|
Uzmanlık alanına giren Şizofreni: En Uzak Ülke (1998) ve
Depresyon: Hüzünden Melankoliye (1999) kitaplarının ardından
Aşk Romanları Yazan Adam (2000), Terapi (2002) ve Büyücüler
(2003) romanlarını yayımlayan Levent Mete, edebiyatla
ilişkisini Rika'nın Beyninde ile sürdürüyor. Her romanında
farklı bir türü deniyor Levent Mete: Borges'in izini sürdüğü
ve iç içe geçmiş romanlar biçiminde kurguladığı Aşk
Romanları Yazan Adam'da kurmacanın imkânlarını kullanmış,
roman karakterleri, okuyucular ve yazarlar üzerine yaptığı
-ince- psikolojik tahlilleri, kullandığı akıcı dili ve
aksamayan temposu ile güzel bir roman çıkarmıştı ortaya.
Terapi, insan psikolojisinin derinliklerine
doğru yapılacak bir yolculuğa hazırlananlar için vaatkar bir
romandı. Taşralı dar gelirli bir ailenin büyük kente
üniversite eğitimi için gelen güzel ve çekici kızının
tüketim toplumunun nimetleriyle tetiklenen psikolojik
sorunlarını ve kişilik yarılmasını anlatan gerilimli
hikâyesiyle, Chabrol'un 'Zehirli Çiçek' filmini
hatırlatıyordu. Büyücüler, fantastik kurgulu bir romandı,
ama fantazyasını dağlarıyla, dağlarda yanan isyan
ateşleriyle, isyancılarıyla, hainleriyle, iktidar
sahipleriyle, işkencecileriyle, 'gecenin gölgeleri'yle ve
tartıştığı siyasi meselelerle kendi somut tarihimize
bağlamıştı Mete. İktidar sahiplerinin imparatorluk ordusuna
ve ölümcül kara büyüsüne karşı 'İnsanlar Eşittir'
kitaplarından yayılan isyan büyüsü ve kentleri tıka basa
doldurup ovalara ve dağlara yayılmış dev bir sıradan insan
kitlesiyle direnmeye çalışan isyancılarıyla Büyücüler
romanı, sadece kendi tarihimizin değil, eşitsizliğin,
zorbalığın, zulmün hüküm sürdüğü bütün coğrafyalardaki halk
ayaklanmalarının evrensel tarihine gönderiyordu okuyucusunu.
Özgürlüğe uzanan yollar
Büyücüler'deki isyancılar belirsiz bir zamanda
ve bilinmeyen bir coğrafyada, dağlardan kentlere doğru bir
yolculuğa çıkmışlardı. Özgürlüğe yolculuk yeni romanı
Rika'nın Beyninde de sürüyor; ancak bu kez gelecek zamanda,
genç bir kızın zihninin derinliklerinde yürüyor roman
kahramanları. Levent Mete, kara ütopyaları hatırlatan yeni
romanını yine metaforlarla güncelleyip evrenselleştirmiş.
Olup bitenleri Pepko Dereaio'nun bakış
açısından ve zamansal sıçramalarla aktarıyor yazar.
Başlangıçta, ET projesi işlerlik kazanmadan önce, iyi bir
işi, güzel ve akıllı bir karısı, sevimli bir kızı olan mutlu
bir insan o. Politikayla uğraşıyor, dünyanın ışıltılı bir
zamanında yaşadığına inanıyor, geleceğe güvenle bakıyor.
