|
Bilimkurgunun büyük ustası Roger Zelazny (1937-1995), 1960'lı yılların başlarında, şaşırtıcı ve çığır
açıcı bir dizi öyküyle edebiyat sahnesine çıktı. Özellikle altmışlı
ve yetmişli yılların bilimkurgu edebiyatı bu büyük ustanın damgasını taşır.
İlk öyküsünün yayımlandığı 1962 yılı, aynı zamanda, Samuel R.
Delany, Thomas M. Disch ve Ursula K. LeGuin'in de ilk öykülerinin piyasaya çıktığı
yıldır. Ama bu yazarlar şöhret basamaklarını ağır ağır tırmanmak
zorunda kaldıkları halde, Zelazny başından itibaret tüm bilimkurgu dünyasını
sarsmayı başarmıştı. Bu ilk öyküyü 150'den çok kısa öykü ve 50 kitap
izledi. En önemli yapıtları arasında halen İthaki Yayınevi tarafından yayımlanmakta
olan Lord of Light (Işık Tanrısı) (1967), yakında Metis Yayınevi tarafından
yayımlanacak olan This Immortal, "Bu Ölümsüz" (1966), ayrıca
Creatures of Light and Darkness, "Işığın ve Karanlığın Yaratıkları"
(1969), The Dream Master, "Düş Ustası" (1966) ve fantazya ağırlıklı
"Amber" romanları dizisi sayılabilir.
Roger Zelazny yazın hayatı boyunca toplam altı
Hugo ve üç
Nebula ödülü
kazanmıştır. Fantazya Büyük Ustası da kabul edilerek 1979 yılında
Gandalf ödülüne aday gösterilmiştir. 1994 yılında, ICTA- Uluslararası
Fantastik Sanatlar Konferansında şeref konuğu olarak bulunmuştur.
Okur oylarıyla belirlenen,
bilimkurgunun en önemli iki ödülünden biri ve en eskisi olan Hugo ödülüne,
yazarlığa başlamısından bir yıl sonra, A Rose For Eclesiastes,
"Eclesiastes İçin Bir Gül" adlı yapıtıyla ilk kez aday gösterildi.
Bu ödülü en iyi roman dalında, 1966 yılında This Immortal ve 1968 yılında
Lord of Light adlı kitaplarıyla iki kez kazandı. Amerikan Bilimkurgu Yazarları
Birliği üyelerinin oylarıyla belirlenen Nebula ödülünü de 1965 yılında
kısa roman dalında He Who Shapes ya da diğer adıyla The Dream
Master,
"Düş ustası" ve uzun öykü dalında The Doors of His Face, The
Lamps of His Mouth , "Yüzünün Kapıları, Ağzının Lambaları"
adlı yapıtlarıyla aldı. 1969 yılından itibaren tüm vaktini yazmaya ayrıdı.
1975 yılında Home is The Hangman, "Cellat Eve Döndü" adlı kısa
romanı hem Hugo hem de Nebula ödülüne layık görüldü. 1993 yılında
Unicorn Variations, "Tekboynuz Çeşitlemeleri" adlı uzun öyküsüyle,
1986'da Twenty-Four Views of Mount Fuji by Hokusai, "Hokusai Tarafından
Fuji Dağının Yirmi Dört Görünümü" adlı kısa romanıyla ve 1987 yılında
da Permafrost, "Kutup Toprağı" adlı uzun öyküsüyle üç Hugo ödülü
daha kazandı. Ayrıca, 1972 yılında Isle of The
Dead, "Ölüler Adası"
adlı yapıtının Fransızca çevirisi için almış olduğu Prix Apollo gibi
yurtdışı ödüllerinin de sahibidir. Ölümüyle birlikte yarım kalan iki
kitap projesi arkadaşı Jane M. Lindskold tarafından tamamlanmıştır.
Zelazny'nin yazın dünyasına bir göktaşı
gibi düştüğü altmışlı yıllar, aynı zamanda, ABD'de Philip K.
