Son Güncelleme
6 Mayıs 2008
Bilimkurgu2000 Ana Sayfayeni çıkan kitaplarkitaplardan bölümlerİlginç bilimsel konularBilimkurgu ve diğer konular
5 Yukarı

Gibson: Teknoloji bir coğrafyadır!...

Kutlukhan Kutlu

William Gibson'ın Türkiye'deki ünü biraz tuhaf. Fısıltıyla yayılıp küçük çaplı bir efsane haline geldiği bile söylenebilir. Bir yazar bu kadar konuşulur da öyküleri bu kadar az okunursa, olacağı bu. Bu durumda, herkesin rahatlıkla Gibson okuyabilmesi için, Türkçe'ye çevirilmesini beklememiz gerekiyor. Ama o da bir başka sorun, çünkü zaten Gibson'ın bu taraflardaki şöhreti, daha çok diliyle ilgili. Yeri gelmişken... Gibson'ın dilini zorlaştıranın kullandığı İngilizce olduğu pek doğru değil. İngilizcenizi, nasıl desek, zorlanabilir görüyorsanız bile, Gibson'la herhangi bir sorun yaşamayabilirsiniz. Çünkü asıl mesele, bilimkurgu yazarının kendi yarattığı teknolojik jargon. Varolmayan bir teknoloji için varolmayan bir terim yığını. Ancak, ısrarlı bir şekilde okumaya devam edip, artık adına Gibsonyen denen dünyayı anlayınca, her şey kendiliğinden yerine oturuyor. Eh, belki bir de ikinci okuma gerektiriyor. Philip K. Dick'in terminolojisini nasıl anlıyorsanız, Gibson'ınkini de öyle, yavaş yavaş anlıyorsunuz. Yalnızca, ikincisi biraz daha cilalı ve kalabalık.

İki yazarın terminolojisinin de, kendilerine sıfırdan bir dünya yaratma eğilimleriyle bağlantılı olduğu söylenebilir. Dick, bilimkurgunun özünde bunu görürdü: Temel fikir. Buluş. Farklı, orijinal bir dünya:

Öncelikle bilimkurgu 'gelecekte geçen bir öykü' değildir. Çünkü adına 'uzay macerası' denen ve gelecekte geçen, ama bilimkurgu olmayan bir şey var. Adı neyse kendi de o: Gelecekte uzayda geçen ve süper-ileri teknoloji içeren maceralar, kavgalar ve savaşlar... Dick, bu ayrımı yaparken uzay maceralarını bir kenara ayırarak kendi bilimkurgusunun da özünü buluyordu: Yeni ve farklı bir fikir. Toplumsal durumu şu ankinden ayıracak, toplumsal düzeni yazarın çabasıyla yerinden oynatacak bir fikir. Günümüzün toplumlarından yola çıkarak kurgulanacak yeni ve hâyâli bir toplum. İyi bilimkurguya gelince... O yeni fikrin gerçekten de yeni ve okuyucuyu zihinsel açıdan harekete geçiren bir özellik taşıdığı bilimkurgu, iyi bilimkurgudur diyor P. K. Dick. Fikir, okuyucunun zihninde bir zincirleme reaksiyon başlatmalı, okur da yazar gibi yaratmaya başlamalıdır.

Bu durumda William Gibson'ın öyküleri, en azından Dick ölçeğinde iyi bilimkurgu sayılır. Gibson'ın karakterlerini ve genel olarak yeni toplumunu resmedişi hakkında herkes iyi şeyler söylemese de, söz konusu fikirin yeniliği ve yorulmadan, birkaç açıdan üzerinde düşünülebilirliği öykülerinde kendini hemen gösteriyor.

