Son Güncelleme
6 Mayıs 2008
Bilimkurgu2000 Ana Sayfayeni çıkan kitaplarkitaplardan bölümlerİlginç bilimsel konularBilimkurgu ve diğer konular
5 Yukarı

Alt Katlar'ın Edebiyatı:
Gerçek Dünyayla Mücadele Eden Bilimkurgu

VALERIO EVANGELISTI

Ekonominin globalleşmesi, bilgisayarın egemen rolü, sanal bir ekonominin gücü, iletişimin denetimine bağlı yeni otoriter rejim biçimleri, bütün bu konulara, en azından Avrupa'daki 'büyük edebiyat' yazarları kayıtsız görünüyor. Romanlarının çoğunda, dünya sanki hareketsiz. Konularına hep, beş yıl önce geçerli olabilecek ya da elli yıl sonra yazılabilecek iç dünya sorunları hakim... Aşklar, tutkular ve ihanetler, gölgeli bir ışık altında, soluk renkli, toz ve talk pudrası kokulu bir dünyada tüketilmelerini sağlıyor. Elbette birkaç istisna var; ancak çoğu zaman genel çerçeve abartılı bir 'minimalizm'e sahip.

Sıkıcı, kuru bir üslup, gerçekçi olarak kabul ediliyor. Saygın edebiyatı bir tek kendi temsil etmeye varacak kadar, gerçeği elinde tutar görünen üslup bu. Kaybedecek hiç zamanı olmayan yazarın, yazısını bilgisayarda yazıyor olmasının ve bunu elektronik postayla göndermesinin ne önemi var? Yeni teknolojiler sayesinde basılma süresinin yarıya inmiş olmasının ne önemi var? Bu bayağı yenilikler metinde yansıtılamaz, aksi halde metin kirlenir ve içeriğinin mükemmeliyeti azalır. 'Gerçekçi' düzyazı zamanın dışındadır; zamanın içine demir atmış her şey değersizdir.

Elbette 'beyaz' edebiyat peşinden kendi antitezini, yani 'kara roman'ı sürüklüyor. Kara romanda sokak, kavga, şehir, toplumsal sorun önemli bir rol oynuyor. Buna karşılık, çok ender durumlar dışında, güneş sisteminin, tarihsel gelişmelerin, teknolojiyle ortaya çıkan psikolojik değişimlerin ve davranış değişimlerinin hiçbir önemi yok. Olaylar, hiç değişmeyen tutkular içindeki birkaç kişinin kavgasına indirgeniyor: Kin, intikam, aşk, adalet tutkusu. Çerçevenin 'maksimalizmi' konunun işlenişinin 'minimalizmi' içinde eriyor. Kötü ya da güvenilmez ya da namuslu polis, kötü ya da tehlikeli ya da namuslu suçluya karşı. Her zaman değil, ama çoğunlukla böyle bu. Yine de sistem kendi bütünü içinde ele alınıyor. Aslında genişletilmiş bir 'minimalizm' ve kısıtlı tutulmuş bir 'maksimalizm' söz konusu. İki adım geri, bir adım ileri.

Sistem kıtalar boyutunda her zamankinden daha da güçsüzleşti ve özel hayatların denetimi anonim ve uzak bir gücün eline geçti, asıl mesele bu. Baş döndürücü büyüklükte bir alışveriş, bir günde yüz binlerce kişinin durumunu belirliyor: Fransa'da bir fabrika kapanıyor, Endonezya'da bir ayaklanma oluyor, bir serüvenci Avustralya'da milyonlarca dolar kazanıyor ve hepsini ertesi gün İspanya'da kaybediyor; bütün bunlara, kimsenin haberdar olmak istemediği dramlar eşlik ediyor... Bunca trajedinin temelinde kimin olduğunu bilmek isteyen var mı? Bütün tasarrufunu bir fon yöneticisine teslim eden bilinçsiz hisse senedi sahipleri söz konusu. Ancak bu fon yöneticisi de bir bakıma bilinçsiz. Çünkü tek bildiği şey pazar.

Halüsinasyonların Savaşı

Oysa pazar dediğimiz şey, fizik bir bütün değil, kurallarla yönetilen bir dengeler bütünüdür. Bu kuralları kim koyar? Hükümetler. Ne var ki hükümetler de bilinçsiz, en azından bazı konularda. Başka hükümetlerle bağlantılı olarak kararlar alıyorlar, oysa bu hükümetleri de daha güçlü başka hükümetler biçimlemiş zaten. Peki bu güçlü hükümetler kime tabii? Teoride pazara, aslında kimseye...

