|
Gotik romanların ya da buna benzer korku ve gerilim ağırlıklı
öykülerin temelinde, burjuvazinin bastırılmış cinsellikleri, kendi
devrimci geçmişinden, politik gelecek korkusunun alegorik olarak yansıyışı
olduğu öne sürülür. Toplumu dönüştüren ve devrimci atılımları gerçekleştiren
burjuvazinin kendisini var eden özelliklerini inkâr ederek, her türlü adalet
ve eşitlik amacından uzaklaşmış olmasıyla, feodalizmi ve onun ideolojik düşünsel
yapısını oluşturan kilise karşıtı laik durusu küçük kent soylu
bireyini ikilem içinde bıraktığı bir gerçektir. Ancak öne sürülen bu
sav, burjuvazinin düne olan özlemini değil, aksine kendi seçmişinin bir başka
sınıfa esin kaynağı olabileceği kaygısından ötürüdür. Burjuvazinin
bilime olan yoğun ilgisi, eski ideolojinin çürümüşlüğünü kanıtlamaya
yönelik olsa da, diğer taraftan kendi iktidarını sağlama alıp arkaik değerleri
etkisizleştirmek yönündedir. Gelişmekte olan bilimsel araştırmalar, buluşlar
ve keşifler kilisenin tüm değerlerini bilimin ışığında zorlayarak çürütürken,
yeni sınıf cesareti ve radikal tutumuyla eskiyi yıka yıka yükselişini sürdürür.
Yaşamın her alanında olduğu gibi bunun edebiyata yansıyışı da görülmektedir.
Kaygının ürünü
Konularını eski Ortaçağ şatolarının, manastırlarının
gizemli ve ürküntü yaratan mahzenlerinden, koridorlarından, kasvetli odalarından,
hayaletlerden, cehennem kaçkını yaratıklarından alan gotik edebiyat, daha
çok 19. yüzyılın ortalarında feodal dönemin akıl dışı kimi özelliklerinin
geri dönmesi olasılığının yarattığı kaygının bir ürünüdür. Gotik
korku romanlarında kahramanlar bildik ve alışık bir dünyanın temsilcisi
olarak değil, daha çok bilinç altında beslenen çelişkilerimizin, kuralları
önemsememizin, aykırı ve toplum dişiliğimizin karşımıza çıkarak kendi
korkularımızla yüzleştirerek bizi ürkütmesidir, bu türün daha gelişkin
örneklerini sonraki yıllarda bilimsel açıklamalarla bilimkurgu edebiyatında
ve sinemasında görmek mümkündür.Örneğin;Görünmez Işın'daki Dr. Janos
Rukh, dünyaya düşen bir göktaşından yayılan ışınlara maruz kalarak
mutasyona uğrar. Aşın ölçüde kendini işine vererek başarılı olma
tutkusu giderek paranoyak bir durum alır; çevresine bir korku unsuru olarak
dehşet saçar. Unsal Oskay'ın Çağdaş Fantazya adlı yapıtında işlediği
gibi "Dr. Rukh egosunu, kendisinin de korktuğu istemlerini projekte ederek
(tasarlayarak) kendisinin canavarlaşmış yanını yaratır. Ayrımında değildir
ki, yarattığı bu canavar yenik düştüğü reel toplum içindeki yaşamının
baskıladığı kendi istemleridir." Yine bir başka klasikleşmiş
bilimkurgu filmi olan Yasaklanmış Gezegen'deki Dr. Morbius da aynı dramatik
sonu yaşar. Altair IV gezegenindeki görünmez canavar, Dr. Morbius'un bilinç
altında yatan dürtülerinin bir eseridir. Drakula gibi klasik gotik eserler,
peri masalları, ejderhalar, büyüler fantazya oldukları halde, Frankenstein
geleceğe yönelik eleştiriler geliştiren, uyaran klasik bir bilimkurgu yapıtı
olmaktadır.
