|
Ray Bradbury bizi,
aynaların yaşama biçimimizi merhametsizce yansıttığı, kendi içimizdeki
ve uygarlığımızdaki hataların abartılarak altının çizildiği bir
koridora sokar. Gizli okşayışlarla bizi önce bir memnuniyete sürükler, ardından
da "Dünyanın çarpık, öğütücü, açgözlü düzeni"yle insafsızca
yüzleştirir.
Edebiyatın en düşük şeklinin bilimkurgu alanında görülebileceği iddiasına ciddi şekilde
meydan okunamayacağını düşünüyorum. İnsanın aklına hemen o korkunç,
ucuz dergiler geliveriyor. Benim burada dile getirmek istediğim ise tam karşıtı
bir iddia, yani en yüksek edebiyat potansiyelinin de bilimkurguda yattığı
iddiası. Dilin güzelliğini bir kenara bırakalım, çünkü bu, yazarın
kullandığı biçime değil, duyarlılığına bağlıdır, iş kapsama gelip
dayanıyor. Olaya dürüstçe yaklaşalım ve geçmişteki büyük yazarları
ele alalım. Mesela, o şahane şiirleri bir kenara bırakırsak, Shakespeare'de
ne buluruz? Bireyin duygusal karmaşasına dönük, çarpıcı biçimde karanlık
duygulara meyilli bir içgörü. Ondan sonra İngilizceyi kullanan diğer
yazarlar, parlak ve sezgili de olsalar, aslında bu kapsamın pek de dışına
çıkmamışlardır.
Yükselen itirazları daha şimdiden duyar gibiyim. Duyguların permütasyon ve
kombinasyonlarından ileriye ne gidebilir ki, diye soruyorlar. Ciddi edebiyatın
kapsamını genişletmenin tek yolu yeni bir permütasyonun keşfi değil midir?
Böyle görüşler bence edebiyat dünyasının kaprisleridir. Bana sorarsanız
İngiliz dilindeki en büyük eserler bile, görüş açısından oldukça
miyoptur. İster klasik olsun, ister çağdaş, ciddi edebiyat, sadece
gelenekler içinde yüzmekte olduğumuz havuza koca bir okyanus muamelesi yapan
gelenekler yerleşikleştiği için, muhtemelen içinde kalmaya devam edeceği
bir kovuğa girmiştir.
İlk örnek olarak, insanın fiziksel çevresinin bir tutsağı olduğu inancı,
gülünç derecede yanlıştır. Hemen hemen beş bin yıldır, insanoğlu
sistemli olarak çevresini değiştirmiştir. Günümüzde dünyanın bitki örtüsü
ve direyi, büyük oranda insan tarafından kontrol edilmektedir. Edebiyatta ise
"insanın kaderin rüzgârları tarafından savrulduğu temasının süregeldiği
görülür. Bana öyle geliyor ki, insanın çevresine karşı sorumluluğu gibi
önemli bir kavram hiç ciddi olarak ele alınmamıştır, tabiî ki bilimkurgu
dışında.
Dünyanın Çarpık
Düzeni
Mars Yıllıkları, işte
tam bu noktada devreye giriyor. Eserin yazarı, çevreyi ön plana çıkartmak
amacıyla, Dünya yerine Mars'ı kullanmış, ama sorunlar Dünya'nın sorunları
ve insanları. Ray Bradbury bizi, aynaların yaşama biçimimizi merhametsizce
yansıttığı, kendi içimizdeki ve uygarlığımızdaki hataların abartılarak
altının çizildiği bir koridora sokar. Gizli okşayışlarla bizi önce bir
memnuniyete sürükler, ardından da "Dünya'nın çarpık, öğütücü, açgözlü
düzeni"yle insafsızca yüzleştirir.
Mars gezegeni etrafında örülen fanteziler, o zarif betimlemelerin akılda yer
eden gerçekliğiyle duyularımızı kendine çeker ve yazar bizi tüm sakarlığımız
ve piknik çöplerimizle birlikte, bu büyülü, dönen cam küre dünyanın içine
atıverir. Sadece bir avuç insan bu güzelliği takdir edebilir; sadece onlarda
kavrama gücü vardır. İşte bu, şairdir, yeni bir ortamda konuşan şair.