Ölenlerin beyinlerinin çıkarılarak akvaryuma benzeyen kaplar
içerisinde korunduğu ve çok kısa sürede yaygınlaşan ET, yani
'İkinci Yaşam' projesini de bilimsel bir devrim olarak
algılıyor önce. Bu tercihi yapanların pişmanlık duysalar da
kararlarını değiştirip ölümü seçemeyeceklerini, isteseler de
ölümün huzuruna kavuşamayacaklarını ileri süren proje
muhaliflerine karşı, "ölüm yerine, salt düşünmeye
indirgenmiş de olsa, ikinci bir yaşam hakkı elde etmenin
nasıl bir sakıncası olabilir" diyerek yenilikçilerin safında
yer alıyor. Ta ki, ilk başta mırıltılarla, zaman ilerledikçe
güçlü ve buyurgan bir sesle dillendirilen "ölüm cezası
yerine ikinci yaşam" talebi gerçeğe dönüşene kadar...
Zararlı düşüncelerin yol açabileceği
eylemlerden toplumu korumak söz konusu düşüncelerin
sahiplerine ise -akvaryumlarında- diledikleri gibi düşünme
hakkını(!) sağlamak için başlatılan uygulamanın
muhaliflerindendir Pepko. Beş yıl süren mücadelenin sonunda
tutuklanır ve o da ikinci yaşama yollanır. Ve bir gün
ansızın, nasıl gerçekleştiğini anlamasa da, bir başkasının
beynine yerleştiğini fark eder. Üstelik bir beyinden
başkasına sıçrama yeteneği de edinmiştir. Dış dünyada olup
bitenleri artık onların gözlerinden izleyecek ve bir gün
başkanın beynine ulaşmayı düşleyecektir.
Bir beyinden bir beyine, kimi zaman eğlenceli
kimi zaman tehlikeli bu gezintileri yapma yeteneği sadece
Pepko'ya özgü değil. Sayıları arttığı için fark edilen bu
sanal kişilikler, güvenlik birimlerinin 'gezgin ruhlar'
dedikleri bu ikinci yaşam kaçakları, sistem tarafından
istenmiyorlar elbette. Nitekim yakalanıyor Pepko. Ancak yok
edilmiyor, sistemi tehdit eden ve yakalanacağını anlayınca
intihar edip 'gezgin ruhlar'a karışan Martez Todari adlı bir
bilim adamını bulmakla görevlendiriliyor.
Ahlâki ve siyasi bir ikilemin içine düşmüştür
Pepko. Geçmişine ve inançlarına ihanet etmekle yeniden bir
bedene kavuşmak arasında bir tercih yapmak zorundadır.
Muhasebesini yapacak, Todari'yi bulabilmak için Todari'nin
kızı Rika'nın beynine yerleşmeyi, o beynin her bir köşesini
karıştırmayı kabul edecektir. Bu muhasebeyi bir de Pepko'nun
zihninden izleyelim isterseniz; "Derinlere doğru uzanıp
giden o tuhaflıklar üikesine yapmak zorunda olduğum
yolculuğu düşününce titredim. İnsan aklının karşılaştığı en
korkunç yaratıklarla doluydu orası. Böyle olduğu
biliniyordu. Ama, nasıldı bu yaratıklar? Aralarından geçmeye,
hatta belki de içlerinden bazılarının yuva olarak bellediği
oyuklara girip çıkmaya kalkan birine nasıl davranırlardı?
Dahası, orada hiçbir nesnenin artık bildiğimiz anlamda
kendisi olmadığı, bambaşka biçimler alıp inanılmaz
dönüşümlerden geçtigi biliniyordu. Yaşanacak tehlikeler
yalnızca canavarlarla sınırlı değildi. Yolumu kaybedebilir,
hayalini kurmayı bile düşünemeyecegim yaratıklardan birine
dönüşebilir, insan beynindeki derin karanlıkların bir
parçası haline gelebilirdim... Martez Todari gibi güçlü
adamların ve Müfettiş Terotel gibi acımasız vahşi
yaratıkların kozlarını paylaştıklan yerdi orası. Korkunç,
çıldırtıcı, ruhu paramparça eden deneyimlerie doluydu. Oraya
gitmek, ancak benim kadar köşeye kıstırılmış, bu denli
çaresiz bırakılmış birinin kabul edebileceği bir işti
doğrusu. Üstelik kavganın tam ortasında yer alacak,
adamlardan birini diğeri adına aldatmaya, dünyanın akışını
kötüler lehine degiştirmeye çalışacaktım."
