|
William Gibson'ın Türkiye'deki ünü biraz tuhaf. Fısıltıyla
yayılıp küçük çaplı bir efsane haline geldiği bile söylenebilir. Bir
yazar bu kadar konuşulur da öyküleri bu kadar az okunursa, olacağı bu. Bu
durumda, herkesin rahatlıkla Gibson okuyabilmesi için, Türkçe'ye çevirilmesini
beklememiz gerekiyor. Ama o da bir başka sorun, çünkü zaten Gibson'ın bu
taraflardaki şöhreti, daha çok diliyle ilgili. Yeri gelmişken... Gibson'ın
dilini zorlaştıranın kullandığı İngilizce olduğu pek doğru değil. İngilizcenizi,
nasıl desek, zorlanabilir görüyorsanız bile, Gibson'la herhangi
bir sorun yaşamayabilirsiniz. Çünkü asıl mesele, bilimkurgu yazarının
kendi yarattığı teknolojik jargon. Varolmayan bir teknoloji için varolmayan
bir terim yığını. Ancak, ısrarlı bir şekilde okumaya devam edip, artık
adına Gibsonyen denen dünyayı anlayınca, her şey kendiliğinden yerine
oturuyor. Eh, belki bir de ikinci okuma gerektiriyor. Philip K. Dick'in
terminolojisini nasıl anlıyorsanız, Gibson'ınkini de öyle, yavaş yavaş
anlıyorsunuz. Yalnızca, ikincisi biraz daha cilalı ve kalabalık.
İki yazarın terminolojisinin de, kendilerine sıfırdan bir dünya yaratma eğilimleriyle
bağlantılı olduğu söylenebilir. Dick, bilimkurgunun özünde bunu görürdü:
Temel fikir. Buluş. Farklı, orijinal bir dünya:
Öncelikle bilimkurgu 'gelecekte geçen bir öykü' değildir. Çünkü adına
'uzay macerası' denen ve gelecekte geçen, ama bilimkurgu olmayan bir şey var.
Adı neyse kendi de o: Gelecekte uzayda geçen ve süper-ileri teknoloji içeren
maceralar, kavgalar ve savaşlar... Dick, bu ayrımı yaparken uzay
maceralarını bir kenara ayırarak kendi bilimkurgusunun da özünü
buluyordu: Yeni ve farklı bir fikir. Toplumsal durumu şu ankinden ayıracak,
toplumsal düzeni yazarın çabasıyla yerinden oynatacak bir fikir.
Günümüzün toplumlarından yola çıkarak kurgulanacak yeni ve hâyâli bir
toplum. İyi bilimkurguya gelince... O yeni fikrin gerçekten de
yeni ve okuyucuyu zihinsel açıdan harekete geçiren bir özellik taşıdığı
bilimkurgu, iyi bilimkurgudur diyor P. K. Dick. Fikir, okuyucunun zihninde bir
zincirleme reaksiyon başlatmalı, okur da yazar gibi yaratmaya başlamalıdır.
Bu durumda William Gibson'ın öyküleri, en azından Dick ölçeğinde iyi
bilimkurgu sayılır. Gibson'ın karakterlerini ve genel olarak yeni
toplumunu resmedişi hakkında herkes iyi şeyler söylemese de, söz
konusu fikirin yeniliği ve yorulmadan, birkaç açıdan üzerinde düşünülebilirliği
öykülerinde kendini hemen gösteriyor.
Yepyeni bir dünya ve kendini ona göre biçimlendiren bir toplum. Çok yüksek
teknoloji, büyük paralar, dev şirketler, üzerinde sessizce uzlaşılmış
bir ihtisaslaşma... Her şey bilgi ve iletişim üzerine kurulu. Dick'in sözünü
ettiği yerinden oynamış topluma kısaca The Sprawl ahalisi
diyebiliriz. Çünkü The Sprawl denen yer, epey çizgi romansı özellikler taşıyan
bu dünyanın Gotham City'si. Gerçi Gibson'ın dünyasının bir hayli global
olduğunu söyleyebliriz... Karakterlerinin de yerinde durmak denen şeyden
haberleri yok: Londra metrosundan Tokyo Körfezi'ne, Chiba'nın kara
kliniklerine, hatta İstanbul Hilton'a, gezip duruyorlar. Ama Gibson'ın en önemli
öykülerinde düğüm dönüyor, dolaşıyor ve en sonunda gelip bu The Sprawl
denen yerde çözülüyor. Yani BAMA'da: Boston - Atlanta Metropolitan Ekseni.
Merkezi de New York. The Sprawl, Gibson'ın kitaplarında çizilen dünyayı o
kadar iyi temsil ediyor ki Neuromancer, Count Zero ve Mona Lisa Overdrive'dan
oluşan (ve hepsi de aynı dünyada geçen) üçlemeye Sprawl serisi deniyor.
