|
Bulutlar, adeta öfkesini kusuyordu Karadağ’ın sarp
yamaçlarına.
En cesur görünen ağaçlar bile ansızın başlayan bu su
bombardımanına karşı sanki zar zor ayakta duruyor, onları hareketsiz kılan
evrimlerine lanet yağdırıyor gibiydiler.
Ve ardı arkası kesilmeyen o şimşekler! O yıldırımlar!..
Hem kudreti hem de çaresizliği aynı notalara sığdırabilmenin
gururuyla olağanüstü bir senfoniyi hiç yorulmaksızın çılgınca çalıyorlar; önüne
kattığı herşeyi aşağılara doğru sürükleyen su-çamur karışımını acımasızca
kırbaçlayıp unutulmaz bir güç gösterisi sergiliyorlardı.
Daha iki saat kadar önce öyle görkemli, öyle büyüleyici bir
manzarası vardı ki ormanın. İnsanın bir ağaca yaslanıp da günlerce hiç
kıpırdamadan seyredesi gelirdi herhalde.
Oysa şimdi öylesine tersyüz olmuştu ki herşey; o en hoş
duyguları okşayan masum yüzü, bir anda şeytana hizmet eden zalim bir yaratığın
ürpertici suratına dönüşüvermişti.
Henüz akşam üzeri olmasına rağmen bulutlar göğü tamamen
kapatmıştı. Güneşi görmek bir yana şimşekler lütfetmese birkaç adım öteyi
görebilmek dahi çoğunlukla imkansızlaşıyordu.
Ve ne yazık ki bu kaba gösteride istemeden rol almış iki
talihsiz adam, sığınacak bir yer bulmak umuduyla ağaçlar arasından ilerlemeye
çalıyorlardı.
Öndeki adam, arkasına dönerek olanca gücüyle bağırdı:
“Neredesin Nuri?”
“Dibindeyim!”
“Biraz dinlenelim”
“İyi olur”
Öndeki adam, bitkin vücudunu yıkık bir ağacın yarım gövdesine
dayayıp bir dala sıkı sıkı tutundu. Bir yandan da söyleniyordu “Kahretsin!
Mağara falan yok mu bu Allah’ın belası yerde?”
Nuri de aynı ağacın bir başka dalına yapışmış sağ salim
kurtulabilmek için ezberindeki bütün duaları tekrar tekrar okuyor, “Amin” diye
de ağlamaklı bir sesle ekliyordu sonuna.
Elektrik deşarjları, ardı ardına bir flaş gibi patlıyor; o
kısa süre içinde de etrafa aceleyle göz atıp yüreklerini ferahlatacak bir umut
ışığı yakalamaya çalışıyorlardı.
İki saat kadar sonra öndeki adam bir eliyle işaret edip
“Şurada bir şey var!” diye bağırdı.
“Ne?”
“Biraz yukarıda. İşte!”
Nuri, bir yandan arkadaşının gösterdiği yere bakınıyor, diğer
yandan da heyecanla soruyordu:
“Hani, nerede?’
“Kırk-Elli metre yukarıda.”
“Galiba gördüm.”
“O tarafa gidelim. Peşimden ayrılma sakın.”
Çamurlaşmış zemin üzerinde ve devrilmiş ağaçların arasından
ilerlemek daha da tüketiyordu zavallıları. Öndeki adam her iki-üç adımda bir
durup hedeflerine bakıyor; doğru yolda olduklarından emin olduktan sonra da
devam ediyordu. Nuri ise arkadaşını takip etmeye çalışıyordu kendini zorlayarak.
Ne de olsa iki saat boyunca fırtına ile boğuşmuşlar, sırılsıklam vücutları an
be an daha da çekilmez bir yük haline gelmişti.
Yirmi dakika kadar süren temkinli ve yorucu bir tırmanıştan
sonra “Çuvaldan bir duvar!” diye söylendi öndeki adam. Ağır adımlarla duvarın
köşesine ulaşıp başını uzattı. Sonra da sırtını çuvallara verip soluklanmakta
olan Nuri’ye döndü
“Burası da öyle! Ne garip. Çuvaldan bir kale inşa etmişler
buraya!”
Bir süre daha bakındıktan sonra daha güçlü bir sesle “Bu taraf
ta bir giriş var galiba.! Gel çabuk” diye bağırdı.
“Şükürler olsun diye mırıldanarak o tarafa yöneldi Nuri.
Çuvallar arasındaki boşluktan geçer geçmez de iki elini göğe açıp haykırdı
sevinçle:
“Şükürler olsun! Kurtulduk Yavuz, kurtulduk!”
Çuvallardan oluşmuş dört duvar arasında ahşap bir kulübe
duruyordu. Birkaç saat boyunca vahşi bir yağmur altında nereye gittiğini
bilmeksizin ilerlemiş iki adam için büyük bir talih sayılırdı bu. Tabi
kaybettiği eşeğini bulduğu için sevinen köylününkinden daha büyük bir şans
olduğu da söylenemezdi.
