|
Seksen Günde Devri âlem, Balonla Beş Hafta ve aksi takdirde kişiliğini dünyanın
dört bir yanındaki yüzlerce okura sevdiremeyecek daha pek çok güzel hikâyenin
yazarı, mutlu ve dopdolu çalışma yaşamını, Calais ve Boulogne'u Paris'e
bağlayan direkt yol üzerinde bulunan, sakin bir Fransız taşra kentinde,
Amiens'de geçiriyor.
Jules Verne'nin en alt düzeydeki Amienslinin gösterebildiği, Charles Dubois,
1 Numara'daki konutu, geniş bir bulvara açılan taşra havasındaki bir
caddenin köşesinde bulunan, sevimli, eski moda bir evdir.
Liken kaplı bir duvara gömülü küçük kapıyı şen görünümlü yaşlı
bir bonne (hizmetçi) açtı. Randevu alarak geldiğimi öğrenir öğrenmez,
yan tarafında Fransız taşra evlerinin çoğunlukla belirleyici bir özelliği
olan küçük bir kulenin bulunduğu, ilginç, düzgün olmayan bir binanın iki
yandan kuşattığı, kaldırım taşlarıyla kaplı avlu boyunca ilerleyerek
yolu gösterdi. Onu takip ederken, Jules Verne'in bahçesi, çiçek tarhlarıyla
birlikte göz kamaştıran iyi bakılmış çimenliğin yayıldığı geniş
alanı gölgeleyen büyük kayın ağaçlarının uzak bir manzarası gözüme
ilişti. Mevsim güz sonu olsa da, her şey mükemmel bir biçimde düzenli ve
zarifti, yılların romancısının her gün sağlıklı yaşam yürüyüşlerini
yaptığı geniş çakıl taşlı patikalarda tek bir yaprak görünmüyordu.
Bir dizi küçük taş basamağın götürdüğü, palmiyelerle ve olgunlaşan
fundalarla doldurulmuş limonluk, birkaç dakika sonra ev sahibiyle ve ev
sahibesiyle bir araya geleceğim güzel salon için hoş bir ön oda vazifesi görüyor.
Ünlü yazarın herkesten önce kabul ettiği gibi, Madam Jules Verne kocasının
utkularının ve başarılarının her birinde az rol oynamamış; hâlâ gençlere
özgü canlılıkla ve Fransız espieglerie (afacanlığı) ile
dolu olan bu canlı, hareketli yaşlı hanımın, bir yıl önce gerçekten de
evliliğinin ellinci yıldönümünü kutlayabilmesine inanmak zor.
Jules Verne, fiziksel görünümüyle, halk arasındaki büyük yazar kavramına
uymuyor. Daha ziyade insana taşralı, kültürlü bir beyefendi olduğu
izlenimini veriyor, üstelik daima meslek sahiplerinin sınıfına ait pek çok Fransızın hoşlandığı ciddi siyah giysiler giymesine karşın. Ceketi onu
giyenin Fransız liyakat nişanı olan yüksek düzeyde bir görevlinin etkili
seçkinliğine sahip olduğunu gösteren minik kırmızı düğmeyle süslüdür.
Oturup konuşurken yetmiş sekiz yaşında görünmüyordu, aslında, karısınınkinin
karşısında asılı duran büyük portresinin, yirmi küsur yıl kadar önce
yapılmasından beri gerçekten pek az değişmiş görünüyordu.
Mösyö Verne yapıtları konusunda görülmemiş biçimde alçakgönüllüdür
ve ne kitapları ne de kendisi hakkında konuşma arzusu gösteriyordu. Kocasının
dehası karşısında duyduğu gurura tanıklık etmek memnuniyet verici olan
Madam Verne'in nazik yardımları olmasaydı, Mösyö Verne'i bana yazın
kariyeri ve çalışma yöntemleri konusunda ayrıntılı bilgiler vermeye ikna
etmem çok zor olabilirdi.
