Eğer
hoşlanmadığınız eski bir okul arkadaşınızla hiçbir yerin ortasındaki bir dağ
evinde karşılaşırsanız başınıza neler gelebilir? Eminim ki hiç kimse bu soruya
"başka bir gezegene kurban edilmek üzere götürülmek" yanıtını vermeyecektir,
oysa ki C. S. Lewis'in hiçbir
yönden bir kahramana uygun görülebilecek nitelikler taşımayan karakteri
Ransom'un macerası tam da böyle başlıyor. Zengin bir işadamı hâline gelmiş olan
arkadaşı tarafından bayıltılıp bir uzay gemisine tıkılmakla yani...
C. S. Lewis'in
Batılı entelektüeller üzerine bir alegori, klasik bir fantastik/bilimkurgu veya
basitçe H. G. Wells'e bir
atıf olarak tanımlanabilecek üçlemesi çoğu bilimkurgudan farklı olarak uzayı
kurgulamaya değil uzay üzerinden dünyayı sorgulamaya yönelik. Bir anekdot
vardır: "Dünya J.R.R. Tolkien
okur, Tolkien de Williams ve Lewis'i". İşte bu kitapla insan neden böyle
dendiğini anlıyor. Lewis'in biyografisini yazan A.N. Wilson'a göre yazar bu
üçlemeyi J.R.R. Tolkien ile bir tartışmasının ardından yazıyor. Bu tartışmada
iki yazar Lewis'in uzayda, Tolkien'inse zamanda yolculuk kitabı yazması
konusunda anlaşıyor. Ancak Tolkien kitabı Lost Road'u (Kayıp Yol) bitiremeden
ölüyor.
Ransom'a ne oldu?
Başta da belirttiğim gibi öykümüz 'entelektüellere özgü bir
kılıksızlık ve başıboşluk içinde' ortalıkta dolaşan Ransom'un bilim adamı Weston
tarafından uzay boşluğunda bir ay süren bir yolculuğun ardından güneş
sistemindeki Malacandra gezegenine kurban edilmek üzere götürülmesiyle açılıyor.
Güneş Sistemi'nde Malacandra diye bir gezegen yok ki dediğinizi duyar gibiyim
ancak Lewis'in yanıtı hazır bu soruya: "Biz onun gerçek adını söylüyoruz,
dünyalı gök bilimcilerin uydurduğu adını değil".
Malacandra mavi sular, ters dönmüş devasa şemsiyeler ve pembe
bulutumsu kütlelerden oluşuyor gibi görünüyor. Kahramanımız Ransom'un tek
düşünebildiğiyse uzaylılara karşı duyduğu korku. Bunu son dönem beyin
jimnastiklerinde sevilen biçimiyle 'öteki'nden duyulan korku' veya
'bilinmeyenden doğan korku' olarak tanımlamak mümkün, kitabın yazarı bu durumun
sağlıksızlığının altını incelikle çizerek birçok kez ele alıyor bu ruh hâlini.
Alegori de Ransom'un kahramanlıktan uzak olma hâliyle başlıyor zaten:
Unutulmamalıdır ki binlerce ayrı örneğinden bahsedebileceğimiz Hollywood
filmlerinde dâhi bilgili kişi olsa olsa kahramanın arkadaşıdır ama asla başrolü
oynamak ona düşmez. Bu noktada bir parantez açmakta fayda var. Bu dönemin yani
20. yüzyılın ilk yarısının bilimkurgu eserlerinde dilbilimciler gerçekten önemli
rol oynarlar. Ve hatta biraz daha ileri gidip dönemin yazarlarının uzaylılarla
iletişim kurma konusunda dilbilimcilere ve yeteneklerine duydukları güven ve
varlıklarına duydukları gereklilik oldukça açıktır diyebiliriz. Bahsi geçen
zaman dilimi hem edebiyat dünyası hem de dünyanın genelinde 'iletişim
kurulabilir' uzaylı anlayışının yaygın olduğu zaman dilimidir, bu yapıtlarda
genelde kabasaba olan ve belaya yol açan insanlardır, İkinci Dünya Savaşı
sonrasında ise bu zeki ve barışçı uzaylı figürlerinin yerini savaşçı ve dünyayı
işgal etme eğilimindeki türdeşleri alır.
'Ah,
entelektüeller'
Bu kitapta da buna uygun olarak bela Ransom'u kaçıran insanlardan
geliyor. Ancak kendisini kaçıranların elinden sorn ya da seroni diye
adlandırılan uzaylılara teslim edilmeden önce kaçmayı başaran Ransom bu
gezegende başka zeki ırklar da olduğunu keşfediyor, onlarla arkadaş oluyor,
dillerini öğreniyor. (Tolkien ile Lewis'in bir diğer ortak noktaları da ikisinin
de kitaplarında yeni ırklar için yeni diller tasarlamaları ve bu tasarım
sürecinin o dili gramerine kadar detaylandırılıyor olması.) Bu yeni dünyanın
hiyerarşisi yaklaşık şöyle: madenci pfifltriggi ırkı, balıkçılık ve tarımla
uğraşan, şiir yazıp beste yapan ve fok balığı gibi görünen hrossa ırkı ve de
yıldızları bulabilen, karmaşık cümleleri anlayan ve Malacandra'nın tarihini
hatırlayan seroni ırkı. -"Ah, entelektüeller, demek beni kurban etmek isteyenler
onlar", diyor Ransom teslim edilmek üzere getirildiği seroni'nin tanımını
duyunca- Elbette tüm bunları öğrenir ve hrossa ile arkadaşlık ederken onlara
Hıristiyanlık dinini öğretmenin kendi görevi olup olmadığını düşünecek kadar da
sıradan bir Batılı örnek aslında başrol oyuncumuz. Bunu kitaptaki alegoriye bir
nebze ışık tutmak için özellikle belirtiyorum. Onun peşine düşmüş diğer iki
insandan belki tek farkı şiddet eğilimi taşımaması ve sağduyulu olması.