O sırada Yavuz kapıyı yumrukluyordu. Ancak bu vuruşlara cevap
alamayınca kalan gücünü toplayıp sert bir omuz darbesiyle içeri daldı.
Kulübenin içi oldukça karanlıktı ve epey de kötü kokuyordu.
Ama dışarıdaki tabloya oranla önemsenmeyecek kadar basit ayrıntılardı bunlar.
Neyse ki bazı eşyalar siluet halinde de olsa farkedilebiliyordu. Tabi Yavuz,
sırt çantasını karıştırıp da bir kibrit bulunca hem ışık hem de ısınma sorunu
beraberce halledilmiş oldu. Zira kısa bir incelemeden sonra biraz odun ve bir
şöminenin varlığını belirlemek pek de zor olmamıştı.
Her ikisi de üzerlerini tamamen çıkarıp kurumak üzere
şöminenin önüne sermiş daha sonra da buldukları çuval parçalarını gelişigüzel
örtünüp uyuyakalmışlardı oracıkta.
“Kalk Nuri!”
“..................”
“Sana söylüyorum, uyan artık!”
Nuri, daha göz kapaklarını kaldırmaya bile fırsat bulamadan
yüzünü ekşitip sordu:
“Bu koku da ne böyle?’
“Bilmiyorum, ama gerçekten fena kokuyor..Şömineyi yakayım ben.
Daha sonra da kokunun kaynağına bakarız” deyip Nuri’nin yanından ayrıldı Yavuz.
Nuri, kollarını iki yana açıp iyice gerdi vücudunu ve ağır
ağır gözlerini açıp “Saat kaç?” diye sordu.
Yavuz, o sırada odunların yığılı olduğu köşede yere çömelmiş
kucağına odun dolduruyordu. Nuri’ye dönerek “Sekizi on geçiyor, ama hava hala
akşam gibi” dedi. Ardından da kafasını tavana dikti. “Lanet fırtına!” diye ilave
etti.
‘Sabah mı olmuş yani?”
“Ne sandın. Saatlerdir uyuyoruz” diyerek şöminenin önüne
çöktü. Topladığı odunları teker teker yerleştirip bir çırpıda tutuşturuverdi.
Nuri, midesinin bulanmaya başladığını hissetmişti:
“Yavuz!”
Yavuz, o esnada ateşi kuvvetlendirmeye çalışıyordu. “Yine ne
var?’
“Midem kötü oldu”
“Kokudandır, istersen kapıya çık. Rahatlarsın”
Nuri, “İyi fikir” anlamında başını sallayıp doğruldu oturduğu
yerden.
“Dur sana yardım edeyim” dedi Yavuz. Nuri’nin zorlandığını
farketmişti.
Görünürde tuvalet ya da banyoya benzer bir yer yoktu. Sadece o
ana kadar dikkatlerini çekmemiş olan bir kapı vardı.
“Bir oda daha var herhalde” diye mırıldandı Yavuz.
“Belki banyodur” dedi Nuri zorlukla.
Yavuz, bir eliyle Nuri’ye destek vermişti; ağır adımlarla
kapının yanına sokuldular ve boştaki eliyle kolu çevirip ittiriverdi. Ancak
kapının açılmasıyla birlikte öyle keskin bir koku yayıldı ki etrafa, Nuri olduğu
yere çöküp boşaltıverdi midesini.
Yavuz ise kapının eşiğinde öylece kalakalmış; döşemenin
üzerinde yatmakta olan cesede bakıyordu korku dolu gözlerle. Nuri, yeni
emeklemeye başlamış bir çocuk gibi acemice sürünerek kulübenin dışına çıkıp
ıslak zemine bırakmıştı vücudunu. Bir yandan soluklanıyor içerideki manzara
gözleri önüne geldiğinde de yeniden kusuyordu.
Yavuz, usulca Nuri’nin yanına sokulup bir elini omzuna koydu:
“Adamı gömmemiz lazım dedi yumuşak bir ses tonuyla. Sonra da
devam etti: “Şey... Bu, hoş bir durum değil, ama şu an yapabileceğimiz başka bir
şey yok... Bu lanet yerden kurtulduğumuz zaman polise anlatırız olanları”
Yavuz, yeterince serin kanlı bir adamdı. Bir tüccar için biraz
fazla maceraperest sayılırdı ama hem işini hem de tuhaf zevklerini beraberce
götürmesini iyi bilen türden bir insandı. Henüz otuz yaşında olmasına karşın iki
asra sığmayacak kadar hatıranın varlığı başka türlü de açıklanamazdı doğrusu. En
büyük zevki riske girmekti. Gerçi çoğunlukla kaybederdi, ama bundan şikayet
ettiği de duyulmamıştı. Zira, onu tanıyanlar “Umursamazlık” kelimesi ile ismini
aynı anlamda kullanırlardı. Neyse ki babası, hatırı sayılır ölçüde bir miras
bırakmıştı Yavuz’a.