Öyle bir zaman hatırlamıyorum, diye düşüncesini belirtti bir
soruya karşılık, yazmadığım ya da yazar olma niyeti taşımadığım;
hem az sonra göreceğiniz gibi, pek çok şey bu sonuç için bir araya geldi.
Biliyorsunuz, ben köken olarak Brötanyalıyım -doğup büyüdüğüm kent
Nantes- ama babam eğitimi ve ince beğenileriyle, edebiyata düşkün bir
Parisli, üstelik, yapıtlarını tanıtmak için çaba göstermeyecek kadar alçakgönüllü
olmasına karşın, bir koşuk şairiydi. Belki bu yüzden ben kendim de yazın
kariyerime şiir yazarak başladım, bu da -çünkü en gelişmekte olan Fransız
edebiyatçıları kendime örnek aldım- beş perdelik bir trajedi olarak ortaya
çıktı, diye yarı iç geçirerek -yarı gülümseyerek- sözlerini
tamamladı.
Bir duraklamanın ardından, Ancak, ilk gerçek yapıtım, diye
ekledi, en iyi dostlarımdan biri olan ve hep öyle kalan Dumas fils (Oğul
Dumas) ile birlikte yazdığımız küçük bir komediydi. Oyunumuzun adı 'Pailles
Rompues'ti (Ayrılmış Samanlar) ve Paris'teki Gymnase Tiyatrosu'nda oynandı;
ama, hafif tiyatro yapıtlarından çok hoşlansam da, bana servet adına
herhangi bir şey getirmediğini gördüm.
Yine de, diye sürdürdü sözlerini, ağır ağır, sahneye
ve tiyatro dünyasına karşı sevgimi hiçbir zaman yitirmedim. Hikâye yazarlığımın
bana verdiği en derinden hissettiğim mutluluklardan biri romanlarımdan bazılarının,
özellikle 'Michel Strogoff'un başarıyla sahneye konması olmuştur.
Daha iyi bir isim yapma gereksinmesi içinde, tasarlanmış bilimsel serüvenler
olabilecek şeyleri yazma fikrini bana ilk olarak neyin verdiği sık sık
sorulmuştur.
Evet, her zaman, neredeyse bazı insanların tarihten ve tarihi araştırmalardan
zevk aldıkları kadar, coğrafi araştırmalara meraklıydım. Gerçekten
haritalara ve büyük kâşiflere duyduğum sevginin beni uzun bir zamana yayılan
coğrafi hikâyeler dizimin ilkini yazmaya yönelttiğini düşünüyorum.
İlk kitabım, Balonla Beş Haftayı yazarken, olayların geçtiği yer olarak
Afrika'yı seçtim, o kıta hakkında diğerlerinden daha az şey biliniyor ve
bugün hâlâ öyle diye basit bir nedenle; ve dünyanın bu kısmının yüzeyinin
en ustalıklı biçimde bir balondan keşfedilebileceği birden aklıma
geliverdi. Hikâyeyi yazarken adamakıllı zevk aldım, hem, şunu da
eklemeliyim ki, hikâyenin gerekli kıldığı araştırmalardan daha da fazla
zevk aldım; zira o zaman, şimdi olduğu
gibi, hep serüvenlerimin en çılgınca olanlarım bile mümkün olduğunca gerçekçi
ve gerçek yaşama uygun kılmaya çalışıyordum.
Hikâye bittiği zaman, el yazmalarını ünlü Parisli yayımcı Mösyö Hetzel'e gönderdim. Öyküyü okudu, ilgisini çekti ve bana kabul ettiğim bir
teklifte bulundu. Bu mükemmel adamla oğlunun, benim çok iyi dostlarım
olduklarını ve hep öyle kaldıklarını size söyleyebilirim, şirket de on
yedinci romanımı yayımlamak üzere.
O halde üne kavuşmayı beklerken endişeli anlar yaşamadınız mı?
diye sordum. İlk kitabınız, hem yurtiçinde hem de yurtdışında,
hemen tutuldu
mu ?