Dick,
Norman Spinrad, Avram Davidson, John
Brunner, İngiltere'de ise Brian Aldiss ve
J.G. Ballard gibi yazarların öne çıktıkları Yeni Dalga akımına denk düşer.
Bu nedenle birçok okur ve eleştirmen Roger Zelazny'yi bu akımla özdeşleştirmiş,
hatta onu bu akımın önderi kabul etmiştir. Bu kısmen doğru, ama eksik bir
varsayımdır. Çünkü Zelazny'nın kariyeri Yeni Dalga akımının dinmesinden
sonra da aynı parlaklıkla devam etmiştir. Her ne kadar Yeni Dalga akımı örgütlü
bir edebiyat hareketi değildiyse de, Zelazny ve onun çizgisindeki diğer
yazarların yapıtları, bilimkurgunun ana kütlesinden ayrılıklarının
vurgulanabilmesi amacıyla, eleştirmen ve yayın yönetmeni Judith Merril tarafından
böyle bir başlık altında toplandı. Zelazny'nin de 1973 yılında yapılan
bir söyleşide belirttiği gibi, kırklı ve ellili yılların bilimkurgu yapıtları
daha çok belirli bir fikir temel alınarak yapılandırılıyordu. Yazarlar
bilimsel ve teknolojik bir yeniliği ya da soyut bir kavramı ele alır ve
genellikle bunu geleceğe yansıtarak tartışırlardı. Buna karşılık, biçim denemeleri
Yeni Dalga yazarlarının ayırt edici belli başlı özelliklerinden olmuştur.
Onlar edebiyatın genel yöntemlerini ödünç almış ve kendi alanlarına
uygulamışlardır. Buna koşut olarak, işlenen temalarda da daha 'yumuşak'
bilimlere, örneğin psikoloji ve antropolojiye doğru bir kayma olmuştur. Yeni
Dalganın temsilcileri teolojik, toplumsal ve cinsel sorunları irdelemişler,
ayrıca kahramanlarına daha incelikli kişilikler yüklemişlerdir.
Zelazny,Işık Tanrısı adlı yapıtı üzerine söyleşirken "bu kitap
en çok sevdiğim şeylerin tümünü içeriyor: Kan, aşk, ateş, nefret ve şu
ya da bu ülkü" demişti. Gerçekten de, Zelazny ve bir oranda da çağdaşları,
kahramanlarının çoklukla kâbusu andıran ortamlardaki ruhsal durumlarını
incelemeye önem verdiler. Kahramanlarının kişiliklerini zenginleştirirken,
psikolojik olgunluğa ancak deneyimlerle, herkesin yüreğinde ve her şeyde
varolan yıkıcı ve yapıcı güçler arasında bir denge kurularak ulaşılabileceğine
inandılar. Zelazny'nin romanları ve öyküleri
mitolojiyle, efsanelerle ve folklorla dopduludur. This Immortal adlı yapıtında
Yunan mitolojisinden ve Vudu dininden motifler yer alır. Eye of
Cat,
"Kedinin Gözü" adlı romanı Navajo kızılderililerinin din ve
folklorundan çizgiler taşır.Işık Tanrısı adlı yapıtının kişileri çoğunlukla
Hindu panteonunun tanrılarıdır, ayrıca Budizmden ve Hıristiyanlıktan izler
vardır. Işığın ve Karanlığın Yaratıkları adlı romanının kahramanları
ise Eski Mısır kaynaklıdır. Yapıtlarında edebiyat klasiklerine, şiire,
caza, halk müziğine göndermeler yapar. Ölümsüzlük, aşk, özgür irade,
varoluşçuluk, intikam ve din çokca işlediği konular arasındadır ve bütün
bunlar haklı olarak dâhi sayılmasını sağlayan şiirsel bir anlatımla ele
alınmıştır. Roger Zelazny ve yapıtları üzerine
bir araştırma yazan Carl Yoke, onun karakterlerindeki başarıyı,
