|
Aldous Huxley'in 'Cesur Yeni Dünya'sı
milat olarak kendine seri üretimin başladığı, Henry Ford'un T-modeli
otomobilini ürettiği yılı seçiyor. Öyle bir milat ki insanları tüketmeye
zorlamanın, doğadan uzaklaştırmanın ve bu yolda tarihi, dini, geleneği,
aileyi, kültürü ve sanatı yok etmenin tohumları bu tarihte atılıyor.
Ford'un yaşadığı toprakların seçiminde, o yıllarda Huxley'nin Amerika'yı
ziyaret etmiş olmasının payı da var elbette. Çünkü alternatif olabilecek
bir sentetik ütopya olan Amerika ile o toprakların gerçek sahibi Kızılderililerin
oluşturduğu çelişki kitabın oturduğu sağlam zemini hazırlamış.
Gelecekle ilgili bir kitap bizi gelecek üzerine kehanetlerinin gerçekleştiği
kadarıyla ilgilendirir. Böyleyken, belki de George Orwell'ın 1984'üne olan
ilgimizi şimdilerde sabun köpüğü misali yitirmiş olmamızı kehanetlerinin
fazla karanlık, iç karartıcı ve hatta belki de biraz abartılı olmasıyla açıklayabiliriz.
Elbette dikkatli gözlemciler bunun biraz da her şeyi çabucak tüketmemizden
kaynaklandığını söyleyeceklerdir; katılmamak mümkün değil. Üret ve tüken
son hızla... çünkü üretmek için tüketmek gerekiyor. Akıllı ve verimli
üret, aptalca ve hızla tüket. Post-modernizm, evet.
Hızlı değişim ve teknoloji korkusu bilimkurgu yazınını doğal olarak
besleyen ve güdüleyen bir olgudur. Ancak böylesi korkuların yersiz olduğunu
iddia etmek en hafifinden safdillik olacaktır. Değişimde bizi korkutan, geçmişe
ve olagelene olan bağlarımızın sorgulanması, zorlanması ve hatta kopmak
zorunda bırakılması/koparılmasıdır. Dişçi koltuğu korkusu gibi, beden nasıl kolay bırakmıyorsa
yıllanmış dişleri, akıl da en azından o denli zorlanıyor. Bir de bu değişimlerin
toplumsal boyutlarda gerçekleştiğini düşünecek olursak olayın dehşetini
kavramamız daha kolay olacaktır.
İşte bu dehşetin kendini savaş, belirsizlik ve umutsuzluk olarak gösterdiği
bir dönemde, iki dünya savaşı arasındaki yıllarda yazılmış olan Cesur
Yeni Dünya bir bilimkurgu klasiği olarak önemini, bilim ve teknolojinin, daha
geniş anlamda gelişmenin, insanı amaç değil araç olarak alma olasılığı/gerçeğini
öngörüşü, tüm yalınlığıyla ortaya koyuşu ve buna karşı çıkışıyla
gösterir.
Bir Sentetik Ütopya
Huxley'nin Cesur Yeni Dünyası
milat olarak kendine seri üretimin başladığı Henry Ford'un T-modeli
otomobilini ürettiği yılı seçiyor. Öyle bir milat ki insanları tüketmeye
zorlamanın, doğadan uzaklaştırmanın ve bu yolda tarihi, dini, geleneği,
aileyi, kültürü ve sanatı yok etmenin tohumları bu tarihte atılıyor.
Ford'un yaşadığı toprakların seçiminde, o yıllarda Huxley'nin Amerika'yı
ziyaret etmiş olmasının payı da var elbette. Çünkü alternatif olabilecek
bir sentetik Ütopya olan Amerika ile o toprakların gerçek sabihi Kızılderililerin
oluşturduğu çelişki kitabın oturduğu sağlam zemini hazırlamış.
Dünya Denetçileri'nin bir fabrika gibi yönettiği Cesur Yeni Dünya'da
anneden doğum yüzlerce yıl geride kalmış, embriyolar şişelerde yetiştirilip
Sosyal Yazgılamacılar tarafından gelecekteki mesleklerine yine şişelerinde
hazırlanmaktadırlar. Böylesi bir sosyal yönlendirme şüphesiz günümüzdeki
eşdeğerlerinden daha başarılı olurdu. Bu yönüyle aslında, bugünün
sanayicilerinin ıslak rüyalarını yansıtır gibi görünmektedir. Hiç
itiraz etmeden yapması gerekeni yapan, son derece emre-uyan ve toplusözleşme
yakarışları ve grevler yerine "toplu seks-poplu seks" ilahileriyle
gününü gün eden, özgürce ve pervasızca önüne gelenle düzüşen,
herhangi bir sorun yaşadığında somasına sarılıp bebekler misali uyuyan
bir işçiler ordusu. Sorunsuz üretim, sınırsız tüketim Liberal kapitalizm.
