|
Ekonominin globalleşmesi, bilgisayarın egemen rolü, sanal
bir ekonominin gücü, iletişimin denetimine bağlı yeni otoriter rejim biçimleri,
bütün bu konulara, en azından Avrupa'daki 'büyük edebiyat' yazarları kayıtsız
görünüyor. Romanlarının çoğunda, dünya sanki hareketsiz. Konularına
hep, beş yıl önce geçerli olabilecek ya da elli yıl sonra yazılabilecek iç
dünya sorunları hakim... Aşklar, tutkular ve ihanetler, gölgeli bir ışık
altında, soluk renkli, toz ve talk pudrası kokulu bir dünyada tüketilmelerini
sağlıyor. Elbette birkaç istisna var; ancak çoğu zaman genel çerçeve
abartılı bir 'minimalizm'e sahip.
Sıkıcı, kuru bir üslup, gerçekçi olarak kabul ediliyor.
Saygın edebiyatı bir tek kendi temsil etmeye varacak kadar, gerçeği elinde
tutar görünen üslup bu. Kaybedecek hiç zamanı olmayan yazarın, yazısını
bilgisayarda yazıyor olmasının ve bunu elektronik postayla göndermesinin ne
önemi var? Yeni teknolojiler sayesinde basılma süresinin yarıya inmiş olmasının
ne önemi var? Bu bayağı yenilikler metinde yansıtılamaz, aksi halde metin
kirlenir ve içeriğinin mükemmeliyeti azalır. 'Gerçekçi' düzyazı zamanın
dışındadır; zamanın içine demir atmış her şey değersizdir.
Elbette 'beyaz' edebiyat peşinden kendi antitezini, yani
'kara roman'ı sürüklüyor. Kara romanda sokak, kavga, şehir, toplumsal sorun
önemli bir rol oynuyor. Buna karşılık, çok ender durumlar dışında, güneş
sisteminin, tarihsel gelişmelerin, teknolojiyle ortaya çıkan psikolojik değişimlerin
ve davranış değişimlerinin hiçbir önemi yok. Olaylar, hiç değişmeyen
tutkular içindeki birkaç kişinin kavgasına indirgeniyor: Kin, intikam, aşk,
adalet tutkusu. Çerçevenin 'maksimalizmi' konunun işlenişinin 'minimalizmi'
içinde eriyor. Kötü ya da güvenilmez ya da namuslu polis, kötü ya da
tehlikeli ya da namuslu suçluya karşı. Her zaman değil, ama çoğunlukla böyle
bu. Yine de sistem kendi bütünü içinde ele alınıyor. Aslında genişletilmiş
bir 'minimalizm' ve kısıtlı tutulmuş bir 'maksimalizm' söz konusu. İki adım
geri, bir adım ileri.
Sistem kıtalar boyutunda her zamankinden daha da güçsüzleşti
ve özel hayatların denetimi anonim ve uzak bir gücün eline geçti, asıl
mesele bu. Baş döndürücü büyüklükte bir alışveriş, bir günde yüz
binlerce kişinin durumunu belirliyor: Fransa'da bir fabrika kapanıyor,
Endonezya'da bir ayaklanma oluyor, bir serüvenci Avustralya'da milyonlarca
dolar kazanıyor ve hepsini ertesi gün İspanya'da kaybediyor; bütün bunlara,
kimsenin haberdar olmak istemediği dramlar eşlik ediyor... Bunca trajedinin
temelinde kimin olduğunu bilmek isteyen var mı? Bütün tasarrufunu bir fon yöneticisine
teslim eden bilinçsiz hisse senedi sahipleri söz konusu. Ancak bu fon yöneticisi
de bir bakıma bilinçsiz. Çünkü tek bildiği şey pazar.
Halüsinasyonların Savaşı
Oysa pazar dediğimiz şey, fizik bir bütün değil,
kurallarla yönetilen bir dengeler bütünüdür. Bu kuralları kim koyar? Hükümetler.
Ne var ki hükümetler de bilinçsiz, en azından bazı konularda. Başka hükümetlerle
bağlantılı olarak kararlar alıyorlar, oysa bu hükümetleri de daha güçlü
başka hükümetler biçimlemiş zaten. Peki bu güçlü hükümetler kime
tabii? Teoride pazara, aslında kimseye...