Oysa Nuri, oldukça farklı bir insandı Yavuz’a göre.
Farklılığı, beceriksizliğinden ve çekingenliğinden kaynaklanıyordu. O güne kadar
elde ettiklerinde ya şansının ya da eş-dost çabasının rolü vardı; kendisinin
değil. Babasının aşırı otorite düşkünlüğü, sesini içine yöneltmesine ve kendince
gerçeklerle avunmasına neden olmuş olabilirdi ama sebebi her ne olursa olsun
alışılmadık ölçüde pasif bir insandı. Yavuz gibi birkaç samimi arkadaşı dışında
kimseyle kendi başına diyalog kurabilecek kadar yetenekli (!) de değildi kendi
deyimiyle. Yavuz’un yanında sıradan bir işçi olarak çalışıyordu, fakat Yavuz onu
çocukluğundan beri tanır, sever ve korurdu.
Yavuz, cesedi tek başına gömmek zorunda olduğunu biliyordu.
Zira, Nuri’nin böyle bir işi hayalinde bile yapamayacağına rahatlıkla bahse
girebilirdi.
“Ben şu gömme işini halledeyim” deyip kulübeye döndü.
Son pencereyi de kapattıktan sonra şöminenin hemen kenarına
bağdaş kurmuş kıpırdamaksızın odunları seyreden Nuri’nin yanına çöktü.
“Pek koku kalmadı, değil mi?”
“Evet kalmadı” dedi Nuri, belli belirsiz. Yavuz, arkadaşının
cansız bakışlarına pek yabancı sayılmazdı. Ancak yine de bir parça olsun onu
rahatlatmak ihtiyacı hissediyordu. Aslında bunun bir yararı olmayacağını da
biliyordu; çünkü bir kez içine kapandı mı, onu tekrar açmak zaman isteyen bir
işti.
“Şey... Şu fırtına biter bitmez eve döneriz. Sıkma canını.
Unutulur gider bunlar.”
Nuri’nin aklı hala adamdaydı.
“Kimdi acaba” diye mırıldandı mekanik bir sesle.
“Adamın biri işte! Üzerinden kimlik çıkmadı. Aslına bakarsan
saatinden başka hiç bir şeyi yoktu... Belki odasında bir şeyler bulabilirim”
Nuri, ters ters baktı önce. “O, bir insandı” diye de ekledi
sonuna. Yavuz sinirlenmişti “ Tabi ki insandı! Bir gün gelir insanlar ölürler.
Onun zamanı da gelmiş olmalı, Hem söylesene O’nu biz mi öldürdük?”
“Hayır”
“O halde mesele yok. Allah rahmet eylesin”
Kızan, bu sefer Nuri olmuştu “Sana göre her şey çok basit,
değil mi?” Ama Yavuz’un tartışmaya hiç niyeti yoktu “Evet, basit” diyerek ayağa
kalktı.
“Ben o odaya gidiyorum. İhtiyacın olursa çağır beni” deyip
ayrıldı oradan. Aslında amacı, kendisini toplaması için Nuri’ye zaman tanımak ve
ölen adam hakkında biraz bilgi edinmekten başka bir şey değildi.
Nuri’nin kafası alabildiğince karışıktı. Önce bir fırtına ve
arkasından da bir ceset. Halbuki sadece eğlenceli bir dağ gezintisi yapmayı
planlamışlardı ve akşam olunca da sevgili karısının yanına dönecekti.
Evleneli daha bir ay bile olmamıştı. Ta ilkokuldan beri aşıktı
Necla’ya. Aynı sokakta oturuyorlardı. Ama doğrusu Necla’nın Nuri’ye yüz verdiği
falan da yoktu. Dahası Nuri’nin adı geçtiğinde “Salak şey!” diyerek dudak
bükerdi her defasında. Ancak Nejla, kimseleri beğenmeyip de evde kalma
bunalımına girince Yavuz’un sinsi planları işlemiş ve oldu bittiye getirilmişti
her şey. Eğer iş Nuri’ye kalsaydı değil evlenmesi Nejla’ya beş metreden fazla
yaklaşabilmesi bile mümkün olmazdı.
Şimdi Nuri için önemli olan bir an evvel eve dönmekti Daha bir
gün geçmiş olmasına rağmen bir asırdır ayrıymış gibi özlemişti karısını.
Yavuz, önce kafasını uzattı kapı pervazından. Bir süre
şöminenin önünde çuvallara sarılmış Nuri’nin anlamsızca öne arkaya sallanışını
izledi donuk bakışlarla. Sonra da “Nuri, sanırım bir mesele var” dedi
kekeleyerek.
