|
Philip
K. Dick (onun âdetini benimseyerek kısaca PKD
diyelim), uzun kariyerinin özellikle son yıllarında birçok yazar ve eleştirmenin
onu 20. yüzyılın büyük Amerikan yazarları arasına yerleştiren övgülerine
mazhar olmasına rağmen, sonuna kadar bir bilimkurgu yazarı olarak kaldı. Birçok
iyi bilimkurgu yazarı gibi, bir tür yazarından daha fazlası olduğunu
kanıtlamak hoşuna gitmiyor değildi, ama bilimkurgunun bir 'makus talih' olmadığını
da anlamıştı. Bu bir çelişki gibi görünebilir, ama PKD'den
bahsetmek temelde çelişkiden bahsetmek demek zaten.
1940'larda
ve 1950'lerde ABD'de bir tür yazarı olmak, aynı zamanda bir meslek sahibi
olmak demektir. Tür yazını, yazarlarını dört bir yandan kuşatır ve boğaz
tokluğuna çalıştırır. Yazarlar, bir yandan hızlı üretmek zorundadır,
diğer yandan yazdıklarını okurlarına (tür yazınının okuyucuları
istisnalar barındırmakla beraber, sıradan, ne istediğini bilen ve şaşırmak
istemeyen 'tüketicilerdir') beğendirmek durumundadır. Dolayısıyla o türün
klişelerine zincirlenmişlerdir. Tüm bunları yaparken de tür yayıncılığının
getirdiği formatları aşmamak durumundadırlar. Bilimkurguda da aynı kısıtlamalar
geçerlidir ve kitaplarını yayınlatmak isteyen her bilimkurgu yazarı bu
yasalar karşısında ödün vermek zorundadır. Kısacası tür yazını,
klasik anlamdaki edebiyatın özgür yaratım iddialarından, dolayısıyla
konforundan men edilmiştir. Bütün bunlar, yüksek emelleri olan bilimkurgu
yazarlarının itiraf etmek istemedikleri gerçeklerdir. PKD'nin
ise gönlü rahattır. Kullandığı formülleri açıkça ilan eder. Her romanına,
60.000 kelime sınırıyla başlar ve kolay kolay bu sınırı aşmaz.
Kahramanlarının soyadları genellikle iki hecelidir ve romanının ikinci ya
da üçüncü bölümünde ortaya çıkarlar, v.s. v.s...
Öte yandan PKD'nin
hayat hikayesi birçok bilimkurgu yazarının hayat hikayesinin aksine, kitaplarına
ayrı bir lezzet katar. 1989 yılında A Life of Philip K. Dick (Lawrence Sutin)
adıyla yayınlanan biyografi baştan sona bir bilimkurgu romanı gibi de
okunabilir. Bu biyografiyi okuduktan sonra, PKD'nin
Valis ile doruğuna ulaşan son dönem 'bilimkurgu' romanlarının da tamamen
otobiyografik (!) olduğunu görürsünüz. Onun için, PKD'nin
yazdıklarıyla hayatını paralel olarak anlatmak en iyisi. Kendisi de bunun
farkındadır zaten: Tanrım, hayatım tıpkı romanlarımın ve öykülerimin
izlekleri gibi... Bir PKD kitabının
kahramanıyım ben!
Zanaatkârımızın
kısa ve monoton hikâyesi doğumundan altı ay sonra başlar. İkiz kardeşi
Jane beslenme yetersizliğinden ölür. İleride bu olay, PKD'nin
hayata ve gerçekliğe bakışının bir metaforu olarak sürekli karşımıza
çıkacaktır (şu anda Jane'le yan yana yatıyorlar). Sıradan bir Amerikalı
çocuk olarak, bilimkurguya, şiire, klasik müziğe ve psikiyatristlere düşkündür.
Ufak tefek birçok sorun için doktor doktor dolaşır ve 12 yaşından itibaren
doktorlara rutin olarak uğrar. '40'ların sonunda sessizce bilimkurgu yazarı
olmaya karar verir. Hayatında, başka bir şey olmasına yol açacak konjonktür
de mevcut değildir zaten. Eline bir de büyük bir plak şirketinde prodüktör
olma şansı geçmiştir, o bilimkurguyu seçmiştir. '76 yılında, Radio
Free Albemuth romanında, bilimkurgu yazarı Philip K. Dick ile yirmi beş yıl
önce prodüktörlüğü seçmiş hali, Nicholas Brady'nin hikayesini kendisi
anlatır.