Bu durumun tetikleyici unsurunu, belki de Amerika'nın küçük bir taşra üniversitesindeki alkolik bir profesörde bulabiliriz. Bu profesör, çok sarhoş bir anında hiçbir dayanağı olmayan, ancak o sıra hükümetinin talebine çok uygun bir teori geliştirir... Teoriye ideoloji karışır, içeriği siyasi nitelik kazanır, siyaset güce dönüşür, iktidar güç kazanır.

Bu aşamada, işsiz kişi kime teşekkür edeceğini bilir. Ya da belki bilmez. Kim bilir?

'Büyük edebiyat' bütün bunları görmezden gelmekten mutlu oladursun, 'alt katların' edebiyatı yaşanan dönemi kendisine favori malzeme yaptı. Bilimkurgudan söz ediyorum. Elbette her bilimkurgudan değil, çünkü bu alanda değersiz kitaplar da çok. Ancak doğası itibariyle bilimkurgu 'maksimalist'tir ve çok çeşitli konuya eğilir: Irkların geçirdiği büyük değişimin anlatımı, belirgin olmayan güçlerin egemen baskılarının teşhir edilmesi, teknolojinin trajik ve tuhaf etkilerinin ortaya çıkarılması, alternatif toplumlar yaratılması. En kötü kovboy filmlerinde bile az da olsa bir sinema kalitesi bulunacağı gibi, okunması en zor bilimkurgu romanlarında büyük öngörüler olabilir.

Yaşadığımız dünyanın gerçekçi betimlemeleri yalnızca bilimkurguda vardır (evet, gerçekçi!). Ayrıca hangi edebiyat türü, bir romanda ekonomik krizin mekanizmalarını konu etti? Hiçbiri. Oysa Mark Raynols'ın 'Depression of Bust' (1974) adlı kitabını ele alalım. Adamın biri buzdolabı siparişini iptal eder. Bu da önce aracı firmanın, sonra üretici fabrikanın iflasına, ardından da etap etap bütün bir Amerikan ekonomisinin çöküşüne neden olur. Romanın ekonomik kriz ve sistemin genel kırılganlığından başka kahramanı yoktur. Belki rafine bir edebiyat denemez buna ama, okunmasa da olur cinsinden, geçici bir kitap kategorisine de sokulamaz. Konu öylesine güçlü ki, dışlamak imkansızdır.

Damon Knight'ın 'Hell's Pavement'ıyla (1955) daha geriye gidelim. O zamanki toplumumuza göreceli olarak benzeyen hayali bir toplum, suça karşı kesin etkili bir ilaç keşfeder. Suçlu olduğu bilinenler, bir kötülük yapmaya kalkıştıklarında halüsinasyonlar görmeye şartlandırılmışlardır. İlaç birkaç uluslararası şirketin eline geçer ve bu keşfi kendi amaçları doğrultusunda kullanırlar: Halüsinasyonlara neden olan en büyük suç, rakip şirketlerin mallarını satın almak olur. Sonuç: Dünyanın tümü bu etkinin altın girer ve her uluslararası şirket gücünü, insanlara kendi çıkarına uygun halüsinasyonu zorla benimseterek gösterir.

Gülüyor musunuz? Ben gülmüyorum. Sırf lideri televizyon kanalları sahibi Silvio Berlusconi olduğu için, yeni bir politik hareketin bir anda ortaya çıkıverdiği bir ülkede, İtalya'da yaşıyorum ben.

Yine halüsinasyondan devam edelim: İtalyan bir bilimkurgu yazarı olan Vittorio Curtoni, 20 yıl kadar önce geleceğin savaşı konulu bir dizi kitap yazdı. Olayın kahramanları psikodelik silahlara başvuruyorlardı. Bu silahlar doğruyu yanlıştan ayıramayan, dayanışma içinde bir bütüne ait olmaktan yoksun bir insanlık yaratıyordu.

Körfez savaşı ve Kosova savaşı sırasında, insanların güvenilir kaynaklar tarafından nasıl yanlış bilgilendirildiklerini hatırlayanlar, meselenin ne olduğunu anladılar: Saddam'ın adamları tarafından küvezlerinden koparılırcasına alınan yeni doğmuş bebekler, Miloseviç'in askerlerine kan versinler diye kaçırılan 700 Kosovalı çocuk... Bunca yanlış bilgi, halüsinasyonlar savaşının çoktan başladığını düşündürüyor.