Nuri, ani bir hareketle başını o yöne çevirdi. Zira Yavuz’un
bir mesele var demesi, gerçekten bir mesele var demekti.
“Ne meselesi?” diye sordu çekinerek.
“Şu ölen adam var ya...”
Nuri sabırsızlanmıştı “Ne olmuş ölen adama?”
“Gömmeden önce kolundan çıkardığım bir saat vardı” deyip
parmağıyla işaret etti “İşte orada... Sehpanın üzerin de duruyor. Onu alıp
buraya gel lütfen”
Nuri, daha önce Yavuz’u hiç bu kadar donuk, bu kadar tedirgin
görmemişti. Bu, ister istemez daha da ürkütmüştü onu. Saati alıp korku dolu
adımlarla odaya yöneldi.
Yavuz, iki mumun aydınlattığı odada bir iskemleye çöküp derin
düşüncelere dalmıştı bile.
Sesi titreyerek “Geldim” dedi Nuri.
Yavuz, derin bir nefes alıp yavaşça başını kaldırdı. Ardından
da kararlı bir biçimde sordu:
“Zaman ne?”
Nuri şaşırmıştı. Saati mumlardan birine yaklaştırıp “Onbire
yirmi var” diye cevapladı. Yavuz, başını iki yana sallayıp “Hayır onu sormadım,
Tarih ne?” diye yineledi sorusunu,
Nuri iyici afallamıştı “Şaka mı ediyorsun?”
“Tarih ne!” diye yineledi. Nuri, önce dudaklarını büktü sonra
da düğmelerle oynayıp tarihi yazdırdı ekrana. “18.Nisan.2014” dedi gülerek.
Yavuz ise bu cümleyle birlikte sinirlerinin daha da
gerildiğini hissetmişti “Nasıl olur bu?” diye bağırarak ayağa fırladı. Nuri,
endişeli gözlerle izliyordu arkadaşını.
“Anlayabilmek çok zor!” diye tekrar tekrar söyleniyordu,
Yavuz.
“Neler oluyor Yavuz?”
Yavuz, bakışlarını Nuri’nin heyecanlı gözlerine çevirip
“Sanırım, 2014’deyiz. Çağ atladık yani” dedi.
“Bu saatte 2014 yazıyor diye mi? Adamı gömene kadar kimbilir
ne kadar ıslanmıştır.”
Yavuz, yeniden iskemleye çöküp “Diyelim ki o saat ıslandı.
Peki bu dergiler, bu gazeteler de mi ıslandı?” diye sordu esrarengiz bir
üslupla. O sırada somyanın üzerinden aldığı birkaç gazete ve dergiyi masaya
koyup Nuri’ye doğru itmişti.
Bir süre sonra “Aman Allah’ım!” diyerek irkildi Nuri.
Ağlamaklı bir sesle mırıldanarak “Şubat 2014 sayısı!” dedi ardından da.
“En eskisi Haziran 2012 tarihli” dedi Yavuz.
Nuri, neye uğradığını şaşırmıştı. Gelişigüzel hareketlerle tüm
dergi ve gazetelerin yayın tarihlerini kontrol etti. Ciğerlerini patlatmaya
çalışırcasına bağırdı “Saçmalık bu!” ve hepsini süpürüverdi elinin tersiyle.
“Saçma olduğunu biliyorum” diyerek derin bir nefes aldı Yavuz.
Sakin bir biçimde “Ama ne yazık ki öyle” deyip yerde duran bir konserve kutusunu
gösterdi:
“Üretim tarihi ağustos 2013. Yazdıklarını okudum, ölen adam
bir politikacıymış.”
Sağ tarafındaki sehpaya uzanıp kalınca bir defter aldı eline
masanın diğer ucunda bir buz kitlesi gibi ayakta duran arkadaşının önüne koydu.
“Hatıralarını yazmış. Hepsi var burada.”
Nuri şuurunu kaybetmiş gibiydi “Yerin dibine batsın anıları!”
diye haykırarak yere kapaklandı. Hem hıçkırarak ağlıyor hem de “Mahvoldum...
Mahvoldum ben” diye tekrarlıyordu durmadan.
Yavuz, Nuri’yi şöminenin kenarına kadar taşımış ve inceleme
yapmak üzere odaya geri dönmüştü. Son yıllara ait dergileri okudukça daha garip
bir heyecan duyuyor; daha bir meraklanıyordu, zira geçen onca zaman içinde akıl
almaz olaylar yaşanmıştı dünyada.
Nuri ise ne baygındı ne de kendinde. Ancak gerçek olan, bunca
fırtınaya uzun süre dayanabilecek kadar güçlü bir ruha sahip olmadığıydı. Ve
hepsinden önemlisi bir daha Necla’yı göremeyecek oluşundan duyduğu dayanılmaz
acıydı. Bir yandan çocuk gibi ağlamaya devam ediyor, öte yandan da beddualar
yağdırıyordu kaderine.
