|
Popüler edebiyat alt-türlerinin (ya da popüler alt-edebiyat
türlerinin) Türkiye'de yaygınlaşması yeni gerçi, ama görünür olmalarının uzun
bir tarihi var. Kendisi de şiddetli bir polisiye meraklısı olan II. Abdülhamit
zamanından beri polisiye eserler Osmanlıca'ya ve Türkçe'ye çevrilmiş düzenli
(düzenli olmasa da sürekli) olarak. Türkiye'de 'pembe diziler' olarak bilinen 'Harlequin
Romances' kitapları, yani popüler melodramlar ise 1970'lerden beri çevriliyor;
zaten Muazzez Tahsin Berkand ve ondan az sonra Kerime Nadir, yarım yüzyılı aşkın
bir süredir bu türde yazagelmişlerdi. Popüler tarihsel romanlar az çevrildi, ama
çok yazıldı: Abdullah Ziya Kozanoğlu ve Nihal Atsız en bilinen örnekleri.
Bilimkurgunun kendi adıyla boy göstermesi 1960'ları bekledi, ama
Çağlayan
Yayınevi daha 1950'lerin başlarında bu türde kitaplar yayınlıyordu (bu arada
Kemal Tahir, Ertem Eğilmez ve Refik Erduran'a da saygılarımızı belirtmeden
geçmeyelim). Fantazi, 1980'lerden beri var çeviri olarak. İlk fantazi romanı
2000'lerde yazıldı Türkiye'de; yakında bir dörtleme haline gelerek bu başlangıcı
kurumsallaştıracak.
Popüler edebiyat kavramının uzun uzun tanımlanması çabasına
girmeyeceğim: Polisiye, melodram, tarihsel roman, bilimkurgu ve fantazi. Bu
listeyi uzatabiliriz isterseniz, ya da her melodramın (Kamelyalı Kadın) veya her
tarihsel romanın (Sir Walter Scott) 'popüler edebiyat' kategorisine
girmeyeceğini, bazılarının 'yüksek edebiyat' içinde sayılması gerektiğini de
söyleyebiliriz. Son zamanlarda bazı bilimkurgu romanlarını da (örneğin
Le
Guin'in Mülksüzler'i) popüler edebiyat olmaktan 'kurtarıp', 'yukarı'ya transfer
etmek isteyenler çıkmadı değil. Ancak gerekli istisnalar çıkarıldıktan sonra,
geriye kalan tüm polisiye, melodram, tarihsel roman, bilimkurgu ve fantazi
eserlerini popüler edebiyat kategorisinde sayabiliriz.
Tekinsiz gerçeği açıklamak
Türkiye'de öteden beri popüler tarihsel romanlar ve melodramlar
yazılıyor, hatta bu alt-türlerde özgün eserler, belirli bir tarihe (1970'lere)
kadar çevirilerden çok daha fazla. Üstelik yalnızca sayıca fazla da değil:
Kozanoğlu ve Atsız, Berkand ve Nadir, Avrupalı benzerlerinden hiç aşağı
kalmıyorlar. Hatta, özellikle tarihsel roman konusunda, cumhuriyetin ilk
dönemlerinde, ulusal kimlik oluşturma gayretiyle kendi tarihini yeniden yazma
denemeleri o kadar büyük bir önem kazanmış ki, zaman zaman edebi uğraş ve 'mit
oluşturma' açısından benzerlerinden çok daha fazla derinlik ve geniş bir kapsam
barındırabiliyorlar.
Ancak aynı şeyleri polisiye, bilimkurgu ve fantazi için söylemek
mümkün değil. Kuşkusuz bunların her biri için farklı nedenler var: Kabaca
söyleyecek olursak, polisiye ve bilimkurgu, popüler edebiyatta (aslında
edebiyatın tümünde) varolan 'tekinsiz' çekirdeği açıklamak, anlamlandırmak,
doğaötesinin, metafiziğin alanından çekip çıkararak varolan simgesel düzende
kapsamak için, 19. yüzyıl boyunca gelişen türler. Polisiye bunu 'esrarı' akılcı
bir teknikle çözerek yapıyor; bilimkurgu ise bilinmeyeni, 'gaip' olanı
pozitivize ederek, 'pozitif' bilimlerin yöntemiyle evcilleştirerek. Kapalı bir
odada işlenmiş bir cinayet, bizde bir tekinsizlik duygusu uyandırır, doğaötesi
çağrışımları yaratır. Polisiye bu duyguya aydınlanma rasyonalizmi ile meydan
okur. Uzaydan gelen yaratıklar bilinmeyenin tekinsiz tehdididir; bilimkurgu bu
tehdidi aydınlanma-sonrası pozitivizmi ile karşılar, 'bilinebilir' hale getirir.