Roman yazarı
olmadan önce hemen her bilimkurgu yazarı gibi öykücü olur. Hem de iki
senede yetmiş öykü üretecek kadar verimli bir öykü yazarı. Bundan sonra
da öykü yazmayı hiç bırakmaz. Öykü onun fikir geliştirme alanıdır. Türbülanslı
beyninden çıkma fikirler öykülerinde kristalleşir. Roman tarzını ise, bu
kristallerden de kuşku duyacak dünyalar yaratmak için saklar.
İlk kayda
değer romanı The World Jones Made'i (Jones'ların Yarattığı Dünya) yazdığında
ardında altı önemsiz roman vardır. Öykücü olarak ise bilimkurgu dünyasında
kendini kabul ettirmiştir bile. Romanlarının da nihayet dikkat çekmesi üzerine
uzun yazarlık ve evlilik maratonu başlar. Neredeyse on beş yıl sürecek, yılda
dört romana kadar varan bir tempoya girer. Romanlarının sadece giriş bölümünü
planlayarak ve çevresindeki insanlardan roman karakterleri yaratarak, kendini
zaman kayması, alternatif gerçeklik gibi iki temel temanın ortasına atar.
Bilimkurguda daha baştan safını seçmiş, Isaac Asimov'la doruğuna ulaşan tarzın karşısında yerini almıştır. Asimov
gibiler, bugünün teknolojik evreninden bakıldığında gerçekleşmesi
muhtemel 'alet edavatlar' arasında geçen 'iyinin kötü karşısındaki
zaferinin' sıradan öykülerini anlatırken, Van Vogt'u örnek edinen PKD gibileri,
bilimkurguyu bir 'laboratuvar' ortamı olarak kurarlar. Bu romanlarda, bir fikri
deneyebilmek için gereken her teknoloji mübahtır. Bütün bilimkurgu klişelerini
kullanmasına rağmen PKD romanlarının
ve öykülerinin merkezinde karakterler yer alır. Kendi çevresindeki
insanlardan devşirildikleri için olsa gerek, bu karakterler, bir yandan
bilimkurguya has sıradışı olaylar yaşarken, bir yandan da gündelik
hayatlarını devam ettirirler. Gökteki Göz'de, Bütün olası dünyalarda Pazartesileri aynıydı der.
PKD alamet-i farikası taşıyan, izleği
altüst edici fikirler gündelik hayatın içinde birden zuhur eder ama gündelik
hayata son vermezler. Fredric Jameson'un Postmodernizm kitabında uzun uzun analiz ettiği, yine zaman kayması ve alternatif gerçeklik
etrafında dönen Time Out of Joint'de (Çığrından Çıkmış Zaman)
'50'lerin Amerikasına ait tüm gündelik yaşamın klişeleri bulunur. Başkişinin,
nasıl olup da kendisinden başka herkesin Marlyn Monroe adlı bir film yıldızını
tanıdığını merak etmesiyle birlikte, gündelik yaşam yavaş yavaş çöker,
verilen gerçekliğin çok dışında bir gerçeklik su yüzüne çıkar.
Bilimkurguya ait trükler sadece ortamı alabora etmez, karakterlerin kimliğini
de alt üst eder ya da belirsizliğe çeker.
1962'de yazılan
The Man in The High Castle (Yüksek Kuledeki
Adam), PKD'nin bir üst
basamağa geçişinin ilk örneğidir. Romanda, İkinci Dünya Savaşı'nın
Almanya ve Japonya tarafından kazanıldığı, ABD'nin sömürge olarak paylaşıldığı
bir dünya vardır. Ancak bu sefer bir gerçekliğin yerine bir başka gerçeklik
değil, döngüsel bir gerçeklik konmuştur. Alman ve Japon kültürünün altında
ezilen, aşağılık kompleksiyle boğuşan Amerikalı karakterler vardır. Ama
bu dünya da statik olmaktan çok uzaktır. ABD'nin savaşı kazandığı bir
zamanda geçen bir yeraltı romanı ve onun Yüksek Kulede Yaşayan yazarının
gerçekliği, sürekli olarak diğer gerçekliği tehdit eder. Sonunda, roman
boyunca pratik bir İncil görevi gören Çin fal kitabı I Ching-Değişimler Kitabı'nın (Türkçede de popüler versiyonları yayınlanmıştı),
bu yasadışı kitabın kaynağı olduğu ortaya çıkar. PKD'nin
sözünü ettiği, I Ching gibi anlık ihtimallere dayalı bir gerçekliktir. PKD'nin
de tıpkı yüksek kuledeki adam gibi, bu romanı I Ching kullanarak yazmış
olması döngüyü kusursuzlaştırır.