Yepyeni bir dünya ve kendini ona göre biçimlendiren bir toplum. Çok yüksek teknoloji, büyük paralar, dev şirketler, üzerinde sessizce uzlaşılmış bir ihtisaslaşma... Her şey bilgi ve iletişim üzerine kurulu. Dick'in sözünü ettiği yerinden oynamış topluma kısaca The Sprawl ahalisi diyebiliriz. Çünkü The Sprawl denen yer, epey çizgi romansı özellikler taşıyan bu dünyanın Gotham City'si. Gerçi Gibson'ın dünyasının bir hayli global olduğunu söyleyebliriz... Karakterlerinin de yerinde durmak denen şeyden haberleri yok: Londra metrosundan Tokyo Körfezi'ne, Chiba'nın kara kliniklerine, hatta İstanbul Hilton'a, gezip duruyorlar. Ama Gibson'ın en önemli öykülerinde düğüm dönüyor, dolaşıyor ve en sonunda gelip bu The Sprawl denen yerde çözülüyor. Yani BAMA'da: Boston - Atlanta Metropolitan Ekseni. Merkezi de New York. The Sprawl, Gibson'ın kitaplarında çizilen dünyayı o kadar iyi temsil ediyor ki Neuromancer, Count Zero ve Mona Lisa Overdrive'dan oluşan (ve hepsi de aynı dünyada geçen) üçlemeye Sprawl serisi deniyor.

Geleceğin The Sprawl'u da, Tokyo'su da, İstanbul'u da ilginç, ama Gibson'ın asıl mekanı siber-uzay. Sanal dünya. Çizdiği (fiziksel) dünyanın jeopolitik özellikleri ne kadar övgü alırsa alsın, siber-uzay olmasa Gibson'ın adı böylesine sık -iletişim ve Internet kelimeleriyle tamlama oluşturacak kadar sık- anılmazdı. Aslında, öykülerinin toplandığı Burning Chrome ve Sprawl üçlemesini oluşturan Neuromancer, Count Zero ve Monalisa Overdrive'ı okumak Gibsonyen dünyaya hakim olmak açısından epey doyurucu olur. Ama Gibson'ı Gibson yapan her şeyi ilk romanı olan Neuromancer'da da bulabilirsiniz. Daha sonraki kitapları Virtual Light (en zayıf kitabı kabul edilir) ve özellikle de Idoru, bu dört kitapla aynı çizgide değil. İkisi de bilimkurgu, ama ne Sprawl ne de Siberuzay başrolde bu iki kitapta. Ancak, Gibson'ın bir yazar olarak kafasını kurcalayan temalara samimi ilgi duyanlar için iyi birer okuma.

Neuromancer, o yarı-belirsiz teknolojinin, geleceğin modasının, sokağa inmiş alçak ve yüksek teknolojinin ilk takdiminin yapıldığı kitap. Ve genelde Gibson'dan alıntılanan bölümlerin tamamının kaynağı. Neuromancer'ı okumaya başladığınızda hemen birkaç önemli gözlemde bulunabilirsiniz. Öncelikle, yazarın 70'li yıllardan itibaren bir fetişe dönüştürülmüş, cilalı bir Raymond Chandler tarzına sahip olduğu hemen göze batıyor -en azından atmosferini hemen kurmasıyla. Sonra, bu tarzın çizgi romana epey yakın olduğunu (ama tabii ki 70'lerin sonlarında patlak veren, Star Wars taklidi yarı fantastik uzay maceraları gibi değil) farkedeceksiniz. Ancak, her ne kadar klişe tipler olsalar da, Gibson'ın karakterlerinin bir günlük yaşamı olduğunun da farkına varacaksınız. Kendilerini evrensel sorunları çözmeye adamış, sorunsuz, hijyenik karakterler değildir Gibson'ın tipleri. Ve kaçınılmaz olarak, daha önce hiçbir yerde rastlamadığınız, kırma bir terminolojiyle karşılaşacaksınız. Türetilmiş kelimeler, kimilerinin anlamı belli olmayan kısaltmalar... Ve hemen hissedilen bir estetik tarzı. Hem şehir ve sokaklar hem de onları donatan teknoloji üzerine kurulu bir estetik. Gibson'ın bir neon'dan, kromadan, siyah, pürüzsüz plastikten bahsettiğine sıkça rastlarsınız. Ve karakterlerin üzerlerine ne giydiklerinin her zaman farkında olursunuz - bazen nereden ve nasıl aldıklarının da... Tabii ki Neuromancer, biraz nazlanıp girişi hazırladıktan sonra, en büyük numarasını kahramanını siberuzay'a soktuğunda çekiyor. O çok konuşulan, Gibson'ın kendisinden de, kitaplarından da popüler olan siberuzay. Bu kelimenin (orijinali cyberspace) İlk olarak kullanıldığı yer, Neuromancer.