1800'lerde egemen olan gotik edebiyatın tipik özelliklerini
Frankenstein'da bulmak olası değil. Buna karşın ingiltere'de 1968 yılına
kadar Frankenstein gotik roman olarak nitelenmekten kurtulamaz. Perili şatoların,
gizemli ve korku üreten karanlık mahzenlerin, hayaletlerin, esrarengiz din
adamlarının boy gösterdiği unsurlar bu kitapta karşımıza çıkmaz.
Romandaki gerçek dişilik günün bilimsel gelişmelerinden sayılan elektrik
ve tıpta sinir ve kas hastalıklarının tanısında ve sağaltımında kullanılan
galvanizmle açıklanır. Ancak romanın ana teması klasik bilimkurguda egemen
olan bilimsel buluşların birey ve toplum üzerinde olası etkilerini anlatmak
değildir. Daha açık bir deyişle yazar tarafından bilinçli olarak seçilmiş
bir tercih değildir bilimkurgu. Romandaki ana tema doğa yasalarına karşı
gelmenin eninde sonunda tepkisel sonuçlara yol açacağıdır. Bir başka konu
da, kimya ve doğa felsefesiyle ilgilenen, yaşamın nedenlerini anlamak için
önce ölüme yönelmek gerekliliğine inanan genç tıp öğrencisi
Frankenstein'ın, yarattığı ve yaşam verdiği yaratığın sorumluluğunu üstlenmekten
kaçtığıdır. Frankenstein her ne kadar sorumluluktan kaçarsa, yarattığı
canavar da o denli sabırlı, yaratılışının altındaki nedenleri
sorgulamayan, sadık, iyi niyetli ve insancıl bir özellik taşır. Yaratık
yaratıcısından kaçtıktan sonra ilk başlarda şefkat ve ilgi bekleyen çocuksu
bir davranış sergiler. Okuyarak kendini geliştirir. Dönemin ünlü
eserlerini çözümleyecek kadar entelektüel bir kişilik kazandığı bile söylenebilir.
Milton'un Yitik Cennet, Plutarch'ın Hayatlar'ı, Goethe'nin Genç"
Werther'in Acıları'nı okur. Hayatlar'da eski cumhuriyetin ilk kurucularının
yaşam öykülerinde yüksek düşünceleri, geçmiş kahramanlara hayran
olunmasını ve onları sevmeyi, Genç Werther'in Acıları'nda keder ve
karamsarlığı, Yitik Cennet'te Tanrı kavramını, kendi yaşamından yola çıkarak
Tanrı'nın Adem'e bakışıyla Frankenstein'ın tavrını karşılaştırır.
Ancak bütün bunlara rağmen ne insanlardan ne de yaratıcısından beklediği
ilgiyi göremez. Yaratık yaratıcısının yüzüne karşı "her yerde
sadece benim değişmez bir şekilde dışında bırakıldığım mutluluğu görüyorum.
Ben yardımsever ve iyiydim; acı beni iblis yaptı. Beni mutlu et ki, yeniden
erdemli olayım" der. Yok edilme olasılığına karşı ise yaşamını
sonuna kadar savunacağını söyler. "Yaşam, kederlerin toplamından
ibaret olsa bile, benim için hâlâ değerli ve bunu savunacağım." Çirkin
bedeninin içinde iyi niyetli ve sevecen bir kişilik taşıyan yaratık
insanlar arasında kendine bir yer bulamayınca hırçınlaşır. Canavarlaşmasını
şu sözlerle dile getirir: "Eğer sevgi uyandıramıyorsam, korku salacağım."