Evet, diye yanıt verdi, alçakgönüllü bir tavırla.
Balonla Beş Hafta bugüne dek en çok okunan hikâyem olmayı sürdürüyor,
ama bu kitap yayımlandığında, çoktan otuz beşine gelmiş bir adam olduğumu
ve sekiz yıllık evli olduğumu unutmamalısınız, diye tamamladı sözlerini,
artık geçmişte kalan sevimli bir nazik edayla Madam Verne'e dönerek.
Coğrafya sevginiz bilime karşı hevesli bir yatkınlık geliştirmenize
engel olmadı mı?
Şey, hiçbir biçimde bilim adamı gibi davranmıyorum, ama dikkate değer
keşiflerin ve belki de hâlâ daha fevkalade icatların çağında doğmuş
olduğum için kendimi şanslı sayıyorum.
Kuşkusuz farkındasınız, diye araya girdi Madam Verne, gururlu
bir tavırla, kocamın serüven kitaplarında yer alan görünürde
olanaksız pek çok bilimsel olgu gerçekleşti. Yok, yok, diye bağırdı Mösyö Verne, onaylamayarak, bu
yalnızca bir rastlantı ve kuşkusuz bilimsel olguları icat ederken bile her
zaman her şeyin mümkün olduğunca gerçek ve basit olmasına çalışmamdan
kaynaklanıyor. Tanımlarımın doğruluğuna gelince, bunu büyük ölçüde,
hikâyeler yazmaya başlamadan önce bile, daima karşılaştığım her
kitaptan, gazeteden, dergiden ya da bilimsel rapordan çok sayıda notlar çıkarmama
borçluyum. Bu notların hepsi ilgili oldukları konulara göre sınıflandırılıyordu,
hâlâ sınıflandırılıyor ve bu malzemenin büyük bölümünün benim için
ne kadar paha biçilmez değerde olduğuna dikkatinizi çekmemin hiç gereği
yok.
Yirmiden fazla gazeteye aboneyim, diye sürdürdü sözlerini,
ve bütün bilimsel yayınların dikkatli bir okuruyum; hatta işimin dışında
bilim, astronomi, meteoroloji ya da fizyoloji dünyasındaki herhangi yeni bir
keşif ya da deneyle ilgili bir şeyler okumaktan ya da duymaktan büyük zevk
alırım. Peki, bu çeşitli okumaların hikâyeler için aklınıza herhangi bir
yeni fikir getirdiği oluyor mu, yoksa olay örgünüz için bütünüyle kendi
imgeleminize mi güveniyorsunuz?
Hikâyenin iskeletini neyin akla getirdiğini söylemek olanaksız; bazen
bir olay, bazen bir başkası. Genellikle kâğıda dökme fırsatı bulmadan önce
bir düşünceyi yıllarca kafamda taşırdım, ama böyle bir şey aklıma
geldiğinde her zaman not alırım. Kuşkusuz, diğerlerinden ayrı olarak, bazı
kitaplarımın kaynağını bulup çıkarabilirim: Seksen Günde Devriâlem bir
gazetedeki turizm ilanını okumamın sonucuydu. Dikkatimi çeken paragrafta aslında
insanoğlunun son zamanlarda seksen günde dünyayı dolaşmasının bir hayli
olanaklı olduğundan söz ediliyordu, bu da hemen kafamda, gezginin, bir boylam
farkından yararlanarak, o zaman süresince bir gün kazanmasının ya da
kaybetmesinin sağlanabileceğine dair bir ışığın yanmasına yol açtı.
Gerçekten hikâyenin bütün ana fikrini oluşturan başlangıçtaki düşünce
buydu. Belki, kahramanım Phineas Fogg'un, bu durum sayesinde, hayal ettiği
gibi, bir gün geç gitmek yerine, bahsi kazanmak üzere zamanında evine vardığım hatırlarsınız. Phineas Fogg'dan söz etmişken, mösyö: Pek çok Fransız yazardan farklı
olarak, kahramanlarınızı İngiliz ya da yabancı kökenli yapmaktan hoşlanıyorsunuz
sanki.
