davranış biçimi değil. Hem beni oluşturan yine siz değil
misiniz? Beni aşağılamak için mi oluşturdunuz? Buradan bütün insanlara
sesleniyorum : Ben bir insanım ve insanca yaşamak istiyorum. Beni toplumdan ayrı
tutmayı bırakın artık. Ben canavar değilim...
Genç adamın söylediklerinden muhatapları bir anlam çıkarsalar da,
konuyu bilmeyen salondaki diğer kişiler duyduklarına bir anlam veremiyorlardı.
Yinede herkes susarak bu haykırışlara kulak kesilmişti.
Bir müddet sonra kalabalık arasından başka bir ses işitildi :
- Pis uzaylı! Sen insan değilsin! Başımıza bela olacaksın, git buradan.
Nereye gidersen git. Yeter ki git. İnsanım demekle insan olunmaz! Senin
damarlarında uzaylı kanı dolaşıyor. Defol!...
İri yarı adam kalabalığın arasından sıyrılarak, genç ada doğru
saldırıya geçti. Yumruğunu havaya kaldırıp tam vuracak iken, birden katılaşarak
öylece kalıverdi. Olanları izleyenler paniğe kapılarak hızla genç adandan birkaç
metre uzaklaştılar. Saldırıya geçen adam, kısa bir süre yumruğu havada asılı
kaldı ve sonra kas katı kesilmiş durumda yere yuvarlandı.
Yaşadığı şaşkınlık sonucunda ne yapacağını bilemeyen Tan, ürken
kalabalığın arasından panikleyerek dış kapıya doğru yöneldi. Attığı her adımda,
önündeki kalabalık açılarak ona yol veriyordu. Kapıya çevredeki insanların
korkulu bakışları arasında kolayca ulaştı ve çıktı.
Tan, kendini sokağa atar atmaz büyük bir rahatlama hissetmişti.
Fakat, oradan uzaklaşmak için attığı her adım, yüz kırk milyar insanın yaşadığı
bu dünyada içine düştüğü yalnızlığı en sert biçimde hissettiriyordu. O kadar
mutsuz idi ki, kendisini çıkışı olmayan bir labirente hapsedilmiş fare gibi
hissediyordu. Babanın söylediği gibi 540 yıl yaşarsa eğer, bu uzun ömrünü
dışlanarak geçirecek takatinin olmadığını anlamıştı.
Saldırganın nasıl olup da karşısında kaskatı kesildiğini kendisi
de bilmiyordu. Şimdi bir de suç işlemişti. Şimdiye kadar çektiği dışlanmışlığın
üzerine birde, kendisini insanlara zarar vermekle suçlayacaklardı. Artık
kendisine hücum etmeye hazır insanların eline ciddi bir bahane geçmişti. Aklına
gidip sığınabileceği hiçbir yer gelmiyordu. Bu koça dünyada kendisini güvende
hissettiği tek yer olan eve, babanın köşküne artık gidemezdi. Kendisini bulmak
için ilk bakacakları yer orasıydı. Hayat bulduğu, insanlığını keşfettiği o sıcak
eve artık gidemeyecek olmanın verdiği hüzün, tüm duygu dünyasını kara bir bulut
gibi kapladı. Güvensiz ve korku dolu bakışlarla etrafı süzen Tan, yaşanan arbede
de dağılmış olan uzun kuzguni siyah renkteki saçlarını düzeltmeye çalışarak,
geniş bulvarda sel gibi akan insanların arasında kayboldu...
Tan, üç hafta boyunca yakalanmamayı başarmıştı. Yıllardır
görüşmediği bir arkadaşına tesadüfen rastlayınca, içine düştüğü naçarlıktan
kurtulmak için bir ışık doğmuştu. Ona anlatmaktan kaçındığı halde, kaçış
hikayesinin bir kısmını açıklamak zorunda kalmıştı fakat, başka çaresinin
olmadığının da farkındaydı. Hiçbir otele gidemezdi, ihtiyaçlarını karşılamak
için kendi hesabından yapacağı en ufak bir harcama, izini bulmaları için
yeterliydi. Bu kadar naçar kalmışken eski bir okul arkadaşına rastlamış olması,
büyük bir şanstı. Esen’in evinde kalmıyor olsaydı çoktan yakalanmış olurdu.
