|
Ursula Le Guin o kadar uzun bir süredir performansının
doruğunda ki, bu performansın ne kadar yüksek olduğunu
unutmak işten bile değil. Üç yıldan kısa bir süre içinde
yalnızca Uçuştan Uçuşa’yı yazmakla kalmadı,
Öteki Rüzgâr
adlı bir roman yazdı, Dünyanın Doğumgünü ve
Yerdeniz Öyküleri adlı iki serisine birer cilt ekledi ve
İspanyol kökenli Arjantinli yazar Angélica Gorodischer’in
romanı Kalpa Imperial: The Greatest Empire That Never Was’ı
İngilizceye çevirdi. Bilimkurgu ya da fantastik yazarlarının
büyük çoğunluğu, başarıyla tasarladıkları, can verdikleri
bir dünyayı tek bir öyküde, hatta tek bir romanda
“harcamayı” tercih etmez – bunu bir seride kullanmak ister.
Yaklaşık 250 sayfalık
Uçuştan Uçuşa’da Le Guin 15 dünya
yaratıyor; fikirlerinin tükenmesinden pek korkmadığı ortada.
Pek çok yazar gibi, Le Guin de bildiği bir yerden başlıyor:
bu sefer havaalanlarından.
“Havaalanlarında elleri kolları bavul dolu insanlar
nihayetsiz koridorlarda bir oraya bir buraya koşuşturup
durur, tıpkı iblisin ellerine cehennemden kaçma yoları
gösteren değişik değişik yanlış haritalar tutuşturduğu
ruhlar gibi. Bu koşuşturan insanlar, yere sabitlenmiş
plastik sandalyelerinde sanki sandalyelerine sabitlenmiş
gibi oturan insanlar tarafından izlenir. (s. 11)
Bir aktarmalı uçuşun gecikmesi yüzünden Chicago’da mahsur
kalan Cincinnati’li Sita Dulip bu sıkıntılı durumdan
kaçmanın mümkün olduğunu, “sadece olduğu yerde şöyle bir
dönüp, kayarcasına eğilmekle, aslında yapması anlatmaktan
daha kolay olan bir hareketle, her yere –her yere–
gidebileceğini, çünkü zaten boyutlar arasında” (s. 13)
olduğunu keşfeder. Fakat bunu ilk keşfeden o değildir: Çok
uzun zaman önce Boyutlar Arası İrtibat Acentesi turistlerin
ziyaret edebileceği pek çok boyut üzerinde oteller
kurmuştur. Seyahate çıkacak olanlara, dil engelini en aza
indirmek için bir çevirimatik ve bir de muhakkak Rornan’ın
Pratik Boyutlar Rehberi’ni yanında bulundurması
önerilmektedir.
Turistler ziyaret ettikleri bu boyutları çok fazla kötüye
kullanır ya da sömürürlerse Boyutlar Arası İrtibat Acentesi
devreye giriyor. Ansar’da Ansarlar çok uzun zamandır bir
Yol’u izlemektedirler. Onların dilinde bu yolun adı
Madan’dır. Güney’de kentli ve komünal bir yaşam sürülürken
Kuzey’de kırsal ve aileye dayanan bir yaşam sürülmektedir.
Kuzey’de ilkbahar ve yaz mevsimlerinde gençler çiftleşmekte
ve üremektedirler; cinsellik önemli bir yer tutmaktadır;
Güney’de ise ayın mevsimlerde durgunluk hâkimdir,
eşitlikçilik önplandadır. Yazarın da dediği gibi,
“cinselliğin olmadığı yerde cinsiyetin pek bir önemi olmaz.”
Bu bin yıllık Yol takip edilirken Bayderler gelir: “Unon
Boyutu’ndan oldukça yüksek maddi teknolojiye sahip, diğer
boyutlara burunlarını soktukları için Boyutlar Arası İrtibat
Acentesi’yle pek çok defa başı derde girmiş saldırgan ve
atılgan bir halk.” (s. 63) Çevreye ve içgüdülerinize
hükmedin, diye öğütler Bayderler; araç kullanın, yürümeyin;
tüm yıl boyunca sevişin (ve çocuk yapın). Ansar kadınları
bunun cinsiyet farklılıklarını kurumlaştıracağını ve
muhtemelen feci sonuçlara yol açacağını hatırlatırlar.
Oylama yapılmasına karar verilir ve Boyutlar Arası İrtibat
Acentesi’nin de teşvikiyle Ansarlar Bayderlerin gezegenden
gitmesi yönünde oy kullanır.
Tatil Boyutu’nda turist ekonomisi ile modern emperyalizm
arasındaki genelde biraz bulanık olan sınır çizgisi tamamen
silinmiştir. Büyük Saadet Şirketi tatil adalarının
yerlilerini oranın çalışanları haline getirmiştir. Bu
adalardan her biri, Noel, Paskalya ve 4 Temmuz’un da dahil
olduğu, yıl içindeki tatillerden birine ayrılmıştır.