Evet, İngilizce konuşan halkların mensuplarından mükemmel kahramanlar
çıktığını düşünüyorum, özellikle bir serüven hikâyesinin ya da öncü
bilimsel çalışmaların tanımlanmak üzere olduğu yerde. Dünyanın yüzeyinin
bu denli büyük bir kısmına İngiliz bayrağını diken bir ulusun cesaretine
ve girişimci niteliklerine adamakıllı hayranlık duyarım.
Hikâyeleriniz neredeyse bütün meslektaşlarınızınkilerden farklı,
diyerek düşüncemi belirtmeyi göze aldım, öyle ki sizin hikâyelerinizde
cinsi latif çok küçük bir rol oynuyor.
Nazik ev sahibemin onaylayan bakışı bana gözlemimin doğruluğuna katıldığını
gösterdi.
Bunu in toto (bütünüyle) reddediyorum, diye bağırdı Mösyö
Verne, biraz heyecanlı. 'Bayan Branican'a ve bazı öykülerimdeki alımlı
genç kızlara bakın. Kadın öğesinin ortaya atılması için herhangi bir
gereklilik doğduğu zaman onu daima orada bulursunuz. Sonra, gülümsüyor:
Aşk her şeyi içine çeken bir tutkudur ve insan yüreğinde başka pek
az şeye yer bırakır; kahramanlarımın uyanık olmaları gerekiyor ve alımlı
bir genç hanımın varlığı zaman zaman acıklı bir biçimde yapmak zorunda
oldukları şeyi engelleyebilir. Ayrıca, hikâyelerimi her zaman öyle yazmak
istedim ki en küçük bir duraksama olmaksızın gençlerin ellerine
verilebilsinler ve diyelim, bir erkek çocuğun kız kardeşinin okuyabileceğini
düşünmekten hoşlanmayacağı her türlü sahneden titizlikle kaçındım. Gün ışığı azalmadan, yukarı gelip kocamın çalışma odasını ve
kitaplığını görmek istemez misiniz? diye sordu ev sahibem;
sohbetimizi orada sürdürebiliriz.
Böylece, Madam Verne'in yol göstermesiyle, dosdoğru Mösyö Verne'in hayatının
büyük bir bölümünü geçirdiği ve en hoş kitaplarının birçoğunu çıkardığı
rahat ve sıcak bir dizi odaya ulaşana dek yukarı tırmanan garip ama sevimli
dolambaçlı merdivene açılan kapının bulunduğu, aydınlık ve havadar
koridordan bir kez daha geçtik. Bu geçitte ilerlerken, duvarda asılı bazı büyük
haritaların -sahiplerinin coğrafyadan aldığı zevkin ve doğruluğu kesin
bilgiye duyduğu sevginin sessiz tanıkları- farkına vardım. İşte, dedi Madam Verne minicik, hücreye benzeyen bir yatak odası
olduğu ortaya çıkan odanın kapısını açarak, kocamın her sabah asıl
yazma işini yaptığı yer burası. Saat beşte kalktığından ve öğle yemeğine,
yani on bire kadar, asıl yazma işinin, deneme kopyalarının denetlenmesinin
ve vesairenin o günlük tamamlandığından haberdar olmalısınız; ama insan
enerjisini müsrifçe harcayamaz, her akşam genellikle sekiz de ya da sekiz buçukta
deliksiz bir uykuya dalıyor. Sade tahta yazı masası büyük bir pencerenin önüne ve küçük modası geçmiş
yatağın hemen yanına yerleştirilmiş; kış sabahları işine ara verdiği
zamanlarda Mösyö Verne, başını kaldırarak, Amiens Katedrali'nin kulesinin
sivri tepesi üzerinden şafağın sökmesini izleyebilir. Moliere'e ve
Shakespeare'e ait iki büstle, ev sahibimin yatının, karısının ve
kendisinin, birkaç yıl önce, birlikte geçen uzun yaşamlarının en mutlu
saatlerini geçirdikleri harika bir küçük tekne olan St. Michel'in suluboya
bir resminin de aralarında bulunduğu birkaç resim hariç, küçük oda her türlü
süsten arınmış durumda.