Yavuz, elinde bir cihaz ile Nuri’nin yanına geldi. Aleti
nazikçe yere bıraktıktan sonra topukları üzerine çöküp dikkatli gözlerle
incelemeye ve düğmelerini kurcalamaya başladı. Bir taraftan da yorum yapıyordu
kendi kendine: “Bir radyo olsa gerek. Belki daha pek çok fonksiyonu vardır... Ne
de olsa 2010 yapımı”
Bir süre uğraştıktan sonra çalıştırmayı başardı. Parazitler
arasında kısa bir gezintiden sonra heyecanlı bir ses yakaladı:
“Doğuda yeni gelişme olmadı, sevgili dinleyiciler. Ama
güneydeki çatışmaların şiddeti dün öğleden itibaren artmaya ve civar ülkelere de
yayılmaya başladı. İki gün önce varılan ateşkesin Almanların bir zaman kazanma
oyunu olduğu da anlaşılmış oldu böylece. Toplama kamplarındaki vatandaşlarımızın
açlık ve hastalık tehlikesi ile karşı karşıya bulunduklarını artık Almanlar da
inkar etmiyorlar. Umarız 2008’de yaşanan trajedi bizim ülkemizde de yaşanmaz.
Sokağa çıkma yasağı üç ay daha uzatıldı. Bugün Alman
karargahından ‘Dışarıda görülecek sivillerin mazeretsiz vurulacağı’ şeklinde bir
açıklama yapıldı.
Sevgili dinleyiciler, yayın yerimizin tespiti tehlikesinden
dolayı yayını kesiyoruz. Bizi barbar Almanların zulmünden koruması için hepinizi
Allah’a dua etmeye çağırıyoruz.”
İkisi de soluk almadan dinlemişlerdi haberi. Yayın bitince
Nuri. ağlamaklı bir sesle sordu:
“Ne demek bu?”
“5.Dünya Savaşa” dedi, Yavuz.
“Biz nasıl zaman atladık?” diye sordu Nuri, ama sorudan çok
isyanımsı bir hava vardı cümlesinde.
“O elektrik deşarjları sırasında olmuş olmalı. Başka bir
açıklama gelmiyor aklıma”
Nuri, Yavuz’un koluna sarılıp “Gidelim buradan.Gidip Necla’yı
bulalım” dedi yalvarırcasına. Yavuz, arkadaşının elini tutup “Mümkün değil”
anlamında başını salladı. Sonra da ‘Sen de duydun. Almanlar dışarıda kimi
görseler vuracaklarmış. Buradan ayrılamayız, Nuri. Hem biz 1991’de değiliz
artık. Nejla da diğerleri de çeyrek yüzyıl geride kaldılar... Çok üzgünüm” dedi.
Aradan tam iki gün geçmişti. İki uzun gün.
Yavuz, adamın odasına kapanmış, bulduğu herşeyi okuyor.
kendince notlar alıyor ve ara ara da masanın etrafında yürüyüşe çıkıp ya
öğrendiklerini tekrar ediyor ya da ilginç varsayımlar üretiyordu. Ne de olsa hiç
yaşamadıkları bu yirmi üç yıl içinde çok şey değişmiş olmalıydı dünyada. Nelerin
değiştiğini öğrenmek için de okumaktan başka çare yoktu. Neyse ki olan biteni
ayrıntılarına kadar incelemiş bir politikacının hatıra defteri vardı. 1991’den
bugüne; yani 2014’e kadar yeterince kayıt olduğu söylenebilirdi.
Nuri ise her zamankinden daha bir sessiz daha bir donuktu. Ve
hemen kenarına bağdaş kurduğu şömineye hedeflemişti anlamsız gözlerini. Bir
yandan da sallanan sandalye gibi sallanıyordu ağır ağır. Her geçen saat bir
kapısını daha kapatıyor, biraz daha uzaklaşıyordu dış dünyadan. Bazen aynı
türden cümleleri fısıltı halinde tekrarlıyor sonra da derin bir iç çekip
gözlerini yumuyordu bir kaç saniyeliğine. “Yaşamın ne anlamı var ki artık” diye
de ekleyiveriyordu sonuna.
Yavuz, zaman zaman Nuri’nin yanına gelip öğrendiklerini
aktarıyor “Bunları bilmek zorundayız. Bundan sonraki yaşamımız buna bağlı’ diye
de sıkı sıkı tembihliyordu. Ders bitince de tekrar hatıra defterine koşup yeni
çağını yakalamak için sabırsızca çeviriyordu sayfaları.
Halbuki Nuri için durum öyle başkaydı ki. Daha dört hafta önce
evlendiği sevgili karısı Necla acaba neredeydi, ne yapıyordu, yoksa ölmüş müydü?
