Son Güncelleme
6 Mayıs 2008
Bilimkurgu2000 Ana Sayfayeni çıkan kitaplarkitaplardan bölümlerİlginç bilimsel konularBilimkurgu ve diğer konular
5 Yukarı

Bilimkurgunun 'tay tay' dönemi

Z. Heyzen Ateş

Eğer hoşlanmadığınız eski bir okul arkadaşınızla hiçbir yerin ortasındaki bir dağ evinde karşılaşırsanız başınıza neler gelebilir? Eminim ki hiç kimse bu soruya "başka bir gezegene kurban edilmek üzere götürülmek" yanıtını vermeyecektir, oysa ki C. S. Lewis'in hiçbir yönden bir kahramana uygun görülebilecek nitelikler taşımayan karakteri Ransom'un macerası tam da böyle başlıyor. Zengin bir işadamı hâline gelmiş olan arkadaşı tarafından bayıltılıp bir uzay gemisine tıkılmakla yani...

C. S. Lewis'in Batılı entelektüeller üzerine bir alegori, klasik bir fantastik/bilimkurgu veya basitçe H. G. Wells'e bir atıf olarak tanımlanabilecek üçlemesi çoğu bilimkurgudan farklı olarak uzayı kurgulamaya değil uzay üzerinden dünyayı sorgulamaya yönelik. Bir anekdot vardır: "Dünya J.R.R. Tolkien okur, Tolkien de Williams ve Lewis'i". İşte bu kitapla insan neden böyle dendiğini anlıyor. Lewis'in biyografisini yazan A.N. Wilson'a göre yazar bu üçlemeyi J.R.R. Tolkien ile bir tartışmasının ardından yazıyor. Bu tartışmada iki yazar Lewis'in uzayda, Tolkien'inse zamanda yolculuk kitabı yazması konusunda anlaşıyor. Ancak Tolkien kitabı Lost Road'u (Kayıp Yol) bitiremeden ölüyor.

Ransom'a ne oldu?

Başta da belirttiğim gibi öykümüz 'entelektüellere özgü bir kılıksızlık ve başıboşluk içinde' ortalıkta dolaşan Ransom'un bilim adamı Weston tarafından uzay boşluğunda bir ay süren bir yolculuğun ardından güneş sistemindeki Malacandra gezegenine kurban edilmek üzere götürülmesiyle açılıyor. Güneş Sistemi'nde Malacandra diye bir gezegen yok ki dediğinizi duyar gibiyim ancak Lewis'in yanıtı hazır bu soruya: "Biz onun gerçek adını söylüyoruz, dünyalı gök bilimcilerin uydurduğu adını değil".

Malacandra mavi sular, ters dönmüş devasa şemsiyeler ve pembe bulutumsu kütlelerden oluşuyor gibi görünüyor. Kahramanımız Ransom'un tek düşünebildiğiyse uzaylılara karşı duyduğu korku. Bunu son dönem beyin jimnastiklerinde sevilen biçimiyle 'öteki'nden duyulan korku' veya 'bilinmeyenden doğan korku' olarak tanımlamak mümkün, kitabın yazarı bu durumun sağlıksızlığının altını incelikle çizerek birçok kez ele alıyor bu ruh hâlini. Alegori de Ransom'un kahramanlıktan uzak olma hâliyle başlıyor zaten: Unutulmamalıdır ki binlerce ayrı örneğinden bahsedebileceğimiz Hollywood filmlerinde dâhi bilgili kişi olsa olsa kahramanın arkadaşıdır ama asla başrolü oynamak ona düşmez. Bu noktada bir parantez açmakta fayda var. Bu dönemin yani 20. yüzyılın ilk yarısının bilimkurgu eserlerinde dilbilimciler gerçekten önemli rol oynarlar. Ve hatta biraz daha ileri gidip dönemin yazarlarının uzaylılarla iletişim kurma konusunda dilbilimcilere ve yeteneklerine duydukları güven ve varlıklarına duydukları gereklilik oldukça açıktır diyebiliriz. Bahsi geçen zaman dilimi hem edebiyat dünyası hem de dünyanın genelinde 'iletişim kurulabilir' uzaylı anlayışının yaygın olduğu zaman dilimidir, bu yapıtlarda genelde kabasaba olan ve belaya yol açan insanlardır, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise bu zeki ve barışçı uzaylı figürlerinin yerini savaşçı ve dünyayı işgal etme eğilimindeki türdeşleri alır.

'Ah, entelektüeller'

Bu kitapta da buna uygun olarak bela Ransom'u kaçıran insanlardan geliyor. Ancak kendisini kaçıranların elinden sorn ya da seroni diye adlandırılan uzaylılara teslim edilmeden önce kaçmayı başaran Ransom bu gezegende başka zeki ırklar da olduğunu keşfediyor, onlarla arkadaş oluyor, dillerini öğreniyor. (Tolkien ile Lewis'in bir diğer ortak noktaları da ikisinin de kitaplarında yeni ırklar için yeni diller tasarlamaları ve bu tasarım sürecinin o dili gramerine kadar detaylandırılıyor olması.) Bu yeni dünyanın hiyerarşisi yaklaşık şöyle: madenci pfifltriggi ırkı, balıkçılık ve tarımla uğraşan, şiir yazıp beste yapan ve fok balığı gibi görünen hrossa ırkı ve de yıldızları bulabilen, karmaşık cümleleri anlayan ve Malacandra'nın tarihini hatırlayan seroni ırkı. -"Ah, entelektüeller, demek beni kurban etmek isteyenler onlar", diyor Ransom teslim edilmek üzere getirildiği seroni'nin tanımını duyunca- Elbette tüm bunları öğrenir ve hrossa ile arkadaşlık ederken onlara Hıristiyanlık dinini öğretmenin kendi görevi olup olmadığını düşünecek kadar da sıradan bir Batılı örnek aslında başrol oyuncumuz. Bunu kitaptaki alegoriye bir nebze ışık tutmak için özellikle belirtiyorum. Onun peşine düşmüş diğer iki insandan belki tek farkı şiddet eğilimi taşımaması ve sağduyulu olması.

