Son Güncelleme
6 Mayıs 2008
Bilimkurgu2000 Ana Sayfayeni çıkan kitaplarkitaplardan bölümlerİlginç bilimsel konularBilimkurgu ve diğer konular

Buck Rogers 25. Yüzyılda*

Ray Bradbury

Sevgiyle hatırladığım, hiç unutamadığım, hayatımdaki en güzel ses, yaz havasının arasından uçup ön verandama düşen katlanmış gazetenin sesiydi.

Dokuz yaşımdan ondört yaşıma kadar her öğleden sonrasında o ses, ve -verandanın kalın tahtalarınınkiler hariç-, onun evin duvarına, veya kafesli kapıya, ya da bir pencereye çarpmasıyla çıkardığı gümbürdemenin evin içindeki bir kişi üzerinde tetikleyici bir etkisi vardı.

Kapı ardına kadar açılırdı. Gözleri parıldayan, soluk almaya çalışan ağzı açık, elleri gazeteyi sıkı sıkı kavramış bir çocuk- yani ben, kapıdan fırlardım. Ve böylece Waukegan, IIlinois'nin seçme, küçük zekalarından birinin aç ruhu işte bununla beslenebilirdi:

'BUCK ROGERS 25. YÜZYILDA.'

Anlattıklarım nasıl yaşadığımdır- bir merak, belirsiz bir taşkınlık içinde, yarı isteri durumunda. Sevdiğim zaman tam sevdim. Çıldırdığım zaman, Kaptan Ahab'ın kamarotuydum- delilik delirtirdi.

Aslında, halen de -çokça- bu tarzda yaşıyorum. Şu çocuk hâlâ ruhumu bir tramplen gibi kullanıyor. Ve Buck Rogers, onun ilk- yani benim ilk- devasa tiryakiliğimizdi. Dikkat edin,

sanki iki kişiymişiz gibi konuşup duruyorum. Ancak bu hepimiz için geçerli değil mi? Birinin gösterisi sürerken bayram yapan ruh; ve onun yaptıklarını tribünden izlerken çok beğenen, alkışlayan, daha pratik olan, ruha ait bir beden yok mudur hep? Biri bu cinnete nasıl ulaşır? Bu duygu dünyasını diğerlerine nasıl açıklarsınız? Kolay yanıtlara sahip değilim, içinde bulunduğum herhangi bir olay için hem de.

Vücut bulmaya başladığım şey; erken 1920'lerde diğer milyonlarca çocukta olduğu gibi, sinema filmleriydi. Lon Chaney'den "Notre Dame'm Kamburu/The Hunchback of Notre Dame", "Bay Wu/Mr. Wu", "Gece Yarısından Sonra Londra/London After Midnight", ve "Opera'daki Hayalet/The Phantom of the Opera" beni yetiştirdi; "Kedi ve Kanarya/The Cat and The Canary", "Yarasa/The Bat" ve "Goril/The Gorilla" beni şekillendirdi. Böylece dokuz yaşıma ulaştığımda, tam da Buck Rogers'a toslamanın eşiğinde, XX. yüzyılın gerçek bir çocuğuydum. Bu şunu ifade eder; McLuhan'dan çok önce, gözlemsel bir insandım. Ve gözlerimi sadece filmlerle değil aynı zamanda çizgiromanlar ve Chicago müzelerinin hazineleriyle beslerdim. Tyrannosaurus Rex, Brontosaurus, Pterodactyl için erken ve çok büyük bir aşka kapıldım.

Geçmişin fazla sayıdaki ölü varlığından, taklidi yapılan gelecekte gerçekleştirilecek olan fazla sayıda makinaya geçiş yapmak benim için her durumda doğal bir adımdı. 1928'deydi, masum filmlere gidilen bir hayattan saptım ve bilimkurgu dergileriyle kendimi aşina etmeye giriştim; bunlar çok tatmin edici şekilde bir Pterodactyl ile uzun menzilli bir roketi bir araya getiriyordu çünkü. Asla büyümediğim bütün o yıllar içinde, uzun-zamandır-çökmüş-olan toza karışan yeni gelecek tozlar benim değişmez dostlarım oldu.

