|
Bilimle sanat ve yazının ilişkileri, karşılıklı etkileşimleri
her zaman tartışma konusu oldu. Bilimsel gelişmenin insanlık tarihiyle
birlikte yürüdüğüne kuşku yok. Ancak gene de bu gelişmede insanların
gerek toplum olarak gerekse birey olarak kurduğu düşlerin, içine yuvarlandığı
fantezilerin etkili olduğunu söyleyebiliriz. Bu yolla yazın ile bilimin arasındaki
ilişkileri de yadsıyamayız. Kuru kuruya bilimsel sıçramalar tek başına
bir alam taşımaz.. Okullarda kimi dersleri 'edebiyat' ve 'fen' diye ayırmanın
bir alamı yoktur. Bilim ve sanat aynı büyük kültür oluşumunun içiçe bir
parçası sayılabilir. Böyle düşünülmesi gerekir. Öyleyse bilimle
kurgusal çabaların birbirlerine etkilerinin bilimsel gelişmede yararlı olduğunu
söyleyebiliriz. Bu arada bilimsel gelişmede yazının ve sanatın da etkili
olduğunu öne sürebiliriz..
Ünlü denemeci ve eleştirmen Nurullah Ataç dilini özensiz
kullanan, yazına önem vermeyen bilginlerin bilimsel alanda başarılı
olamayacağını öne sürerdi ki biz de haklı buluyoruz bu savı. Kendi dilini
etkin ve düzgün bir biçimde kullanamayan bir kişinin bilimsel alanda başarılı
olamıyacağı kuşku götürmez. Buradan giderek bilimle edebiyat ya da yazın
evreninin yakın ilişkilerini yabana atamayız. Laboratuarda çalışan
bilginlerin bulgularını anlaşılır bir biçimde kısacası açık seçik yazın
örneklerini izlemeleri ve kendi bilimsel çalışmalarını yazınla
beslemeleri zorunluğunu getirir... Bunu yapmazlarsa kendi alanlarında kuru ve
eksik kalırlar. Ne yazıkki çoğukez bir şiir bile okumayan, roman ve öykü
okumayı gereksiz bulan bilim adamları ile karşılaşırız kimi zaman. Onlar
yazınla uğraşmayı, düşler kurmayı, sonuçlar vereceğine inanırlar. Ya
da somut sonuçlar almak isterler. Oysa bilimle yazının birbirini desteklediği
ve birbiriyle içiçe olması gerektiğini biliriz. Bilim alanındaki gelişmeler
yaşadığımız dünyayı değiştirerek yazına da yeni atılımlar nasıl
getiriyorsa, bunun öbür türlüsünü de yazın gerçekleştirir. Bilimle yazın
ve sanat karşıtlığı sık sık karşımıza çıkar. Kimi zaman bu karşıtlığı
yazın içinde buluruz. Bilim, yazın dünyasında olan bitenlere kayıtsız kalırken
kimi yazarlar ya da kimi edebiyat çevreleri de bilime düşmanlık duyar. Çoğu
kez kurgusal yapıtlarda, roman ve öykülerde kötü adamlar bilginler arasından
çıkar. Kimi bilginler hırsları yüzünden ruhlarını şeytana bile
satarlar. Doktor Faustus öyküleri buradan kaynaklanır. Örneğin Mary
Shelley
Frankenstein canavarını yaratır. Dolayısıyla yazın ile bilim arasında bir
çekişme ve sürtüşme olduğunu söyleyebiliriz. Daha okul sıralarından başlayarak
bilimsel dallarda çalışan ve araştırmalar yapanlar, yazarlara, ozanlara,
kurgusal yapıtlar üretenlere tepeden bakarlar. Bilimsel buluşların, yeni
teknikleri keşfetmenin başka alanlardan üstün olduğunu savunurlar ve
kendilerine toplum içinde üstün yerler verilmesini isterler. Genellikle
toplum içinde bilginlere kuşkulu gözlerle bakılmasının başka nedenleri
bulunduğu da söylenebilir. Şöyle ki bilimin yaşamımıza getirdiği kimi ürünler
bunlara bilinçli bir biçimde bakamadığımız ve ne olup bittiğini anlayamadığımız
için üzerimizde korku yaratır. Teknik buluşların çoğunun nasıl çalıştığını
anlamayız. Dolayısıyla bunları yapan insanlara da bir çeşit büyücülermiş
gibi bakarız. Yazın ürünlerinin, düş kurmanın, fantezilerin bilimsel gelişmeye
tek başına yol açabileceğini de söyleyemeyiz. Kimi zaman toplumsal çatışmalar,
savaşlar bilim adamları arasındaki çekişmeler, yeni bilimsel atılımlara
yol açabilir. Bunun örneklerini savaşlar sırasında ya da savaşlardan sonra
görürüz çoğu kez.