Arkadaşının evinde rahatı yerindeydi. Tan bu durumun böyle
süremeyeceğinin farkında idi. Bu evde yaşamını sürdürmesi, Esen için her zaman
risk oluşturuyordu. Hem de babaya mutlaka ulaşıp, sorunu çözmeliydi. Hayatı
boyunca bir kaçak gibi yaşayamazdı. Babaya küçük bir iz bırakabilse, onun
kendisini mutlaka bulacağından emindi. Ona ulaşmanın yolunu çok düşündüğü halde,
aklına hiçbir çözüm yolu gelmiyordu.
Tan bir kahvaltıdan sonra derin derin düşünürken Esen’in kadife
sesiyle kendine geldi:
-
Affedersin Esen bana bir şey mi söyledin?
-
Sana yardım etmek istiyorum.
-
Zaten yardım ediyorsun Esen! Daha ne yapabilirsin ki?
-
Bilmiyorum ama üzülmeni istemiyorum.
-
Beni evine kabul ederek zaten kendini riske attın. Senden daha fazla bir
şey isteyemem.
-
Sen benim arkadaşımsın Tan, bu şekilde düşünmene üzülürüm. Ben senin için
daha fazlasını yapmak istiyorum.
Tan cevap vermeden gözlerini kısarak, kafasını hafifçe iki yana
salladı. Aslında Esen’in yapabileceği bir şey vardı ama, bunu ondan isteyemezdi.
O’nu mutlaka yakalarlardı ve kendisine ulaşmak için hayatını zindan yaşamına
çevirirlerdi. Yine de içindeki ses, elindeki tek imkanın bu olduğunu söylüyordu.
Sonsuza dek Esen’in evinde yaşayamazdı. Harekete geçmeliydi. Esen Baba’ya
gidebileceğini söyleyince, bu rahatsızlık verici bekleyişten kurtulmak için bir
umut kapısı aralanmış oldu...
Aradıkları fırsat iki ay sonra ellerine geçmişti. Esen Baba’nın
katılacağı bir konferansa izleyici olarak katıldı. Dikkat çekmemek için doğrudan
ilişki kuramadığı Baba’ya, Tanla birlikte özel olarak hazırladıkları şifreli
soruyu sorması gerekiyordu. Şifre Tan’ın çocukluğunda Baba ile oynadıkları bir
kelime oyunundan ibaretti. Sözcükleri oluşturan harfler öyle seçiliyordu ki,
cümledeki ses uyumuna aykırı gelen harfler, birleştirilerek anlamlandırılıyordu.
Bu oyunun başladığını belirleyen kilit kelime cümlenin öznesi yerine
kullanılarak işaret verilmiş oluyordu.
Esen, soru sorma sırası kendine gelince, mümkün olduğu kadar
heyecanını bastırarak özenle hazırlanmış sorusunu yöneltti. Hata yapmamaya
gayret ediyordu. Baba hiç beklemediği o sihirli sözcüğü duyunca önce şaşırdı.
Sonra istemsiz olarak verdiği tepkinin diğer insanlar tarafından fark edilip
edilmediğini göz ucuyla kontrol etti. Esen’in özellikle yavaş yavaş sorduğu
soruyu özenle yazdı.
Esen Baba’nın her hareketini büyük bir dikkatle takip ediyordu.
Göz göze geldiklerinde Baba’nın bakışlarından mesajı aldığına kanaat getirdi.
Fakat Baba’nın daha sonraki soğukkanlı davranışlarından şüpheye düştü. Konferans
salonunu, son kişi terk edene kadar Baba’dan herhangi bir işaret gelmesi umudu
ile bekledi. Fakat Baba hiçbir şey olmamış gibi, konferansını verdi, soruları
cevapladı ve gitti. Tavırlarında mesajı aldığına dair hiçbir iz yoktu...
