|
Elbette öncelikle "kadın yazını" gibi bir kavramın
olabilirliğine inanmamız gerekiyor. Dolayısıyla "yazının cinsiyeti"
olmaz diyenlerin pek sevmeyeceği bir yazı olacağı aşikar bunun.
Söze başlarken Jenny Wolmark'ın 1993 yılında yayımladığı
Aliens and Others: Science Fiction and Postmodernism1 adlı kitabına
değinmek istiyorum. Wolmark bu kitabında kadın yazınında rastlanan
bilimkurgusal tiplemelerin egemen kültür farklılık ve kimlik
tanımlamalarını sorgulamak için elzem ve radikal bir gizilgüce
sahip olduklarını belirtiyor. Batı kültürüyle tanımına ve anlamına
güç üstüne güç katan "üst yazı" pratiği, kadın yazarların yarattığı
bilimkurgu ve bu kurgunun silahlarıyla inceden inceye yerle
bir ediliyor ve bu kurgu üzerinden hayata yönelik yeni sorular
üretiliyor. Aslında milenyumdun geriye bakıldığında, milenyumun
yazgısından mı yoksa o yazgıyı hazırlamış olan son yüzyılın
havasından mıdır, kurgu ve hayat bir noktada içiçe geçmiş durumda.
Gerçekten de yeni bin yılın eşiğinde, yani hayalle
gerçek, şimdiyle gelecek arasında artık her şeyin daha sınırsız
olduğu bir döneme doğru yola çıktık. Bilimkurgunun, geleceğin
ütopyacı ya da karşıt - ütopyacı nitelğinden bir tür olarak
-üstelik popüler bir tür olarak- daha da nasibini alacağı ortada.
Batı'da feminist yazın, taa 70'li yıllardan başlayarak gürümüze
değin ivmesi hızla artan bu eğilime çok sıcak bakıyor -ancak
bilimkurguyu kadın bakış açısıyla kotararak yapıyor.
Octavia Butler, Gwyneth Jones, Suzy McKee Charnas, Pamela Sergent,
Margaret Atwood,
Marge Piercy ve elbette
Ursula K. LeGuin bu yazın türünün
önde gelen yazarlarından bir kaçı.
Feminist bilimkurgu, kadın yazarları kaale almayan
ya da dışarda bırakan, son derece katı kuralları olan bilimkurguya
kadın ve toplumsal cinsiyetçilikle ilgili soruları taşımış,
kurguyu sırf bu haliyle bile politikleştirmiş bir yazı türü.
Politikleştirdiği alan bununla da sınırlı değil; tüm bilimkurgu
fantazilerine yönelik algılarımızı derinden sarsıp etkilemeyi
başarmış durumda -en azından biz kadınlar açısından! Böylece
toplumsal cinsiyetçilikten nasibini almış öznelliğin yapılanmasının
mikroskop altına yatırılması konusunda önemli bir işlevi de
üstlenmiş. Peki, böylesi bir analiz neden gereklidir, diye sorulabilir
-tabii yansızca. O zaman buna verilecek yanıt en basitinden
şu olabilir: Daha çoğulcul ve heterojen toplumsal ilişkilere
ihtiyacımız var. Bu toplumsal ilişkilerin olanaklılığının ima
edilmesi gerekiyor. Dahası kadınları halihazırda marjinalleştirmeye
devam eden iktidar odakları ve toplumsal ilişkilerin ehlileştirilmesi
için güçlü bir karşı tavır sergilemeli artık. Donna Harawey'e
göre kadın yazınındaki bilimkurgu "sorunlu kimlikler ve ötekilerin
arasındaki sınırı kaldırır, uluslarötesi tekno bilimin oluşturduğu
metin içersinde olası dünyaların keşfine çıkılması da bu sınırsızlığa
bir örnek teşkil eder.2 İşte bu sorunlu kimliklerle ötekilerin
feminist bilimkurgu içersinde toplumsal cinsiyetçiliğin, kimlik