Geleceğin The Sprawl'u da, Tokyo'su da, İstanbul'u da ilginç, ama Gibson'ın
asıl mekanı siber-uzay. Sanal dünya. Çizdiği (fiziksel) dünyanın
jeopolitik özellikleri ne kadar övgü alırsa alsın, siber-uzay olmasa
Gibson'ın adı böylesine sık -iletişim ve Internet kelimeleriyle tamlama oluşturacak
kadar sık- anılmazdı. Aslında, öykülerinin toplandığı Burning Chrome ve
Sprawl üçlemesini oluşturan Neuromancer, Count Zero ve Monalisa Overdrive'ı
okumak Gibsonyen dünyaya hakim olmak açısından epey doyurucu olur. Ama
Gibson'ı Gibson yapan her şeyi ilk romanı olan Neuromancer'da da
bulabilirsiniz. Daha sonraki kitapları Virtual Light (en zayıf kitabı kabul
edilir) ve özellikle de Idoru, bu dört kitapla aynı çizgide değil. İkisi
de bilimkurgu, ama ne Sprawl ne de Siberuzay başrolde bu iki kitapta. Ancak,
Gibson'ın bir yazar olarak kafasını kurcalayan temalara samimi ilgi duyanlar
için iyi birer okuma.
Neuromancer, o yarı-belirsiz teknolojinin, geleceğin modasının, sokağa inmiş
alçak ve yüksek teknolojinin ilk takdiminin yapıldığı kitap. Ve genelde
Gibson'dan alıntılanan bölümlerin tamamının kaynağı. Neuromancer'ı
okumaya başladığınızda hemen birkaç önemli gözlemde bulunabilirsiniz. Öncelikle,
yazarın 70'li yıllardan itibaren bir fetişe dönüştürülmüş, cilalı bir
Raymond Chandler tarzına sahip olduğu hemen göze batıyor -en azından
atmosferini hemen kurmasıyla. Sonra, bu tarzın çizgi romana epey yakın olduğunu
(ama tabii ki 70'lerin sonlarında patlak veren, Star Wars taklidi yarı
fantastik uzay maceraları gibi değil) farkedeceksiniz. Ancak, her ne kadar klişe
tipler olsalar da, Gibson'ın karakterlerinin bir günlük yaşamı olduğunun
da farkına varacaksınız. Kendilerini evrensel sorunları çözmeye adamış,
sorunsuz, hijyenik karakterler değildir Gibson'ın tipleri. Ve kaçınılmaz
olarak, daha önce hiçbir yerde rastlamadığınız, kırma bir terminolojiyle
karşılaşacaksınız. Türetilmiş kelimeler, kimilerinin anlamı belli
olmayan kısaltmalar... Ve hemen hissedilen bir estetik tarzı. Hem şehir ve
sokaklar hem de onları donatan teknoloji üzerine kurulu bir estetik. Gibson'ın
bir neon'dan, kromadan, siyah, pürüzsüz plastikten bahsettiğine sıkça
rastlarsınız. Ve karakterlerin üzerlerine ne giydiklerinin her zaman farkında
olursunuz - bazen nereden ve nasıl aldıklarının da... Tabii ki Neuromancer,
biraz nazlanıp girişi hazırladıktan sonra, en büyük numarasını kahramanını
siberuzay'a soktuğunda çekiyor. O çok konuşulan, Gibson'ın kendisinden de,
kitaplarından da popüler olan siberuzay. Bu kelimenin (orijinali cyberspace)
İlk olarak kullanıldığı yer, Neuromancer.
Gibson, Neuromancer'da siber-uzayı İnsan algısının son derece basitleştirilmiş
hâli olarak tarif ediyor. Bir ara dillere pelesenk olan, şimdiyse modası
geçmiş gibi görünen sanal gerçeklik uygulamaları, Gibson'ın
siber-uzayının nasıl bir şey olduğunu kavramak için elimizde bulunan en
iyi ipucu. Tüm algılarınızın fiziksel dünyayla bağlantısının kesildiği
ve dijital olarak üretilmiş yapay bir ortama teslim edildiği bir deneyim. Bir
siber-uzay seti aracılığıyla girilen bu
uzay-olmayan-uzay, ona nereden girdiğinizi, aslında kim olduğunuzu,
menşeinizi tamamen önemsiz hâle getiriyor. Tek önemli olan ne hızda
bağlandığınız... ve bağlanınca ne yapabildiğiniz.
Neuromancer'da bütün dünya sokakın gözüyle görülüyor. Para
kokan adamlar, yoldan geçen birinin tehlikeli, profesyonel ya da kayda değer
olup olmadığını hemen saptayan gözler. Bir tür profesyonellik tutkusu. Kılık
kıyafetinden teknolojik donanımına, sonradan edinme davranış kalıbına
kadar... Kitaptaki her karakter bir tip. Gibson'ın diğer kitaplarında
bulunan karakterlerle aralarında rahatlıkla paralellik kurulabilir. Kaldı ki,
bazı karakterler diğer kitaplarda da görülüyor; üçlemenin son kitabı
Mona Lisa Overdrive'da, Neuromancer'la Count Zero'daki karakterler biraraya
geliyor.