"Konuya gir," diyorsunuz. "Tanrı Aşkına, Lafı bırak ve Buck Rogers'a geç."

Ancak anlarsınız, bunu henüz yapamam. Bir süre için, bir yolunu bulup sizi maddi eşyalarınızdan -arabanızdan, evinizden, teyp yığınlarından radyolardan, TV'lerden, ve sairelerden izole edemedikçe, sizi 1929'a çekip götüremedikçe, ve birazcık mucizeyle sizi dokuz yaşındaki bir çocuğa döndüremedikçe Buck Rogers'a geçmek anlamsız olacaktır.

Buck Rogers bir dönem tv dizisi olarak bizde de gösterilmiştiO zaman Dünya neye benziyordu? Küçük bir roketin dahi bulunmadığı, hatta ümidinin dahi olmadığı bir dünya. Oh, evet, daha sonra bu alanda ümit veren profesör Goddard gibi birkaç çılgın adamı hatırlayacağız tabii. Ancak kimse onu idrak etmemişti. O saçma sapan konuşan bir geri zekalı, bir budala, kısaca hiçbir şeydi. Von Braun? Fritz Lang'ın, "Girl in The Moon/ Ay'daki Kız" filminden aşırı derecede etkilenmiş bir kaçık, roket toplulukları oluşturan, geceleri dışarıda yıldızlar altında duran, asla bir yere gelemeyecek şekilde varlığını kaybetmiş biriydi. Ve, 1929'da onu düşünün! Sebebimiz, o güzel çalışmadır çünkü- Armstrong, Aldrin, ve Collins henüz doğmamışlardı.

1929'da az sayıda uygun şartlara sahip yol ve gerçekte pek iyi durumda olmayan ancak kıtayı aşan otoyollar bulabilirdiniz. Bugünkü nüfusumuzdan seksen milyon kişi daha azdık. Hava direncini azaltmak için tasarlanmış ilk trenler sadece proje aşamasındaydı. Ses duvarını hiçkimse geçememişti. Aslında kırmak imkansızdı zaten- aerodinamiğin tanrılarına (kanunlarına) karşı cesaretini göstermeye kalkışan herhangi bir kimse porselen gibi paramparça olacaktı çünkü! Bu 'gibi' gerçekti. Bu 'gibi' doğru olarak biliniyordu.

Ülkenin diğer ucuna yolcu hava trafiği mi? Sadece birkaç bin insan paraya sahipti. Diğer 120 milyon kişi trene binerdi; evden süt renginde ayrılır is renginde varırlardı.

O günlerde bir milyon dolara sahip olsaydınız, bir teyp alamayacaktınız- en azından. Televizyon? Onu belki de 1999'da icat edecektik. Radyo? Henüz emekleme döneminde, sadece birkaç yıl önce doğdu. Filmler dahi; Dick Calkins, Buck Rogers'ı çizmeye başlamadan birkaç ay gibi kısa bir süre önce gerçek ses kullanarak seslendirilmeye yeni başlanmıştı.

Bu yüzden, 1969'la kıyaslandığında, Amerikan buharlı gemilerinin son buharlarıyla, son günlerini yaşayan saçaklı gezi arabalarıyla, süt kamyonlarıyla, ve tembel yaz atlarının çektiği buz vagonlarıyla ben, ve 1920'lerin bütün çocukları herşeyle heyecanlanırdık.

Yönümü en hoş eskimiş olanlara çevirirsem; Cap Stubbs çizgiroman striplerini hatırlamaya çalışın- orada ben ve benim babaannem vardı. Yeni mekanik hayvanların kısa zamanda bütün hepimizi cehenneme itebilecekleri gerçeğine karşın sessiz, sancı veren orta sınıf sınırında sendeleyerek ayakta duran da, günlük çizgiroman stribi Out Our Way'deki gibi bütün aile benim ailemdi. Bu durumda, yarını kutlayan roket dolu, biraz daha büyük 4 Temmuz gibi Buck Rogers'ın vizyonumuzun üzerine fırlamasında şaşılacak birşey yoktu.