ve ötekinin sabitlenmiş ilişkileri bıçak altına yatırılır; hatta
öznenin diğer temsil olanaklarına ışık tutar. O halde öznellik,
kimlik ve farklılıkla ilgili sorular kadın feminist bilimkurgu
yazınının birebir hedeflediği soru ve sorunlardır. Wolmar'a
göre bu yazı tür bir öteki olan "yaratık" ve daima bir "yaratık"
olan ötekinin ikili tanımlarını deşer. Ötekiliğin tasvirini
de genel eğretilemelere çok zengin bir kaynak teşkil eden bilimkurgu
ve bunlardan en tanıdığı olan "yaratık" feminist bilimkurguda
çok farklı bir işleve sahiptir. Geleneksel bilimkurguda bu yabancı
yaratık, egemen ve tabi olan arasındaki bağları destekleyen
ikili karşıtlıklar üzerinden sağlanacak farklılığa imkân tanır,
kendini yok etmek adına bu ad üzerinden o farklılığı meşrulaştırırken
feminist bilimkurgu tüm bu eğretilemelerdan yeni ve farklı anlamlar
çıkarır. Bunu yaratık ya da ötekilerin farklılığının yer aldığı
toplumsal cinsiyet ve kimliğin alternatif ve hiyerarşiye dayanmayan
olasılıklarını keşfederek gerçekleştirir.
Burada sorulacak başka bir soru feminist bilimkurgunun
ne derece yaratıcı bir yazın olduğudur. Wolmark'a göre bu yazı
türü "kendi varlığının çelişik koşulları içersinde yeni ve farklı
konulara el atıp, yeni okurlar kazanan bir tür" ile "birçok
türün karışımı olan bir yeniden okuyuş" olma kutupları arasında
gidip gelir. Burada çelişikten kastedilen geleneksel bilimkurgunun
ve dolayısıyla her zaman büyük zaptedici bir güç anlamına gelen
erkek söylemin dayatmasıdır. Erkek ve popüler olan bir tür -genel
çerçevesi üst ve alt kültür arasındaki sınırların yeniden tanımlanması
biçimindeki bir süreç olan bir türü- parçalayıp yeniden kurgulamak
feminist bilimkurguyu ne kadar ayakta tutabilir? Amacı gittikçe
çetrefil bir hale gelen feminist bilimkurguyu iki kültür arasına
sıkışmış geleneksel bilimkurgunun arasında kendine özgü bir
yol bulma şansına sahip midir?
Tüm bu sorular Batılı kadın araştırmacıların kafasını
kurcalayıp dururken 80'li yıllara gelinir. Artık işler daha
da karışıktır. Geçmişteki sorulardaki açmaz bu dönemde hayli
"patriarkal bir sinire" sahip olan 80'li yılların Sanalpunk'ı
(Cyberpunk) karşısında nasıl bir yere savuracaktır feminist
bilimkurguyu? William Gibson'ın Neuromancer romanıyla ilk kez
karşımıza çıkan Sanalpunk, William Burroughs,
J. G. Ballard
ve Samuel Delany gibi yazarların yapıtlarıyla yüzyılın son çeyreğini
eleştiri yağmuruna tutar. Peki, feminist bilimkurgu, bu erkek
egemen yeni tür içinde farklılık ve kimlik sorunlarını ne ölçüde
yansıtabilecektir? Sanalpunk erkek kahramanı modern kentin yeni
alanları içersinde "flaneur"3 bir kimlik içersinde yolları katederken,
kendisine mekân diye sadece ev içi kalan kadın böyle bir şansa
hiç bir zaman sahip olmayacaktır. Modern kent hayatı ona göre
çok gürültülü ve tehlikelidir; dolayısıyla banliyölerdeki tecrit
hayat ya da geniş apartman daireleri güvenliğin yegane timsalleridirler.
