Son Güncelleme
6 Mayıs 2008
Bilimkurgu2000 Ana Sayfayeni çıkan kitaplarkitaplardan bölümlerİlginç bilimsel konularBilimkurgu ve diğer konular
5 Yukarı

Müstecaplıoğlu'nun Yerli Büyüleri

Bülent Somay

Popüler edebiyat alt-türlerinin (ya da popüler alt-edebiyat türlerinin) Türkiye'de yaygınlaşması yeni gerçi, ama görünür olmalarının uzun bir tarihi var. Kendisi de şiddetli bir polisiye meraklısı olan II. Abdülhamit zamanından beri polisiye eserler Osmanlıca'ya ve Türkçe'ye çevrilmiş düzenli (düzenli olmasa da sürekli) olarak. Türkiye'de 'pembe diziler' olarak bilinen 'Harlequin Romances' kitapları, yani popüler melodramlar ise 1970'lerden beri çevriliyor; zaten Muazzez Tahsin Berkand ve ondan az sonra Kerime Nadir, yarım yüzyılı aşkın bir süredir bu türde yazagelmişlerdi. Popüler tarihsel romanlar az çevrildi, ama çok yazıldı: Abdullah Ziya Kozanoğlu ve Nihal Atsız en bilinen örnekleri. Bilimkurgunun kendi adıyla boy göstermesi 1960'ları bekledi, ama Çağlayan Yayınevi daha 1950'lerin başlarında bu türde kitaplar yayınlıyordu (bu arada Kemal Tahir, Ertem Eğilmez ve Refik Erduran'a da saygılarımızı belirtmeden geçmeyelim). Fantazi, 1980'lerden beri var çeviri olarak. İlk fantazi romanı 2000'lerde yazıldı Türkiye'de; yakında bir dörtleme haline gelerek bu başlangıcı kurumsallaştıracak.

Popüler edebiyat kavramının uzun uzun tanımlanması çabasına girmeyeceğim: Polisiye, melodram, tarihsel roman, bilimkurgu ve fantazi. Bu listeyi uzatabiliriz isterseniz, ya da her melodramın (Kamelyalı Kadın) veya her tarihsel romanın (Sir Walter Scott) 'popüler edebiyat' kategorisine girmeyeceğini, bazılarının 'yüksek edebiyat' içinde sayılması gerektiğini de söyleyebiliriz. Son zamanlarda bazı bilimkurgu romanlarını da (örneğin Le Guin'in Mülksüzler'i) popüler edebiyat olmaktan 'kurtarıp', 'yukarı'ya transfer etmek isteyenler çıkmadı değil. Ancak gerekli istisnalar çıkarıldıktan sonra, geriye kalan tüm polisiye, melodram, tarihsel roman, bilimkurgu ve fantazi eserlerini popüler edebiyat kategorisinde sayabiliriz.

Tekinsiz gerçeği açıklamak

Türkiye'de öteden beri popüler tarihsel romanlar ve melodramlar yazılıyor, hatta bu alt-türlerde özgün eserler, belirli bir tarihe (1970'lere) kadar çevirilerden çok daha fazla. Üstelik yalnızca sayıca fazla da değil: Kozanoğlu ve Atsız, Berkand ve Nadir, Avrupalı benzerlerinden hiç aşağı kalmıyorlar. Hatta, özellikle tarihsel roman konusunda, cumhuriyetin ilk dönemlerinde, ulusal kimlik oluşturma gayretiyle kendi tarihini yeniden yazma denemeleri o kadar büyük bir önem kazanmış ki, zaman zaman edebi uğraş ve 'mit oluşturma' açısından benzerlerinden çok daha fazla derinlik ve geniş bir kapsam barındırabiliyorlar.

Ancak aynı şeyleri polisiye, bilimkurgu ve fantazi için söylemek mümkün değil. Kuşkusuz bunların her biri için farklı nedenler var: Kabaca söyleyecek olursak, polisiye ve bilimkurgu, popüler edebiyatta (aslında edebiyatın tümünde) varolan 'tekinsiz' çekirdeği açıklamak, anlamlandırmak, doğaötesinin, metafiziğin alanından çekip çıkararak varolan simgesel düzende kapsamak için, 19. yüzyıl boyunca gelişen türler. Polisiye bunu 'esrarı' akılcı bir teknikle çözerek yapıyor; bilimkurgu ise bilinmeyeni, 'gaip' olanı pozitivize ederek, 'pozitif' bilimlerin yöntemiyle evcilleştirerek. Kapalı bir odada işlenmiş bir cinayet, bizde bir tekinsizlik duygusu uyandırır, doğaötesi çağrışımları yaratır. Polisiye bu duyguya aydınlanma rasyonalizmi ile meydan okur. Uzaydan gelen yaratıklar bilinmeyenin tekinsiz tehdididir; bilimkurgu bu tehdidi aydınlanma-sonrası pozitivizmi ile karşılar, 'bilinebilir' hale getirir. Türkiye gerçek anlamda bir aydınlanma çağı yaşamamış olduğu için, polisiyenin ve bilimkurgunun kaynağı olan bu iki düşünce sistemi (sırasıyla, rasyonalizm ve pozitivizm) bu topraklarda yeşermemiş, en iyi ihtimalle yalnızca aydınların kullanımına açık olacak şekilde ithal edilmiştir. Oysa Avrupa'da ve onun devamı olarak ABD'de bu iki düşünce sistemi de 19. yüzyıl boyunca popüler, şehirli kültürün parçası haline gelmiştir, o yüzden de popüler edebiyatın bunlar temelinde şekillenmesi hiç şaşırtıcı değildir.

