|
NOVA: Bir an için insan doğası üzerine düşünecek
olursak, bir yanda başka dünyalılarca kaçırılma, UFO görme gibi inanışların,
diğer yanda da evrende başka yaşam formları arama tutkusunun çok yaygın
olduğunu görüyoruz. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz?
SAGAN: Dünyadışı yaşam, özellikle de dünyadışı
zekâ arayışı çocukluğumdan beri çok ilgili olduğum bir konu. Bu fikir
beni öylesine etkiledi ki, meslek yaşamımda en büyük hevesle çalıştığım
alanlar, yakın gezegenlere uzay aracı gönderilmesi projeleri ve radyo
dalgalarıyla dünyadışı zekâ arama çalışmaları oldu. Bu projelerden
olumlu sonuç alınabilse, insanlık tarihinde bir dönüm noktası yaşanmış
olacaktı. Ancak bu öylesine tartışmalı bir konu ki, doğru olup olmadığını
belirleyebilmek, kesinliğinden emin
olmak için standartları çok yüksek
tutmak zorundayız. Dünyadışı yaşam arayışının heyecan dolu bir süreç
olması da bir başka olumsuz etken aslında. Ufacık bir umut ışığı, bazen
bir bilim adamının bile tüm şüpheciliğini alıp götürüyor. Bu nedenle,dünyadışı
yaşam arayışı alanında çalışan araştırmacılar olarak çok dikkatli
olmalıyız. Geçmişte bazı ilginç örnekler yaşandı. Bir keresinde gerçekten
birşey bulduğumuzu sandık, fakat daha sonra aldığımız sinyallerin mantıklı
bir açıklaması olduğunu anladık. Sonuç olarak, dünyadışı zekâ arayışı
için uygulanan projelerde, en sıkı türünden bir şüphecilik her zaman
hakim oluyor. Ancak, uzaylılarca kaçırılma hikâyelerinin bilimsel şüpheciliğe
eşdeğer türden hiçbir süzgeçten geçirilmediği açıkça ortada. Tersine,
bu hikâyeler ve hikâye sahipleri hiç sorgulanmaksızın kabul görüyorlar. Dünyadışı
yaşam arayışına ilişkin bilimsel çalışmalar da bundan büyük zarar görüyor.
Bana göre, dünyadışı yaşam olgusuna yönelik iki yaklaşım arasında büyük
fark var. Bazı çevrelerce sık sık "nasıl olur da hem dünyadışı
zeki varlıklara inanır, hem de başka dünyalılarca ziyaret edildiğimizi
kabul etmez" diye suçlanıyorum. Ben burada herhangi bir çelişki görmüyorum.
Uzaylılarca ziyaret edilmiş olmamız harika bir varsayım, ama çok ciddi ölçütlerle
sorgulanarak kanıtın doğruluğu ölçülmeli.
NOVA: Uzaylılarca kaçırılma hikâyeleri olan
kişilerin sunduğu kanıtların niteliği konusundaki düşünceniz nedir?
SAGAN: Biri ortaya birşey atıyor ve kamuoyunda
derhal bir çalkalanma görülüyor. İnsanlar herşeyi söyleyebilir, fakat
herkesin söylediği mutlaka doğruluk taşıyacak diye bir kural yok. Bir savın
ciddiye alınması için somut fiziksel kanıtla birlikte sunulması ve sonra da
konunun uzmanı bilim adamlarınca incelenmesi gerekir. Örneğin Dünya'da
bulunmayan izotopik oranlar, çok ağır elementler ya da çok garip maddesel özellikler
içeren bir uzay gemisi kalıntısı gibi bir kanıt, oldukça düşündürücü
olabilirdi. Ne var ki sözü edilen ve kanıt diye öne sürülen tek şey, hiçbir
dayanağı olmayan hikâyeler. Şimdiye değin ne bir gemi kalıntısına ne de
kaptanın seyir defterine rastlandı. Kimileri, daire seklinde yanmış ya da
kazılmış arazileri kanıt gösterdiler. Elinize bir kazma alıp toprağı siz
de kazabilirsiniz. Kimileri de
UFO'lara fenerle ışık tuttuklarını, karşılığında
UFO'ların da ışıklarını yakıp söndürdüğünü iddia ettiler. Ama aynı
şeyi, UFO meraklılarıyla dalga geçmek isteyen herhangi bir uçak pilotu da
yapmış olabilir. Bu gibi ifadeler bilimsel kanıt sayılamaz. UFO hikâyelerine
en iyi örneklerden biri de İngiltere'deki buğday, çavdar ve diğer tahıl
tarlalarında 1970 ve 80'li yıllarda görülen, daha sonra da daha karmaşık
geometrik şekillere dönüşen dairelerdi. Birçok kişi bunların alana inen
UFO'larca bırakılmış izler olduğunu, herhangi bir insan tarafından yapılmış
olamayacak kadar karmaşık olduklarını öne sürdü. Ama sonradan anlaşıldı
ki, Güney İngiltere'de yaşayan iki muzip kafadar bir gece barda otururlarken,
UFO meraklılarına böyle bir şaka yapmanın iyi bir fikir olduğuna karar
vermişler. Yaptıkları planda, tarlaları her seferinde farklı bir şekilde
biçerek, bir önceki şekil için geliştirilen "rüzgâr nedeniyle olmuş"
gibi savları geçersiz kılmayı amaçlamışlar. İnsan zekâsının böyle
birşeyi yapmaya yetmeyeceği gibi ifadeler de onları çok keyiflendirmiş.