Ve Buck ortaya çıktığında, Bion Amcanın ta Alpha Centauri'den çektiği bol gürültülü parazitin yanı sıra Schenectady'deki bir oda dörtlüsünün çaldığı uyku müziğini çalan, dokuzbin tüple doldurulmuş on-çevirmeli bir radyo haline soktuğu Victrola marka boğaz temizleme aletinden kesinlikle çok daha muhteşemdi. Büyük Buck'ın dünyası evimizdeki boş garajla, veya 1924 model bir Kissel Kar'ın tıkıştırıldığı komşu garajla karşılaştırıldığında ne kadar da muazzam kalıyordu.

Ve, Buck Rogers Kuzey Illinois'in göklerine ne yazdı? Phil Nowlan ve Dick Calkins; Buck'ın öğle saatlerinde onun maceralarını okuyarak, sindirip duran bizim için ileriki tarihlerde dahi aşka dönüşmesinde, böylesine dürtücü neye sahiptiler?

Onlar şöyle demişti: "Niye bekliyorsunuz? Şimdi tam zamanı. Koşun çocuklar, koşun. Bu fikirleri yutun, balonlardakileri konuşun, gelecek olun." Ve, ince kristalle çalışan radyo bir cepte ve bizim Lon Chaney'in vampir dişleri ötekinde, sönük gerçeklik tarafından yere çalınmış, macera romanı için ölen bizler, bilinmezin denizine daldık ve mutlu bir şekilde boğulduk.

Buck Rogers, bizi anında aşkın kör anlaşılmazlığının içine çarpmayı sağlayacak hangi özelliğe sahipti? Güzel, Burada birkaçını hatırlatayım: -çizgiroman striplerindeki ilk bölümlerinden de hatırlayacağınız gibi- Patlayıcı mermiler atan roket silahları; 'sıçratıcı kemerler' ile havada uçan insanlar (herkesin, asla icat edilmeyecek zannettiği jet iticilerle, insanları havaya kaldıran roket kemerleri daha sonra ortaya çıkacaktı doğal olarak); yerin yüzeyinde tazyikli hava sayesinde sekerek ilerleyen hoverkraftlar; dokunduğu herşeyi atomlarına bölen, yıkıcı yokediciler; radar teçhizatlı robot orduları; televizyon kontrollü roketler ve roket bombaları; Mars'dan saldırı, Ay'a ilk ayak basış...

Devam edelim. Bir saniye için şunu düşünün. Düşünce yapımız, Ay'ın yüzeyine iniş kapasiteli bir makinanın icat edilebileceğini yıllar önce, 1929 yılında, hayal edemeyecek kadar ilkeldi. Ve hatta o zamanlar böyle bir düşünceye kahkahalarla gülünürdü, üstelik insanların %99'u tarafından imkansız diye nitelendirilirdi. Ancak Buck Rogers çok daha fazlasını bize sundu: Asteroidlere bir yolculuk, Venüs'e, Merkür'e, ve- evet, Jüpiter'in kendisine bir seyahat.

Buck Rogers'ın çizilmiş olduğu çeşitli stillere bakınca, şimdi bile çocukluğumda ortaya çıkan eleştiriler ve eski kuvvetli hisler olmadan çizgiroman karelerinin sanatsal değerini yargılamak benim için imkansızdır.

Çizim şeklinden çok içinde meydana gelen olayların bu çizgiroman dizisini başarılı kıldığına inanma eğilimindeyim. Her çocuğun düşmanı yerçekimidir, ve Buck Rogers'ın ilk birkaç gününün içinde o inanılmaz madde, 'inertron' ayaklarımızı yerden yükseltti ve bizi gökyüzüne savurdu— sonunda özgürdük. Ve öyle özgürdük ki, sadece köpeklerin, nehirlerin ve gökdelenlerin üzerinden sıçramıyorduk, ayrıca yıldızlara da meydan okuyorduk.

Evet, doğru. Erken 20. yüzyıl çizerleri Little Nemo gibi, benzer karakterlerin gezegenlerarası seyahatlerini çizmişlerdi. Ancak bütün bunlar fanteziydi. Buck Rogers, şimdi olan gerçeklerdi; düşler aniden yatak odasının duvarlarından sıyrılarak ilerleyip, kendilerini yeniden yaratıp, ve bir kat fazla yeni düşlerin ortaya çıkacağı üç boyutun içine daldıkları, ziyadesiyle fantezi bir hikayeydi.