'Türkiye'de neden polisiye ya da bilimkurgu yazılmaz?' yollu sızlanmalarımızın temel cevabı budur diye düşünüyorum: Çünkü Türkiye (ve Osmanlı) popüler kültürü, tekinsizi, bilinmeyeni evcilleştirebilecek, açıklarmış gibi yapacak düşünsel araçlardan yoksundur. Kuşkusuz pozitivizme ve rasyonalizme aşina aydınlar arasından bu türlerde yazma denemeleri çıkmıştır, ancak şöyle bir açmazla: Bu düşünce sistemlerine aşina olan aydın çoğunluğu da popüler edebiyat yazmaya gönül indiremezler bir türlü, daha 'elit' türleri tercih ederler; ya şiir ya da tiyatro oyunu yazarlar ya da gerçekçi roman. 1990'larda Ahmet Ümit, Celil Oker gibi yazarlar polisiyenin bu ülkede de doğru dürüst yazılabileceğini gösterdiler; bilimkurgu ise bu kadar şanslı olamadı, birkaç deneme dışında kalıcı, sürekliliği olan bir bilimkurgu edebiyatı yeşeremedi Türkiye'de. Ancak polisiye için bile çok geç kalınmıştı bana sorarsanız.

Çünkü pozitivizm ve rasyonalizmin (ve onlara bağlı olarak bilimkurgu ve polisiyenin) Avrupa ve ABD popüler (ve elit) kültürleri içindeki egemenliği kırılmaya çoktan başlamıştı 1980'lerde. Bu düşünce sistemlerinin zaten hiç kök salamadığı Türkiye'nin gecikmiş çabaları, 'çok geç' kalmaya mahkumdu. Ancak ne mutlu ki, bilimkurgu ve polisiyenin bu kaderi, fantazi için geçerli değil.

Eve dönüş öyküleri

Fantazi edebiyatı, nevzuhur bilimkurgu ya da polisiye gibi, Aydınlanma bağımlısı bir tür değildir. Kökü ta Odysseia'ya (ama İlyada'ya değil) dayanır. Tüm fantastik yolculuk öykülerinden, şu dağın, şu ırmağın ardındaki bilinmeyen dünyayı araştırdıktan sonra eve dönüp anlatılan öykülerden kaynaklanır fantazi. Bilinmeyenden, tekinsiz olandan kaçmaz, tersine üstüne üstüne gider. Büyüyse büyüdür. Ejderhaysa ejderhadır. Hep yeni, bilinmeyen topraklarda dolaşır, hep yeni haritalar çizer (fantazi romanları çoğu zaman ek olarak harita veriyorsa bu boşuna değildir). Aydınlanmanın tekinsiz olanı, bilinmeyeni, yabancıyı ille de kendi terimleriyle içermeye çalışma yöntemi fantaziye yabancıdır; o yüzden akıldışına, doğaötesine, metafiziğe kolaylıkla yelken açar: Gidip oralarda kaybolmak ya da oraları bu dünyaya taşıyıp egemen kılmak için değil. Tam tersine o fantastik dünyaları birer metafor olarak kullanıp, bu dünyada egemen olan 'aklı' ve 'bilimi' sorgulamak, parçalayıp yeniden kurmak için.

İşte Türkiye bu edebiyat alt-türüne (ya da alt-edebiyat türüne) yabancı olmadı hiçbir zaman. Bir yandan Türklük üzerinden Dede Korkut, öte yandan İslamiyet üzerinden Binbir Gece, zaten bizim popüler kültürümüzün temelinde vardı ve keşfedilmeyi bekliyordu. Ama ne yazık ki, bunu ilk keşfeden gene bizden biri değil, tüm dünya mitolojilerinin en iyi öğrencisi olan Tolkien oldu. Yüzüklerin Efendisi'ndeki atlarının üzerinde yaşayan Rohan cengaverlerini tanımadınız mı? Tolkien 20. yüzyıl fantazi edebiyatını (ya da fantazi edebiyatının 20. yüzyıldaki izdüşümünü) neredeyse tek başına kurarken, bizim mitolojilerimizden, tarihimizden ve masallarımızdan da yararlandı. Tolkien'ın başlattığı bu tür giderek güçlenip günümüze varırken ve kitapçı raflarında polisiyeyi bir kenara itip bilimkurgunun alanını da günden güne daraltırken, Türkiye bir yirmi yıl kadar farkına bile varmadı bu durumun. Derken önce Le Guin'in fantazi romanları, ardından Tolkien'ın kendisi Türkçeye çevrildi. Onları 1980'lerin ve '90'ların yeni isimleri izledi: Eddings, Jordan, Goodkind, Brooks, Pratchett. Sanıyorum yakında George Martin de bu kervana katılacak. Tad Williams da çevrildiğinde neredeyse eksiksiz bir Türkçe fantazi arşivine kavuşmuş olacağız, en azından 'seçkin' eserler açısından.