Bu durumun tetikleyici unsurunu, belki de Amerika'nın küçük
bir taşra üniversitesindeki alkolik bir profesörde bulabiliriz. Bu profesör,
çok sarhoş bir anında hiçbir dayanağı olmayan, ancak o sıra hükümetinin
talebine çok uygun bir teori geliştirir... Teoriye ideoloji karışır, içeriği
siyasi nitelik kazanır, siyaset güce dönüşür, iktidar güç kazanır.
Bu aşamada, işsiz kişi kime teşekkür edeceğini bilir. Ya
da belki bilmez. Kim bilir?
'Büyük edebiyat' bütün bunları görmezden gelmekten mutlu
oladursun, 'alt katların' edebiyatı yaşanan dönemi kendisine favori malzeme
yaptı. Bilimkurgudan söz ediyorum. Elbette her bilimkurgudan değil, çünkü
bu alanda değersiz kitaplar da çok. Ancak doğası itibariyle bilimkurgu
'maksimalist'tir ve çok çeşitli konuya eğilir: Irkların geçirdiği büyük
değişimin anlatımı, belirgin olmayan güçlerin egemen baskılarının teşhir
edilmesi, teknolojinin trajik ve tuhaf etkilerinin ortaya çıkarılması,
alternatif toplumlar yaratılması. En kötü kovboy filmlerinde bile az da olsa
bir sinema kalitesi bulunacağı gibi, okunması en zor bilimkurgu romanlarında
büyük öngörüler olabilir.
Yaşadığımız dünyanın gerçekçi betimlemeleri yalnızca
bilimkurguda vardır (evet, gerçekçi!). Ayrıca hangi edebiyat türü, bir
romanda ekonomik krizin mekanizmalarını konu etti? Hiçbiri. Oysa Mark
Raynols'ın 'Depression of Bust' (1974) adlı kitabını ele alalım. Adamın
biri buzdolabı siparişini iptal eder. Bu da önce aracı firmanın, sonra üretici
fabrikanın iflasına, ardından da etap etap bütün bir Amerikan ekonomisinin
çöküşüne neden olur. Romanın ekonomik kriz ve sistemin genel kırılganlığından
başka kahramanı yoktur. Belki rafine bir edebiyat denemez buna ama, okunmasa
da olur cinsinden, geçici bir kitap kategorisine de sokulamaz. Konu öylesine güçlü
ki, dışlamak imkansızdır.
Damon Knight'ın 'Hell's Pavement'ıyla (1955) daha geriye
gidelim. O zamanki toplumumuza göreceli olarak benzeyen hayali bir toplum, suça
karşı kesin etkili bir ilaç keşfeder. Suçlu olduğu bilinenler, bir kötülük
yapmaya kalkıştıklarında halüsinasyonlar görmeye şartlandırılmışlardır.
İlaç birkaç uluslararası şirketin eline geçer ve bu keşfi kendi amaçları
doğrultusunda kullanırlar: Halüsinasyonlara neden olan en büyük suç, rakip
şirketlerin mallarını satın almak olur. Sonuç: Dünyanın tümü bu etkinin
altın girer ve her uluslararası şirket gücünü, insanlara kendi çıkarına
uygun halüsinasyonu zorla benimseterek gösterir.
Gülüyor musunuz? Ben gülmüyorum. Sırf lideri televizyon
kanalları sahibi Silvio Berlusconi olduğu için, yeni bir politik hareketin
bir anda ortaya çıkıverdiği bir ülkede, İtalya'da yaşıyorum ben.
Yine halüsinasyondan devam edelim: İtalyan bir bilimkurgu
yazarı olan Vittorio Curtoni, 20 yıl kadar önce geleceğin savaşı konulu
bir dizi kitap yazdı. Olayın kahramanları psikodelik silahlara başvuruyorlardı.
Bu silahlar doğruyu yanlıştan ayıramayan, dayanışma içinde bir bütüne
ait olmaktan yoksun bir insanlık yaratıyordu.
Körfez savaşı ve Kosova savaşı sırasında, insanların güvenilir
kaynaklar tarafından nasıl yanlış bilgilendirildiklerini hatırlayanlar,
meselenin ne olduğunu anladılar: Saddam'ın adamları tarafından küvezlerinden
koparılırcasına alınan yeni doğmuş bebekler, Miloseviç'in askerlerine kan
versinler diye kaçırılan 700 Kosovalı çocuk... Bunca yanlış bilgi, halüsinasyonlar
savaşının çoktan başladığını düşündürüyor.