"evrenin temel yasasıyla olan ilişkilerinin doğrudan bir sonucu"
olarak görür. Bu temel yasa ise, Zelazny'nin düşüncesinde, "biçim ve
kaos" olarak özetlenebilir. Yoke bunu şöyle tarif ediyor: Onun düşüncesi, özetle evrende iki zıt kuvvetin sonsuza dek birbiriyle karşılıklı
etkileşime girmiş halde iş başında olduğu ve bu durumun yaşamın tüm biçimlerine
yansıdığı şeklindedir. Biçim, en iyi açıklamasıyla, yaratma arzusu ve
sentezleme dürtüsüdür. Kaos ise analiz etme, yıkma, en basit parçasına
dek ayırma dürtüsüdür. Bu iki kuvvetin çatışmasından değişim doğar
ve değişim tüm evren için esastır. Onların etkileşiminin nabzı ritmi
yaratır. İnsanlar dünyasal şeylere ve zevklere o kadar saplanırlar ki
kendilerine psikolojik kompleksler yaratırlar. Bu kompleksler çevremizde akıp
gitmekte olan ritmi algılamamızı engeller. Ancak, Zelazny, eğer
deneyimlerimiz sayesinde bu kompleksleri aşabilirsek, insanların daha üst ve
sağlıklı bir bilinç düzeyine çıkabileceklerine inanmaktadır. İşte çevresinden
akıp gitmekte olan bu ritme olan duyarlılığını insanoğlu içgüdü ya da
esin olarak adlandırır. Demek ki, Zelazny'ye göre, bizi bu en
son noktaya taşıyan esin ve deneyimlerimiz aracılığıyla daha üst
psikolojik düzeylere erişebilmek insan olmanın anlamıdır. Yazar çoğu yapıtında
bu felsefeyi, ya da onun getirdiği kişisel gelişimi baz almıştır. Işık Tanrısı belirsiz bir çağda,
uzak bir yıldızda geçiyor. Artık çok eskilerde kalmış bir tarihte yeryüzünden
"Hint Yıldızı" adlı uzay gemisiyle yeni gezegenlerine gelmiş olan
bir grup insan, ("İlkler") ultrateknoloji yardımıyla gezegenin
yerli canlılarını ya yok etmiş ya da sindirmiş, aynı teknolojik üstünlük
sayesinde kendilerini Hindu tanrılarının güçleriyle donatarak yine kendi çocukları
olan halk üzerinde tam bir totaliter yönetim kurmuştur. Zelazny'nin taktığı
adla bu "deikratlar" yüzyıllar süren ölümsüzlüklerinin ve tam
egemenliklerinin getirdiği yozlaşmaya boğazlarına dek batmış haldedirler
ve bunlara yine en az onlar kadar kuvvetli ilklerden biri karşı çıkabilecektir.
O bir kahramandır: Çağlar boyunca Mahasamatman, Kalkin, Manjusri, Siddharta,
Tathagatha, İblis Tutan, Maitreya, Aydınlanmış Olan, Buddha ve nihayet Sam
adıyla tanınan asidir. Sam, Hindu tanrılarına karşı çıkabilmenin en iyi
yolunu arar ve bunu Buda'nın kişiliğine bürünerek adına "İvmecilik"
denen reformizmi ve aydınlanmayı vaaz etmekte bulur. Ancak, egemenler bunun
barışçı yollardan olmasına izin vermeyecek ve her şey kanlı bir hesaplaşmayla
çözüme ulaşacaktır. Işık Tanrısı bilimkurgudan çok sanki bir fantazyaymış gibi başlıyor.
Zaten Zelazny hiçbir zaman saltık bilimkurgunun (deyim Zühtü Bayar'a aittir
ve hard-core bilimkurgunun karşılığıdır) izleyicisi olmamıştır. Ancak
roman ilerledikçe fantazya gibi görülmesinin aslında bir yanılsama olduğunu
ve tüm olup bitenin özünde bilimsel açıklamalar bulunduğunu anlıyoruz.