Fantazi romanları Türkiye'de bilimkurgudan çok daha fazla ve hızlı bir ilgi gördü, çok sattı. Tolkien dünyadaki 'en çok satan' ününü boşuna edinmediğini kanıtladı. Polisiye ile karşılaştırıldığında ise biraz daha zamana gerek var. Polisiye Türkiye'de 'çok satan' değil 'uzun satan' bir tür olmuştur hep. Fantazinin de aynı şeyi başarıp başaramayacağını bir on yıl içinde göreceğiz.

Ama en önemlisi, bu 'furya' yaratıcılık alanında anında meyve verdi. Daha yirmili yaşlarının başlarına bir fantazi meraklısı, yaşını çok aşan bir projeye girişip, bir fantazi dörtlemesi yazmaya başladı. Barış Müstecaplıoğlu'nun Perg Efsaneleri dizisinden bahsediyorum. Barış ile ilk karşılaştığımızda 23-24 yaşlarındaydı sanıyorum. 'Korkak ve Canavar'ı bitirmiş, devamı üzerinde çalışıyordu. Şimdi ise Perg'in üçüncü kitabı olan 'Bataklık Ülke' de yayımlandı. Son kitap ise gün saymaktadır herhalde. Müstecaplıoğlu daha sonra Perg topraklarında gezinmeye devam mı eder, yoksa başka haritalara doğru yelken mi açar bilmiyorum. Ama şu ortada: Perg hem kişisel hem de ulusal/türsel bir ilk olarak görevini yerine getirdi. Artık Türkiye'de her genç, her meraklı (ama bunu bu güne kadar itiraf etmeye utanmış) orta yaşlı, her FRP (Fantazi Rol Yapma) oyuncusu, oturup bir fantazi romanı (ya da dizisi) projesine girişebilir. Tamam, bunların çoğu başarısız, sıradan, taklit ya da düpedüz kötü de olabilir. Ama iyinin ortaya çıkması için çok sayıda kötüye de ihtiyaç var: Dostoyevski'yi biliyoruz, ama onun çağdaşı olan bir sürü (kötü) Rus romancısından haberimiz var mı? Önemli olan şu ki, onlar olmadan Dostoyevski olamazdı.

Perg Efsaneleri'nin yeri

Barış Müstecaplıoğlu'nun bize sunduğu şans, türe iyi, özenilmesi gereken bir örnekle başlamış olmamız. Diline özenilmiş, kurgusu inceden inceye hesaplanmış, tipleri sıradanlığa, prototiplere kaçmadan çizilmiş bir romanla. Haritası inandırıcı olan bir romanla. Bana sorarsanız, Perg yukarıda saydığım Amerikan/İngiliz fantazi romancılarının eserlerinden hiç de aşağı kalmıyor. Hatta İngilizceye çevrilip yayınlanması olmayacak iş değil, zahmet ve zaman gerektirse de. Evet Perg bir Orta Dünya değil (Tolkien kocaman bir edebiyat profesörüydü Yüzüklerin Efendisi'ni yazdığında, dünya mitolojilerini, kadim dilleri yalayıp yutmuştu). Guorin belki de Ged kadar ya da Tenar kadar kolayca özdeşleşebileceğimiz bir tip değil (Le Guin büyüme öykülerinin üstadıdır). Ama Perg Efsaneleri, kitapçılarda onların yanında durmayı hak ediyor; en az Goodkind'ın ya da Jordan'ın romanları kadar.

Barış yazmaya devam edecektir eminim: Fantazi diğer türlere benzemez, sizi büyüler, bir kez büyünün etkisi altına girerseniz bir daha kurtulamazsınız.

Barış da artık yazma büyüsünün etkisi altında, kalemini elinden bırakamaz, bilgisayarını kapatamaz (bilgisayar ve büyü çelişmezler, çünkü büyü zaman ve teknoloji aşırıdır). İşin kötüsü bu büyü bulaşıcıdır da; Perg Efsaneleri'ni eline alan herkes yakalanmış demektir, onlar da en azından bir kere düşüneceklerdir artık kendi haritalarını çizmeyi. Ve üstünde yaşadığımız ve liseyi bitirene kadar bin kere ezberlediğimiz bu sıkıcı, kötü, çoğumuza acı ve mutsuzluk veren dünyanın o aşina, keyfi haritası, ancak herkes kendi fantastik haritalarını çizdikçe, fantazinin içinden yürüyüp geçtikçe, umut veren, anlamlı ve keyifli bir hal kazanacak.

Radikal Kitap - Şubat 2004
Bülent Somay
  Ana Sayfa  |  Yeni Kitaplar  |  Arama  |  Öyküler  |  Yazarlar  |  Sanal Kitaplar  |  Makaleler  
  Bilimsel Yazılar | Ödüller | Forum | Yayınevleri | e-Posta