Tan Baba’nın verdiği konferans tarihinden günlerce sonra, Kalp
atışlarının gümbürtüsü eşliğinde kafeye girdi. Etrafı kolaçan ettikten sonra,
olağanüstü bir durumda kolayca kaçabileceği büyük bir pencerenin önündeki masaya
oturdu. Baba’nın gelip gelmeyeceği endişesi, heyecanını bir kat daha
artırıyordu. ‘Mesajı almışsa mutlaka gelir’ diye düşündü. Babanın şefkatli
bakışlarını,yaşamı boyunca gösterdiği kılavuzluğunu arıyordu ve onu çok
özlemişti. Hayatı boyunca hep onunla yaşamıştı ve hiç bu kadar uzun süre ayrı
kalmamışlardı. Baba onun her şeyi idi. Bir klonun, klonlandığı kişiden başka
kimi olabilirdi ki. Hatta Baba’nın kendi gen yapısını, Sedna gezegeninde bulunan
gen materyaliyle birleştirdiğini düşününce, onunla arasındaki yakınlığın
derinliğini biraz daha hissetti.
Sedna aklına gelince istemsiz olarak yüzünün buruştuğunu fark
etti. Uzaylı yanı, dünyaya olan yabancılığı aklına gelmişti. Zaten sorunun
kaynağı da bu değil miydi? İlk defa kendisini dışlayan insanların haklı
olabileceklerini düşündü. Sedna gezegeninde bulunan uygarlığın izini genlerinde
taşıyor olması, bütün bu yaşananlara sebep olmuştu. Hiç sevememişti uzaylı
yönünü. Gerçi kendisine saldıran adamın başına gelenleri görene kadar da, bu
yönünün etkisini hiç yaşamamıştı. Sadece bu sırrını bilen insanlar, kendisinden
gereksiz yere ürküyorlardı. Kimliğini bilen bir çok insanın kendisini dışlıyor
olmasından rahatsız olsa da buna alışmış bile sayılırdı. Toplantı salonunda
yaptığı çıkışın bir hata olduğunu kabul ediyordu. Her zamanki gibi insanların
kendisine sataştıkları zaman arkasını dönüp çekip gitmeliydi. Hiçbir zaman tepki
göstermemeliydi.
Tan, omzuna dokunan el ile birlikte irkilerek ansızın geriye
döndü. Kılık değiştirmiş olan Babanın o huzur verici sıcak bakışlarını görümce,
büyük bir rahatlama hissetti. Baba’ya sarılıp hüngür hüngür ağlamak istiyordu
fakat bunu yapamıyordu. Ona sarılabilse sanki tüm sorunları bitecekmiş gibi
hissediyordu.
Baba karşısındaki sandalyeye oturarak, duygusal deprem yaşayan
Tan’ı sakinleştirmeye çalıştı :
-Tan sakin ol! Ben yanındayım bak!
-Baba! Kendimi nasıl kötü hissediyorum bilemezsin!
-Tahmin edebiliyorum oğlum.Sakin ol.
-Ne olacak şimdi?
-Konuşuruz evladım. Sen üzme kendini. Her sorunun bir çözümü
vardır.
Baba masadaki ekranı kullanarak yiyecek ve içecek siparişi verdi.
Siparişler geldikten sonra, içeceklerin içine küçük çantasından çıkarttığı toz
halindeki bir maddeyi boca etti. Bu maddenin kendisine olmasa bile Tan’a
duygusal açıdan faydalı olabileceğini düşünüyordu. Bir süre hiç konuşmadılar.
Baba Tan’ın ellerini tutup onun sakinleşmesini bekledi. Zamanının geldiğini
düşünerek, Tan’ın saçlarını okşadı ve yumuşak bir ses tonuyla konuşmaya başladı:
-Tan oğlum, şimdi nasılsın?
-Daha iyiyim.
-Baba o adama ne oldu?
-Hiçbir şey olmadı oğlum. Sadece bayılmış.