Shelley romanında eski ve tutucu olan ahlak anlayışını,
kadına olan bakışını ve genel olarak kiliseyi eleştirir. İşlemediği bir
suçtan dolayı kilisenin baskısıyla itiraf ettirilen Justin'in idam
edilmesinde kiliseyi suçlayıcı eleştirel tavır günün koşullarında cüretkâr
bir karşı duruştur, zaten genç Frankenstein da, insan bedeninin doğal çürüme
ve bozulmasını incelerken kiliseye olan tepkisini şu sözlerle belirtir:
"Batıl bir öykünün beni korkudan titrettiğini ya da bir ruhun görünmesinden
korktuğumu hatırlamıyorum bile. Karanlığın aklım üzerinde hiçbir etkisi
yok: tu ve kilise mezarlığı benim için güzelliğin ve gücün beşiği
olmaktan ziyade; solucanlara yeme dönüşmüş yaşamayan beden
deposuydu." Genç Frankenstein, yükselen burjuvazinin, aklın ve bilimin
şekillendirdiği ideal ve örnek bireyi olarak görülür.
Akla dayalı, deney ve araştırmayı ilkece amaç edinmiş
aydınlanma çağının temsilcisi olan burjuva düşünürlerinin dışında
kalan, ancak bu amaca uygun edebi metinlerin ortaya çıkışının ilk örneği
olan Mary W. Shelley'in Frankenstein or the Modern Prometheus'da bu amaca uygun
birçok ileti görmek mümkün. Bununla birlikte burjuvazi, ilk başlarda
feodalizme ve akıl dışı metafizik güçlere yönelik radikal tavrını
sonraki dönemlerde sürdürme isteğinden vazgeçer. Çünkü bu kez karşısında
kendi bağrından doğan ve tıpkı kendisi gibi mücadeleci, devrimci, ilerici
bir güç olan proleterya vardır. Ütopik Sinema'nın yazarları olan B. Roloff
ile G. Seeblen, burjuvazinin kendi içinden çıkan proleteryanın günün
birinde bağımsız hareket edeceği korkusunun alegorik bir yansıyışı olduğunu
söylerler. Yaratığın yaratıcısı tarafından ilgi görmemesi, ona yaşam
hakkı tanımaması ve buna karşılık yaratığın yaratıcısıyla ölümüne
mücadele etmesi bu savın alegorik olarak nitelendirmesini haklı kılmaktadır.
Romandaki ana tema, her ne kadar bilimsel motiflerin ve yükselen
değerlerin izlerini taşıyorsa da, doğaya ve Tanrı'nın ilahi buyruklarına
karşı gelmenin öyle masumca bir müdahale olmadığı mesajını da
vermektedir. Tanrıya ait sırlan öğrenmeye çalışmanın tanrısal gazaba
maruz kalınacağını gösterir. Öbür dünyadan getirilen yaratığın,
burjuva sınıfının seçkin ve aklın egemenliğine inanan, iyi yetişmiş aydın
bir bilim adamı olarak tüm özelliklerini üzerinde taşıyan genç
Frankenstein'ın dünyasına girmesine izin verilmez. Eski ölü yeni yaratılan
yaratık burjuvazinin içinden çıkan yeni sınıfın alegorisi olarak
burjuvazinin egemen düzeninde etkin olmasına hoşgörüyle bakılmaz.
Burjuvazi kendi ürünü olan yaratılan yeni olguyu benimsemez, yarattığı
kendi canavarından ürker.
Özellikle bilimkurgu yazınında daha sonra Robert Louis
Stevenson'un 1886 yılında yayımladığı Dr. Jekyll ve Mr. Hyde adlı romanda
Victoria çağında egemen olan ahlak anlayışından yola çıkarak iyilik ve kötülük
kavramlarını tartışmaya açarken, Dr. Jekyll'in ikinci kişiliği olan Mr.
Hyde son derece acımasız, kötü ve tiksinti vericidir. Yine bir başka çılgın
bilim adamı motifini bilimkurgu yazınına kazandıran H. G.
Wells'in 1896 yılında
yayımladığı Dr. Moro'nun Adası'nda, bilim adamı hayvanları insanlaştırmaya
çalışırken Frankenstein'dan daha çağdaş amaçlar taşımasına karşın
daha kanlı bir tiptir.
1797 yılında doğan Mary
Shelley'in Frankenstein'ı yazdığı
1816/1817 yıllarına kadar yaşamını etkileyen olaylar romanına da yansır,
bu süre ölüm ve acıların yaşamında silinmez izler bıraktığı yıllardır.