Önceleri
kendi kendini anlama ve tanı koyma amacıyla başlayan psikoloji ilgisi giderek
hayatının ve romanlarının merkezine yerleşir. Bir yandan artarda öykü ve
romanlar yazarken, bir yandan da artarda evlenmeye, onlarca fobisiyle ve gitgide
artan paranoyasıyla boğuşur. Hiçbir sevgilisinde Jane'i bulamaz. Jane ancak
siyah saçlı, büyük gözlü, ince bir kadın olarak romanlarında ortaya çıkar.
Eşlerinden birisi onun 'zincirleme monogamiden yana olduğundan' yakınırken,
o kendi bedeninde yaşayan Jane'i de işin içine katarak, 'ben lezbiyenim' der.
Kısa zamanda kendi kendine reçete yazıp tedavi edecek kadar iyi bir
psikiyatrist olur. Ama kendiyle dalga geçecek kadar da ayakları yere basmaktadır.
Bu dönemde öykü ve romanın yanı sıra arada sırada makaleler de yazar. 'Şizofreni
ve I Ching' adlı makalesinde şöyle der:
Eğer
tamamen şizofrenikseniz, I Ching'i her şey için, ne zaman banyo yapmanız
gerektiğini, kedinize ne zaman tunalı mama vermenin uygun olduğunu sormak için
kullanın. Yok eğer kısmi şizofrenikseniz, sadece önemli durumlarda, Büyük
Sorular için kullanın onu: 'Onunla evleneyim mi, günah içinde yaşamaya mı
devam edeyim?' gibi...
PKD,
McCarthy dönemini de kendine has bir tarzda hiçbir bilimkurgu piyasası yazarının
cesaret edemediği kadar erken konu edindi. Gökteki Göz , McCarthy döneminin
bir parodisidir aynı zamanda. Komünist avcısı bir polis müfettişinin gizli
komünist çıkmasıyla sekiz karakter onun zihnindeki komünist dünyaya düşer.
O dönemde entelektüel her insan gibi PKD'nin
kapısı da FBI tarafından rutin olarak çalınmıştı. Ama roman karakterleri
asla angaje olamayacak kadar bireyci ve kuşkucudur. Bu anlamda romanların
anti-kahramanları sapına kadar Amerikalıdır. Kendi yollarında yürürler ve
her tür otoritenin dışında saf alırlar. Dahası otoriteye karşı
fobiktirler: 3-74 tarihinde korku içimdeki asiyi öldürdü. Bundan pişmanlık
duymuyorum, çünkü bu sayede korkudan azad oldum.(...) Korkuyorum: 1) Sivil
otoritelerden (Sezar), 2) Tanrı'dan (Valis). Denebilir ki, güçlü olan her şeyden,
otoritenin kendisinden korkuyorum.
Romanlarının baş kişileri istisnasız bir şekilde
sefildirler. Kıt kanaat geçinirler, insanî bir güce ve zekaya sahiptirler,
olağanüstü hiçbir yanları yoktur, kendilerini olayın içinde buluverirler.
Bir yandan olağandışı olayların labirentinde yollarını bulmaya çalışırken,
bir yandan da kendi zaaflarıyla boğuşurlar. Ubik'in baş kişisi, kendi
dairesinin giriş ücreti olan beş senti ödeyemediği için bir kapı (!)
tarafından mahkemeye verilmekle tehdit edilen Joe Chip'tir. PKD,
her ne kadar, 60,000 kelime ve zaman sınırı yüzünden romanlarında birçok
unsura sadece değinerek geçse de, oraya buraya serpiştirilmiş kara mizah tadı
yüksek betimlemelerle dallanıp budaklanan hikayeler anlatır. Ubik'in doruk
noktasını, hayatla yeniden doğum arasında sıkışmış bir varlık tarafından
kemirilen Joe Chip'in, gözlerden ırak ölebilmek için odasının
merdivenlerini tırmanması oluşturur. Sıradan bir bilimkurgu romanında asla
rastlanmayacak uzunlukta anlatılan bu sahne şu tür paragraflar içerir:
Metabolizma bir yanma sürecinden, aktif bir ocaktan ibaret. İşlemeyi
kestiği zaman yaşam sona eriyor. Cehennem hakkında yanılıyor olmalılar,
diye düşündü. Cehennem soğuk; oradaki her şey soğuk. Beden, ağırlık ve
sıcaklık demek; şimdi ise bedenimin ağırlığına yeniliyorum ve sıcaklığım
uçup gidiyor. Bu, evrenin kaderi. En azından yalnız değilim.