Bütünüyle gerçek olan Buck Rogers'ın meydana çıkarılması olayı için kimi takdir edeceğiz? Yazar Phil Nowlan'ın ve çizer Dick Calkins'in adları hepimiz tarafından iyi biliniyor. Ancak çizgiroman serisi yaratıldığında kendi gazete bürosu tarafından hemen dağıtımını yapan, onu başlatmaya büyük vizyon sahibi olan kişi John F. Dille'dir.

1926'ın sonunda Dille, makinalar dikkate alındığında bir çeşit hayatı değiştiren, ergenlik gibi gelen yabancı yeni dünyayla ilgilenmeye başlamıştı ve çizgiroman serilerinin sahip oldukları geniş potansiyelin bir bölümünü bile doldurmadıklarına karar verdi. Her gün yayınlanan çizgiroman serilerinin, sadece eğlendirmelerini değil aynı zamanda okuyanlara esin vermelerini ve eğitmelerini, sadece geçmişi ve günümüzü değil hızla üzerimize gelen değişimi de kapsayan geniş gelecek dalgasını konu edinmeleri gerektiği fikrine sahipti.

Probleminin yarısı hemen hemen çözülmüştü. Onun 'Ulusal Gazete Servisi/National Newspaper Service' elemanlarının arasında Dick Calkins adında yetenekli genç bir sanatçı vardı. Tek problem, Calkins'in mağara adamlarını, dinozorları, uzun azı dişleri olan kaplanları ve daha birçoğunu barındıran tarih öncesine ait bir çizgiroman serisi yapmaya karar vermiş olmasıydı. Dille'nin işi Calkins'in düşüncesini tamamen tersine çevirmek ve bu sayede onu 25. yüzyıla fırlatmaktı.

Son problem de o günlere ait binlerce konuyu, ikincil konularla birlikte ele alacak doğru yazarın bulunmasıydı.

Talihli bir şekilde Dille, Amazing Stories'in Ağustos 1928 sayısında yayınlanan yazar Phillip Francis Nowlan'ın bir kısa hikayesine- 'Armageddon 2419'a rast geldi. Ancak Bay Nowlan, teklif yapıldığında, hikayesinin potansiyel bir çizgiroman serisi olduğundan hiç emin değildi. Dille bunun denemeye değer olduğu konusunda onu ikna etmek zorundaydı. Sonunda Nowlan kumarı oynadı, Calkins çizdi. Geri kalanı ise tarih yazdı.

Ve siz, şimdi pekala sorabilirsiniz, "Bu tarihi yazmak, hakkını vermek ve şereflendirmek için neden canını sıkıyorsun? Bunun tamamı oldukça abes değil mi? Daha önemli şeyler yapmak varken, neden biri çıkıp bir çizgiroman serisinin doğuşunu konu ediniyor?"

Ve, eğer arzu ediyorsanız, bütün piskopos entelektüellerin, veya sahte entelektüellerin nerede olduğu ortaya çıkıyor, ve Ray Bradbury onlara cevaplarını veriyor. Zavallı insanlarım arasında beni sürekli olarak şaşırtan tek şey, entelektüel veya değil, onların hayalgücü kıtlığıdır. O manasız günleri, bot bağlarımın bile olmadığı delilik dolu olanları hariç tutarsak; hayatımın her gününde gördüm ki, onlar kendi durumlarının bile farkında değillerdir. Kendilerini giyinik zannediyorlardı; bense onları çıplak olarak görüyordum. Kısa zamanda şunu da görmüştüm; en basit ilave onları kaçırıyordu. Ve basit ilaveyle şunu kastediyorum; insan-artı-roket-eşittir-Ay. Sadece son birkaç yıl içinde, beyin yeterliliklerinden bağımsız, milyonlarca ruha bu uygun bir işlem olarak görünmeye başladı- nihayet.