Son bir örnek: Bugün iktidarın dümeninin kimde olduğunu tanımlamanın güçlüğünden söz ettim. Bu konuda, Jack Vance'in 'Dodkin's Job' (1959) adlı nefis bir anlatısı var. Otoriter bir sınıf toplumunda, bir işçi kendisine verilen mantıkdışı emirlerden bıkar ve bu emirleri kimin verdiğini bulmaya çalışır. Büyük bir araştırmadan sonra, böyle bir kimse olmadığını keşfeder... Dahası, iktidar saraylarının yaşlı bir bekçisi, eski bir daktiloda bir şeyler karalamaktadır. Sistem bunları ele geçirir, bozarak değiştirir ve uyulması gereken saçma zorunluluklar haline getirir.

İlk bakışta komik bir hikayeden başka bir şey değil gibi görünüyor. Gerçekte ise, iktidar denetimsiz işlediğinde, modern toplum biçimlerinde demokrasinin nasıl güçsüzleştiği üzerine bir parabol.

Bilimkurgu, metaforla birlikte çağdaş kapitalizmin gelişme (ya da gerileme) eğilimlerini diğer bütün anlatı biçimlerinden daha iyi algıladı. Bu da çoğunlukla, alışılmış edebiyatın sınırlarının dışına çıkma, ve geleneklere, davranışlara, sıradan konuşma biçimlerine, kısacası gündelik hayata girme olanağı verdi ona. On yıl önce hala gündemde olan 'siberpunk' akımı en güzel örnektir. İnternetin bugün ulaştığı gelişimden çok önce, tarihte ilk kez sayısız yazar romanlarında insanla bilgisayar denilen makina arasındaki ilişki biçimini konu alıyorlardı.

Ayrıcalıklı edebiyat biçimi olarak kabul edilen gerçekçilikten uzak, 'fantastik' romanlar mıydı bunlar? Çok kuşkuluyum. İnternet günlük hayatımıza girdiğinde, William Gibson, Bruce Sterling, Rudy Rucker ve başka yazarların kitapları, yeni gerçekliğe bu gerçekliği tanımlayacak terimler ve gelecekteki kullanım potansiyellerinin bir haritasını sundu. Dahası, karşı olanlara, sanal, aldatıcı bir ortamda baskıcı ilişkiler yaratabilme gücüne sahip, her an her yerde varolan yaygın bir iletişim ağının taşıdığı tehlikelere karşı direnmenin kültürel ve pratik yollarını gösterdi.

Avrupa'nın aşırı solunun üyeleri 'siberpunk' kitapların etkisiyle European Counter Network'ü (ECN) kurdular. Eylemlerini koordine etmek için bu yeni bilgi sisteminin hızını ilk kullananlar onlardı. Başkaldıran gençlerin sosyal dernekleri, polis baskınlarında düzenli olarak tahrip edilen bilgisayarlar ve modemlerle dolu. Bilgisayar korsanları, web sitelerine girişleri yavaşlatarak, büyük ekonomik gruplara karşı inanılmaz büyüklükte kişisel mücadeleler verdiler.

Popüler edebiyatın yaşamı etkilediğini daha önce görmüştük (19. yüzyıl tefrikalarını ya da Eugene Sue'nün sosyal romanlarının etkisini hatırlayalım), ancak bu etki hiçbir zaman bu kadar kitlesel ve sistematik olmadı. Siberpunk güçsüz olduğu için yokolmadı, anlatı alanının dışına da yayılmasıyla, ihtiyacın üstünde bir üretimi oldu. Başka edebiyat akımların böylesi muzaffer bir sondan sözedebileceklerini sanmıyorum.

Fantastik edebiyat, özellikle de bilimkurgu, bugünkü dünyayı edebi bakış açısıyla en doğru tanımlayan tek tür gibi görünüyor. Çünkü bugünün dünyasında imge çok özel bir önem kazandı. Bir malın değeri kuramını yeniden tanımlamak zorunda kalsaydık (üstelik ne kadar gerekli bir şey olurdu bu), çeşitli ekonomik akımların elindeki unsurlara bilgiyi de eklememiz gerekirdi. Bir maldaki iş gücü, mal yokluğu, arz ve talep arasındaki fark gibi kavramlar artık yetmiyor. Bir mala talep, bu malın tanınıyor olmasıyla ölçülüyor ve sonuç olarak değeri artıyor.