Zaman kayması,
alternatif gerçeklik temaları yerli yerinde durmaktadır, ama '60'lı yıllarda
yazdığı romanlarda bu temalar iyice iç içe geçmiş, Eschervari yanılsamalara
dönüşmüştür. Ubik'teki zaman kayması, organik, gündelik ve devinen bir
zaman kavramıyla yoğrulmuştur. Bugüne dair her şey, geçmişteki ya da
gelecekteki olası tüm gerçekliklerdeki her şeyde mevcuttur.
Do Androids
Dream of Electric Sheep?'teki (Androidler Elekrikli Koyun Düşler
mi?- Türkçeye Bıçak Sırtı olarak çevrildi), android/insan ikiliği ya da rollerin ve dahası
kimliklerin ters yüz edildiği kent içindeki kent de aynı başdöndürücü
laboratuvar ortamını harekete geçirmek içindir. Bıçak Sırtı'nın açılışı
tipik bir PKD açılışıdır. Sefil
bir baş karakterin, kötü giden evliliğinin sıradan bir günü: Rick
Deckard'ı, yatağının yanındaki duyarıcının otomatik alarmının pompaladığı
tatlı, küçük bir elektrik akımı uyandırdı. Şaşkın bir halde yataktan
kalktı. Önceden uyarılmadan kendini uyanık bulmak onu hep şaşırtırdı..
Rengârenk pijamasıyla, dikilmiş gerinirken, yatakta karısı Iran gri, donuk
gözlerini aralayıp, söylenerek yeniden kapadı.
Peki bu kadar sıradan karakterler, böylesi başdöndürücü bir dünyanın içinde
nasıl olur da ayakta kalır? PKD buna
yalın bir yanıt verir: Hayata dair inanç ve Caritas (merhamet)! Bu ikisi PKD
karakterlerini, anti de olsa kahraman kılar. Bıçak Sırtı'ndaki
android/insan sorusuna verdiği tek yanıt da bundan ibarettir. PKD'nin
kendisini de ayakta tutar bu inanç.
'70'li yıllara
girildiğinde, beş defa evlenip boşanan, dahası sadece evliyken yazan PKD,
otuz küsur roman devirmiştir. Bol kafein, her tür amfetamin, arada sırada
halusinojenikler (LSD deneyimlerinden biri A Maze of Death'de (Ölüm Labirenti)
aynen anlatılmıştır) ve agorafobisi yüzünden kimi zaman aylarca evden dışarıya
adım atmaması, bu üretim hızını açıklamaya yetmez. Son evliliğinin de
çökmesiyle birlikte birkaç yıl sürecek sefahat dönemi başlar. PKD,
iki yıl hariç, hayatı boyunca Berkeley'de yaşamıştır. Evini ve hayatını
Berkeley'nin hippilerine açar. '60'lı yılların uyuşturucu kültürü üzerine
ilk kayda değer romanlardan biri sayılan A Scanner Darkly (Karanlık Tarayıcı)
bu dönemi anlatır. Gerçi PKD romanlarında
'50'lerden beri uyuşturucular ve uyuşturucu kültürü vardır. Her ne kadar, Burroughs gibi profesyonel bir narkotik olmasa da, kendi formülüyle hazırladığı C
vitamini dozajlarıyla halusinojenik deneylere girişecek kadar da gözü karadır.
Uyuşturucular, PKD romanlarında tıpkı
zaman kayması gibi bir laboratuvar malzemesidir. Algıyı ters yüz eden, gerçekliği
kıran maddeler...
A Scanner
Darkly'deki Substance-D de bu tür bir maddedir, ancak bu roman, PKD'nin
çevresindeki 'uyuşturucu kurbanlarına' adanmıştır ve romanın merkezinde
yanık bir inanç ve merhamet duygusu yatar.
Kendisinin
de farkında olduğu gibi giderek, ruh sağlığı yazmaya endekslenir ama eski
hızı yoktur artık. A Scanner Darkly'de anlatılan dönem boyunca, neredeyse
üç yıl hiçbir şey yazmaz. Psikiyatristlerin kendisine koydukları paranoya
teşhisine karşı paranoyak bir tavır alır: Tamam. Bugüne kadar
evrenin bana karşı düşmanca bir tavır içinde olduğuna inanıyordum. Şimdi
ise, benim evrenden ne kadar farklı olduğumu ortaya çıkaracağından
korkuyorum.