Boyutlar Arası İrtibat Acentesi bu sömürüyü haber alınca
boyutu kapatır. Tatil adaları bundan böyle adaların
yerlileri tarafından işletilecektir, çünkü bölgenin “hassas
ekonomisi” Büyük Saadet Şirketi tarafından harap edilmiştir
ve bir anda düzelmesi söz konusu değildir.
Nasıl gözlemcilerin varlığı deneyleri etkilerse, bu boyutlar
da yeni gelenlerin etkisi altında kalmaktadır. Gelenler
ister verimli tarım arazileri arayan çiftçiler olsun, ister
şiddet düşkünü bir tanrıya tapan haçlılar olsun, isterse de
başka bir boyuttan turistler olsun, belli bir etki
yaratmaktadırlar.
Le Guin, edebi kariyerinin başından beri mekânlar ile
insanlar arasındaki etkileşimleri, özellikle de dengenin
içeriden ya da dışarıdan bozulduğu durumlarda meydana gelen
çatışmaları ve uzlaşmaları anlatmaktan büyük keyif almıştır.
“Gy Uçanları” adlı öyküde denge içeriden bozulur. Kuşa
benzeyen fakat kanatları olmayan Gyr halkının üyelerinden
bazıları ergenlik çağının sonuna doğru dönüşüm geçirirler.
Neredeyse bir yıl süren bu acılı dönüşümün sonunda kanatları
çıkar. İlk semptomlar ortaya çıkıncaya kadar kimin
dönüşeceği belli olmaz. Şehirli Gyr’lardan bazıları
kanatları çıkınca uçuyorlar, ama diğerleri kanatlarını
bağlayıp yerde kalıyor. Gy uçanlarının yaşadığı zorlukları
okuyanlar gezegenimizde yaşayan pek çok kişiye –sanatçılara,
eşcinsellere ve kendini topluma yabancı hisseden
diğerlerine– tanıdık gelecektir.
Turistler genellikle ev sahipleriyle ortak zeminler
yakalamayı beceriyorlar, ama asıl zor ve önemli olan onların
farklılıklarını anlamak ve saygıyla karşılamak. Le Guin bunu
dil aracılığıyla gösteriyor bize. Asonu çocukları her
yerdeki çocuklar gibi geveze, ama büyüdükçe daha az
konuşuyorlar: Yetişkinler nadiren konuşuyor ve bilmece gibi
sözler söylüyorlar. “Bu neredeyse daimi konuşma perhizi
onları çok ilginç yapıyor,” diyor yazar. Çünkü söz
söylemenin kaçınılmaz olduğu ve insanların sessizliğe
dayanamadığından televizyonu ve radyoyu sürekli açık
bıraktığı bir kültür için Asonu’lar son derece egzotik
yaratıklar. Bu durum ziyaretçilerden birine çok kışkırtıcı
geliyor. Asonu’ların çocuklarını susmaya zorladığını
düşünerek bir Asonu çocuğunu kaçırıyor ve “Asonu’nun Gizli
Bilgeliği”ni söylesin diye onu sürekli konuşur tutmaya
çalışıyor.
En yabancı ve anlaşılmaz dil de “Nna Mmoy Dili”;
çevirimatikleri her seferinde dumura uğratıyor. Yazar bu
durumu şöyle açıklıyor:
“Nna Mmoy dilinde hiçbir kelimenin manası yoktur ama her
kelime içinde bulunduğu cümleye göre harekete geçirilebilen
veya yaratılabilen potansiyel çağrışımların çekirdeğini
oluşturur … Nna Mmoy lisanında yazılan metinler doğrusal
değillerdir, yani ne yatay, ne de dikeydirler; bunun yerine
merkezden çevreye doğru, her tarafa doğru ilk veya merkezi
bir kelimeden sürgün verirler, tıpkı ağaç dalları veya
büyüyen kristaller gibi; ama yazılan tamamlanınca bu kelime
söylenenin merkezi ya da başlangıcı olmayabilir.” (s.
139-40)
Burada temel mesele bağlam. Bağlam olmadan hiçbir şey tam
olarak anlaşılamaz. Kendi tarihimizi de, başka bir kültürün
karmaşık özelliklerini de bağlam dışında anlayamayız. Bağlam
olmadan gözler gerçekten göremez.
Ursula Le Guin, beklenmedik gelenekleri, yeni gelenlerin
apaçık saydığı şeylerle çelişen fikirleri olan kültürler
tasarlayıp yarattığı karakterleri buralara göndermekten hep
hoşlanmıştır. İlk temasın ardından atılan, kimi zaman hoş
durumlarla, kimi zaman faciayla sonuçlanan adımlar sırasında
ziyaretçi de ev sahibi de –hatta durumu her iki bakış
açısından da gözlemleyen okuyucu da– değişimler geçirir. Uçuştan Uçuşa’daki boyutlar arası ziyaretler ne kadar
kısa da olsa, ziyaretçiler fotoğraflardan ya da hatıra
eşyalardan çok daha dayanıklı imgeler ve fikirlerle
dönüyorlar evlerine.
|