Gibson, Neuromancer'da siber-uzayı İnsan algısının son derece basitleştirilmiş hâli olarak tarif ediyor. Bir ara dillere pelesenk olan, şimdiyse modası geçmiş gibi görünen sanal gerçeklik uygulamaları, Gibson'ın siber-uzayının nasıl bir şey olduğunu kavramak için elimizde bulunan en iyi ipucu. Tüm algılarınızın fiziksel dünyayla bağlantısının kesildiği ve dijital olarak üretilmiş yapay bir ortama teslim edildiği bir deneyim. Bir siber-uzay seti aracılığıyla girilen bu uzay-olmayan-uzay, ona nereden girdiğinizi, aslında kim olduğunuzu, menşeinizi tamamen önemsiz hâle getiriyor. Tek önemli olan ne hızda bağlandığınız... ve bağlanınca ne yapabildiğiniz.

Neuromancer'da bütün dünya sokakın gözüyle görülüyor. Para kokan adamlar, yoldan geçen birinin tehlikeli, profesyonel ya da kayda değer olup olmadığını hemen saptayan gözler. Bir tür profesyonellik tutkusu. Kılık kıyafetinden teknolojik donanımına, sonradan edinme davranış kalıbına kadar... Kitaptaki her karakter bir tip. Gibson'ın diğer kitaplarında bulunan karakterlerle aralarında rahatlıkla paralellik kurulabilir. Kaldı ki, bazı karakterler diğer kitaplarda da görülüyor; üçlemenin son kitabı Mona Lisa Overdrive'da, Neuromancer'la Count Zero'daki karakterler biraraya geliyor.

Neuromancer'ın öyküsü basit bir soygun öyküsü aslında. Ama geçtiği dünyanın yeniliği ve karışıklığı yüzünden, uzun süre öyküsünü kamufle ediyor. Kasa yerine siberuzaydaki bir yapının güvenliğinin kırılması, para yerine de bilgi çalınması gerekiyor. Matris kovboyu Case, siberuzayla yatıp, siberuzayla kalkıyor. Yani işi görecek, kasayı açacak kişi. Parmaklarının uçlarında, Chiba'nın kara kliniklerinde taktırdığı kesici metal tırnaklar var. O da kas görevi yapıyor. Ekibin kaba kuvveti. Ve başlarında da Armitage. Asıl beyin değil, çünkü asıl beyin, yani her şeyin arkasındaki kişi, her zaman çok yukarıda ve ulaşılması son derece zordur. Armitage, soygunun yöneticisi, ekibi idare eden kişi. Bilgi satıcıları, bağlantılar, harcanabilir kişiler... Dedektiflik öykülerinden aşina olduğumuz tonlarca tip. Aslında bu aşinalık da olmasa, hemen kavranması güç olan yeni bir teknolojinin ve yeni bir toplumun içine girmede bize yardımcı olacak pek bir şey kalmayacak. Bu yüzden Gibson için, orijinali tanıtmak amacıyla klişeyi kullanıyor diyebiliriz.