Ve lakin kahramanlık sağduyu sahibi insanların, özellikle de
zorunda kaldıklarında ve de prensip sahibiyseler öğrenebilecekleri bir şeydir.
Ransom da aynen bunu yapıyor, Devine ve Weston onun peşinden gelip hrossaları
öldürmeye başlayınca gezegenin kadim ırkı eldil'in sözünü dinleyerek gezegenin
efendisi Oyarsa'yı bulmaya gidiyor. (Romanın bu kısmı da 'Oz Büyücüsü'nü
andırıyor aslında ama belirttiğim gibi bu tür benzerlikleri 'alıntı' olmaktan
çıkartıp 'gönderme' hâline getiren kullanılış biçimleri.)İşte kahraman olabilme
becerisi de başlarsa burada başlıyor: Ne olduğunu bilmediği için korktuğu
Oyarsa'ya gitmek ve ne olduklarını bildiği için korktuğu insanlardan kaçmak
arasında bir seçeneksizlikte. Ransom, tam da bir kahramana yakışacak olanı
yapıyor ve onun için hiçbir anlama gelmeyen bu durum dahilinde değer verdiği
yaratıklar (hrossa) için sonucu değiştirebilecek eylemi gerçekleştiriyor.
'Sessiz gezegen'in farklı anlamları
Detaylara girmeyeceğim, merak edenler kitabı okusunlar. Yazının bu
noktasında bahsetmek istediğim bütün bu olay akışının Lewis'in çizgisinde nasıl
konumlandırılabileceği ve bilimkurgunun bütünü içinde bu konumun neden önemli
olduğu. Öncelikle bu kitabın yazıldığı yılların 30'ların sonu ve 40'ların başı
olduğunu yani İkinci Dünya Savaşı dönemi olduğunu ve bu dönemin insanlık adına
büyük utançlar taşıdığını hatırlamalısınız. Yani Lewis'in bir ideali savunmak
adına kahramanını uzaya göndermesi hiç de garip değil. Ve yine anlamalısınız ki
bu dönemin birçok aydını gibi o da ahlâki değerleri ve bilimin tehlikeli hâle
geldiği sınır çizgilerini okuyucusuna anlatmak ihtiyacında.
Bunu yaparken bir taraftan da kendi çağının entelektüellerinin
düştükleri etik ve eylemsel hataları tartışmaya açma eğiliminde.
Diğer taraftan Lewis'in Hıristiyanlık üzerine çalışmaları ve
sorgulamaları, açtığı tartışmalar düşünülecek olursa bu kitabı -üçlemeyi- naif
bir çizgide ama incelikli olarak ele almak gerekiyor. Malacandra'nın üç ırkının
ilişkileri, bu ilişkiler üzerinden insanın ve insanlığın ahlâki niteliklerinin
ve seçimlerinin sorgulanması ve de dünyanın nasıl 'sessiz gezegen' hâline
geldiğinin öyküsü çok farklı anlamlar kazanabiliyor. Yazarın 1943'te yazdığı,
serinin dilimize yakında çevrilecek ikinci kitabı Perelandra'da bu yan
anlamların altı daha da çizilecek zaten (ikinci kitapta Ransom bir melek
tarafından Venüs'e götürülür). Ama bu kolonyalist Hıristiyanlık anlayışı değil
elbette daha bir budizm tadında, kurallar ve kavramlar üzerine bir tartışma
hâli, yine savaş koşullarını düşünecek olursak 'biri sana tokat atarsa öteki
yanağını dön'ü niye beceremiyor ve birbirimizi katlediyoruz'a yakılan bir
ağıt...
Neden dünyada bilindiği üzere Ransom Üçlemesi olarak değil Kozmik
Üçleme olarak adlandırıldığını/çevrildiğini bilmediğim üçlemenin ilk kitabı
Sessiz Gezegenin Dışında'yı,
hem erken dönem bir bilimkurgu örneği hem de insanı insan yapan değerlerin
tartışmaya açıldığı hafif felsefe yapıtı olarak okumak ve zevk almak mümkün.
Günümüz bilimkurgusuna alışık olanlara kitaptaki şiddet unsurları ve aksiyon
dozajı yetersiz gelebilir ancak bu kitabın ya da yazarın değil içinde
yaşadığımız çağın hatasıdır.