Ne var ki, Rika'nın beyninde işler umulduğu
gibi gitmiyor. Çünkü bunalımda olan Rika, benliği
parçalanmış, intiharın eşiğine gelmiş bir halde. Pepko,
tanıdıkça sevdiği bu genç kızı kurtarmak için Martez Todari
ile işbirliği yapmak zorunda. Kendilerinin de sonu anlamına
gelen intiharı önlemek için bilinç altının en derinlerine
kilitlenmiş sırlara ulaşmaktan başka çareleri yok, ama,
yolculuğun sonunda bütün zihinlere açılan gizli geçidi
bulmak ve ET projesiyle çalınan hayatlarını geri almak
şansları var. Yolculuğun zorlu koşullarına dayanabilmek için
gezgin ruhlardan oluşan küçük bir ordu toplayıp Rika'nın
bilinçaltının kapısına dayandıklarında bambaşka bir dünyaya
adım atıyorlar.
Gelecek hiç uzak değil
Rika'nın Beyninde, Levent Mete'nin şimdiye
kadar yazdıkları içinde psikiyatri uzmanlığının imkânlarını
en iyi kullandığı romanı; Pepko ve arkadaşlarının insan
zihninin karmaşık, karanlık ve tehlikeli labirentleri
arasındaki yürüyüşleri, o zihnin yarattığı dağlarda,
ovalarda, göllerde, denizlerde, kimi zaman ürkütücü
şehirlerde, yolcuları yutmaya hazır yaratıklarla dolu
karanlık nehirlerin üzerinde sürüp giderken, her bir mekân,
her bir cisim ve her bir yaratık dış gerçekliğin bilinçte
kırılmış, eğrilmiş, bükülmüş, başka başka anlamlarla
karışmış yansımalarına dönüşüyor. Ancak asıl meselesi
bilinçaltının topoğrafik özelliklerini sergilemek değil;
Levent Mete, bu fantastik hikâyesiyle bilimin ve teknolojin
ideolojisini sorguluyor. Anlıyoruz ki, 'tekniğin özü asla ve
hiçbir şekilde teknik bir şey değildir.'
"Yalnızca teknik-olanı tasarladığımız ve öne
çıkardığımız ve bununla yetindiğimiz veya ondan kaçındığımız
sürece, tekniğin özüyle bağımızı asla kuramayız" demişti
Heidegger; "tekniği nötr bir şey olarak gördüğümüzde mümkün
olan en kötü tarzda tekniğe teslim oluruz; çünkü bugün
özellikle pek rağbet gören bu tasarım, bizi bu tekniğin özü
karşısında büsbütün körleştirir." İşte romandaki insanların
gözleri de böylesine körleştiği için -birkaç muhalif
dışında- hiçbiri fark etmiyor bilimsel devrim olduğuna
inandırıldıkları projenin nasıl bir hapishaneye
dönüşeceğini. Bilim ve teknoloji büyülüyor insanları, hayran
bırakıyor, kendisine bağlıyor ve özgürlüklerini gasp ediyor.
Yarattığı bu hayranlık ve bağımlılıkla, bir zamanlar
yeniliklere karşı tutucu olanları bile ikna ediyor
icatlarının faydalılığına. Ama gerçek hayatta da böyle
olmuyor mu? Aslında savaş sanayisinden arta kalmış bu
teknoloji ürünlerini, cep telefonlarını, bilgisayarları,
interneti, DVD'leri ve isimlerini sayamadığım diğerlerini
getirisine götürüsüne hiç bakmadan hayranlıkla kabullenmiyor
muyuz bugün? Bu nimetleri bize sunanların, bu gücü ellerinde
bulunduranların önünde saygıyla eğilmiyor muyuz? Onu
tutkuyla olumluyalım veya olumsuzlayalım, her yerde
özgürlükten yoksun ve tekniğe bağlanmış halde değil miyiz?