Doğal olarak mitolojilerde yer alan kimi söylencelerin daha
sonra gerçekleştiğine tanıklık ederiz. Her gelişme insanoğlunun düşlerinden,
isteklerinden doğar ve gelişir. Örneğin insanlardaki uçma isteğinin bir
simgesi gibidir.. Labirent ve Minatauros söylencesinde yer alan Daidolos ile oğlu
İkaros kapatıldıkları Labirentten kurtulmak için uçmayı kurarlar. Çok
becerikli olan Daidolos oğluna kanatlar yapar ve balmumu ile bu kanatları vücuduna
yapıştırır. Havalanmadan önce oğluna sıkı sıkı pek yükseklerden uçmaması
öğüdünde bulun. Ama İkaros bu öğüdü dinlemez ve yükseldikçe yükselir.
Sonra iyice güneşe yaklaşır. O zaman kanatları tutan balmumu erir ve İkaros
Ege denizinde Sisam adası yakınlarında denize düşüp ölür. Böylece
insanoğlunun uçma isteğinin ilk belirtisi olarak bu mitolojik öyküyü düşünebiliriz.
Burada en önemli olan uçuş isteğidir. Bu mitolojik dilek 19. Yüzyıl sonu
ile 20. yüzyıl başında kuru bir istek olmaktan çıktı ve insanoğlu bu
isteğine kavuştu. Doğal olarak insanoğlu uçuş aşamasına gelinceye dek çeşitli
ve güç evrelerden geçti. Bilim adamları aero dinamik yasalarını bulmak ve
yüksek teknolojik buluşlar gerçekleştirmek, patlamalı motorlar yapmak
zorunda kaldılar. Önce balonla uçmak olanağını buldular daha sonra sesten
hızlı uçan araçlara, jetlere kadar geldi sıra. Bu arada cesur insanlar,
kahraman maceracılar yapılan deneylerde ve ilk uçak gezilerinde canlarını
da verdiler. Böylece insanoğlunun bir düşü gerçekleşmiş oldu.
Uzayda gezi, aya seyahat düşleri de insanlık tarihinde
binlerce yıl öncesine kadar gidiyor. Fırat kıyılarındaki Samsat kentinde
doğan Lukianos, Milattan II. yüzyıl önce ilk aya seyahat öyküsünü kaleme
aldı. Aslında çok Tanrılı pagan inançlarını eleştiriyordu, Tarihçi
Herodotos ile alay ediyordu ama bu arada bir Aya seyahat öyküsünü de anlatıyordu.
Yüzyıllarca sonra onu Cyrano de Berjerac ve Jules Verne izledi. Giderek öyküler
ve fanteziler gerçekte olanlarla birbirine yaklaşmaya örtüşmeye başladı,
Örneğin Jules Verne'in aya seyahat öyküsü yıllarca sonra gerçekleştirilen
aya yolculuğun ayrıntılarıyla nerdeyse tıpa tıp aynıydı...
İnsanların içinde taşıdığı istekler ve onları yükselmeye
iten tutkular kimi zaman bilimsel ilerlemenin önemli etmenleri arasında yer alıyor.
Bu konuda toplum yapısındaki değişikler ve savaşlar da etken olabilir. Örneğin
geçmiş yüzyıllardan bu yana insanlar altın ele geçirip zengin olmak
isterler. Altın deyince Krezus öyküsü aklımıza gelir bir çırpıda. Ortaçağda
beliren 'Simyacı'ları da düşünebiliriz. Simyacıların tek özlemi ve
tutkusu çeşitli maddeleri karıştırıp bunlardan 'altın' elde etmekti.
Belki altın elde edemediler ama bu kez çabalarından başka türlü yararlandılar..
Örneğin Ortaçağ Avrupasının ünlü simyacısı Paraselsus altın yapamadı
ama altın peşinde koşarken uyguladığı denemelerle 'Kimyasal sağıtım'ın
kurucusu oldu. Kimsayal maddelerle insanların sağlığına kavuşmasında
etkin rol oynadı. Bugün bile kimi hastalıklarda onun kimyasal tedavi yöntemleri
uygulanıyor.