Post-modernizm. Puşt-modernizm.Bir akşamüstü Kadıköy'de karşılaştığım
bir arkadaşımın iş arkadaşı olan bir kızla aynı minibüsü paylaşmıştım.
Konuşma olsun diye ne yaptığını sormuştum. Kısa bir ifadeyle ofis çalışanı
olduğunu söylediğinde biraz merak biraz da hinlikle boş zamanlarında neler
yaptığını sormuştum. Açıkçası biraz tedirgindim, çünkü duymayı umduğum
şeyin duyacağım olmadığından neredeyse emindim. "Alışveriş
ediyorum" demişti. (Bir an durup bir insanın hafta sonundaki (ve yaşamındaki)
tek hobisinin nasıl olup da sadece alışverişle sınırlı olabileceğini düşünmeye
davet ediyorum herkesi.) Bir ara para çıkarmak için açtığı cüzdanındaki
kredi ve çeşitli mağaza kartlarından oluşan gökdelen, yanıtını pekiştirir
nitelikteydi. 'Tüketiyorum, öyleyse varım." İşte Cesur Yeni Dünya'nın
sloganı.
Hormon Devrimi
İşte tam da burada tüketmeden
varolabildiğimiz ya da en azından bu denli tüketmeye şartlandırılmadığımız
yetmişli yıllara dönmekte fayda görüyorum. O dönemin daha insanca olduğunu,
hormon devriminden önce domateslerin nasıl domates gibi koktuğunu yaşayanlar
anımsayacaklardır (anımsayanların bilmeyenlere anlatmasında fayda var).
Sonrasında malumunuz olduğu üzere On iki Eylül ve Özal mucizesi. Özal
sanayi patronlarının imdadına Hızır Peygamber misali yetişerek yastık altındaki
liraların günışığına çıkmasına önayak oldu. Laissez-faire'in
alaturka, "Bırakın içine etsinler" olarak yorumlanacağını öngören
aydınlarımız olmadı değil, ancak kuru gürültüyle bastırıldı sesleri.
Düşünme ve hayal kurma, çözüm önerileri üretme ya da bunlara kapılma
gibi son derece sakıncalı eğilimlerden biraz da abanın altındaki sopayla soğutulan
insanlar artık kırlardan ve kuş cıvıltılarından uzaklaştırılmalıydı.
Yabancı sermaye ve yerli ortakları canla başla soyundukları bu görevin
meyvelerini artık topluyorlar. İnsanlar bilinçsizce, delice tüketmekle iştigalden
memnunlar. "Kölelerin köleliklerini sevdikleri bir sistem ideal
sistemdir" diyor Huxley. Huzur içinde uyu Özal.
Yaşamının yolu artık tüketmekten geçiyor. Ancak ve ancak cep telefonuyla
kanatlanabilir, lüks otomobillerle uçabilirsiniz. Varlığınızın yegâne
temeli cebinizdeki kredi kartıdır, yoksa adam yerine bile konmayacaksınız. Günahsız
bebelere kapalıdır cennetin kapıları. Oynayan oynar, oynamayan kara
koyundur.
Susuyor ve ağlıyorum.
Çocuk yuvalarındaki şartlandırma seanslarındaki elektrikle telkin bölümü
son derece dehşet verici ama biliyorum ki çocuklarınızın hamburger alışkanlığının
böyle kazandırılmamış olmasından memnunsunuz. Elbette Cesur Yeni Dünya
yazılalı elli yılı geçiyor. Tüketimi pompalayanlar da evrim geçirdiler;
plastik makaslarla ve bilgisayarlarıyla çalışan reklamcılar sayesinde aştılar
Vulgarlık Çağı'nı. Artık post moderniz. İletişim ve bilişim devriminin
ortasındayız Dante gibi. Dünya parmaklarımızın ucunda. Kimsenin yemyeşil
çayırlara ihtiyacı kalmadı. Onun yerine cicili bicili oyuncaklarımız, değiş
tokuş kapaklı telefonlarımız, kutu kutu pense evlerimiz var. Düşleri
unuttuk, insan gerçeğinden uzaklaştık. Yalnızlaştık, İnternet
sohbetlerinde şuursuzca yoldaş arıyoruz. Doğadan koptuk. Koparıldık. Kaç
çocuğun parmaklarında kuruyor toprak? Orman kesif fabrika kuran otomobil üreticileri
çevre dostu projelere sponsorluk yapıyorlar. Frikiklerle ve televolelerde otuz
iki dişiyle sırıtan futbolcularla, lahmacun destekli türkücülerimizle
somalanıyoruz. Acıya ve adaletsizliğe kapalı gözlerimiz. Gaziantepli çocuklarımız
onyıllarca cezaya mahkûm edileli beri kaçımızın boğazına diziliyor, yediği
baklavalar?