Son bir örnek: Bugün iktidarın dümeninin kimde olduğunu
tanımlamanın güçlüğünden söz ettim. Bu konuda, Jack Vance'in 'Dodkin's
Job' (1959) adlı nefis bir anlatısı var. Otoriter bir sınıf toplumunda, bir
işçi kendisine verilen mantıkdışı emirlerden bıkar ve bu emirleri kimin
verdiğini bulmaya çalışır. Büyük bir araştırmadan sonra, böyle bir
kimse olmadığını keşfeder... Dahası, iktidar saraylarının yaşlı bir
bekçisi, eski bir daktiloda bir şeyler karalamaktadır. Sistem bunları ele geçirir,
bozarak değiştirir ve uyulması gereken saçma zorunluluklar haline getirir.
İlk bakışta komik bir hikayeden başka bir şey değil gibi
görünüyor. Gerçekte ise, iktidar denetimsiz işlediğinde, modern toplum biçimlerinde
demokrasinin nasıl güçsüzleştiği üzerine bir parabol.
Bilimkurgu, metaforla birlikte çağdaş kapitalizmin gelişme
(ya da gerileme) eğilimlerini diğer bütün anlatı biçimlerinden daha iyi
algıladı. Bu da çoğunlukla, alışılmış edebiyatın sınırlarının dışına
çıkma, ve geleneklere, davranışlara, sıradan konuşma biçimlerine, kısacası
gündelik hayata girme olanağı verdi ona. On yıl önce hala gündemde olan
'siberpunk' akımı en güzel örnektir. İnternetin bugün ulaştığı gelişimden
çok önce, tarihte ilk kez sayısız yazar romanlarında insanla bilgisayar
denilen makina arasındaki ilişki biçimini konu alıyorlardı.
Ayrıcalıklı edebiyat biçimi olarak kabul edilen gerçekçilikten
uzak, 'fantastik' romanlar mıydı bunlar? Çok kuşkuluyum. İnternet günlük
hayatımıza girdiğinde, William Gibson, Bruce Sterling, Rudy Rucker ve başka
yazarların kitapları, yeni gerçekliğe bu gerçekliği tanımlayacak terimler
ve gelecekteki kullanım potansiyellerinin bir haritasını sundu. Dahası, karşı
olanlara, sanal, aldatıcı bir ortamda baskıcı ilişkiler yaratabilme gücüne
sahip, her an her yerde varolan yaygın bir iletişim ağının taşıdığı
tehlikelere karşı direnmenin kültürel ve pratik yollarını gösterdi.
Avrupa'nın aşırı solunun üyeleri 'siberpunk' kitapların
etkisiyle European Counter Network'ü (ECN) kurdular. Eylemlerini koordine etmek
için bu yeni bilgi sisteminin hızını ilk kullananlar onlardı. Başkaldıran
gençlerin sosyal dernekleri, polis baskınlarında düzenli olarak tahrip
edilen bilgisayarlar ve modemlerle dolu. Bilgisayar korsanları, web sitelerine
girişleri yavaşlatarak, büyük ekonomik gruplara karşı inanılmaz büyüklükte
kişisel mücadeleler verdiler.
Popüler edebiyatın yaşamı etkilediğini daha önce görmüştük
(19. yüzyıl tefrikalarını ya da Eugene Sue'nün sosyal romanlarının
etkisini hatırlayalım), ancak bu etki hiçbir zaman bu kadar kitlesel ve
sistematik olmadı. Siberpunk güçsüz olduğu için yokolmadı, anlatı alanının
dışına da yayılmasıyla, ihtiyacın üstünde bir üretimi oldu. Başka
edebiyat akımların böylesi muzaffer bir sondan sözedebileceklerini sanmıyorum.
Fantastik edebiyat, özellikle de bilimkurgu, bugünkü dünyayı
edebi bakış açısıyla en doğru tanımlayan tek tür gibi görünüyor. Çünkü
bugünün dünyasında imge çok özel bir önem kazandı. Bir malın değeri
kuramını yeniden tanımlamak zorunda kalsaydık (üstelik ne kadar gerekli bir
şey olurdu bu), çeşitli ekonomik akımların elindeki unsurlara bilgiyi de
eklememiz gerekirdi. Bir maldaki iş gücü, mal yokluğu, arz ve talep arasındaki
fark gibi kavramlar artık yetmiyor. Bir mala talep, bu malın tanınıyor olmasıyla
ölçülüyor ve sonuç olarak değeri artıyor.