Tan’ın gözlerinde ansızın bir sevinç ışıltısı belirdi :
-Gerçekten mi? Ölmedi mi o adam? Ben katil olmadım mı?
-Neler söylüyorsun sen Tan! Yok öyle bir şey. Adam gayet sağlıklı.
-O halde beni neden arıyorlar hala?
-Seni incelemek istiyorlar oğlum. Ama inan buna asla izin
vermeyeceğim. Seni asla bir denek gibi kullanamayacaklar. Hayatım pahasına seni
koruyacağım.
Tan farkında olmadan, Baba’nın elini tüm gücüyle sıkıyordu. O güne
kadar başından geçenleri ayrıntılı bir şekilde anlattı. Zamanın nasıl geçtiğini
ikisi de anlayamıyordu. Kısa bir suskunluktan sonra Tan tekrar sordu :
-Baba o adam neden bayıldı?
-Galiba şimdiye kadar tespit edemediğimiz bazı yeteneklerin ortaya
çıktı. Bana göre, yaşanan olay sadece bir korunma refleksiydi. Metebolizman seni
tehlikeden korudu yani.
-Ama nasıl? Ben hiç bir şey yapmamıştım ki?
-Bunu ben de bilmiyorum. Yemek yemek, su içmek gibi bir şey olsa
gerek.
-Bu benim uzaylı tarafım olabilir mi?
-Olabilir oğlum. Ben seni klonlarken, Sedna’daki terk edilmiş
uygarlıktan elde ettiğimiz DNA moleküllerinden de faydalandım. Bunu biliyorsun.
Senin DNA yapın %99 oranında benimkiyle aynı, %1 oranında da o muhteşem
uygarlığı yaratanların genini taşıyorsun. Sanırım o genler sana bazı özel
yetenekler kazandırdı.
-O halde, insanlar beni dışlamakta haklılar Baba! Demek ki ben
insan değilim! Ben başka bir şeyim.
Baba, Tan’ın cümlesinden etkilenmişti. Tan’ın gözlerinden kalbine
inercesine sıcak bir bakışla saçlarını okşadı:
-Oğlum sen insanda öte, sen çok özel birisin. Benim bir kopyamsın.
Benim daha yetenekli halimsin. Ben insan değil miyim?
-Elbette insansın Baba.
-O halde kendini neden üzüyorsun? Sen çok özel biri olduğun için
insanlar seni kıskanıyor. Sednalıların uygarlığı daha gelişmiş bir uygarlık,
ortaya çıkmaya başlayan yeteneklerini o uygarlığın bir hatırası olarak düşünmek
gerekir.
Baba biraz duraksadıktan sonra konuşmasını sürdürdü:
-Bak oğlum! Beni çok iyi dinle: İnsan olmak çok ayrı bir durumdur.
İnsan olmak, her şeyden önce insancıl olmaktır. İnsan, insan gibi görünmekle
insan olmaz. İnsanda şeref aranır, haysiyet aranır, vicdan aranır, adalet
duygusu aranır, hoşgörü aranır. İnsan olmak, öyle kolay bir şey değildir oğlum.
Kendisini insan sayan o, kalpleri kararmış benciller, seni dışlamaya çalışarak
aslında insan olmadıklarını ispatlıyorlar. Sen insansın oğlum. Bu dünyadaki
insanlardan daha da insan olmak senin elinde. İnsan olmak yiğitlik gerektirir.
Unutma oğlum sen çok özel bir insansın...
Tan Baba’yı can kulağı ile dinliyordu. Sanki tehlike altında
değillermiş gibi, dünya ve insanlık tarihi uzun bir sohbete koyuldular. Orada
gizlice buluştukları ve her an hükümet ajanlarının Tan’ı tutuklayabilecekleri
akıllarından çoktan uçmuştu.
