|
Sevgiyle hatırladığım, hiç unutamadığım, hayatımdaki
en güzel ses, yaz havasının arasından uçup ön verandama düşen katlanmış
gazetenin sesiydi.
Dokuz yaşımdan ondört yaşıma kadar her öğleden sonrasında
o ses, ve -verandanın kalın tahtalarınınkiler hariç-, onun evin duvarına,
veya kafesli kapıya, ya da bir pencereye çarpmasıyla çıkardığı gümbürdemenin
evin içindeki bir kişi üzerinde tetikleyici bir etkisi vardı.
Kapı ardına kadar açılırdı. Gözleri parıldayan, soluk
almaya çalışan ağzı açık, elleri gazeteyi sıkı sıkı kavramış bir çocuk-
yani ben, kapıdan fırlardım. Ve böylece Waukegan, IIlinois'nin seçme, küçük
zekalarından birinin aç ruhu işte bununla beslenebilirdi:
'BUCK ROGERS 25. YÜZYILDA.'
Anlattıklarım nasıl yaşadığımdır- bir merak, belirsiz
bir taşkınlık içinde, yarı isteri durumunda. Sevdiğim zaman tam sevdim. Çıldırdığım
zaman, Kaptan Ahab'ın kamarotuydum- delilik delirtirdi.
Aslında, halen de -çokça- bu tarzda yaşıyorum. Şu çocuk
hâlâ ruhumu bir tramplen gibi kullanıyor. Ve Buck Rogers, onun ilk- yani
benim ilk- devasa tiryakiliğimizdi. Dikkat edin,
sanki iki kişiymişiz gibi konuşup duruyorum. Ancak bu hepimiz için geçerli
değil mi? Birinin gösterisi sürerken bayram yapan ruh; ve onun yaptıklarını
tribünden izlerken çok beğenen, alkışlayan, daha pratik olan, ruha ait bir
beden yok mudur hep? Biri bu cinnete nasıl ulaşır? Bu duygu dünyasını diğerlerine
nasıl açıklarsınız? Kolay yanıtlara sahip değilim, içinde bulunduğum
herhangi bir olay için hem de.
Vücut bulmaya başladığım şey; erken 1920'lerde diğer milyonlarca çocukta
olduğu gibi, sinema filmleriydi. Lon Chaney'den "Notre Dame'm Kamburu/The
Hunchback of Notre Dame", "Bay Wu/Mr. Wu", "Gece Yarısından
Sonra Londra/London After Midnight", ve "Opera'daki Hayalet/The
Phantom of the Opera" beni yetiştirdi; "Kedi ve Kanarya/The Cat and
The Canary", "Yarasa/The Bat" ve "Goril/The Gorilla"
beni şekillendirdi. Böylece dokuz yaşıma ulaştığımda, tam da Buck
Rogers'a toslamanın eşiğinde, XX. yüzyılın
gerçek bir çocuğuydum. Bu şunu ifade eder; McLuhan'dan çok önce, gözlemsel
bir insandım. Ve gözlerimi sadece filmlerle değil aynı zamanda çizgiromanlar
ve Chicago müzelerinin hazineleriyle beslerdim. Tyrannosaurus Rex,
Brontosaurus, Pterodactyl için erken ve çok büyük bir aşka kapıldım.
Geçmişin fazla sayıdaki ölü varlığından, taklidi yapılan gelecekte
gerçekleştirilecek olan fazla sayıda makinaya geçiş yapmak benim için her
durumda doğal bir adımdı. 1928'deydi, masum filmlere gidilen bir hayattan
saptım ve bilimkurgu dergileriyle kendimi aşina etmeye giriştim; bunlar çok
tatmin edici şekilde bir Pterodactyl ile uzun menzilli bir roketi bir araya
getiriyordu çünkü. Asla büyümediğim bütün o yıllar içinde, uzun-zamandır-çökmüş-olan
toza karışan yeni gelecek tozlar benim değişmez dostlarım oldu.
"Konuya gir," diyorsunuz. "Tanrı Aşkına, Lafı bırak ve
Buck Rogers'a geç."