Konuyu daha ileriye taşırsak, tekrar tekrar şu sonuca ulaşmış bulunuyorum; en hoş beyinler, en iyi üniversiteler, en mükemmel insanlar, yaratılış hakkındaki en temel şeyi bilmiyorlardı, yaratılışın 'y'sini, sevgili tohumun nasıl harekete geçtiğini, üstün kaynağı, veya final çiçeğini. Gerçekten de tam düşündüğüm gibi, akıllı insanların yaratılışın basit temel sistemlerine saldırmak ve yıkmak için nasıl çetin bir enerjiyle öne fırladıklarını gözlemlemiş bulunuyorum. Orta derecede, hiçbir şey düşünülmemelidir. Kara hindiba çiçeği bir gül için feda edilmelidir. Bu insanların korktuğu şey, basit veya bileşik formlarda, hayalgücüdür. Ve hayalgücünden ortaya çıkan, hatta içgüdülerimizden kopup gelerek herhangi bir kombinasyonla sunulan ürüne fantezi denir.

Ancak şu an biz kötü bir zamanda yaşıyoruz. Yani data yönelimliyiz. Eğer datanın tamamı temiz ve düzgün bir sıraya düşmüyorsa ve önceden düşünülüp hakkında fikir edinilmiş sonuçlara katılamıyorsa, onu reddetmeliyiz. Doğru ilim bize başka türlü söylemesine rağmen -biz budalalar-, sadece gerçeklerin doğru olduğunu, sadece dataların göz önünde tutulacağını haykırmayı sürdüreceğiz. Düşlere yer yok. Sezginin zerresi yok— lütfen. Fantezi yok. Eğlence yok.

Evet, fantezisiz, eğlencesiz, insanın ruhu altüst olur. Ayakları yukarı dikilir, ıstırap çekerek inler, solar ve ölür. Banka veznedarları, ana defterleri muhafaza edenler, züppeler, ben büyürken bir şekilde beni etkiledi. Bu patates insanlar, onların basit, çok parlak olan-kuş beyinli- kılık değiştirmiş gülüşleri, yanlış olduğum- on yaşında olduğum zaman, kısa bir süre için de olsa beni ikna etmişti.

Ve Buck Rogers koleksiyonumu vermiştim.

Benim Buck Rogers koleksiyonum! Başımı, kalbimi, ruhumu ve ciğerimin yarısını vermek gibi birşeydi. Bu olaydan sonra bir yıl yaralı bir halde dolaştım. Varlık olarak, hayatımın en büyük aşkını böyle budalaca attığım için kendime lanet edip yas tuttum.

Hayal. Fantezi. Sezgi. Aşk.

Çok geçmeden başka herkesin yanlış olduğunu gördüm, ve şunu da gördüm; tek başıma veya değil, rahatsız olsunlar veya olmasınlar, ben doğruydum. Gelecek göklerde koşuyordu. Bay Dille bunu gördü. Bay Calkins ve bay Nowlan da bunu gördü. Ben bunu gördüm. Ve yapacak tek şey vardı- Buck Rogers'ın günlük ve Pazar striplerini tamamen yeniden biriktirmek. Çünkü, on yaşımda, her bilimadamı ve düşünürün, her kalburcu ve nakliyecinin yapmış olduğu gibi en büyük keşfimi yapmıştım: Yetişkin olmadan önce çocuk olmalıyız; yürümeden önce emeklemeliyiz ve koşmadan önce yürümeliyiz ve havalanmadan önce koşmalıyız ve... UÇMALIYIZ. Orta halli olmadan fakir olmalıyız, ve seçkinliği bilmeden önce de hoş bir orta halli. Ve seçkinlikle kaliteye sadece kötü, çok kötü değil, daha iyi, en iyi, ve bu şekilde listenin sonuna kadar, aşama aşama hepsinin hakkında bilinmesi gerekenlerin tümünü son molekülüne kadar bilme ve sindirmeyle ulaşmalıyız.

Kaliteyle başlamazsınız. Hayallerle başlarsınız ve hayaller çok geniş olmalıdır. Çünkü siz çok küçüksünüzdür ve kendinize biçmeyi arzu ettiğiniz görevler için yeterli değilsinizdir. Ancak bir yerden başlamalısınız, ve o bir yer sol ile sağ kulağınız arasında yatar, ve eğer biri kalem ve mürekkeple onu sayfalara aktarmak için yeterli fikir ve hevesle gelirse, bu yönünüzdür, hemen üzerinde ilerleyin!