Türkiye gerçek anlamda bir aydınlanma çağı yaşamamış olduğu için, polisiyenin ve
bilimkurgunun kaynağı olan bu iki düşünce sistemi (sırasıyla, rasyonalizm ve
pozitivizm) bu topraklarda yeşermemiş, en iyi ihtimalle yalnızca aydınların
kullanımına açık olacak şekilde ithal edilmiştir. Oysa Avrupa'da ve onun devamı
olarak ABD'de bu iki düşünce sistemi de 19. yüzyıl boyunca popüler, şehirli
kültürün parçası haline gelmiştir, o yüzden de popüler edebiyatın bunlar
temelinde şekillenmesi hiç şaşırtıcı değildir.
'Türkiye'de neden polisiye ya da bilimkurgu yazılmaz?' yollu
sızlanmalarımızın temel cevabı budur diye düşünüyorum: Çünkü Türkiye (ve
Osmanlı) popüler kültürü, tekinsizi, bilinmeyeni evcilleştirebilecek, açıklarmış
gibi yapacak düşünsel araçlardan yoksundur. Kuşkusuz pozitivizme ve rasyonalizme
aşina aydınlar arasından bu türlerde yazma denemeleri çıkmıştır, ancak şöyle bir
açmazla: Bu düşünce sistemlerine aşina olan aydın çoğunluğu da popüler edebiyat
yazmaya gönül indiremezler bir türlü, daha 'elit' türleri tercih ederler; ya
şiir ya da tiyatro oyunu yazarlar ya da gerçekçi roman. 1990'larda Ahmet Ümit,
Celil Oker gibi yazarlar polisiyenin bu ülkede de doğru dürüst yazılabileceğini
gösterdiler; bilimkurgu ise bu kadar şanslı olamadı, birkaç deneme dışında
kalıcı, sürekliliği olan bir bilimkurgu edebiyatı yeşeremedi Türkiye'de. Ancak
polisiye için bile çok geç kalınmıştı bana sorarsanız.
Çünkü pozitivizm ve rasyonalizmin (ve onlara bağlı olarak
bilimkurgu ve polisiyenin) Avrupa ve ABD popüler (ve elit) kültürleri içindeki
egemenliği kırılmaya çoktan başlamıştı 1980'lerde. Bu düşünce sistemlerinin
zaten hiç kök salamadığı Türkiye'nin gecikmiş çabaları, 'çok geç' kalmaya
mahkumdu. Ancak ne mutlu ki, bilimkurgu ve polisiyenin bu kaderi, fantazi için
geçerli değil.
Eve dönüş öyküleri
Fantazi edebiyatı, nevzuhur bilimkurgu ya da polisiye gibi,
Aydınlanma bağımlısı bir tür değildir. Kökü ta Odysseia'ya (ama İlyada'ya değil)
dayanır. Tüm fantastik yolculuk öykülerinden, şu dağın, şu ırmağın ardındaki
bilinmeyen dünyayı araştırdıktan sonra eve dönüp anlatılan öykülerden
kaynaklanır fantazi. Bilinmeyenden, tekinsiz olandan kaçmaz, tersine üstüne
üstüne gider. Büyüyse büyüdür. Ejderhaysa ejderhadır. Hep yeni, bilinmeyen
topraklarda dolaşır, hep yeni haritalar çizer (fantazi romanları çoğu zaman ek
olarak harita veriyorsa bu boşuna değildir). Aydınlanmanın tekinsiz olanı,
bilinmeyeni, yabancıyı ille de kendi terimleriyle içermeye çalışma yöntemi
fantaziye yabancıdır; o yüzden akıldışına, doğaötesine, metafiziğe kolaylıkla
yelken açar: Gidip oralarda kaybolmak ya da oraları bu dünyaya taşıyıp egemen
kılmak için değil. Tam tersine o fantastik dünyaları birer metafor olarak
kullanıp, bu dünyada egemen olan 'aklı' ve 'bilimi' sorgulamak, parçalayıp
yeniden kurmak için.
İşte Türkiye bu edebiyat alt-türüne (ya da alt-edebiyat türüne)
yabancı olmadı hiçbir zaman. Bir yandan Türklük üzerinden Dede Korkut, öte
yandan İslamiyet üzerinden Binbir Gece, zaten bizim popüler kültürümüzün
temelinde vardı ve keşfedilmeyi bekliyordu. Ama ne yazık ki, bunu ilk keşfeden
gene bizden biri değil, tüm dünya mitolojilerinin en iyi öğrencisi olan Tolkien
oldu. Yüzüklerin Efendisi'ndeki atlarının üzerinde yaşayan Rohan cengaverlerini
tanımadınız mı? Tolkien 20. yüzyıl fantazi edebiyatını (ya da fantazi
edebiyatının 20. yüzyıldaki izdüşümünü) neredeyse tek başına kurarken, bizim
mitolojilerimizden, tarihimizden ve masallarımızdan da yararlandı. Tolkien'ın
başlattığı bu tür giderek güçlenip günümüze varırken ve kitapçı raflarında
polisiyeyi bir kenara itip bilimkurgunun alanını da günden güne daraltırken,
Türkiye bir yirmi yıl kadar farkına bile varmadı bu durumun. Derken önce
Le Guin'in fantazi romanları, ardından Tolkien'ın kendisi Türkçeye çevrildi. Onları
1980'lerin ve '90'ların yeni isimleri izledi: Eddings, Jordan, Goodkind, Brooks,
Pratchett. Sanıyorum yakında
George Martin de bu kervana katılacak. Tad Williams
da çevrildiğinde neredeyse eksiksiz bir Türkçe fantazi arşivine kavuşmuş
olacağız, en azından 'seçkin' eserler açısından.