Yatak odasının dışındaki boşluk güzel geniş bir salon, Jules Verne'in kütüphanesidir.
Oda kitap raflarıyla çevrilidir ve ortada büyük bir masa, Fransız ve İngiliz
edebiyatını temsil eden birikmiş yazın dergilerinden söz etmeyecek olursak,
dikkatle tasnif edilmiş gazete, dergi ve bilimsel raporlardan oluşan bir yığınla
yüklüdür. Ancak olağanüstü az yer kaplayan birkaç tane mukavva göz,
yazarın uzun yaşamı boyunca topladığı yirmi küsur bin notu içine alıyor. Bana bir insanın kitaplarını söyle, sana onun kim olduğunu söyleyeyim,
o eski güzel özdeyişi mükemmel bir biçimde ifade ediyor, hem Jules Verne'e
de çok uygun düşebilir. Kütüphanesi tam anlamıyla, gösteriş için değil,
yararlanmak için ve Homer, Virgil, Montaigne ve Shakespeare gibi entelektüel
dostların iyice yıpranmış kopyaları, eski püskü, ama sahipleri için ne
kadar değerliler; Fenimore Cooper, Dickens ve Scott'un baskılarının haşince
ve sürekli kullanıldıkları görülüyor; ayrıca, daha yeni kapaklar içinde,
daha çok bilinen pek çok ingiliz romanı yerlerini almışlar. Bu kitaplar size, dedi Mösyö Verne, dostça bir tavırla, Büyük
Britanya'ya karşı sevgimin ne denli içtenlikti olduğunu gösterecektir.
Hayatım boyunca Sir Walter Scott'un yapıtları bana haz verdi ve Britanya
Adaları'nda asla unutulmayacak bir gezi sırasında, en mutlu günlerim İskoçya'da
geçti. Güzel, resmi yapılmaya değer Edinburgh'u, hâlâ, Heart of
Midlothian'ıyla ve pek çok büyüleyici anıyla birlikte, bir düşte olduğu
gibi, görüyorum; Highlands, dünyanın unuttuğu lona ve yabanıl Hebrides. Kuşkusuz,
Scott'un yapıtlarına aşina olan birisi için, anayurdunun, yazarla ve ölümsüz
yapıtıyla bağlantısı olmayan bir bölgesi hemen hemen hiç yoktur. Peki Londra sizi nasıl etkiledi?
Şey, kendimi tam anlamıyla Thames'in bir müptelası sayıyorum. Büyük
nehrin o olağanüstü kentin en çarpıcı kısmı olduğunu düşünüyorum. Erkek çocuklar için kitaplarımız ve serüven hikâyelerimiz
konusundaki düşüncenizi sormak isterim. Kuşkusuz, İngiltere'nin bu tür
edebiyatta öncülük ettiğini biliyorsunuz. Evet, gerçekten, özellikle yaşlı genç herkesin çok sevdiği o
klasik, Robinson Crusoe'yla; ama ben sevgili eski 'İsviçreli Robinson
Ailesi'ni yeğlediğimi itiraf ederek belki sizi şoka uğratacağım, insanlar
Crusoe ve adamı Cuma'nın yedi ciltlik bir hikâyenin yalnızca bir bölümü
olduğunu unutuyorlar. Bana göre kitabın övgüyü hak eden en önemli niteliği
anlaşılan o zamana dek yazılmış o türdeki ilk serüven olması. Hepimiz
'Robinsonlar'ı yazdık, diye ekledi, gülerek: ama ilk örnek
olmasaydı bunlardan herhangi birinin ortaya çıkıp çıkmayacağı karanlıkta
kalan bir noktadır.