Doğumundan 10 gün sonra annesini yitirmesi, evli bir adama âşık olup babasının
tüm ısrarına karşın bu adamla kaçması, bu arada kocası olan Percy Bysshe
Shelley'in eşinin kendisini göle atarak intihar etmesi, daha sonra Mary
Shelley'in kocasının da aynı gölde teknesinin ters dönerek denize düşerek
boğulması, Ocak 1816 yılında doğan oğlu William'ın henüz bebekken ölmesi,
1817 yılında doğan kızı Clara'nın bir yıl sonra ölmesi yazarın
bilincini ve yazın serüvenini etkileyen önemli olaylardır. Romanda yaratık
tarafından öldürülen küçük çocuğun adının Wîlliam olmasını
rastlantı olarak görmemek gerek. Romanın psikolojik çözümlemesini yapan
eleştirmenlerden Chirstopher Small, Frankenstein karakterini, yazarın kocası
olan Percy B. Shelley ile bağlantılandırır. Mary
Shelley'in kocasına ve
babasına karşı bastırılmış öfkesinin bir yansıması olduğunu söyler.
Frankenstein bir tür suçluluk ve masumiyet dramı olarak görünür.
Bilimkurgunun Doğuşu
1816 yazının kasvetli bir gecesinde kocası Percy Shelley ve
Lord Byron ile hayaletli öyküler yazma projesinin etkisi altında kafan Mary
Shelley, o gecenin yaşamının bir dönüm noktası olabileceğini kestiremez.
Açık havada gezmeyi seven Shelley çifti ve ünlü şair Lord Byron yağmurlu
ve kapalı havalarda evde kalarak entelektüel tartışmalar yaparlar. Çeşidi
felsefi konular, yaşamın sırrı ve ilkeleri, bunların ileride keşfedilme
olasılığı, Darwin'in bulguları konuştukları konuların başında gelir. O
dönemin edebiyatta ağırlığı olan hayalet öykülerini birbirlerine
okudukları bir gecede Lord Byron'dan gelen hayalet öyküsü yazma önerisi henüz
19 yaşında olan genç Mary'i etkiler. Bütün gece tartışılan konunun
bilincini etkilemesi sonucu gör-düğü rüya, ortaya bilimsel yönü olan ilk
bilimkurgu romanının ortaya çıkmasını sağlar, ingiliz bilimkurgu yazarı
Brian Aldis, bu kitapla gerçek anlamda bilimkurgunun doğuşunu gördüğünü
söyler.
Son olarak, bilimkurgu edebiyatı ve sinemasında önemli yer
tutan ve birçok yazar tarafından da kullanılacak olan çılgın bilim adamı
motifini ilk kez işleyen Mary Shelley'in Frankenstein'ın 1831 tarihli basımının
önsözünde yazdığı yaratıcılık konusundaki düşüncelerini not edelim,
"yaratma isi hiçliğin değil, kargaşanın içinden bir şeyler bulup çıkarmaya
dayanır. Her şeyden önce elinizde malzeme olması gerekir; yaratıcılık
karanlık ve şekilsiz bir maddeyi biçimlendirebilir, ama maddenin kendisini vücuda
getirmez. Keşif ve icadın her türlüsünde, hayal gücüne ait olanlarda
bile, Colombus'la yumurtasının hikâyesini hatırlamak durumundayız. Yaratıcılık,
bir konuda gizli olan olasılıklara hâkim olabilmek yeteneğinde ve onun uyandırdığı
düşünceleri çekip çevirebilmek; becerisinde yatar."
Meraklısı için not: Giovanni Scognamillo tarafından
Türkçeleştirilen 1971 yılında Milliyet Yayın Ltd. Şti. tarafından yayımlanan
Frankenştayn romanının özgün yapıtla hiçbir benzerliği görünmemektedir,
bu kitabın çevrilen 17 Frankenstein türevi filmlerinden birinin senaryosundan
romanlaştırılmış olduğunu sanıyorum.
|