Ancak anlarsınız, bunu henüz yapamam. Bir süre için, bir yolunu bulup
sizi maddi eşyalarınızdan -arabanızdan, evinizden, teyp yığınlarından
radyolardan, TV'lerden, ve sairelerden izole edemedikçe, sizi 1929'a çekip götüremedikçe,
ve birazcık mucizeyle sizi dokuz yaşındaki bir çocuğa döndüremedikçe
Buck Rogers'a geçmek anlamsız olacaktır.
O zaman Dünya neye benziyordu? Küçük bir roketin dahi bulunmadığı,
hatta ümidinin dahi olmadığı bir dünya. Oh, evet, daha sonra bu alanda ümit
veren profesör Goddard gibi birkaç çılgın adamı hatırlayacağız tabii.
Ancak kimse onu idrak etmemişti. O saçma sapan konuşan bir geri zekalı, bir
budala, kısaca hiçbir şeydi. Von Braun? Fritz Lang'ın, "Girl in The
Moon/ Ay'daki Kız" filminden aşırı derecede etkilenmiş bir kaçık,
roket toplulukları oluşturan, geceleri dışarıda yıldızlar altında duran,
asla bir yere gelemeyecek şekilde varlığını kaybetmiş biriydi. Ve, 1929'da
onu düşünün! Sebebimiz, o güzel çalışmadır çünkü- Armstrong, Aldrin,
ve Collins henüz doğmamışlardı.
1929'da az sayıda uygun şartlara sahip yol ve gerçekte pek iyi durumda
olmayan ancak kıtayı aşan otoyollar bulabilirdiniz. Bugünkü nüfusumuzdan
seksen milyon kişi daha azdık. Hava direncini azaltmak için tasarlanmış ilk
trenler sadece proje aşamasındaydı. Ses duvarını hiçkimse geçememişti.
Aslında kırmak imkansızdı zaten- aerodinamiğin tanrılarına (kanunlarına)
karşı cesaretini göstermeye kalkışan herhangi bir kimse porselen gibi
paramparça olacaktı çünkü! Bu 'gibi' gerçekti. Bu 'gibi' doğru olarak
biliniyordu.
Ülkenin diğer ucuna yolcu hava trafiği mi? Sadece birkaç bin insan
paraya sahipti. Diğer 120 milyon kişi trene binerdi; evden süt renginde ayrılır
is renginde varırlardı.
O günlerde bir milyon dolara sahip olsaydınız, bir teyp alamayacaktınız-
en azından. Televizyon? Onu belki de 1999'da icat edecektik. Radyo? Henüz
emekleme döneminde, sadece birkaç yıl önce doğdu. Filmler dahi; Dick
Calkins, Buck Rogers'ı çizmeye başlamadan birkaç ay gibi kısa bir süre önce
gerçek ses kullanarak seslendirilmeye yeni başlanmıştı.
Bu yüzden, 1969'la kıyaslandığında, Amerikan buharlı gemilerinin son
buharlarıyla, son günlerini yaşayan saçaklı gezi arabalarıyla, süt
kamyonlarıyla, ve tembel yaz atlarının çektiği buz vagonlarıyla ben, ve
1920'lerin bütün çocukları herşeyle heyecanlanırdık.
Yönümü en hoş eskimiş olanlara çevirirsem; Cap Stubbs çizgiroman
striplerini hatırlamaya çalışın- orada ben ve benim babaannem vardı. Yeni
mekanik hayvanların kısa zamanda bütün hepimizi cehenneme itebilecekleri gerçeğine
karşın sessiz, sancı veren orta sınıf sınırında sendeleyerek ayakta
duran da, günlük çizgiroman stribi Out Our Way'deki gibi bütün aile benim
ailemdi. Bu durumda, yarını kutlayan roket dolu, biraz daha büyük 4 Temmuz
gibi Buck Rogers'ın vizyonumuzun üzerine fırlamasında şaşılacak birşey
yoktu.