Başım ellerimin arasında ağlıyorum. Dışarıda fırtına kopuyor. Seller götürüyor
dünyayı. Yağmurda gözyaşlarımı gören yok.
Delicesine Tüketim
Lenina ve onun gibi kadınların uyuşturulmuş
ve şartlandırılmış varlıkları, zevksizlikleri, pervasızca düzüşmeleri
sanki aynılıkta farklılığa olan düşkünlüğümüzü anlatır gibi.
Erkeklerin ve kadınların insanca algılanabilmesi dururken onları hükmedilebilir
ve yönlendirilebilir cinsel nesneler gibi gösteren ve tüketime yönelterek ürün
pazarlayan kadın ve erkek dergilerimizin, Ford ayinlerinin matbuat versiyonlarına
dönüştüğünü belirtmeden geçemeyeceğim.
Renkli, cicili bicili çingene çadırı misali yeni eğlence anlayışımız ne
kadar da Cesur Yeni Dünya'nın duyusal eğlence anlayışını hatırlatıyor.
Aklın tamamen ekarte edildiği, tensel duyuların hükmettiği bir eğlence
anlayışı bu ve bir yönüyle de "surround sound" sistemleriyle
kulaklarımızın Coşkun'ca bir muameleye tabi tutulduğu yeni sinema salonları
böyle bir geleceğin sinsi haberci ve hazırlayıcıları sanki. Müzik
zevklerimizin kısırlaştığı ve pop denen içi boşaltılmış vızıltıyla
salt fiziksel duyu boşalmalarına dönüştürüldüğü bu günlerde çekilen
müzik klipleri ancak Cesur Yeni Dünya'nın sığ ve cinsellik güdümlü
filmleri denli duygusal ve hümanistler.
"Siyasi, ekonomik özgürlükler azaldıkça, cinsel özgürlük,
dengelercesine artma eğilimi gösterir."
İşte tarihin bu anında iki bin yılının ilk günlerinde ulaştığımız
nokta tam olarak budur. Üretip delicesine tükettiğimiz sürece istediğimiz
kadar düzüşebiliriz. Yöneticilerimiz de bu özgürlüğü teşvik edercesine
kimin kiminle düzüşmekte olduğunun her hafta çeşitli programlarla yemek
sofralarımıza kadar getirilmesine yeşil ışık yakıyorlar. Belden aşağı
dedikodu programlarıyla somalanıyoruz ve görebildiğim kadarıyla, kimsenin
bir itirazı yok.
Huxley'nin Öngörüleri
İşte bütün bu tespitlerle göstermeye
çalıştığım gerçekler, eksiksiz bir biçimde toplumsal ölçeklerde
Huxley'nin öngörüleriyle örtüşüyor. Yazının başında Huxley'den alıntıyla
belirttiğim gibi, gelecekle ilgili bir kitap bizi geleceğe yönelik
kehanetlerinin gerçekleştiği kadarıyla ilgilendirir. Bu kitabı çevirirken
ve sonrasında okurken kehanetlerin böylesine gerçekleşiyor olduğunu görmek
beni derinden sarsmıştı. Elbette bugün Ütopyalar, her zamankinden daha olası
görünüyorlar. Ancak bu ütopyaların insanca olmaları sine qua non bir
gerekliliktir. Bu nedenle de ne kadar insan merkezli olduklarını iyi düşünüp
tartışmamız, ne kadarını istediğimize bizlerin karar vermesi gerekiyor.
Yoksa işi merkezi yöneticilerimize ve sanayi patronlarımıza bırakacak
olursak ütopyalarımızın son derece karanlık kara ütopyalara dönüşmesi işten
bile olmayacaktır.
dixi et salivavi animam meam.( Söyledim, ruhum hafifledi.)
|