Ray Bradbury'nin Mars üzerindeki egzotik dünyası, rasyonel bir açıklama
olmaksızın tatmin edicidir. Uygulamalı bir çözümleme, inancı sarsıp,
kristal duvarları tuzla buz edecektir. Bradbury yeni fikirleri ifade etmek ve
belki de bizim hayallerimizdeki gibi bir dünyayı sembolik bir mükemmellik içinde
sunmak için, kendi gezegenimiz dışındaki evrenden yararlanır. Bu göksel
arka perdenin önüne basit Dünya karakterlerini yerleştirir, tıpkı
Shakespeare'in bir yaz gecesinde, sihirli bir ormana Bottom ile onun zanaatkâr
dostlarını yerleştirdiği gibi.
Bilimkurgunun, salt saygı duyulur olma düzeyinden çok daha yükseklerde
ataları vardır. Örneğin Homeros'un Odysseia'sı, bilimkurgu değil de nedir?
Çok az insanın seyahat şansı olduğu günlerde, egzotik, gizemli ve heyecanlı
öyküler için gerek duyulan ortamı Dünya'daki uzak ülkeler sağlıyordu. Şimdilerde
yaşantılarımız, belki de fazlasıyla birbirine benziyor. O uzak mesafeler küçüldü
ve toplumun yarattığı yapay eşitsizlikler azaldı. İnsan, maddi anlamda hiç
bu kadar iyi durumda olmamıştı. Yine de bizi zengin kılan teknoloji dünyası,
aynı zamanda kendine esir de ediyor bizi. Varlığımız, tiktaklarıyla günü
donuk bir monotonluğa bölen saat tarafından kontrol ediliyor.
Günümüz Eğilimleri
Bu tür bir varoluş
modeline başkaldırırız. Öykücü burada devreye girer ve onu dinleyenler,
yeni ufuklara yelken açarlar. Vizyonu olan yazar, bilinmeyenin meydan okumasını
kabul ederek, yol gösterebilir. Bilinen miktar gerçekliktir, Ay ve Mars ya da
Homeros'un Akdeniz adaları, ama gerçekliğin ötesinde sadece ağır ağır şekillenen
düşünceler vardır. Yazar, bu düşünceleri kendi içinde şekillendirmesi için
okuyucuya hitap etmeli, sonunda imgelemin ilk kıpırdanışlarını
cisimlendirmelidir.
Ama kapsam ve daha dünyevi meseleler sorununa gelelim. Dünyanın hızlı gelişiminin
itici gücünün, bilgi edinmekten geldiğine inanıyorum. "Ciddi"
bilim, işte buradadır. Günümüz eğilimlerinin kavranması, bizim gelecekte
kabul edilebilir tahminler yapmamıza izin verir. Yine de bu, profesyonel bilim
adamının normalde pek yapmadığı şeydir. Bilim adamının eğitimi, gayet
haklı olarak, onun tüm enerjisini o anki problem üzerinde yoğunlaştırmasını
sağlar. Oysa son elli yıldaki büyük teknolojik gelişmelerin hemen hemen
hepsi bilimkurgu yazarlar tarafından önceden tahminr edilmiştir. Eski hikâyelere
dönüp bakıldığında, aşağılayıcı gibi görülen "kurgu" sözcüğünün
en azından bir ironi seviyesine yükseltilmesi gerekirmiş gibi gözüküyor.
Bilimkurgunun Zor
Yanı
Alet edevat konusuna
gelir gelmez, "ucuz" edebiyatın sınırında dolanıyoruz. Ciddi
oranla gülünç olan arasındaki sınır incedir ve bu sınırda belki de en
emin adımlarla yürüyen kimse, kabul olunabilir derecede kendi uzmanlık alanına
yakın duran, profesyonel bilim adamıdır. Ne Verne'in, ne de
Wells'in
profesyonel olmadıkları doğrudur, ama bu sınır onların zamanında daha
genişti. İlginç bir anomali ise bu ince buz üstündeki bölgenin bugün, en
zayıf yazarların, dolayısıyla da "ucuz" edebiyatın ilgisini çekmesidir.
Bilimkurgunun teknik yanı zordur, çünkü üstünde çalışmaya değer her öykü
radikal bir yeni fikir sunmalıdır, sadece eski fikirlerin yeni bir çeşitlemesini
değil (ki bunlar dedektif öyküsü, gerilim romanı ve hatta durum romanı için
yeterlidir.)