Ve Buck ortaya çıktığında, Bion Amcanın ta Alpha Centauri'den çektiği
bol gürültülü parazitin yanı sıra Schenectady'deki bir oda dörtlüsünün
çaldığı uyku müziğini çalan, dokuzbin tüple doldurulmuş on-çevirmeli
bir radyo haline soktuğu Victrola marka boğaz temizleme aletinden kesinlikle
çok daha muhteşemdi. Büyük Buck'ın dünyası evimizdeki boş garajla, veya
1924 model bir Kissel Kar'ın tıkıştırıldığı komşu garajla karşılaştırıldığında
ne kadar da muazzam kalıyordu.
Ve, Buck Rogers Kuzey Illinois'in göklerine ne yazdı? Phil
Nowlan ve Dick
Calkins; Buck'ın öğle saatlerinde onun maceralarını okuyarak, sindirip
duran bizim için ileriki tarihlerde dahi aşka dönüşmesinde, böylesine dürtücü
neye sahiptiler?
Onlar şöyle demişti: "Niye bekliyorsunuz? Şimdi tam zamanı. Koşun
çocuklar, koşun. Bu fikirleri yutun, balonlardakileri konuşun, gelecek
olun." Ve, ince kristalle çalışan radyo bir cepte ve bizim Lon Chaney'in
vampir dişleri ötekinde, sönük gerçeklik tarafından yere çalınmış,
macera romanı için ölen bizler, bilinmezin denizine daldık ve mutlu bir şekilde
boğulduk.
Buck Rogers, bizi anında aşkın kör anlaşılmazlığının içine çarpmayı
sağlayacak hangi özelliğe sahipti? Güzel, Burada birkaçını hatırlatayım:
-çizgiroman striplerindeki ilk bölümlerinden de hatırlayacağınız gibi-
Patlayıcı mermiler atan roket silahları; 'sıçratıcı kemerler' ile havada
uçan insanlar (herkesin, asla icat edilmeyecek zannettiği jet iticilerle,
insanları havaya kaldıran roket kemerleri daha sonra ortaya çıkacaktı doğal
olarak); yerin yüzeyinde tazyikli hava sayesinde sekerek ilerleyen
hoverkraftlar; dokunduğu herşeyi atomlarına bölen, yıkıcı yokediciler;
radar teçhizatlı robot orduları; televizyon kontrollü roketler ve roket
bombaları; Mars'dan saldırı, Ay'a ilk ayak basış...
Devam edelim. Bir saniye için şunu düşünün. Düşünce yapımız, Ay'ın
yüzeyine iniş kapasiteli bir makinanın icat edilebileceğini yıllar önce,
1929 yılında, hayal edemeyecek kadar ilkeldi. Ve hatta o zamanlar böyle bir düşünceye
kahkahalarla gülünürdü, üstelik insanların %99'u tarafından imkansız
diye nitelendirilirdi. Ancak Buck Rogers çok daha fazlasını bize sundu:
Asteroidlere bir yolculuk, Venüs'e, Merkür'e, ve- evet, Jüpiter'in kendisine
bir seyahat.
Buck Rogers'ın çizilmiş olduğu çeşitli stillere bakınca, şimdi bile
çocukluğumda ortaya çıkan eleştiriler ve eski kuvvetli hisler olmadan çizgiroman
karelerinin sanatsal değerini yargılamak benim için imkansızdır.
Çizim şeklinden çok içinde meydana gelen olayların bu çizgiroman
dizisini başarılı kıldığına inanma eğilimindeyim. Her çocuğun düşmanı
yerçekimidir, ve Buck Rogers'ın ilk birkaç gününün içinde o inanılmaz
madde, 'inertron' ayaklarımızı yerden yükseltti ve bizi gökyüzüne
savurdu— sonunda özgürdük. Ve öyle özgürdük ki, sadece köpeklerin,
nehirlerin ve gökdelenlerin üzerinden sıçramıyorduk, ayrıca yıldızlara
da meydan okuyorduk.
Evet, doğru. Erken 20. yüzyıl çizerleri Little Nemo gibi, benzer
karakterlerin gezegenlerarası seyahatlerini çizmişlerdi. Ancak bütün bunlar
fanteziydi. Buck Rogers, şimdi olan gerçeklerdi; düşler aniden yatak odasının
duvarlarından sıyrılarak ilerleyip, kendilerini yeniden yaratıp, ve bir kat
fazla yeni düşlerin ortaya çıkacağı üç boyutun içine daldıkları,
ziyadesiyle fantezi bir hikayeydi.