Peki diğer İngiliz macera yazarlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ne yazık ki, yalnızca Fransızcaya çevrilmiş yapıtları
okuyabiliyorum. Fenimore Cooper'dan hiç bıkmıyorum; belli bazı maceraları
gerçekten ölümsüzlüğü hak ediyor ve daha sonraki bir dönemin sözde yazın
devlerinin unutulmalarından uzun bir süre sonra hatırlanacağına inanıyorum.
Sonra, yine, Kaptan Marryat'ın cıvıl cıvıl serüvenlerinden adamakıllı
zevk alıyorum. Ne yazık ki İngilizce okuyamamam yüzünden, Mayne Read'e ve
Robert Louis Stevenson'a istediğim ölçüde aşina değilim; yine de,
Stevenson'ın bir çevirisine sahip olduğum 'Define Adası'ndan büyük haz aldım.
Kitabı okurken, bana olağanüstü yeni bir tarzı ve muazzam bir gücü var
gibi geldi. Henüz adını anmadım, diye devam etti, hepsinin ustası
saydığım ingiliz yazar, yani, Charles Dickens, ve Hikayeciler Kralı'nın
yüzü gençlere özgü bir coşkuyla aydınlandı. 'Nicholas Nickelby,'
'David Copperfield' ve The Cricket on the Hearth'ın yazarının dokunaklılığa,
mizaha, olağandışı olaylara, olay örgüsüne ve betimleme yeteneğine sahip
olduğunu düşünüyorum, bunlardan herhangi biri daha az yetenekli bir ölümlüye
şöhret kazandırmaya yetebilirdi; ama burada, yine, ünü yavaş yavaş
azalabilecek ama hiç yok olmayacak yazarlardan biri söz konusu.
Kocası bu sözlerle konuşmasını bitirirken, Madam Verne dikkatimi görünüşe
göre yeni ciltlenmiş ve az okunan sıra sıra kitaplarla dolu büyük kitap
dolabına çekti. Burada, dedi, Mösyö Verne'in kitaplarının,
aralarında Seksen Günde Devriâlemin Japonca ve Arapça çevirilerinin de
bulunduğu, çeşitli Fransızca, Almanca, Portekizce, Felemenkçe, İsveççe
ve Rusça baskılan bulunuyor, ve nazik ev sahibem raftan alarak, ortalıkta
koşan her küçük Arap çocuğunun Phineas Fogg beyefendinin maceralarını
okuyabileceği garip parşömen ciltli kitabın sayfalarını açtı.
Kocam, diye ekledi, hikâyelerinin bir tanesinin bile bir bölümünü
yeniden okumamıştır. Son deneme kopyalan düzeltildikten sonra onlara olan
ilgisi son bulur ve bu, bütün yaşamı boyunca, bazen bir olay örgüsü üzerinde
düşünürken ve bir hikâyede dikkat çeken durumları uydururken de böyledir.
Peki çalışma yöntemleriniz nasıldır, mösyö?
diye sordum. Sanırım reçeteni/i açıklamakta sakınca görmezsiniz?
Kamuoyunun, diye yanıtladı, candan bir tavırla, böyle şeylere
nasıl olup da ilgi gösterebileceğini anlamıyorum; başka birisine aynı planı
uygulamasını önerip öneremeyeceğimi bilmesem de yazınsal mutfağımın sırlarını
sizinle paylaşacağım; çünkü her zaman her birimizin kendi tarzında çalıştığını
ve hangi yöntemin en iyisi olduğunu sezgileriyle bildiğini düşünürüm.
Pekâlâ, yeni hikâyemi oluşturacak malzemenin kabataslak bir planını
yaparak başlarım. Başının, ortasının ve sonunun ne olacağını bilmeden
hiçbir zaman bir kitaba başlamam. Şimdiye dek hep kafamda dolaşan bir değil,
altı tane saptanmış proje olduğundan oldukça şanslıydım. Kendimi bir
konu için yetersiz hissedersem, çalışmayı bırakmamın zamanının geldiğini
düşünürüm, ilk taslağı tamamladıktan sonra, bölümlerin planını hazırlarım.