Sadece tahta ve ip kullanarak tenha gecelerde gerçekleştirdikleri bu
faaliyeti, 15 yıl boyunca sürdürmüşler. 60 yaşlarına geldiklerinde,
tarlaları nasıl o hale getirdiklerini bir gösteri eşliğinde nihayet basına
açıkladıklarında, itiraflarına ne gazeteler ne de televizyon kanalları
fazlaca yer verdi. Üstelik, tarlalara UFO'ların indiğine ilişkin iddialar sürdü.
NOVA: John Mack ile ilgili görüşleriniz
neler?
SAGAN: UFO hikâyelerinin doğruluğuna
inananların çoğu, inandırıcı kanıtlar olmaksızın anlatılanların
bilimsel olarak geçerli sayılmasını istiyorlar. John Mack koşut evrenler ve
diğer boyutlardan söz ederken bilimsel fikirler kullanıyor. Aynı konular
uzun süre fizik ve gökbilim çevrelerini de peşinden koşturdu. Ne var ki
ortada bu hipotezlerin doğruluğunu gösterebilecek kanıt yok. Mack, şüpheciliğe
dayanan bilimsel yöntemi de eleştiriyor. Ancak, koşut evren ve beşinci boyut
gibi savlar henüz kanıtlanmadı. Şüpheciliği esas alan bilim adamları
olarak, yaklaşımımızı şöyle özetleyebilirim: Bir sava inanmıyorsak,
nedeni önyargı değildir. Ama inanıyorsak, somut kanıtları olduğu içindir.

NOVA: Uzaylılarca kaçırılma hikâyelerini doğrulayacak
fiziksel kanıtın yokluğu göz önüne alınarak, uzaylıların var olduğu
savı doğru kabul edilecek olursa, bilim uzaylıların varlıklarını kanıtlamaları
için neyi öngörüyor?