Bütünüyle gerçek olan Buck Rogers'ın meydana çıkarılması olayı için
kimi takdir edeceğiz? Yazar Phil Nowlan'ın ve çizer Dick Calkins'in adları
hepimiz tarafından iyi biliniyor. Ancak çizgiroman serisi yaratıldığında
kendi gazete bürosu tarafından hemen dağıtımını yapan, onu başlatmaya büyük
vizyon sahibi olan kişi John F. Dille'dir.
1926'ın sonunda Dille, makinalar dikkate alındığında bir çeşit hayatı
değiştiren, ergenlik gibi gelen yabancı yeni dünyayla ilgilenmeye başlamıştı
ve çizgiroman serilerinin sahip oldukları geniş potansiyelin bir bölümünü
bile doldurmadıklarına karar verdi. Her gün yayınlanan çizgiroman
serilerinin, sadece eğlendirmelerini değil aynı zamanda okuyanlara esin
vermelerini ve eğitmelerini, sadece geçmişi ve günümüzü değil hızla üzerimize
gelen değişimi de kapsayan geniş gelecek dalgasını konu edinmeleri gerektiği
fikrine sahipti.
Probleminin yarısı hemen hemen çözülmüştü. Onun 'Ulusal Gazete
Servisi/National Newspaper Service' elemanlarının arasında Dick Calkins adında
yetenekli genç bir sanatçı vardı. Tek problem, Calkins'in mağara adamlarını,
dinozorları, uzun azı dişleri olan kaplanları ve daha birçoğunu barındıran
tarih öncesine ait bir çizgiroman serisi yapmaya karar vermiş olmasıydı. Dille'nin işi Calkins'in düşüncesini tamamen tersine çevirmek ve bu sayede
onu 25. yüzyıla fırlatmaktı.
Son problem de o günlere ait binlerce konuyu, ikincil konularla birlikte
ele alacak doğru yazarın bulunmasıydı.
Talihli bir şekilde Dille, Amazing Stories'in Ağustos 1928 sayısında yayınlanan
yazar Phillip Francis Nowlan'ın bir kısa hikayesine- 'Armageddon 2419'a rast
geldi. Ancak Bay Nowlan, teklif yapıldığında, hikayesinin potansiyel bir çizgiroman
serisi olduğundan hiç emin değildi. Dille bunun denemeye değer olduğu
konusunda onu ikna etmek zorundaydı. Sonunda Nowlan kumarı oynadı, Calkins çizdi.
Geri kalanı ise tarih yazdı.
Ve siz, şimdi pekala sorabilirsiniz, "Bu tarihi yazmak, hakkını
vermek ve şereflendirmek için neden canını sıkıyorsun? Bunun tamamı oldukça
abes değil mi? Daha önemli şeyler yapmak varken, neden biri çıkıp bir çizgiroman
serisinin doğuşunu konu ediniyor?"
Ve, eğer arzu ediyorsanız, bütün piskopos entelektüellerin, veya sahte
entelektüellerin nerede olduğu ortaya çıkıyor, ve Ray Bradbury onlara
cevaplarını veriyor. Zavallı insanlarım arasında beni sürekli olarak şaşırtan
tek şey, entelektüel veya değil, onların hayalgücü kıtlığıdır. O
manasız günleri, bot bağlarımın bile olmadığı delilik dolu olanları
hariç tutarsak; hayatımın her gününde gördüm ki, onlar kendi durumlarının
bile farkında değillerdir. Kendilerini giyinik zannediyorlardı; bense onları
çıplak olarak görüyordum. Kısa zamanda şunu da görmüştüm; en basit
ilave onları kaçırıyordu. Ve basit ilaveyle şunu kastediyorum; insan-artı-roket-eşittir-Ay.
Sadece son birkaç yıl içinde, beyin yeterliliklerinden bağımsız,
milyonlarca ruha bu uygun bir işlem olarak görünmeye başladı- nihayet.
