|
Ütopya denildiğinde bir yokülke anlıyorum önce; burada, bu zamanda varolmayan ama başka
bir yerde, başka bir zamanda varolabilecek bir ülke; zamanda, yerde ya da
daha çok değişkende yapılacak değişikliklerle yokülkelere ulaşılabileceğini
düşünüyorum.
C. M. Kornbluth'un İki Kıyamet ve Keith Roberts'in Noel
Gecesi adlı öyküleri İkinci Dünya Savaşı'nı Almanlarla
yandaşları kazansaydı ne olurdu? sorusundan yola çıkan birer yokülke,
birer yokzaman kurma çabası olarak görülebilir öyleyse. Ben de Taner Akçam'ın
Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu adlı kitabını okurken
Müslüman olmayan azınlıklar Anadolu'dan gitmeseydi ne olurdu? ,
27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül'den biri ya da birkaçı gerçekleşmeseydi
ne olurdu? , 16 Haziran'da işçiler durmasaydı ne olurdu?
gibi sorulardan yola çıkarak kimi yokülkelere ulaşılabileceğini düşündüm.
Son zamanlarda rastladığım yokülkelerden biri, Andrew Macdonald'ın
Turner Günceleri'nde çizilen, beyaz ırkçı çetelerin üstün
gelmesiyle oluşmuş bir Amerika. Yazar, insanların Los Angeles'te ırkına
ihanet suçuyla nasıl beşer onar sokak lâmbalarına asıldıklarını
ırkçı/faşist bir militanın ağzından ballandıra ballandıra anlatıyor.
Hitler'i imrendirecek bu düş, beyaz ırkın tartışmasız üstünlüğüne
inananlara çok çekici geliyor olabilir, -zaten Macdonald gerçekte Amerikan
Nazi Partisi saflarına katılmak üzere üniversiteden ayrılmış. William
Pierce adında bir fizikçi-, ama ötekiler -bu arada benim- için
bir karşı yokülke, bir distopya , bir karabasan bu. Irkçılık
bağlamında daha duyarlı, daha savaşkan bir tutum gerektiğini düşündürüyor
dehşetle.
Bir başka yokülke de cinsellik/cinsel yeğlemeler ekseninde oluşturulmuş.
LeGuin'in Mülksüzler'inde görüldüğü gibi, has bir yokülkenin
cinselliği esgeçmemesi gerektiğini düşünüyorum. Farklı bir dünyada değer
yargıları, değer ölçütleri, insan ilişkileri, bu arada cinsellik de
farklı olacaktır. İşte Pat Califia'nın Doc ve Fluff adlı
kitabı da eşcinsel iki kadının cemaatlere bölünmüş Amerika'da başları
erkek Cehennem Melekleri'yle derde girince kaçışlarını, kadınlardan oluşan
bir cemaate sığınmalarını öykülüyor, o yalnızca kadınlardan oluşan
toplumu ayrıntılı biçimde çiziyor. Egemen toplumun her anlamda çözülüp
gittiği mahşer sonrası bir Amerika'da bu kadınlar toplumu
tektanrılı dinler öncesine, ana tanrıça dönemine gitmiş.
Kitap -adlandırmak gerekirse- meraklı bir yol romanı, güçlü, şiddetli
bir siyasa- kurgu, bilim-kurgu anlatısı olarak gelişiyor; kimi olasılıklar,
neredeyse kimi öneriler, tasarılar içeriyor.
Belki de Ütopya , Güneş Ülkesi gibi yokülkelerden
edindiğim alışkanlıklarla, bir yokülkenin bugünle ilişkiye
sokulabilmesini bekliyorum, neredeyse bugünden yola çıkmasını, bugüne
ilişkin göndermeler, yorumlar, öneriler içermesini, umut uyandırmasını
yeğliyorum. Gönlüm, yönsemesi olan, dahası neredeyse bugün, burada
eyleme çağıran yokülkelerden yana. Örneğin Lem'in
Gelecekbilim
Kongresi'inde kimyasal maddelerle yalnızca algı düzeyinde, kat kat
yapay yanılsamalardan kurulan ülkenin de böylesi bir yokülke olduğunu düşünüyorum.