SAGAN: İnsan teknolojisinin son birkaç yüzyıl
içinde aldığı yola bakın. Voyager'in uzaya gönderildiği yıl ile
Charlemagne zamanında bildiklerimizi bir karşılaştırın. Bu baş döndürücü
gelişmelerin hepsi, bin yıldan kısa bir zaman içinde oldu. Demek istediğim,
bir uygarlığın çok ileri bir teknolojik düzeye ulaşması, bilinen fizik
yasalarıyla çelişmeksizin, milyonlarca olmasa da, binlerce yıllık bir süreç
gerektirir diyebiliriz. Yıldızlar arasında çok hızlı yol almak, fizik
yasalarına göre söz konusu bile değil. Duvarlardan geçmek, doğrusu benim için
akıl almaz birşey. Olağanüstü bir teknoloji kullanarak uzayın bir ucundan
Dünya'ya geldikleri iddia edilen sözde uzaylılar olduğunu ciddiye alacak
olursanız, biyolojik yapılarının, fizikte ulaştıkları düzeyin çok çok
altında kalmış olduğunu görüyorsunuz. Biyolojilerini geliştirmek
istiyorlarsa neden insanlarla bire bir çiftleşme gibi ilkel ve yavaş bir yöntem
izliyorlar? Neden Dünya'dan birkaç insan çalıp, DNA yapılarını
inceleyerek istedikleri genetik değişikleri yapmıyorlar? Biz insanların bile
artık böylesi genetik değişiklikler yapmaya gücü yetiyor. Moleküler
biyoloji açısından düşünecek olursanız, uzaylı hikâyeleri oldukça
tutarsız. İnsan olarak hepimizin hata yapma potansiyeli oldukça yüksek. Bu
nedenle de sıradışı iddialar, sıradışı kanıtlar gerektirir. Budd
Hopkins bunu, sıradışı iddialar sıradışı araştırma gerektirir diye düzeltirdi
eminim. Buna vereceğim iki tür karşılık var. Bugün brontosaurus'un Kongo
ormanlarında dolaştığı söyleniyor. Onu bulmak için devlet bütçesinden büyük
bir ödenekle yola mı çıkılmalı dersiniz, yoksa araştırmaya bile değmeyecek
denli çürük bir iddia olarak mı kabul etmeliyiz? İkinci karşılığım da
şu: sıradışı iddiaların sıradışı kovalama gerektirdiği ölçüde, bu
kovalamalar da bilimsel yaklaşıma uygun olmalı. Bu da, kanıtları şüpheci,
sorgulayıcı ölçütlerle ele almak demek oluyor. Ne var ki, başka dünyalılarla
karşılaşma hikâyelerinde şüpheci, sorgulayıcı yaklaşımın izine bile
rastlamıyorsunuz. İddianızı bilimsel olarak kayda değer kılmak için bu süzgeçten
geçirmeniz şart. Bize 40 yıldır, kanıta çok yaklaştıklarını, açıklanmak
üzere olduğunu, üzerinde çalıştıklarını söylüyorlar. Sözü edilen
kanıtı hâlâ görebilmiş değiliz.
NOVA: Şimdi de gündemde uzaylı otopsisi hikâyesi
var biliyorsunuz. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?
SAGAN: Sözü edilen film kaydını ben henüz görmedim,
fakat görmüş olanlardan ayrıntılı bilgi aldım ve Times of London'da yayınlanmış
bir makaleyi okudum. Birkaç nokta dikkat çekici. Birincisi, filmdeki yaratık,
altı parmaklı olmasının dışında, kaçırılma hikâyelerinde tasvir
edilen uzaylı figürüne çok benziyor. Filmde yaratığın çeşitli yerleri
kesiliyor ve bu arada kamera da yakın çekim yapıyor. Otopsiyi gerçekleştiren
insanlar, 1950'lerin radyasyon giysileri içindeler ve yüzleri yalnızca gözlerini
açıkta bırakan bir başlıkla kaplı. Kimliklerini belirlemek olanaksız.
Filmin sahte olmadığına kanıt olarak Kodak (biliyorsunuz film incelenmek üzere
Kodak firmasına verilmişti), ilk makaranın, filmin 1947 ya da ona yakın bir
tarihte çekilmiş olduğunu gösterdiğini ifade etti. Ve bu da iddialara göre
filmin sahte olmadığını gösteriyor. Gözden kaçan nokta, Kodak'a üzerinde
otopsi olan makaranın değil, sadece makaranın baş kısmından kesildiği söylenen
küçük bir film parçasının verilmiş olması. Bana kalırsa bu oldukça akıllıca
tasarlanmış bir başka düzmece. Ama bilimsel olarak kayda değer bir özelliği
yok.
NOVA: Hopkins ve diğerlerine göre, somut kanıt
olmasa da, bu hikâyelerin doğruluğunu gösteren asıl kanıt ayrıntıların
benzerliği. Size göre bu hikâye ya da halüsinasyonlardaki ayrıntıların
benzerliğinin başka ne gibi açıklamaları olabilir?