Fantazi romanları Türkiye'de bilimkurgudan çok daha fazla ve hızlı
bir ilgi gördü, çok sattı. Tolkien dünyadaki 'en çok satan' ününü boşuna
edinmediğini kanıtladı. Polisiye ile karşılaştırıldığında ise biraz daha zamana
gerek var. Polisiye Türkiye'de 'çok satan' değil 'uzun satan' bir tür olmuştur
hep. Fantazinin de aynı şeyi başarıp başaramayacağını bir on yıl içinde
göreceğiz.
Ama en önemlisi, bu 'furya' yaratıcılık alanında anında meyve
verdi. Daha yirmili yaşlarının başlarına bir fantazi meraklısı, yaşını çok aşan
bir projeye girişip, bir fantazi dörtlemesi yazmaya başladı.
Barış Müstecaplıoğlu'nun
Perg Efsaneleri dizisinden bahsediyorum. Barış ile ilk
karşılaştığımızda 23-24 yaşlarındaydı sanıyorum. 'Korkak ve Canavar'ı bitirmiş,
devamı üzerinde çalışıyordu. Şimdi ise Perg'in üçüncü kitabı olan 'Bataklık
Ülke' de yayımlandı. Son kitap ise gün saymaktadır herhalde. Müstecaplıoğlu daha
sonra Perg topraklarında gezinmeye devam mı eder, yoksa başka haritalara doğru
yelken mi açar bilmiyorum. Ama şu ortada: Perg hem kişisel hem de ulusal/türsel
bir ilk olarak görevini yerine getirdi. Artık Türkiye'de her genç, her meraklı
(ama bunu bu güne kadar itiraf etmeye utanmış) orta yaşlı, her FRP (Fantazi Rol
Yapma) oyuncusu, oturup bir fantazi romanı (ya da dizisi) projesine girişebilir.
Tamam, bunların çoğu başarısız, sıradan, taklit ya da düpedüz kötü de olabilir.
Ama iyinin ortaya çıkması için çok sayıda kötüye de ihtiyaç var: Dostoyevski'yi
biliyoruz, ama onun çağdaşı olan bir sürü (kötü) Rus romancısından haberimiz var
mı? Önemli olan şu ki, onlar olmadan Dostoyevski olamazdı.
Perg Efsaneleri'nin yeri
Barış Müstecaplıoğlu'nun bize sunduğu şans, türe iyi, özenilmesi
gereken bir örnekle başlamış olmamız. Diline özenilmiş, kurgusu inceden inceye
hesaplanmış, tipleri sıradanlığa, prototiplere kaçmadan çizilmiş bir romanla.
Haritası inandırıcı olan bir romanla. Bana sorarsanız, Perg yukarıda saydığım
Amerikan/İngiliz fantazi romancılarının eserlerinden hiç de aşağı kalmıyor.
Hatta İngilizceye çevrilip yayınlanması olmayacak iş değil, zahmet ve zaman
gerektirse de. Evet Perg bir Orta Dünya değil (Tolkien kocaman bir edebiyat
profesörüydü Yüzüklerin Efendisi'ni yazdığında, dünya mitolojilerini, kadim
dilleri yalayıp yutmuştu). Guorin belki de Ged kadar ya da Tenar kadar kolayca
özdeşleşebileceğimiz bir tip değil (Le Guin büyüme öykülerinin üstadıdır). Ama
Perg Efsaneleri, kitapçılarda onların yanında durmayı hak ediyor; en az
Goodkind'ın ya da Jordan'ın romanları kadar.
Barış yazmaya devam edecektir eminim: Fantazi diğer türlere
benzemez, sizi büyüler, bir kez büyünün etkisi altına girerseniz bir daha
kurtulamazsınız.
Barış da artık yazma büyüsünün etkisi altında, kalemini elinden
bırakamaz, bilgisayarını kapatamaz (bilgisayar ve büyü çelişmezler, çünkü büyü
zaman ve teknoloji aşırıdır). İşin kötüsü bu büyü bulaşıcıdır da;
Perg
Efsaneleri'ni eline alan herkes yakalanmış demektir, onlar da en azından bir
kere düşüneceklerdir artık kendi haritalarını çizmeyi. Ve üstünde yaşadığımız ve
liseyi bitirene kadar bin kere ezberlediğimiz bu sıkıcı, kötü, çoğumuza acı ve
mutsuzluk veren dünyanın o aşina, keyfi haritası, ancak herkes kendi fantastik
haritalarını çizdikçe, fantazinin içinden yürüyüp geçtikçe, umut veren, anlamlı
ve keyifli bir hal kazanacak. |