Sonra da ilk müsvedde kopyayı kurşunkalemle, düzeltmeler ve tashihler için
kenarda yarım sayfalık bir boşluk bırakarak yazmaya başlanın; sonra tamamını
okur, önceden yazdığımı mürekkeple tekrar yazarım. Asıl işimin ilk düzeltme
kopyalan dizisiyle başladığını düşünüyorum, çünkü her cümlede bir düzeltme
yapmakla kalmam, bütün bölümleri yeniden yazarım. Yapıtımı basılmış
olarak görene dek sanki konuma hâkim değilimdir; ne mutlu ki, nazik yayımcım
düzeltmeler konusunda bana her türlü serbestliği tanır, kitabımı
genellikle sekiz ya da dokuz kez yeniden gözden geçiririm. Birinci Bölüm'den
Son sözcüğüne dek tek bir sözcük değiştirmek ya da eklemek için hiçbir
neden görmeyenlere gıpta ediyorum, ama onlara öykünmeye kalkışmıyorum.
Bu yazma yöntemi yapıtınızı büyük ölçüde geciktiriyor olmalı.
Ben öyle düşünmüyorum. Düzenli olma alışkanlığım sayesinde, değişmez
bir biçimde bir yılda tamamlanmış iki roman çıkarabiliyorum. Ayrıca her
zaman programımın önündeyim; aslında şimdi 1897 yılı çalışma programıma
ait bir hikâye yazıyorum; başka deyişle matbaacılar için hazır olan beş
el yazmam var. Kuşkusuz, diye ekledi, düşünceli bir tavırla, bu
özveride bulunmadan başarılmamıştır. Gerçekten çok çalışma ve sürekli,
düzenli üretimin toplumsal yaşamın zevkleriyle bağdaşmadığını fark
etmekte gecikmedim. Gençken, karım ve ben Paris'te yaşıyor, hayatın ve türlü
türlü etkinliklerinin tadını çıkarıyorduk. Son on iki yıl içinde
Amiensli oldum; karım doğma büyüme Amienslidir. Onunla elli üç yıl önce,
ilk kez burada tanıştım ve yavaş yavaş bütün sevgim ve ilgim bu kentte yoğunlaştı.
Hatta bazı dostlarım size Amiens belediye meclisi üyesi olmakla yazın dünyasındaki
şöhretimden daha çok gururlandığımı söyleyeceklerdir. Belediye yönetiminde
payıma düşeni üstlenmekten adamakıllı zevk aldığımı yadsımıyorum.
O halde, hiçbir zaman kendi karakterlerinizin birçoğunun sergiledikleri
örneği izlemediniz ve kolaylıkla yapabilecekken, oraya, buraya, her yere
seyahat etmediniz.
Evet, gerçekten; seyahati çok fazla severim, bir zamanlar yılın büyük
bir bölümünü yatımda, St. Michel'de geçirirdim. Aslında, denizi çok
sevdiğimi ve bir denizcinin hayatından daha mükemmel bir şey hayal edemediğimi
söyleyebilirim; ama yaşla birlikte sessizliğe ve dinginliğe karşı büyük
bir sevgi geliştirdim, ve diye ekledi yılların romancısı, hüzünlü
bir biçimde, artık yalnızca imgelemimde seyahat ediyorum.
Sanırım diğer utkularınıza bir oyun yazarı olarak da başarılanınızı
eklediniz, mösyö.
Evet, diye yanıtladı; biliyorsunuz Fransa'da bir adamın
sonunda eski aşkına döndüğünü vurgulayan bir atasözümüz var. Evet,
size daha önce de söylediğim gibi tiyatroyla ilgili her şeyden hep özel bir
zevk aldım, yazın dünyasına ilk çıkışımı da oyun yazarı olarak yaptım
ve çalışmalarımın bana sağladığı pek çok memnuniyet kaynağından hiçbiri
bana sahneye dönüşümden daha fazla haz vermedi.