Hem ölmemişse bile onca yıl Nuri’yi bekleyecek değildi ya. Bir ismi unutmak için
yeterince zaman geçmiş sayılırdı: Yirmi üç yıl!.. Ya da çeyrek asır!.. Kendi
çağın da bile doğru dürüst yaşayamamış beceriden yoksun bir adamın, bu çağda
elinden ne gelirdi ki? Zavallı Nuri’nin kafasında dönüp duran ve
cevaplayamayacağı sorulardı bunlar. Her biri bir diğerinden daha ürkütücü birer
hayalet gibi bir anda beliriyor, bir çıkmaza doğru kovalıyordu Nuri’nin aklını.
Yavuz, yine gözleri parıldayarak çıkmıştı odadan. Çabuk
adımlarla şöminenin yanına kadar gelip her zamanki yerine çöküverdi. Ardından da
bilmem hangi yıla ilişkin olayları anlatmaya koyuldu. Bir yandan da farkında
olmadan el-kol hareketleri yaparak geçmişi kendince canlandırıyor daha bir
heyecanlandırıyordu kendini. Oysa Nuri’nin aldırdığı bile yoktu. Kafasındaki
karmaşıklığın altında an be an daha da ezildiğini hissediyor ve olası bir
çarenin çaresizlikten daha acı verici olacağına inanıyordu. Mazide yaşayacak bir
ruh ile gelecekte bulunacak bir beden arasında vicdanını rahat ettirecek bir
köprü kurulabilir miydi?
“Kes artık, dinlemek istemiyorum bu saçmalıkları” diye bağırdı
Nuri. Gözleri şeytanı bile ürkütecek kadar keskin bakıyordu o esnada.
Yavuz irkilmişti “Tamam. kesiyorum” dedi usulca. Nuri başını
ağır ağır yanmakta olan odunlara çevirdi yeniden ve sakin bir sesle
“Anlamıyorum” diye birkaç kez söylendi.
“Anlamaya çalışıyorum” dedi, Yavuz temkinli bir şekilde. Nuri,
kafasını iki yana sallayıp “Hayır. beni anlayamazsın sen” dedi hüzünlü bir
tonda. Bir iç çekip sözüne devam etti “Herşeyimi kaybettim artık. Hayata yeni
baştan başlayabilecek kadar güçlü bir insan değilim ben.” Yavuz beklemeden söze
girdi “Başka çaremiz yok, Nuri. 1991’de değiliz. Tarih şimdi 2014 ve biz yaşamak
zorundayız”
Nuri dudaklarını büküp başını iki yana salladı tekrar. “Beni
yalnız bırak lütfen” diye mırıldandı sonra da.
Nuri’yi daha önce de çaresizliğe düşmüş olarak pek çok defa
gördüğünden, tavrını fazla önemsemedi. “Zamanla alışır nasılsa” diye içinden
geçiriyor; onu kendi haline bırakmayı tercih ediyordu.
Yavuz’un diğer odaya çekilip tarih çalışmaktan başka bir
seçeneği yoktu.
Odadaki tek sandalyeye oturup dirseklerini masaya koydu.
Başını da iki eli arasına alıp savaş haberleri ile dolu satırlara dikti
gözlerini. Okuyor ve ardından da not alıyordu önündeki sayfalara. Niyeti şu an
hangi durumda olduklarını anlamaktan başka bir şey değildi; zira ömrünün sonuna
kadar bu kulübede hapis kalamayacağını biliyordu. Anne ve babası öleli
1991’deyken bile epey zaman olmuştu. Evli olmadığından ve arkadaşlarını fazlaca
önemsemediğinden düşünmesi gereken pek kimse yoktu. Ayrıca, zaman atlamış olmak,
rahatsızlıktan çok heyecan veriyordu ona. Ama yine de, heyecanı dindiğinde
uyanacağı bir rüya olmasını da tercih ederdi.
O sırada, sandalyesinin arkalığına iyice yaslanmış kendi
kendine konuşuyordu:
“Bir çıkış yolu olmalı, ama ne?... Şu işe bak, şimdi de
fırtına dinmesin diye dua ediyorum. Havalar düzelirse, Almanlar burayı kolayca
bulurlar bu da iyi olmaz..Hem şu ölen adam, onca çuvalı laf olsun diye taşımadı
ya buraya! Demek ki Almanlar, yakınlarda bir yerdeler. İyi de, bir bariyer
oluşturmasının nedeni ne? Tek bir silah bile yok kulübede. Belki de bir bombanın
etkisini falan azaltmak içindir. Kimbilir belki de bu çağa ait bir başka sebebi
vardır... Bundan hiç bahsetmemiş ki lanet herif. Her neyse, şimdi düşünülmesi
gereken, bu durumdan nasıl kurtulacağımız. Bir yolu vardır mutlaka. Çözmek
zorundayım”
Hemen hemen iki saat olmuştu ki kulübenin kapısı, gıcırtılar
içinde arka arkaya çarpmaya başladı. Bu da daldığı derin düşüncelerden çekip
alıvermişti Yavuz’u. “Kapıyı iyice kapatmıştım halbuki” diye mırıldandı. Sonra
da oturduğu yerden doğrulup kontrol etmek üzere odadan çıktı. Nuri odada
değildi. Şaşkın bir ifadeyle “Nerede bu adam?” diye sordu kendi kendine. Ancak
dış kapıya doğru yöneldiğinde gözleri faltaşı gibi açılmış halde dondu bir
süre. Nuri birkaç metre dışarıda hiç hareketsiz, yüzükoyun yatıyordu.