Baba yanında getirdiği çantasını açtı ve içinden metalden
yapılmış bir kutu çıkardı. Kutuyu özenle açtı. İçinden, etrafına mor pırıltılar
yayan, avuca sığabilecek kadar küçük kristal bir nesne çıkardı ve Tan’a uzattı:
-Tan oğlum bu nesne, Sedna gezegenindeki harabelerde bulunup Dünya’a
getirilmişti. Gen materyalleriyle aynı koruyucu kabın içindeydi. Ne işe
yaradığını uzun uğraşlarıma rağmen şimdiye kadar çözemedim. Yaptığım analizler
Dünyada bulunmayan bir elementten yapıldığını gösteriyor. Eminim ki bu nesne,
çok büyük bir değer taşıyor. Ben bu nesneyi sana vermek istiyorum. Ona sahip
olma hakkı senin.
Tan nesneyi aldığında sanki elini yukarıya kaldırıyormuş gibi
hissetti. Tan’ın şaşkınlığını fark eden Baba, açıklama yapma gereği duydu:
-Ürkmene hiç gerek yok Tan! O hissettiğin duyguna bir tür ışıma
sebep oluyor ve insan sağlığı açısından hiçbir zararı yok. Sanırım elementin
doğasından kaynaklanan bir radyasyon.
Tan, nesneyi bir süre inceledikten sonra, kutunun içine
yerleştirirken salonun giriş kapısı tarafından birkaç kişinin koşarak
kendilerine doğru yaklaştıklarını fark etti. Ansızın ayağa kalkıp gelenleri
Baba’ya işaret ettiğinde kaçmak için çok geç kalmışlardı. Kutusuna yerleştirmeye
fırsat bulamadığı nesneyi, gelenlerin görmemesi için, avucunda ceketinin dış
cebine soktu.
Baba Tan’ı arkasına alarak, kendilerine yönelen tanımadığı
kişilere seslendi:
-Durun!
Tam karşılarında duran, siyah giyimli üç kişiden öndeki cevap
verdi:
-Profesör sen çekil aradan, onu almaya geldik.
-Ne hakla? Siz kimsiniz?
-Bizim kim olduğumuzun önemi yok. Sen kendini kurtar.
-Hayır onu vermem size! Gidin buradan!
Babanın cümlesi biter bitmez, cebinden tabancasını çeken adam
tereddüt etmeksizin ateş etti. Önüne yığılan Baba’yı görünce ne yapacağını
şaşıran Tan, istemsiz olarak cebinin içinde elinde tuttuğu nesneyi saldırganlara
doğru fırlattı.
Ansızın vınlama şeklinde bir ses işitildi ve nesne mavi bir ışık
saçarak göğe doğru yükseldi. Etrafı fazla parlak olmayan mavi bir ışık sardı.
Sanki zaman durmuştu. Saldırganlar korar vaziyette asılı kaldılar. Baba’nın
hırıltılı nefes alış veriş sesinden ve Tan’ın Baba’yı kucaklamasından başka
etrafta ne bir ses, ne de bir hareket yoktu. Göğe çıkan nesnenin uzayda
patlamasıyla meydana gelen parlama, Tan’ın gözlerini kamaştırdı. Parlama öyle
şiddetliydi ki, adeta bir süpernova parlamasını andırıyordu. Bu mavi aydınlık
bir dalga gibi uzayda yayıldı.
Gözleri kamaşan Tan, neler olduğunu anlayamamanın verdiği
şaşkınlıkla ve Baba’ya yardım edememenin çaresizliği ile, Baba’nın başını
dizlerine yasladı ve beklemeye başladı. Baba yaralanmıştı fakat, acı çektiğine
dair bir tavır göstermeden Tan’ın gözlerine bakıyordu. Etraflarını aniden küçük
turkuvaz renkli kıvılcımlar sardı. Tan kıvılcımlar arasında yerden
yükseldiklerini fark etti. Önce bulundukları binanın çatısını gördü, sonra
sokağı, daha sonra şehri, bulutları ve çanlı bir mavilik içinde salınan dünyayı.
Ve ayı. Etrafına baktığında dünyaya yabancı bir uzay gemisinin içinde
olduklarını anlamıştı. Baba şaşkın ve mutlu gözlerle gittikçe küçülen güneşi
gösteriyordu...
|