Dolayısıyla kent, yani dışarısı tamamen erkek egemen bir yapıya
sahiptir; bununla koşut olarak genel ile özel, erkek iLe Kadın
arasındaki fark postmodern toplumlarda da alabildiğine devam
eder. O halde sanaluzayın kendisi de olsa olsa toplumsal dokunun
(tarihten taa bu tarafa aktığı biçimde) birebir taklit edildiği
bir alandır -bu alandaki kimlik ve farklılık soruları ile teknoloji
vasıtasıyla bu farklılıkları ortadan kaldırabilme olanaklarının
düşünüldüğü bir alan değil.
Yeni bin yılda bedenin değişimlerinin metaforlarını
kullanmak, doğa - kültür, ben - öteki, içteki ve dıştaki ikiliklerinin
egemen ve tabi olan bağlamında toplumsal cinsiyetçiliğin yeniden
dokunduğu sibernetik sistemlerde kadın bilimkurgu, Sanalpunk
yöntemlerini kullanarak post - endüstriyel toplumdaki yaralara
parmak basmaya devam edebilecek mi, bunu zaman gösterecek.
Bu zaman tablosu içinde "Peki ya Türkiye?" diye
soracak olursak, yani AB'ye üyeliğimizi "en gerçek" boyutuyla
yeni bin yılda yakalayacak olan Türkiye, bu süreçte hayal kurmaya
başlayabilecek mi? Hayalle fantazinin nerde ayrıldığını farkedebilecek
mi? Enflasyon canavarı, Van canavarı, Beykoz canavarı, Kardak
kahramanı, Meclis başkanı, mafya babası... kimliklerinden bıkmadık
mı; ya da zamanın kavram olarak Çankaya zamanı, maaş zamanı,
emeklilik zamanı, kredi alma zamanı gibi düz ve tanımı çok belirgin
çizgisel boyutundan?
Geçmişi masala bu kadar yatkın bur toplumda çağdaş
masalların yeni yeni söylenmeye başladığı bir ülke Türkiye.
Ancak bu çağdaş masal anlatıcılar hâlâ kadın değil. Hâlâ Türkiye'de
kadın bilimkurgucu yık. Oysa tüm bu zaman ve mekânları bölmeye,
gölgeleştirmeye şiddetle ihtiyacımız var. Yani karşıt - ütopyaların
"kadın" sesine.
Modern dünyanın mitolojisi olan bu çağdaş anlatılara4,
kadın dilinden bir an önce kavuşmalıyız gibime geliyor. Rüyaların
diliyle anlatılacak o masallara çok ama çok ihtiyacımız var.
Hele de Türkiye gibi eşitlik prensibinin dayanıklılıkla ölçüldüğü,
keskin sınır ve çizgileri bu kadar çok seven, bu erkek egemen,
kendini ağırdan satan bir teknolojinin dışında "yeni dünyalar"
olanaklarına bu kadar kapalı. muhalefet kimliklere tahammülü
hiç olmayan böylesi bir toplumda, illa ki...
|
Notlar
|
|
(1) Jenny Wolmark,
Aliens and Others; Science Fiction,
Feminism and Postmodernism, Hertfordshire,
Simon and Schuster, 1993
(2) Donna Haraway,
"A Manifesta-o for Cyborgs: Science,
tecnology and socialist feminism in
1980s", Socialist Review, Part 80 (1985),
sf. 66. Akt. Jenny Wolmark
(3) Aylak düşünür,
ama elbette erkek. Janet Wolff, bu
kavramın karşıtı olarak kadın
protagonistin bu yeni söylem içersinde hiç
bir zaman gerzek bir flaneuse
olamayacağını söyler. Janet Wolff,
Feminine Sentences, Cambridge, Politiy
Press, Basil Blackwell, 1990, sf. 34 - 50
(4) Ursula K. LeGuin bunu büyük bir özenle söylüyor. Ona
göre bu iyi bir slogan. Neden derseniz,
bilimkurgu konusunda cahil olan,
bilimkurguya şüpheyle bakanları düşünmeye
sevkediyor. Ursula K. LeGuin, Kadınlar,
Rüyalar ve Ejderhalar (Metis Seçki),
"Bilimkurguda Mit ve Arketip", Çev: Bülent
Somay, Metis, İstanbul, 199, sf. 84 |
|