SAGAN: Filmler, televizyon programları,
kitaplar, dergiler bu gibi görüntü ve betimlemelerle dolu. Televizyonlarda sık
sık, uzaylılarca kaçırıldığını iddia eden kişilerle yapılmış ateşli
söyleşiler yayımlanıyor. Bu yayınlar, hiç şüphe yok ki, uzaylı masallarına
inanmaya meyilli kişileri kışkırtıcı rol oynuyor. Her biri, birbirinden
habersiz bir takım deneyimler yaşıyor ve sonra da yaşadıklarının ne kadar
benzer olduğunu keşfediyor değiller ki. Onyıllardır sayfaları, ekranları
süsleyen, herkesin çok iyi bildiği uzaylı tasvirleri var. Bana kalırsa ayrıntıların
benzerliği, hikâyelerin doğruluğunu değil, tersine, geçersizliğini gösteren
en iyi kanıt.
NOVA: Bu hikâyelere inanan ya da yaşadığını
iddia eden kişilere doğrudan seslenebilecek olsanız neler söylerdiniz?
SAGAN: Onlara seslenebilecek olsaydım söyleyeceğim
ilk şey şu olurdu: "Eminim birçoğunuz bunları uydurmuyorsunuz; yaşadığınıza
gerçekten inanıyorsunuz." Onlara karşı anlayışlı davranmak çok önemli.
Hemen ardından da, halüsinasyonların insanlar arasında oldukça sık
rastlanan bir durum olduğunu, deli olduğumuzu göstermediğini eklerdim. Son
derece normal insanların gerçekten ayırdedilmesi zor nitelikte halüsinasyonlar
görebileceğini, fakat aslında bunların hepsinin, insana beyninin oynadığı
bir oyun olduğunu anlatırdım. Daha sonra onlardan olabildiğince nesnel
davranmalarını ve yaşadıklarını söyledikleri deneyimlere, halüsinasyon
gibi bir durumun neden olup olamayacağını tekrar düşünmelerini isterdim.
Onlara, hangi ülkeden olursa olsun, tüm dünyadaki çocukların, özellikle
7-11 yaş arasında çok sık kâbus gördüklerini ve uykudan peşlerinde bir
cadı, cin, şeytan ya da canavar olduğunu sanarak uyandıklarını anlatırdım.
Bu yaratıkların gerçekte var olmadığını, yatağın altında ya da dolapta
saklanıyor falan olmadıklarını çocuklarımıza anlatmaya çalışan bizler
değil miyiz? Bunlar yalnızca beynimizde yarattığımız imgeler ve hepimiz çocukluğumuzda
onlarla rüyalarımızda ya da hayallerimizde tanıştık. Gerçek olmadıklarına
kendimizi inandırmaya çalışarak büyürken, bazı şeylerin aklımızda yer
etmiş ya da bizi fazlaca etkilemiş olması son derece olası değil mi? Durup
düşünecek olursak, başka dünyalardan geldiğini sandığımız yaratıkların
çok eskiden, çocukluğumuzdan kalma tanıdık yüzler olması akla yatkın
gelmiyor mu? Son olarak onlardan, birbirinden farklı birçok hipotezi birarada
gözönüne alan bilimsel yöntemi benimsemelerini rica ederdim. Şu an için
tek bir hipoteze odaklanmış durumdalar ve diğer alternatiflere gözleri kapalı.
Yaşadıkları deneyimleri açıklayabilecek diğer alternatifleri ciddi olarak
düşünmelerini salık verirdim.
NOVA: Biri size, başka dünyalardaki zeki varlıkların
bizimle iletişim kurmaya çalıştıklarını doğrulayan güçlü bir kanıtla
gelse tepkiniz ne olurdu?
SAGAN: Dünya'nın başka dünyalılarca ziyaret
edilmekte olduğunu gösteren ciddi, bilimsel bir kanıt bulunsa, ilk tepkim bir
sevinç çığlığı olurdu sanırım. Kanıtın incelenmesi sürecinde rol
almak; kanıtın türüne bağlı olarak, dünyanın dört bir yanından onu
inceleyecek en iyi bilim adamlarının bir araya gelmesini sağlamak isterdim.
Eminim ki bilim çevreleri de bu çalışmaya büyük destek verirdi. Herşeyden
önce, bilim adamları bu konuda sanıldığı gibi önyargılı değiller. Önyargı,
işin iç yüzüne bakmaksızın karar vermek demektir. Oysa bilim adamları herşeyi
iyice inceledikten sonra karar veren, yani temkinli kişilerdir. Önyargı ile
temkin arasındaki büyük farkı gözden kaçırmamak gerek.
|