Gelgelelim
Borges'in Tlön Uqbar Orbis Tertius adlı anlatısına
böyle beklentilerle yanaşmak güç, dahası olanaksız. Borges orada bir
ansiklopedinin, bir ansiklopedik anlatının gereçlerini oluşturuyor;
belki de Robbes Grillet'nin de dediği gibi şahane tembelliğinden dolayı o
ansiklopedik romanı yazmıyor, ama yine de diline varıncaya dek birçok ayrıntısıyla
bir gezegen kuruyor. Yine başka örneklerinde de görüldüğü gibi farklı
bir dünyanın dili de farklı. Borges'in öyküsü ustaca kesilmiş, bütün
zamanlarla, heryerle ilişkisi olan, ya da hiçbir zamanla, hiçbir yerle ilişkisi
olmayan bir elmas. Günümüzle, günümüz düzeniyle dolaysız bir ilişkiye
sokularak yararlanılması, hele tüketilmesi çok güç.
İşte kendi üstüne kapalı metnin dolaysız uzantısında
hipertekst duruyor. Özellikle cyberpunk türüne
sokulan anlatılarda -örneğin Burroughs'un kimi yapıtlarında ya da son
zamanlarda William Gibson'un Neoromancer ya da
Krom
Yakmak gibi kitaplarında- beliren bir toplum biçiminden çıkıp gelen
bir olgu hipertekst . İletişim ortamının Mc Luhan'ı fazlasıyla
haklı çıkaran bir biçimde yalnızca içeriklerin, mesajların yerini değil,
dolaysızca içinde yaşanılan dünyanın yerini aldığı toplumlar çiziliyor
o anlatılarda. Bu toplum biçimlerinin günümüzdeki ipuçlarını neredeyse
kendi başlarına varolan bir bilgi birikimini, bir bilgi akışını barındıran,
gitgide yaygınlaşan iletişim araçlarıyla bilgisayar ağları ve gerçeğe
öykünmeyi gerçeğin yerine koyan sanal gerçeklik aygıtları
oluşturuyor. Gösteren , gösterilen den bağımsız,
dahası gösterilen siz bir varoluş ediniyor, giderek
simulacrum un egemenliği başlıyor.
Hipertekst böylesi bir ortamda yaratıcının/yazılımcının/yazarın
ortaya koyduğu semantik ve sentaktik gereçle alımlayıcının/okurun
etkileşimi sırasında doğan, doğup sürekli oluşan bir metin. Yaratıcının
bir bilgisayar programı biçiminde önerdiği sözcük, tümce ve metin parçaları
onun tarafından önerilen programlara göre alımlayıcı tarafından kendi
metinlerini kurmakta kullanılıyor. (Yoksa bizim ilk
hipertekst imiz Necatigil'in Kareler Aklar ı mı?)
Bunun daha da ötesinde bilgisayar ağlarının bellek havuzlarında sürekli
kendi kendini değiştiren, dönüştüren, yenileyen metinler var: Yazara da
okura da hiç gereksinmeden sürekli evrim geçiren, çoğalan, yaşayan, ölen
metinler.
Bu da bizi yokülkeler içermeyen ama giderek kendisi herşeyin yerini almaya
yönelecek bir ikincil/koşut evren olup çıkan ütopya ötesi
bir evrene götürüyor. İnsanlara, insan ilişkilerine, dahası belki de ütopyalara
gereksinmeyen, yalıtılmış insanların, sibernetik araçların,
bilginin, bilişimin, günümüz metinlerine benzemez metinlerin
oluşturduğu bir ütopya ötesi bu.
Hipertekst öncesindeki yazarın tekbenciliğinden, metne tapınmaktan
geçerek metnin tekbenciliğine varıyoruz böylece. Belki de öyle bir dönemde
karşı çıkış yine Mc Luhan'dan esinlenmiş kimi bilim-kurgu öykülerinde
görüldüğü gibi bilişim, iletişim alanında gerçekleşecek.
Öylesi bir dönemin bilgisayar belleklerinde Dostoyevski'nin kurduğu dünyadan
çoktan kurtulmuş, günden güne, andan ana başkalaşım geçiren, yiyen, içen,
soluyan, belki de öldürmeyi sürdüren bir Raskolnikov dolaşıp duracak,
dahası Doctorow'un korktuğu gibi akşam yemeklerine konuk gelecek.
Belki de bir metin cenneti bu, ama-günümüz anlamında- yazarın, okurun
dahası metnin tüm mevsimleri saran cehennemi.
|