Geleneksel kapitalizm reklamla yetiniyordu. Şimdi daha ileriye, hayalgücüne, düşlere, en mahrem dünya görüşlerinin derinliklerine gidiyor. Bunu kapitalizme iletişimin artması sağladı. İletişim, farklı yaşam biçimleri dayatarak, olmayan gereksinimler yaratarak, bireyin kendini ifade etme açlığını çoğaltarak yaptı bunu. Eğer şu son yıllarda imgesele yüklenen değeri göz önüne almazsak, çağdaş toplumu anlamamız mümkün olmaz. Eskiden günde belli saatlerde üretken bir rol oynuyorduk, günün geri kalan bölümü ise eğlenceye ve dinlenmeye, yani kendimize ayrılan zamandı. Hepsi iletişime dayalı olan eğlenme ve dinlenme eylemleri, üretkenliğin alanını eğlence ve dinlenmeyi kısarak genişletti. Televizyon programlarının neredeyse hepsi, doğrudan reklam yoluyla olsun ya da hepimiz için en iyi sayılan yaşam biçimlerine gönderme yaparak olsun, sürekli satın almaya teşvik ediyor.

İmge daha önce gerçek toplumsal çalkantılara neden oldu: Berlin duvarının yıkılmasından sonra Batı'daki alışveriş çılgınlığı, Adriyatik ötesinden seyredilebilen televizyon kanallarının büyüsüne kapılarak İtalya'ya gelen çok sayıda Arnavut. Ancak bilgi ne kadar önemliyse, manüpülasyon da o kadar önemli. Bundan böyle kapitalist iletişim doğrudan doğruya bilinçaltını hedefliyor. Eskiden yüzyılların gelişimine ayak uyduran simgesel üretim, çılgın bir boyuta ulaştı. Kimlik kaybı yüzsüzcesine destekleniyor.

Buna karşılık çok önemli konular söz konusu olduğunda iletişim ve bilgi birleşiyor. Büyük trajediler arka arkaya geçiştirilen imgelere indirgeniyor, öylesine hızlı geçiyor ki geriye hiçbir şey kalmıyor. CNN'de haber izlemek, hiçbir şey izlememek demek. Bu programlar kullanılması olanaksız bir dizi kavramla sunuluyor, herhangi bir çerçeve, bir analiz, bir düşünce içermiyor. Şurası açık ki derinlik, ötekinin kaderini (anonim bir biçimde bile olsa) denetleyenlerin en büyük düşmanı. Sistem ancak, kendisine bağlı olanlar boşlukta kaldığı sürece varoluyor. Kendi durumlarının farkına varmasınlar diye, en özellerine, hatta psişik yapılarına kadar yanlış bilgiler, yanlış sunumlar sokulmak istenmesinin nedeni bu.

Bilimkurgu, fantastik, imgeseli merkez alan bir edebiyat bu tür saldırılara karşı yaratıcılığı artırma gücüne sahipler. İmgeseli yeterince kullanmıyorlar, hatta bazen hiç kullanmıyorlar. Çağdaş Amerikan bilimkurgusu, daha önceki halinin gölgesine dönüştü. Tek tipleşti, yoksullaştı, çoğu zaman edebi olarak da entelektüel olarak da hiçbir değeri olmayan bilimsel basitleştirmenin soysuz alt biçimlerine indirgendi.

Yine de 'büyük edebiyatın', 'main-stream'in (topluma o kadar kayıtsız ki, politik angajmana girmeme ve kendi üstüne kapanma bir kalite ölçüsü oldu), imgeselin değerli kılınmasına karşı mücadeleye rehberlik edeceğini beklememek gerekir.

Bunun için 'maksimalist', kendinin bilincinde, tedirgin eden ve teselli etmeyen bir anlatı gerekir. Bilimkurgu böyleydi. Yeniden böyle olabilir.

Fransızca'dan çeviren: Berran Tözer
VALERIO EVANGELISTI
  Ana Sayfa  |  Yeni Kitaplar  |  Arama  |  Öyküler  |  Yazarlar  |  Sanal Kitaplar  |  Makaleler  
  Bilimsel Yazılar | Ödüller | Forum | Yayınevleri | e-Posta