“Aman Allah’ım!” dedi, Yavuz panik içinde. Ve soluğu
arkadaşının yanında aldı. Zavallı Nuri’yi sırtüstü çevirdi hemen ve ardından da
gözlerini yumup haykırdı “Ne yaptın sen geri zekalı!”
Nuri’nin karnına bir bıçak saplıydı ve yüzünde tuhaf bir
gülümseme vardı. Yumruk haline gelmiş elinde de uzunca bir plakanın iki ucu
taşıyordu dışarıya. Yavuz arkadaşının kilitli parmaklarını zorlukla açıp plakayı
aldı. Bir yandan ağlıyor diğer yandan da plakanın üzerindeki tek cümleyi okumaya
çalışıyordu nemli gözlerle. Elleri öylesine titriyordu ki bir-iki defa yere
düşürdükten sonra tamamlayabildi cümleyi:
“Ruh bedene değil. beden ruha uymalı.” Plakanın şöminenin
üzerindeki eski tip bir vazoya dayalı durduğunu hatırlamıştı bir anda. O zaman
da dudak büküp “Salaklık bu!” diye geçirmişti içinden. Ama şimdi, şuursuzca
haykırıyordu arkadaşının cesedi üzerine kapanmış halde. “Salak!”
Yavuz, ellerini arkasında birleştirmiş, bir sağa bir sola
yürüyordu kulübenin içinde. Yüz ifadesi, hesap sormak için karısının eve
dönmesini bekleyen öfkeli bir kocayı andırıyordu. Nuri’nin intiharı ile
serinkanlılığını yitirmiş ve hemen bu kulübeden kurtulması gerektiğine
şartlamıştı kendini. Aksi taktirde sonunun Nuri’ninki gibi olabileceğine ihtimal
vermeye başlamıştı.
Fırtına da neredeyse ilk günkü kadar şiddetlenmiş; yine
inletmeye başlamıştı ortalığı. Ama bu gürlemeler, Yavuz’ un kafasında çakan
şimşeklere oranla ancak bir böceğin ayak sesleri kadar güçlü sayılabilirdi.
Yavuz, dolanmayı bırakıp şöminenin önüne, Nuri’nin yerine
çöktü. Şeytani bakışlarını alevler içindeki odunlara çevirip mekanik bir sesle
söylenmeye başladı:
‘Burada kalamam.Yiyecek iki güne kalmaz biter. Açlıktan ölmek
ya da bunalıma girip intihar etmek ile dışarıda askerler tarafından öldürülmek
arasında fark yok. Nuri öldü, işte. Dışarıda, en azından yaşama şansım var.
Evet, evet. En iyisi bu: Fırtına dinince yola çıkmak”
Bir an durup yüzünü buruşturdu “Tabi ya!” diye bağırarak ayağa
fırladı. Kapıyı hafifçe aralayıp göğe baktı önce. Ardından da sırtını duvara
yaslayıp “Fırtına sırasında zaman atladığımıza göre, bu yeniden gerçekleşebilir.
Belki kendi zamanıma dönme şansım bile vardır” deyip kulübenin içine bakındı son
kez ve derin bir soluk alıp Nuri’nin mezarına kadar yürüdü “Ben gidiyorum. Belki
yakında görüşürüz, dostum. Kendine dikkat et’ deyip ağır adımlarla çuvaldan
duvarın dışına çıktı. Ardından da geldikleri yöne doğru koşmaya başladı.
Her tarafı inleten gümbürtüler ve ışık oyunları arasından
ilerlemeye çalışıyordu. İlk günkü kadar şiddetliydi yağmur. Bazen çamura
saplanıyor bazen de dallara takılıp düşüyordu ama her defasında yeniden fırlayıp
inatla eteklere doğru koşuyordu.
Biraz ötede çalıların arkasından yarısı görünen bir araba
farkedince durup temkinli adımlarla o tarafa yöneldi. “Bu, benim arabaya
benziyor... Galiba böyle bir yere bırakmıştım” diye geçirdi içinden. Çalıların
arkasına gizlenip önce etrafı kontrol etti. Sonra da arabayı daha net
görebilecek şekilde yaklaştı dikkatle.
“Arabam!... Bu benim arabam!”