Konuyu daha ileriye taşırsak, tekrar tekrar şu sonuca ulaşmış
bulunuyorum; en hoş beyinler, en iyi üniversiteler, en mükemmel insanlar,
yaratılış hakkındaki en temel şeyi bilmiyorlardı, yaratılışın 'y'sini,
sevgili tohumun nasıl harekete geçtiğini, üstün kaynağı, veya final çiçeğini.
Gerçekten de tam düşündüğüm gibi, akıllı insanların yaratılışın
basit temel sistemlerine saldırmak ve yıkmak için nasıl çetin bir enerjiyle
öne fırladıklarını gözlemlemiş bulunuyorum. Orta derecede, hiçbir şey düşünülmemelidir.
Kara hindiba çiçeği bir gül için feda edilmelidir. Bu insanların korktuğu
şey, basit veya bileşik formlarda, hayalgücüdür. Ve hayalgücünden ortaya
çıkan, hatta içgüdülerimizden kopup gelerek herhangi bir kombinasyonla
sunulan ürüne fantezi denir.
Ancak şu an biz kötü bir zamanda yaşıyoruz. Yani data yönelimliyiz. Eğer
datanın tamamı temiz ve düzgün bir sıraya düşmüyorsa ve önceden düşünülüp
hakkında fikir edinilmiş sonuçlara katılamıyorsa, onu reddetmeliyiz. Doğru
ilim bize başka türlü söylemesine rağmen -biz budalalar-, sadece gerçeklerin
doğru olduğunu, sadece dataların göz önünde tutulacağını haykırmayı sürdüreceğiz.
Düşlere yer yok. Sezginin zerresi yok— lütfen. Fantezi yok. Eğlence yok.
Evet, fantezisiz, eğlencesiz, insanın ruhu altüst olur. Ayakları yukarı
dikilir, ıstırap çekerek inler, solar ve ölür. Banka veznedarları, ana
defterleri muhafaza edenler, züppeler, ben büyürken bir şekilde beni
etkiledi. Bu patates insanlar, onların basit, çok parlak olan-kuş beyinli- kılık
değiştirmiş gülüşleri, yanlış olduğum- on yaşında olduğum zaman, kısa
bir süre için de olsa beni ikna etmişti.
Ve Buck Rogers koleksiyonumu vermiştim.
Benim Buck Rogers koleksiyonum! Başımı, kalbimi, ruhumu ve ciğerimin yarısını
vermek gibi birşeydi. Bu olaydan sonra bir yıl yaralı bir halde dolaştım.
Varlık olarak, hayatımın en büyük aşkını böyle budalaca attığım için
kendime lanet edip yas tuttum.
Hayal. Fantezi. Sezgi. Aşk.
Çok geçmeden başka herkesin yanlış olduğunu gördüm, ve şunu da gördüm;
tek başıma veya değil, rahatsız olsunlar veya olmasınlar, ben doğruydum.
Gelecek göklerde koşuyordu. Bay Dille bunu gördü. Bay Calkins ve bay Nowlan
da bunu gördü. Ben bunu gördüm. Ve yapacak tek şey vardı- Buck Rogers'ın
günlük ve Pazar striplerini tamamen yeniden biriktirmek. Çünkü, on yaşımda,
her bilimadamı ve düşünürün, her kalburcu ve nakliyecinin yapmış olduğu
gibi en büyük keşfimi yapmıştım: Yetişkin olmadan önce çocuk olmalıyız;
yürümeden önce emeklemeliyiz ve koşmadan önce yürümeliyiz ve havalanmadan
önce koşmalıyız ve... UÇMALIYIZ. Orta halli olmadan fakir olmalıyız, ve
seçkinliği bilmeden önce de hoş bir orta halli. Ve seçkinlikle kaliteye
sadece kötü, çok kötü değil, daha iyi, en iyi, ve bu şekilde listenin
sonuna kadar, aşama aşama hepsinin hakkında bilinmesi gerekenlerin tümünü
son molekülüne kadar bilme ve sindirmeyle ulaşmalıyız.