Ütopya yazarları
İşte bu soruları sordurtuyor Rika'nın
Beyninde. Bilinmeyene yapılan seyahat romanlarının verdiği
merak ve heyecan duygusunu ahlâki ve siyasi meselelerle
zenginleştiren Levent Mete, iktidarını ve meşruiyetini bilim
ve teknolojiden alan kapitalizmin içinde yaşadığımız
evresini gelecek bir zamana taşıyor ve o meşruiyeti sağlayan
ideolojinin çatlaklarında dolaştırıyor okuyucuyu.
Tıp alanındaki gelişmelerle, insan bedeni
üzerinde yapılan deneylerle ilgili -kimileri bilimkurgusal
kimileri fantastik- pek çok roman yazılmıştır. Dikkat çekici
husus, aya, uzak gezegenlere, denizler altına ya da geçmişe
yapılan yolculukların - genellikle-bilim ve teknoloji
hayranlığıyla hikâye edilirken, insan bedeni söz konusu
olduğunda kötümser bir gelecek tablosu çizilmesidir. Mesela
henüz 1816 yılında yazılan Dr. Frenkenstein'a bilimin gücüne
duyulan hayranlıkla bilimsel gelişmelerden duyulan
tedirginlik, işte bu ikirciklilik açık biçimde yansımış;
Mary Shelley, doğaya üstünlük sağlamaya çalışan bir bilim
adamının dramını anlatırken korkunç olanın yaratık değil
doktorun kalkıştığı deneyler olduğunu vurgulamıştı.
Yaklaşık yüz yıl sonra, Aldous Huxley, genetik
bilimin yönetici kesim tarafından gelecekte nasıl kötüye
kullanılabileceğini anlattığı Cesur Yeni Dünya'yı (1932)
yazdı; kitabın 1946'daki baskısındaki önsözünde ise
geleceğin geldiğini!.. "O zamanlar bunu gelecekte 600 yıl
sonraya atmıştım. Bugün tek bir yüzyıl içerisinde bu dehşet
üzerimize çökebilecek gibi görünmektedir" diyordu Huxley.
Gerçekten de, onun Cesur Yeni Dünya'sındaki bilim
adamlarının tek tip insan yaratmak hayali, klonlamayla pek
alâa mümkün artık. Uyuşturucu yerine geçen ilaçlarsa
eczanelerde mutluluk hapı olarak çoktandır alınıp satılıyor.
Ama asıl meseleyi gözden kaçırmayalım. Ne
Levent Mete ne de diğer kara ütopya yazarları
Nostradamus'luk iddiasında değiller; olabilecekleri önceden
görmek, gelecekten haberler vermek peşinde koşmuyorlar.
Rika'nın Beyninde'de ya da diğer romanlarda dikkat çekilen,
bilimsel ve teknolojik gelişmelerin tek başlarına daha
güzel, daha insanca daha huzurlu bir dünya yaratmaya
yetmeyeceği gerçeğidir. Vurgulanan o ki, 'ekonomik ya da
bilimsel ilerleme zorunlu olarak kültürel ya da siyasal
özgürlük anlamına gelmiyor, ahlâki yaşamın diyalektiği kendi
özerkliği içerisinde işliyor.'
Levent Mete'nin romanını ya da bu satırları
muhafazakâr ve kötümser bulanlar olabilir. Elbette geleceğin
neler getireceğini şimdiden kestiremeyiz, ama edebiyatın ilk
kara ütopyalarındaki kehanetlerin birer birer doğrulandığı
21. yüzyılda bir sonraki yüzyıl için pembe bir ütopya
tasarlayanımız var mı acaba? |