Peki hikâyelerinizden hangisinin sahne uyarlaması en fazla basan elde
etti?
Michel Strogoff belki de en tutulanıydı; bütün dünyada sahnelendi;
sonra Seksen Günde Devriâlem çok başarılıydı, daha yakınlarda da Mathias
Sandorf Paris'te sahneye kondu; dahası 'Doktor Ox'un on yedi yıl kadar önce
Varietes'de bir operetin çıkış noktasını oluşturduğunu öğrenmek sizi eğlendirebilir.
Bir zamanlar piyeslerimin sahnelenmesini denetleyebiliyordum; artık, tiyatro dünyasına
yalnızca sevimli Anıiens tiyatromuzda, sahnenin önünden, itiraf edeyim, taşralı
bir tiyatro grubu kentimizi sık sık onurlandırdığı zamanlarda göz atıyorum.
Sanırım, dedim Madam Verne'e dönerek, kocanız tanımadığı
dostlardan ve okurlardan oluşan geniş bir İngiliz kitleden çok sayıda
mektup alıyordur.
Evet, gerçekten, diye bağırdı Madam Verne neşeyle; ve
imza talepleri! Keşke onları görebilseydiniz. Onu dostlarından kurtarmak üzere
orada bulunmasanı, zamanının çoğunu küçük kâğıtlara adını yazarak
geçirir. Sanırım pek az insan kocama gelenlerden daha garip mektuplar almıştır,
insanlar ona her türlü konuda mektup yazarlar: Yeni hikâyeler için olay örgüleri
önerirler, ona dertlerini açarlar, serüvenlerini anlatırlar ve kendi
kitaplarını gönderirler.
Peki bu meçhul mektup arkadaşları kendilerinde Mösyö Verne'in geleceğe
dönük planları konusunda sorular sorma hakkını görürler mi?
Yumuşak tabiatlı ve nazik ev sahibim karısının yerine yanıt verdi,
Pek çoğu bir sonraki kitabımla ilgilenecek kadar nazikler; siz de bu
merakı paylaşıyorsanız, henüz yakınlarımdan başka kimseye açıklamadığını
şeyi, yani, bir sonraki hikâyemin başlığının 'L'Ile Helice' -İngilizce,
'Pervane Adası'- olacağını öğrenmek isteyebilirsiniz. Kitap uzun yıllardır
aklımda olan bir dizi kavram ve düşünceyi somutlaştırıyor. Olay bir adamın
zekâsıyla yarattığı yüzen bir adada, 10.000 kez büyütülmüş ve kuşkusuz,
bu durumda gerçekten yer değiştiren bir halkın tamamını taşıyan bir tür
Great Eastern'da geçiyor. Amacım, diye tamamladı sözlerini Mösyö
Verne, çalışma günlerim tamamlanmadan, dünyanın yüzeyi ve gökyüzü
üzerine bütün araştırmalarımı hikâye biçiminde bir sonuca bağlayacak
bir diziyi tamamlamak; dünyanın hâlâ düşüncelerimle henüz kavrayamadığım
köşeleri var. Bildiğiniz gibi, Ay'la ilgilendim, ama yapılacak çok şey
var, sağlığım ve gücüm izin verirse, görevi tamamlamayı umuyorum.
Calais-Paris treninin (Rosetti'nin bir zamanlar son derece etkileyici bir biçimde
anlattığı) gelmesine hâlâ yarım saat vardı ve Madam Verne, iyi yetişmiş
Fransız kadınlarına özgü bir nitelik olan nezaketiyle, beni arabayla güzel
katedrale, Nötre Dame d'Amiens'e götürdü, on ikinci yüzyıldan kalma, taşa
kazınmış bir şiir. İngiliz turist, katedralin görkemli duvarları arasında,
herhangi bir Pazar, rastlantı sonucu, hiç bilmeden, çocukken ya da yetişkin
bir erkek olarak kalemine mutlaka pek çok mutlu saat borçlu olduğu kibar yaşlı
adamla karşılaşabilir.
|