Jane Austen bize zamanının papazlarından, onların konuşmaları, davranışları
ve hırslarından bahseder durur. Ama bize din hakkında neredeyse hiçbir şey
söylemez. Shakespeare bile insanın dini itkilerini hangi derinlikte araştırmıştır?
Neredeyse hiç. Yeni dini görüşler, sadece ufukların genişlemesiyle açığa
çıkabilir. Genel olarak, çevreye karşı sorumluluk kavramı dini bir görüştür.
O zarif "Ateş Balonları" öyküsünde Ray Bradbury, bizim Peder
Peregrine'i izlememizi, at gözlüklerinden kurtulmamızı ve cesaret toplayıp
daha engin bir vizyon aramamızı istemektedir.
Şu anda değindiğim, dinin biçimsel olmayan yönleridir. Bana göre biçimsel
olmayan bağlamda din, bir insanın gökyüzüne huşu içinde bakması, eğer
aklı varsa kainatın görkemli oyununun bir amacı olduğunu ve insanın kendi
küçük rolünün de bir anlamı olduğunu hissetmesidir. Din ve bilim arasındaki
çatışma, din ile biçimsel din arasındaki bir çatışmadır ve bunun da açık
bir nedeni vardır. Tüm biçimsel dinler, fiziksel dünya anlayışımızın
bugünküne göre çok daha az gelişmiş olduğu, eski zamanlarda ortaya çıkmıştır.
Bir bilim adamı, en azından tutarlı bir evren görüşü girişimine hazır
olmalıdır. Bana sorarsanız, kaçınılmaz bir görüş ayrılığı olmadığı
sürece, din adamı da iki şekilde uzlaşmaya hazırlanmalıdır.
Deneyimlerimizle tamamen çelişen ifadeleri reddedip, insanoğluna kainatta
daha alçakgönüllü bir yer vererek -kainatın bu küçük Dünya ve insanlar
çevresinde değil de, karşılaştırılamayacak denli büyük bir tuval üzerine
resmedilmiş olması gerektiğini kabullenerek.
Bilimkurgu ve
Kapsamı
Bu, beni doğrudan
bilimkurgu ve kapsamı konusundaki son yorumlarıma getirdi. Ciddi bilim artık
hayatın tüm evrende sıklıkla görülebilir olduğuna ikna olmuştur. Zaten
teknik düşünceler göz önüne alındığında, değişik canlı türleri
arasında iletişimin mümkün olabileceği ortadadır. Alın size ilk bakışta
bilimkurguya mükemmel biçimde uygun bir konu. Yine de, en azından bir yönden,
konu neredeyse el sürülmeden kalmıştır. Evet; insan ve diğer akıllı canlı
türleri arasındaki teması konu ettiğini iddia eden bir sürü hikâye kaleme
alınmıştır. Ama neredeyse dişe dokunur hiçbir şey başarılamamıştır.
H.G. Wells'in yazdığı Gezegenler Savaşı, bu türde yazılmış hikâyelerin
belki en ünlüsüdür, ama iletişim konusunda hiçbir şeyden bahsetmez. Marslılarla
zihinsel iletişim sıfırdır. Bu türün en iyi hikâyeleri, uzaylılara basitçe
kılık değiştirmiş insan muamelesi yaparlar. Bu, tabiî ki konudan kaçmaktır.
Zorluk, günümüzdeki düşünce kalıplarımızı ileriye götürmek ve
kendimizin "dışında" düşünebilmek konusundaki yetersizliğimizde
yatmaktadır. Bunu yapabilinceye kadar evrendeki yaratıkları sadece insan veya
insanlık aşamasına ulaşamayanlar olarak gösterebiliriz. İnsan kendi dışında
düşünebilmelidir -işte budur zor olan. Kendi dışında düşünebilme bakımından,
her yüzyıl düşünce açısından bir öncekinden daha ileridedir; her büyük
sanatçı ya da bilim adamı bir dereceye kadar kendi dışında düşünebilen
kişidir. İnsan beyni şüphesiz şu ana kadar bir insanın başarabildiğinden
çok daha geniş bir alanı kapsayabilir. Ne tür bir alan olabilir orada? Hangi
yeni kavramlar, hangi yeni duygular bulunabilir orada? Diğer canlı türleriyle
temas olasılığını düşünür düşünmez de aklımızdan bu sorular geçiyor.
Benzerlik, işi çetrefilleştiriyor, cevapların var olduğuysa neredeyse
kesin. Problem onları bulmakta. Yol apaçık önümüzde uzanıyor.
|