Tanrılar, iklimi bile denetim altına aldıkları ultrateknolojik bir kentte, Gökyüzü'nde
oturmaktadırlar. Ulaşımlarını jet uçaklarıyla sağlarlar. Silahları
lazer benzeri elektronik sistemlerle işler. Tanrıların içinde en tehlikeli
olanı dehası nedeniyle çocukluğunu yaşayamayan ve sürekli yeni şeyler keşfetmeye
bayılan Yıkım Tanrısı Yama'dır. Ölümsüzlük, ileri teknoloji gerektiren
bir beden naklinden ibarettir. Tanrılar ellerinde bulundurdukları
ve kendilerine sağlıklı bir ölümsüzlük sağlayan bu bilgi birikimini,
kendine bakmaktan âciz bir sürü olarak gördükleri ve sömürdükleri
kitlelerden kıskançlıkla saklarlar. Çünkü bilginin halk tarafından ele geçirilmesi
tüm tiranlar gibi onları da korkutmaktadır. Matbaa makinesi tekrar tekrar keşfedildiği
halde her defasında baskıyla unutturulmaktadır. Bu arada feodal ilişkiler içindeki
halk festivallerle, göstermelik sınır savaşlarıyla, yoz bir din ve
tarikatlarla uyutulmaktadır.
Işık Tanrısı, Zelazny'nin teoloji ve mitoloji alanlarındaki yetkinliğinin
bir belgesi gibi. Budizm ile Hinduizm arasındaki tarihsel çatışmaların
romana nasıl yansıdığı açıkça görülüyor. Buda, Hinduizmin kendi
anlamsız ayinleri altında nasıl ezildiğini, sıradan insana karşı nasıl
duyarsız ve onun anlayamayacağı kadar karmaşık olduğunu görmüş ve bu
dini durağan, yozlaşmaya eğilimli bulmuştu. Sam da o uzak gezegendeki düzenin
aynı biçimde bozuk olduğunu gözlemlemiştir. Buda'nın dünyadaki misyonu
yeni bir din başlatmak değil, eskisini reforme etmekti. Sam da aynı şeyi İvmecilik
aracılığıyla gerçekleştirmek üzere yola çıkmıştır. Her iki insan da
değişimin hizmetindedir. Ancak, süreç içinde Sam, değişimi ancak şiddet yoluyla sağlayabileceğine
karar verir. Öyle ki, yıllar boyunca Buda rolü oynayıp insanlara aydınlanma
yolunda öğüt verdiği halde, söylediklerine kendi de inanmamış, Brahma'yla Shiva'ya gökyüzündeki kentlerinde suikast düzenleyip cellatlıklarını
bizzat yapmış, Hinduizmden bile daha karanlık bir çağa yol açmasından
korktuğu Hıristiyan Kara Tanrı Nirriti'yi yok etmekten çekinmemiş ve
hedefine ulaşabilmek için binlerce insanı ve yaratığı savaşın ateşine
atmıştır. Ancak kitabın sonlarına doğru insanların ona yakıştırdığı
tanrı-adam kişiliğini özümseyebilecektir.
Zelazny'nin kitabı her okuyuşta farklı tatlar veren ender yapıtlardan. Örgüsünün
zenginliği, kişiliklerin gelişkinliği farklı okumalarla daha iyi anlaşılıyor.
Işık Tanrısı'na sadece bilimkurgudur demek, Hamlet'e tarihî romandır
demekle aynı şey. Roman aynı zamanda hem siyaset, hem felsefe, hem komedi,
hem trajedi, hem de en sıkısından bir bilimkurgu ve kahramanlık destanı. Büyük usta Roger Zelazny, bir süre
mücadele ettiği kanser hastalığı sonucunda ortaya çıkan böbrek yetmezliği
nedeniyle, 14 Haziran 1995 tarihinde vefat etmiştir...
|