Ve lakin kahramanlık sağduyu sahibi insanların, özellikle de zorunda kaldıklarında ve de prensip sahibiyseler öğrenebilecekleri bir şeydir. Ransom da aynen bunu yapıyor, Devine ve Weston onun peşinden gelip hrossaları öldürmeye başlayınca gezegenin kadim ırkı eldil'in sözünü dinleyerek gezegenin efendisi Oyarsa'yı bulmaya gidiyor. (Romanın bu kısmı da 'Oz Büyücüsü'nü andırıyor aslında ama belirttiğim gibi bu tür benzerlikleri 'alıntı' olmaktan çıkartıp 'gönderme' hâline getiren kullanılış biçimleri.)İşte kahraman olabilme becerisi de başlarsa burada başlıyor: Ne olduğunu bilmediği için korktuğu Oyarsa'ya gitmek ve ne olduklarını bildiği için korktuğu insanlardan kaçmak arasında bir seçeneksizlikte. Ransom, tam da bir kahramana yakışacak olanı yapıyor ve onun için hiçbir anlama gelmeyen bu durum dahilinde değer verdiği yaratıklar (hrossa) için sonucu değiştirebilecek eylemi gerçekleştiriyor.

 

'Sessiz gezegen'in farklı anlamları

Detaylara girmeyeceğim, merak edenler kitabı okusunlar. Yazının bu noktasında bahsetmek istediğim bütün bu olay akışının Lewis'in çizgisinde nasıl konumlandırılabileceği ve bilimkurgunun bütünü içinde bu konumun neden önemli olduğu. Öncelikle bu kitabın yazıldığı yılların 30'ların sonu ve 40'ların başı olduğunu yani İkinci Dünya Savaşı dönemi olduğunu ve bu dönemin insanlık adına büyük utançlar taşıdığını hatırlamalısınız. Yani Lewis'in bir ideali savunmak adına kahramanını uzaya göndermesi hiç de garip değil. Ve yine anlamalısınız ki bu dönemin birçok aydını gibi o da ahlâki değerleri ve bilimin tehlikeli hâle geldiği sınır çizgilerini okuyucusuna anlatmak ihtiyacında.

Bunu yaparken bir taraftan da kendi çağının entelektüellerinin düştükleri etik ve eylemsel hataları tartışmaya açma eğiliminde.

Diğer taraftan Lewis'in Hıristiyanlık üzerine çalışmaları ve sorgulamaları, açtığı tartışmalar düşünülecek olursa bu kitabı -üçlemeyi- naif bir çizgide ama incelikli olarak ele almak gerekiyor. Malacandra'nın üç ırkının ilişkileri, bu ilişkiler üzerinden insanın ve insanlığın ahlâki niteliklerinin ve seçimlerinin sorgulanması ve de dünyanın nasıl 'sessiz gezegen' hâline geldiğinin öyküsü çok farklı anlamlar kazanabiliyor. Yazarın 1943'te yazdığı, serinin dilimize yakında çevrilecek ikinci kitabı Perelandra'da bu yan anlamların altı daha da çizilecek zaten (ikinci kitapta Ransom bir melek tarafından Venüs'e götürülür). Ama bu kolonyalist Hıristiyanlık anlayışı değil elbette daha bir budizm tadında, kurallar ve kavramlar üzerine bir tartışma hâli, yine savaş koşullarını düşünecek olursak 'biri sana tokat atarsa öteki yanağını dön'ü niye beceremiyor ve birbirimizi katlediyoruz'a yakılan bir ağıt...

Neden dünyada bilindiği üzere Ransom Üçlemesi olarak değil Kozmik Üçleme olarak adlandırıldığını/çevrildiğini bilmediğim üçlemenin ilk kitabı Sessiz Gezegenin Dışında'yı, hem erken dönem bir bilimkurgu örneği hem de insanı insan yapan değerlerin tartışmaya açıldığı hafif felsefe yapıtı olarak okumak ve zevk almak mümkün. Günümüz bilimkurgusuna alışık olanlara kitaptaki şiddet unsurları ve aksiyon dozajı yetersiz gelebilir ancak bu kitabın ya da yazarın değil içinde yaşadığımız çağın hatasıdır.

Radikal Kitap - Ekim 2005

Z. Heyzen Ateş

  Ana Sayfa  |  Yeni Kitaplar  |  Arama  |  Öyküler  |  Yazarlar  |  Sanal Kitaplar  |  Makaleler  
  Bilimsel Yazılar | Ödüller | Forum | Yayınevleri | e-Posta