Bilimsel gelişmenin nasıl sağlandığı konusunda da çeşitli
tartışmalar var. Örneğin matematik ve geometrinin ortaya çıkışı
konusunda eski çağlar da bile çeşitli varsayımlar üretti insanlar. Eski Mısır
uygarlığı aynı zamanda matematik ve geometrinin odaklaştığı bir örnek
olarak görülüyor. Bu uygarlığın ve orada matematik ve geometrinin gelişmesinin
nedenini o çağlarda yaşayan Yunanlı tarihçi Herodotos şöyle yorumluyor.
'Mısırlı rahipler rahat bir yaşam sürüyorlardı ve bol vakitleri vardı. böylece
matematik ve geometriyi geliştirdiler.' Herodotos'un bu yorumu uzun yıllar geçerli
sayıldı. Bilimsel gelişme için rahat yaşam, bol vakit gerektiği öne sürüldü.
Daha sonraki yıllarda bunun hiç de böyle olmadığı anlaşıldı. Mısırdaki
gelişimin kimi basit ve somut gereksinimlerden kaynaklandığı anlaşıldı. Mısır'da
yaşam, Nil nehri ve onun suladığı topraklar üzerinde sürüyordu. Bu
verimli topraklardan elde edilen ürünlerin bir bölümü vergi olarak
Firavun'a gidiyordu. Bu ürünlerin miktarının saptanması, vergilerin
hesaplanması bu ürünlerin çıktığı arazinin büyüklüklerinin
denetlenmesi konusundaki çabalar matematik ve geometrik bilgisi gerektiriyordu.
Piramitler dinsel nedenlerle yaptırılmış olsa da geometride gelişmeyi
zorunlu kılıyordu. Kısacası Eski Mısır ülkesinde kimi güncel sorunların
giderilmesi bilim alanında gelişmeleri de birlikte getirmişti... Başka ülkelerin
tarihlerinden de örnek verilebilir. İslam ülkelerinden astronomi alanındaki
gelişmeler bir yandan kıbleyi bulma zorunluğuna, öte yandan namaz
saatlerinin saptanması gereğine bağlanabilir.
Kehanet amacıyla yıldızların gözlenmesi önce astrolojiyi
daha sonra astronomiyi getirdi. İnsanın gözlemlediği doğa olaylarını
matematik formüllere bağlamak istemesi de bilim alanında yeni gelişmelere
yol açtı. Böylece evrendeki olaylar matematiksel denklemler içine alınabildi.
Bu noktada Newton yasalarıyla evrensel boyutlardaki olaylar, örneğin yer çekimi
yıldızların ve gezegenlerin devinimleri bir düzen içinde anlatılabildi. Bu
nedenle Newton'un getirdiği ve formüle ettiği nedensellik yasaları yaşamı
ve doğa olaylarını daha anlaşılabilir duruma getirdi. Böylece doğayı ve
fiziksel olayları daha yakından kavrayabildik. Newton'un bulduğu klasik fizik
yasaları 20. yüzyıl başına kadar yaşadı ve geçerliğini korudu. Kısacası
fizik olayları bu yasalar çerçevesinde olaylara uygun düşebildi. Ancak daha
sonra Newton fiziğine uymayan olaylar ortaya çıkmaya başladı. Bu alanda
Newton yasalarına ilk darbeyi vuran Einstein oldu. Görecelik kuramını ortaya
atarken Newton fiziğinin orta boyuttaki ortamlarda geçerli olduğunu evren
boyutundaki büyük ortamlarda ise başka yasaların geçerli olduğunu öne sürdü
ve buradan görecelik yasalarını ortaya çıkardı. Newton yasalarının çok
büyük boyutlarda, yani atom fiziği gibi alanlarda da tam olarak geçerli
olmadığı ortaya çıktı... Bu alanda bir ara Türkiye'de de konferanslar
vermiş olan Heisenberg önemli buluşlar geliştirdi ve ünlü 'Kuantum' kuramını
öne sürerek klasik fizik dışında yeni işlerliğini ortaya koydu. Einstein
ve Heisenberg'in kuramlarının geçerliği daha sonra uzayda ve nükleer enerji
alanında yapılan deneylerle kanıtlandı. Bu kuramlarda fiziksel olayların
birbiriyle sıkı biçimde nedensellik bağıyla bağlı olmadığı, sadece bir
olasılık bağının söz konusu olabileceği anlaşıldı, Atom Fiziğinde
belirli gelişmeleri eski Yunan felsefesinden aldığı esinle gerçekleştirebildiğini
Heisenberg'in yazılarından anlıyoruz. Kuantum varsayımının yaratıcısı
Heisenberg, Eflatun, Leukippos, Demokritos gibi filozofların yazdıklarından
çağdaş atom fiziğine ulaşabildiğini söylüyor.