Gerçi artık
boğaz tokluğuna kitap üretmek zorunda da değildir. Kitapları satmakta,
Hollywood romanlarıyla ilgilenmektedir. Kendi deyimiyle bu dünyadan ve
diğer dünyalardan gelen her şeyden daha fazla korktuğu IRS (vergi dairesi)
adamları bile artık onu çok fazla rahatsız etmemektedir. Ama '3-74' adını
verdiği, birkaç ay süren 'vahiy-halüsinasyon' karışımı olaylar dizisi, PKD'nin
bundan sonraki hayatının merkezine yerleşir. PKD'ye,
Tanrı, Valis (Vast Active Living Intelligence System-Devasa Aktif Yaşayan
Bilinç Sistemi) ya da adına ne derseniz deyin, o görünmüştür. Bundan
sonra hayatına yoğun bir biçimde mistisizm ve bu olayın ardındaki gerçeği
anlama güdüsü hakim olacaktır. Eski fobileri ve paranoyası yerli yerindedir
ama artık gerçek dünya ile mistik ve/veya bilimkurgu dünyası iç içe geçmiştir.
Nasıl mı? 1969 yılında Yazar ve Editörler Birliğinin, Vietnam Savaşını
protesto etmek için vergi ödemeyi reddettiklerini ilan eden bildiriye imza
atan ve bildirinin aktif savunuculuğunu üstlenen PKD,
1979 yılında şunları yazar:
Bu
imza kampanyası sadece savaş karşıtı bir eylem değildi, aynı zamanda özgürlüğümü
ve kariyerimi tehlikeye sokan bir sivil itaatsizlik eylemiydi. Bunun için
cezalandırılmam kaçınılmazdı, tıpkı İsa'nın Kudüs'e girdiği için
cezalandırılması gibi...
1974'ten sonra yazdığı tüm
romanlar da bu minvaldedir. Bilimkurgu klişeleri, mistisizmle yoğrulmuştur.
Bunlar aynı zamanda Doppelganger romanlarıdır. Başkişilerin (genellikle
Philip K. Dick adını taşır) ikiziyle birlikte kendini ve gerçeği arayışı
anlatılır. Bugüne kadar makûl bir seviyede tutarak içinde ve romanlarında
taşıdığı Jane, tüm haşmetiyle ortaya çıkar. Son evliliğinin ardından
kurduğu tüm ilişkiler de çuvallayınca Jane ile bütünleşir. The
Dark-Haired Girl (Siyah Saçlı Kız, tabii ki Jane), Radio Free Albemuth,
'78'de yazılan Valis'e hazırlık niteliğindedir. Valis gerçeğin ve Aya
Sofya'nın peşine düşen bilimkurgu yazarı Philip K. Dick ile Horselover
Fat'in (PKD'nin ikizi) ve dostlarının
çılgın maceralarını anlatır. Roman, mistisizm ve felsefe üzerine PKD
tarzı yorumlarla yüklüdür. Kitabın sonunda Horselover Fat, Valis'i bulmak
üzere Arabistan çöllerine yollanırken, Philip K.
Dick, televizyon başına
kurulup, Valis'in kedi maması reklamları aracılığıyla gönderdiği şifreleri
çözmeye oturur. Valis'i, Divine Invasion (İlahi İstila-Orijinal adıyla
Valis Regained) izler. Bu romanlar, aynı anda hem gerçeklikle hem de ilahi
olanla bağlarını korumaya çalışan PKD'nin
son romanlarıdır. Bu yüzden de birer bilimkurgu ilahi'sidirler (her gerçek
ilahi gibi kahkahayı asla ihmal etmez).
PKD,
1982 yılında Blade Runner filminin vizyona girmesinden bir hafta kadar önce
ölür. Blade Runner filminin külte dönüşmesinden sonra 40'ı aşkın romanı,
200'ü aşkın öyküsü tekrar tekrar basılır. Postmodernist kuramcıların göz
bebeği, Cyberpunk'çıların 'babası' ilan edilir.
Türkçe'de yayınlanan üç romanı ise PKD'yi
tüm yönleriyle tanıtmaktan uzak. En iyi romanları hâlâ çevrilmeyi
bekliyor...
|