Yine de William Gibson'ın bilimkurgu üretme açısından nev'i şahsına münhasır olduğu kesin. 50'lerdeki Altın Çağ (öncüleri Asimov, Heinlein ve Clarke olarak gösterilir) Lem'e, Ballard'a, Ellison'a, Le Guin'e ne kadar sıkıcı geldiyse, 70'lerin sonlarında çıkmaya başlayan uzay operaları, kılıçlı ve büyülü fantastik öyküler ve kıyamet sonrası bilimkurguları da yeni yönelimler arayan bilimkurgu meraklılarına (örneğin Bruce Sterling bu konudaki düşüncelerini bayağı sivri bir dille söylemiştir) o kadar sıkıcı geliyordu. Bilimkurgu, sıçrama noktasını tamamen kendi tarihinde aramaya başlamıştı. Bu da büyük ölçüde, yazarların kullandıkları dünyaların ve teknolojilerin aynı olması sonucunu getiriyordu. Gibson, robotları, uzay gemilerini, atomik gücü bir kenara bıraktı ve yepyeni bir başlama noktası yarattı. Bilgisayar. İletişim teknolojisi. İnsan ve makinenin birleşmesi. Yapay zeka. Bu, bilimkurgu okuru için, hatta Gibson'ı okuyup da beğenmeyenler için bile müsbet bir şoktu. Sadece bilimkurgunun hayalgücü boyutu adına düşünüldüğünde bile... Kaldı ki kayda değer olan sadece başlangıç noktası değildi, bu noktadan çıkıldığında ulaşılan yerler de vardı: Yeni kavramlar, işaret ettiği yeni yönler...

Ballard'ın görünmez edebiyat dediği ve bilimsel raporlar, hükümet bildirgeleri, reklamlar vb.'den oluşan akıntının her zaman sadık bir izleyicisi olan Gibson, karakterlerine tamamen sokaktan toplama ve neredeyse rastgele görünen bir bilgi dağarcığı verir... Mike Leigh'in filmi Naked'daki Johnny gibi, terbiye edilmemiş ve alabildiğine pop bir bilgi dağarcığı. Buna ellerinin altındaki teknoloji de eklenince, okuyanın karşısına ilk başta çok ağır görünen bir terminoloji çıkıyor. Gibson'da bilimkurgu yazarlarınca (özellikle de eski ve kıdemli bilimkurgu yazarlarınca) en çok eleştirilen de bu: Tamamen hayali ve yabancı bir teknolojiden günlük ve sıradan bir şeymiş gibi bahsedip, bu teknolojiyi sunma, gelişimini açıklama yükünün yanından dolaşması.

Bu görünmez edebiyat, çizgi roman, 80'lerin popüler sineması (örneğin Molly Ringwald'un ilk filmi Space Hunter), 70'ler müziği, envai alt kültür estetiği ve moda, William Gibson'ın öykülerine akıyor ve sahnesel anlatım tarzıyla birleşerek, çağrıştırdığı görsel etki güçlü, bir anlamda sinemasal kitaplar ortaya çıkarıyor. Kendisine siber-punk kralı yakıştırmasının yapılmasından seneler sonra, temel meselesinin siber-punk olmadığı da ortaya çıkıyor... Siber-uzayın temsil ettiklerine başka karşılıklar buluyor artık, hatta temsil edemediklerine de... Son kitabı Idoru'da ele aldığı, pop kültürünün sanal gerçeklik denen kavramı aslında ne kadar yakından tanıdığı meselesi gibi. Ve artık yeni bir Neuromancer çıkaramayacağını söylüyor; çıkarabilecek olsa da denemezdi diye düşünüyor insan.

Virgül Dergisi - Ocak 1998
Kutlukhan Kutlu
  Ana Sayfa  |  Yeni Kitaplar  |  Arama  |  Öyküler  |  Yazarlar  |  Sanal Kitaplar  |  Makaleler  
  Bilimsel Yazılar | Ödüller | Forum | Yayınevleri | e-Posta