Doğal olarak bilimin gelişmesinde matematik ve geometrinin büyük
etkisi olduğunu biliyoruz. Ancak burada dünyanın çeşitli ülkelerini dolaşan,
çeşitli uygarlıkları gözlemleyen bilginlerin katkısı olduğunu da söyleyebiliriz.
Örneğin ünlü matematikçi Pytagoras'ın yaşadığı dönemdeki dünyayı
dolaştığı özellikle Hindistan'dan bilgiler topladığı biliniyor. Böylece
teoremlerini yaratabiliyor. Doğduğu Sisam adasına döndüğünde bir okul
kurmak istediğinde ise öğrenci bulamıyor, öğrencilerine üste para vermek
zorunda kalıyor. Ama daha sonra yeryüzündeki tüm olayları sayılara bağlayan
Pytagorasın okulu nerdeyse bir din merkezi bir tarikat odağı durumuna
geliyor. Pytagoras'ın kendisi ve öğrencileri bulgularıyla ve sayılar üzerine
çalışmalarıyla doğanın gizlerini aydınlatmada büyük atılımlar gerçekleştirdiler.
Mezapotamya'lılar ise hesaplamalar yaparken ondalık sistem
yerine 60'lık sistemi kullandılar. Böylece temel hesaplamaları 60 rakamı üzerine
kuruyorlardı. Bu sistem eski Yunanlılara geçerken gökyüzü gözlemlerinde
kullanıldı. Bugün saatin 60 dakika, dairenin 360 derece oluşu bu eski
hesaplama yönteminden geliyor.
Matematikte son derece önemli olan 'sıfır' kavramının
bulunuşu da önemli bir aşamadır. Sıfır rakamı Hindistan'dan Araplara,
Araplardan Avrupalılara geçti. Ve matematikte ve bilimde büyük aşama sağladı.
Savaşların da kimi zaman bilimsel aşamada etkin olduğunu söyleyebiliriz.
Yeni silahlar yeni öldürücü araçlar bulma çabası kimi zaman insanlık karşıtı
sonuçlar verse de kimi zaman olumlu sonuçlar da yaratıyor.
Örneğin nükleer silahların yapılabileceği önceden düşünülüyordu.
İkinci Dünya Savaşı sonunda Amerika'da bir araya gelen bilginler, Amerikan Hükümetinin
sağladığı olanaklarla Atom Bombasını gerçekleştiler. Soğuk savaş döneminde
de nükleer yarışma insan soyunu yok edebilecek boyutlara erişti. Atom bombasını
ilk yapan bilginler daha sonra çok ağır biçimde eleştirildiler. Ama bu
arada onların çalışmalarıyla nükleer enerji barışçı alanlarda, tıp
alanında kullanılabildi. Bu arada tarihte örneklerini gördüğümüz uzun
askeri seferler de kimi zaman bilimsel gelişmelere yol açtı. Büyük İskender
Mısır ve Hindistan'a gerçekleştirdiği seferlerinde yanına hocası
Aristoteles'i de aldı. Aristoteles de bu seferlerde karşılaştığı
hayvanları ve bitkileri inceledi ve böylece Zooloji ve Botanik bilimlerinin
temellerini attı. Eski çağ gezginlerinin yaptığı kişisel gözlemler bu
alandaki gelişmeleri zenginleştirdi.
Bu arada şunu belirtmek gerekir ki edebiyat ve bilim aynı kültür
alanının verimli parçaları olarak incelenebilir. Bilimsel buluşların da
yazına etkili olduğunu söyleyebiliriz. Önemli yazın ürünlerinin bilimsel
buluşlarla ortaya çıktığını görüyoruz. Örneğin Darwin'in kimi
kuralları daha sonra pek çok yazara örneğin Jack London'a esin kaynağı
oldu. Ruhsal alanda Freud'un kuramları da pek çok yazarın yeni ürünler
yaratmalarına neden oldu. Günümüzde bilimsel gelişme ve buluşlar özellikle
bilim-kurgu yapıtlarının çoğalmasına yol açtı. Kimi bilim adamları
bilimsel gelişmelerden yararlanarak bilim-kurgu yapıtları kaleme aldılar.
Kısaca bilimsel çabalarla yazın ve sanat ürünlerinin içiçe
olduğunu, bunlara birbirinden ayırmak yerine yaklaştırmak gerektiğini öne
sürebiliriz.
|