Hep gülen, kahkahalar atan, belirsiz, alaycı insanların bulunduğu tüm yıllar içinde, sadece birkaç insan bana bir anlam ifade etti, ve ben, beni coşkuyla doldurdukları ve sezgilerimin ön plana çıkıp ebediyen uzay sahasında oynamamı sağladıkları için onlara saygılarımı sunmam gerekiyor.

Dünyanın tarihi böyle döngülerin ve yeni-döngülerin tarihidir. Çocuklar her nerede bulabilirlerse, cesaret almaya ihtiyaç duyar. Jules Verne hayali denizaltılar hakkında yazdı. Oniki yaşında bir çocuktu Verne'i okuyan, "büyüyeceğim ve ilk gerçek denizaltıyı icat edeceğim!" diye ilan etti. O tam tamına bunu yaptı. Amiral Byrd, Kuzey Kutbunda şöyle demişti: "Jules Verne bana liderlik yaptı." Ne kadar yaratıcı, estetik, cüretli, bilimsel vantrlogluk bir zafer! ihtiyar Fransız, epey önce ölen genç Amerikalının ağzından haykırıyor, tıpkı Edison'un ilk harikulade fonografından çıkan sesin kaybolan eşsiz güzellikleri gibi.

Örnek vasıtasıyla yaşıyoruz. Örnek olmak için yazıyoruz. Ateş söndüğü zaman, biz yeni ateşler yakarız. Popüler veya az bulunur, dünya gerçeklerinden uzak hayal alemleri, fildişi kuleleri için oluşturulan sanat formları bu yeni ateşlerdir. Tanrım, ne zaman rahatlayacağız, bileceğiz ve hepsini kabul edeceğiz, suçluluk duymadan veya diğerlerine budalaca ya da saçma görünen büyük aşklar için mazeret sahibi olmak zorunda kalmadan, yaratıcılığımızla ne zaman uyuşacağız?

Yeter. Konunun üstünde çok durmuş bulunuyorum.

Hepinize Selam, John Dille, Dick Calkins, ve Phil Nowlan.

işte koleksiyon.

Ancak, göstermiş olduğum gibi, onun geleceğini görmenin tek yolu geriye doğru sıçramadır. Dünya kamplara bölünmeden önce, 1929'un ılık yazında bulunan kendi zaman makinamın hizmetlerini sunuyorum size. Benim makinam sadece zamanda seyahat etmeyecek; ancak en önemlisi vücudunuz, beyniniz ve ruhunuz dokuz yaşındaki bir çocuğunkilere dönüşecek, öyle bir yaratık ki sapanı keşfetme peşinde olan, Tanrı tarafından henüz meydana getirilmiş.

Orada siz heyecan içinde bekliyorsunuz, ürperiyorsunuz; öyle çok yaşam dolusunuz ki, eğer bir volkan olsaydınız birinin mısır tarlasında fışkıracak ve siloyu gömecektiniz. Orada siz tahta kiremit çatıya çöküyorsunuz, çatıdan aşağı kayıp, verandaya düşüyorsunuz.

Kapıyı savurarak ardına kadar açıyorsunuz, sıcak bir elle inanılmaz gazeteye dokunmak için eğiliyorsunuz.

Buck Rogers doğmuş bulunuyor.

Ve siz; akıllı, küçük çocuk, değişime ebediyen yardım edeceği bir dünyaya onu karşılamaya hazır halde orada tek başınasınız.

*Ray Bradbury'in  'Buck Rogers 25. Yüzyılda' isimli kitabı sunuş yazısıdır

Los Angeles - 18 Ekim 1969
Ray Bradbury
  Ana Sayfa  |  Yeni Kitaplar  |  Arama  |  Öyküler  |  Yazarlar  |  Sanal Kitaplar  |  Makaleler  
  Bilimsel Yazılar | Ödüller | Forum | Yayınevleri | e-Posta