Geleneksel kapitalizm reklamla yetiniyordu. Şimdi daha
ileriye, hayalgücüne, düşlere, en mahrem dünya görüşlerinin
derinliklerine gidiyor. Bunu kapitalizme iletişimin artması sağladı. İletişim,
farklı yaşam biçimleri dayatarak, olmayan gereksinimler yaratarak, bireyin
kendini ifade etme açlığını çoğaltarak yaptı bunu. Eğer şu son yıllarda
imgesele yüklenen değeri göz önüne almazsak, çağdaş toplumu anlamamız mümkün
olmaz. Eskiden günde belli saatlerde üretken bir rol oynuyorduk, günün geri
kalan bölümü ise eğlenceye ve dinlenmeye, yani kendimize ayrılan zamandı.
Hepsi iletişime dayalı olan eğlenme ve dinlenme eylemleri, üretkenliğin
alanını eğlence ve dinlenmeyi kısarak genişletti. Televizyon programlarının
neredeyse hepsi, doğrudan reklam yoluyla olsun ya da hepimiz için en iyi sayılan
yaşam biçimlerine gönderme yaparak olsun, sürekli satın almaya teşvik
ediyor.
İmge daha önce gerçek toplumsal çalkantılara neden oldu:
Berlin duvarının yıkılmasından sonra Batı'daki alışveriş çılgınlığı,
Adriyatik ötesinden seyredilebilen televizyon kanallarının büyüsüne kapılarak
İtalya'ya gelen çok sayıda Arnavut. Ancak bilgi ne kadar önemliyse, manüpülasyon
da o kadar önemli. Bundan böyle kapitalist iletişim doğrudan doğruya bilinçaltını
hedefliyor. Eskiden yüzyılların gelişimine ayak uyduran simgesel üretim, çılgın
bir boyuta ulaştı. Kimlik kaybı yüzsüzcesine destekleniyor.
Buna karşılık çok önemli konular söz konusu olduğunda
iletişim ve bilgi birleşiyor. Büyük trajediler arka arkaya geçiştirilen
imgelere indirgeniyor, öylesine hızlı geçiyor ki geriye hiçbir şey kalmıyor.
CNN'de haber izlemek, hiçbir şey izlememek demek. Bu programlar kullanılması
olanaksız bir dizi kavramla sunuluyor, herhangi bir çerçeve, bir analiz, bir
düşünce içermiyor. Şurası açık ki derinlik, ötekinin kaderini (anonim
bir biçimde bile olsa) denetleyenlerin en büyük düşmanı. Sistem ancak,
kendisine bağlı olanlar boşlukta kaldığı sürece varoluyor. Kendi durumlarının
farkına varmasınlar diye, en özellerine, hatta psişik yapılarına kadar
yanlış bilgiler, yanlış sunumlar sokulmak istenmesinin nedeni bu.
Bilimkurgu, fantastik, imgeseli merkez alan bir edebiyat bu tür
saldırılara karşı yaratıcılığı artırma gücüne sahipler. İmgeseli
yeterince kullanmıyorlar, hatta bazen hiç kullanmıyorlar. Çağdaş Amerikan
bilimkurgusu, daha önceki halinin gölgesine dönüştü. Tek tipleşti,
yoksullaştı, çoğu zaman edebi olarak da entelektüel olarak da hiçbir değeri
olmayan bilimsel basitleştirmenin soysuz alt biçimlerine indirgendi.
Yine de 'büyük edebiyatın', 'main-stream'in (topluma o
kadar kayıtsız ki, politik angajmana girmeme ve kendi üstüne kapanma bir
kalite ölçüsü oldu), imgeselin değerli kılınmasına karşı mücadeleye
rehberlik edeceğini beklememek gerekir.
Bunun için 'maksimalist', kendinin bilincinde, tedirgin eden
ve teselli etmeyen bir anlatı gerekir. Bilimkurgu böyleydi. Yeniden böyle
olabilir.
|