Kaliteyle başlamazsınız. Hayallerle başlarsınız ve hayaller çok geniş
olmalıdır. Çünkü siz çok küçüksünüzdür ve kendinize biçmeyi arzu
ettiğiniz görevler için yeterli değilsinizdir. Ancak bir yerden başlamalısınız,
ve o bir yer sol ile sağ kulağınız arasında yatar, ve eğer biri kalem ve mürekkeple
onu sayfalara aktarmak için yeterli fikir ve hevesle gelirse, bu yönünüzdür,
hemen üzerinde ilerleyin!
Hep gülen, kahkahalar atan, belirsiz, alaycı insanların bulunduğu tüm yıllar
içinde, sadece birkaç insan bana bir anlam ifade etti, ve ben, beni coşkuyla
doldurdukları ve sezgilerimin ön plana çıkıp ebediyen uzay sahasında
oynamamı sağladıkları için onlara saygılarımı sunmam gerekiyor.
Dünyanın tarihi böyle döngülerin ve yeni-döngülerin tarihidir. Çocuklar
her nerede bulabilirlerse, cesaret almaya ihtiyaç duyar. Jules Verne hayali
denizaltılar hakkında yazdı. Oniki yaşında bir çocuktu Verne'i okuyan,
"büyüyeceğim ve ilk gerçek denizaltıyı icat edeceğim!" diye
ilan etti. O tam tamına bunu yaptı. Amiral Byrd, Kuzey Kutbunda şöyle demişti:
"Jules Verne bana liderlik yaptı." Ne kadar yaratıcı, estetik, cüretli,
bilimsel vantrlogluk bir zafer! ihtiyar Fransız, epey önce ölen genç
Amerikalının ağzından haykırıyor, tıpkı Edison'un ilk harikulade
fonografından çıkan sesin kaybolan eşsiz güzellikleri gibi.
Örnek vasıtasıyla yaşıyoruz. Örnek olmak için yazıyoruz. Ateş söndüğü
zaman, biz yeni ateşler yakarız. Popüler veya az bulunur, dünya gerçeklerinden
uzak hayal alemleri, fildişi kuleleri için oluşturulan sanat formları bu
yeni ateşlerdir. Tanrım, ne zaman rahatlayacağız, bileceğiz ve hepsini
kabul edeceğiz, suçluluk duymadan veya diğerlerine budalaca ya da saçma görünen
büyük aşklar için mazeret sahibi olmak zorunda kalmadan, yaratıcılığımızla
ne zaman uyuşacağız?
Yeter. Konunun üstünde çok durmuş bulunuyorum.
Hepinize Selam, John Dille, Dick Calkins, ve Phil
Nowlan.
işte koleksiyon.
Ancak, göstermiş olduğum gibi, onun geleceğini görmenin tek yolu geriye
doğru sıçramadır. Dünya kamplara bölünmeden önce, 1929'un ılık yazında
bulunan kendi zaman makinamın hizmetlerini sunuyorum size. Benim makinam sadece
zamanda seyahat etmeyecek; ancak en önemlisi vücudunuz, beyniniz ve ruhunuz
dokuz yaşındaki bir çocuğunkilere dönüşecek, öyle bir yaratık ki sapanı
keşfetme peşinde olan, Tanrı tarafından henüz meydana getirilmiş.
Orada siz heyecan içinde bekliyorsunuz, ürperiyorsunuz; öyle çok yaşam
dolusunuz ki, eğer bir volkan olsaydınız birinin mısır tarlasında fışkıracak
ve siloyu gömecektiniz. Orada siz tahta kiremit çatıya çöküyorsunuz, çatıdan
aşağı kayıp, verandaya düşüyorsunuz.
Kapıyı savurarak ardına kadar açıyorsunuz, sıcak bir elle inanılmaz
gazeteye dokunmak için eğiliyorsunuz.
Buck Rogers doğmuş bulunuyor.
Ve siz; akıllı, küçük çocuk, değişime ebediyen yardım edeceği bir
dünyaya onu karşılamaya hazır halde orada tek başınasınız.
*Ray
Bradbury'in 'Buck Rogers 25. Yüzyılda'
isimli kitabı sunuş yazısıdır
|