Arabasının yıllardır aynı yerde ve tertemiz kalmış olmasını da
garipsemişti. Beklemeden kapıyı açıp koltuğa yerleşti. Birkaç saniye öylece
oturup “Tabi ya!” diyerek araç telefonuna sarıldı. Ezbere bildiği bir numarayı,
bir arkadaşının numarasını tuşladı süratle “Haydi çık, birisi çıksın ne olur”
diye de yalvarıyordu içinden. Her sinyal sesiyle yüreği daha da hızlanıyordu.
“Alo?’ dedi bir ses.
Yavuz, heyecanla sordu “Rıza?”
“Evet benim... Hey, dur bir dakika Yavuz, sen misin yoksa?”
“Rıza, söyle bana hangi yıldayız?”
Rıza şaşırmıştı “İyi misin sen?”
“Cevap ver bana!”
“1991’deyiz tabi ki” diye yanıtladı, Rıza. Ardından da devam
etti “Neredesin kaç gündür? Nuri de yok ortalıkta” Yavuz, ahizeyi yerine koyup
derin bir soluk aldı.
“Başaracağımı biliyordum” diye bir kaç kez bağırdı, deli gibi.
(İki gün sonra kulübenin önü)
Bir köylü, parmağıyla işaret edip “İşte burası” dedi. Yaşlıca
bir adam ve orta yaşta bir kadına gösteriyordu kulübeyi.
“Gerisini biz hallederiz. Siz burada bekleyin” dedi yaşlı
adam. Önde kadın olmak üzere kulübeye girdiler. Kadın, içeriyi kolaçan ettikten
sonra “Dışarı çıkmış olmalı” diye mırıldandı.
Yaşlı adam, kadına dönerek “Hayatım boyunca tanıdığım en garip
insan, sizin babanızdı” dedi gülümseyerek.
“O halde siz şanlısınız”
Yaşlı adam şaşırmıştı “Neden öyle söylediniz ?”
“Ben, babamı hala tanıyabilmiş değilim de ondan”
“Anlıyorum” diyerek başını salladı yaşlı adam. O sırada, kadın
babasının çalıştığı odaya girmiş etrafı inceliyordu. Masanın üzerindeki
dergilerden birini alıp yaşlı adama döndü:
“Bu da ne böyle?”
Yaşlı adam bir kahkaha atıp alaylı bir biçimde sordu:
“Nedir sizi hayrete düşüren?”
“Derginin tarihi. Şubat 2014 yazıyor.”
Adam sandalyeye çöküp gülümsedi “Babanızın bir prensibi
vardır. Birisi gibi düşünebilmek için onun ayakkabılarını giymek gerekir.”
Kadın, meraklanmıştı “Açıklar mısınız, lütfen”
“Aslında bunu size açıklamamalıyım. Babanıza bu konuda söz
vermiştim de. Yani eseri bitene kadar. Ama nasılsa burayı gördünüz artık.” Adam,
yavaş hareketlerle piposunu yakıp devam etti. “Bu, babanızın en son kitabının
taslağı.” O sırada, adamın hatıra defterini gösteriyordu parmağıyla “Takdir
edersiniz ki oldukça saygın bir bilim-kurgu yazarıdır babanız. Ve o, der ki: Ruh
bedene değil, beden ruha uymalı”
Kadın, adamın sözünü kesti “Sanırım anladım. Yani bu dergileri
özel olarak bastırdı. Sırf kendini konuya adapte etmek için.
“Öyle” dedi yaşlı adam. Arkasından da devam etti “2014 yılına
kadar yaşandığını varsaydığı olayları yazmaya karar vermişti. Bu sebeple de güya
o yıllara ait olan bu dergi ve gazeteleri hazırlattı. Tabi tek nüsha basıldı
bunlar. Hatta bir firmaya, özel olarak içinde üç aylık kayıt olan radyoya benzer
bir alet de yaptırdık.”
Kadın gülmeye başladı “Bu adamın çocuktan farkı yok” diye de
ekledi.
“Dedim ya sizin babanız garip bir adam diye. Kitabın
sağlayacağı gelirin belki de iki katını bu kulübe ve düzeneğe harcadı”
Kadının yüzü birden ciddileşmişti “Ama biliyorsunuz; babam
kalp hastası. Böyle bir yerde yardıma ihtiyacı olsa ne olacak?”
Adam, dizlerinden destek alıp ayağa kalktı.
“Bunu ben de söyledim, ama anlamış olmanız gerekir ki onun
yüreği göğsünde değil. kafasının içinde atıyor. Öyle bir adamı asla
durduramazsınız güzelim”
O sırada köylülerden biri şaşkın ama korkmuş bir ifadeyle
içeri girip yaşlı adama döndü:
“Şey... Dışarıda iki mezar var efendim.”
SON
“Bazen
öyle koşullar biraraya gelir ki inanmaktan başka çare kalmaz”
|