Neuromancer'ın öyküsü basit bir soygun öyküsü aslında. Ama geçtiği dünyanın
yeniliği ve karışıklığı yüzünden, uzun süre öyküsünü kamufle
ediyor. Kasa yerine siberuzaydaki bir yapının güvenliğinin kırılması,
para yerine de bilgi çalınması gerekiyor. Matris kovboyu Case,
siberuzayla yatıp, siberuzayla kalkıyor. Yani işi görecek, kasayı açacak
kişi. Parmaklarının uçlarında, Chiba'nın kara kliniklerinde taktırdığı
kesici metal tırnaklar var. O da kas görevi yapıyor. Ekibin kaba
kuvveti. Ve başlarında da Armitage. Asıl beyin değil, çünkü asıl beyin,
yani her şeyin arkasındaki kişi, her zaman çok yukarıda ve ulaşılması
son derece zordur. Armitage, soygunun yöneticisi, ekibi idare eden kişi. Bilgi
satıcıları, bağlantılar, harcanabilir kişiler... Dedektiflik öykülerinden
aşina olduğumuz tonlarca tip. Aslında bu aşinalık da olmasa, hemen
kavranması güç olan yeni bir teknolojinin ve yeni bir toplumun içine girmede
bize yardımcı olacak pek bir şey kalmayacak. Bu yüzden Gibson için,
orijinali tanıtmak amacıyla klişeyi kullanıyor diyebiliriz.
Yine de William Gibson'ın bilimkurgu üretme açısından nev'i şahsına
münhasır olduğu kesin. 50'lerdeki Altın Çağ (öncüleri Asimov, Heinlein
ve Clarke olarak gösterilir) Lem'e, Ballard'a, Ellison'a,
Le Guin'e ne kadar sıkıcı
geldiyse, 70'lerin sonlarında çıkmaya başlayan uzay operaları, kılıçlı
ve büyülü fantastik öyküler ve kıyamet sonrası bilimkurguları da yeni yönelimler
arayan bilimkurgu meraklılarına (örneğin Bruce Sterling bu konudaki düşüncelerini
bayağı sivri bir dille söylemiştir) o kadar sıkıcı geliyordu. Bilimkurgu,
sıçrama noktasını tamamen kendi tarihinde aramaya başlamıştı. Bu da büyük
ölçüde, yazarların kullandıkları dünyaların ve teknolojilerin aynı
olması sonucunu getiriyordu. Gibson, robotları, uzay gemilerini, atomik gücü
bir kenara bıraktı ve yepyeni bir başlama noktası yarattı. Bilgisayar. İletişim
teknolojisi. İnsan ve makinenin birleşmesi. Yapay zeka. Bu, bilimkurgu okuru için,
hatta Gibson'ı okuyup da beğenmeyenler için bile müsbet bir şoktu. Sadece
bilimkurgunun hayalgücü boyutu adına düşünüldüğünde bile... Kaldı ki
kayda değer olan sadece başlangıç noktası değildi, bu noktadan çıkıldığında
ulaşılan yerler de vardı: Yeni kavramlar, işaret ettiği yeni yönler...
Ballard'ın görünmez edebiyat dediği ve bilimsel raporlar, hükümet
bildirgeleri, reklamlar vb.'den oluşan akıntının her zaman sadık bir
izleyicisi olan Gibson, karakterlerine tamamen sokaktan toplama ve neredeyse
rastgele görünen bir bilgi dağarcığı verir... Mike Leigh'in
filmi Naked'daki Johnny gibi, terbiye edilmemiş ve alabildiğine pop bir bilgi
dağarcığı. Buna ellerinin altındaki teknoloji de eklenince, okuyanın karşısına
ilk başta çok ağır görünen bir terminoloji çıkıyor. Gibson'da
bilimkurgu yazarlarınca (özellikle de eski ve kıdemli bilimkurgu yazarlarınca)
en çok eleştirilen de bu: Tamamen hayali ve yabancı bir teknolojiden günlük
ve sıradan bir şeymiş gibi bahsedip, bu teknolojiyi sunma, gelişimini açıklama
yükünün yanından dolaşması.
Bu görünmez edebiyat, çizgi roman, 80'lerin popüler sineması (örneğin
Molly Ringwald'un ilk filmi Space Hunter), 70'ler müziği, envai alt kültür
estetiği ve moda, William Gibson'ın öykülerine akıyor ve sahnesel anlatım
tarzıyla birleşerek, çağrıştırdığı görsel etki güçlü, bir anlamda
sinemasal kitaplar ortaya çıkarıyor. Kendisine siber-punk kralı yakıştırmasının
yapılmasından seneler sonra, temel meselesinin siber-punk olmadığı da
ortaya çıkıyor... Siber-uzayın temsil ettiklerine başka karşılıklar
buluyor artık, hatta temsil edemediklerine de... Son kitabı Idoru'da ele aldığı,
pop kültürünün sanal gerçeklik denen kavramı aslında ne kadar yakından
tanıdığı meselesi gibi. Ve artık yeni bir Neuromancer çıkaramayacağını
söylüyor; çıkarabilecek olsa da denemezdi diye düşünüyor insan.
|