Son Güncelleme
6 Mayıs 2008
Bilimkurgu2000 Ana Sayfayeni çıkan kitaplarkitaplardan bölümlerİlginç bilimsel konularBilimkurgu ve diğer konular
5 Yukarı

Cesur Yeni Dünya ve Fahrenheit 451
Bilimkurgu ve Gelecek Kâbusları

Şükran Yücel

Fahrenheit 451 filminden bir sahne: İtfaiciler Kitap Yakmaya gidiyorlarOtuz yıl kadar önce gördüğüm bir film, yıllar içinde etkisini hiç yitirmedi. Bu film, François Truffaut'nun 'Fahrenheit 451' adlı filmiydi. Zamanı belirsiz bir gelecekte geçen filmde özel yanmaz giysiler giyen itfaiyeciler, bazı evlere girip kitapları yakıyorlardı. Bu itfaiyecilerin tek görevi buydu. Yaptıkları işin gerekliliğine inanmışlardı ve yaktıkları ateşi seviyorlardı. Sonra bir gün içlerinden birisi, Mia Farrow'un canlandırdığı küçük, naif bir kızla karşılaşıyor ve kafasında sorular uyanmaya başlıyordu. Kitaplar nasıl bir şeydi, insanların birlikte yanmayı göze aldığı bu kitaplarda neler vardı? Bu itfaiyeci yakmak için girdiği evlerden kitap çalmaya başlıyor ve gelişen olaylar sonucunda yasadışı, aranan bir suçlu durumuna düşüyordu. Nehir boyunca kaçarken karşılaştığı 'kitap adamlar'ı hiç unutamadım. Bu eski öğretim üyeleri ve kitapseverler okudukları kitapları ezberliyor ve kafalarında yaşatıyorlardı. Kitaplar varlıklarını bir gün başkalarına aktarılmak üzere onların belleklerinde sürdürüyorlardı. O günden beri, bu filmi her anımsadığımda ürperir ve ben hangi kitabı ezberledim diye düşünürüm. Sevdiğim kitapların hiçbirinden vazgeçemem. Yaşamımın her döneminde yanımda olmadığında eksikliğini duyduğum yüzlerce kitap oldu. Uzun bir gönül sergüzeşti yaşadığım, tutkuyla bağlandığım nice hikâye, roman, şiir, oyun, deneme... Onlar olmasaydı, ben 'ben' olur muydum? Birini seçsem, diğerlerine haksızlık etmiş olmaz mıydım? Kendini tek bir kitaba bağlamak, bir tek onunla ifade etmek zorunda kalmak bu anlamda karabasan gibi bir şeydi. Yine de kitapların bu biçimde saklanması olağanüstü güzel bir düşünceydi. Ne yapılırsa yapılsın, ne kadar çok yakılırsa yakılsın kitapların asla yok edilemeyeceği düşüncesini coşkulu bir biçimde dile getiren bu filmin o sahnelerini hep sevgiyle anımsadım. Yaşamının en verimli döneminde yitirdiğimiz François Truffaut'un filminin dayandığı Ray Bradbury'nin 'Fahrenheit 451'i İthaki Yayınları tarafından yayımlandı. Kitabın başında Ray Bradbury'nin kitabın yazılışından 40 yıl sonra 1993'de yazdığı bir önsöz var. ...eğer dünya kitap okumayanlarla, öğrenmeyenlerle, bilgisizlerle dolmaya başlarsa, kitapları yakmak zorunda kalmazsınız değil mi? Eğer dünyanın geniş ekranı basketbolla ve futbolla dolar ve MTV içinde boğulursa, gazyağını ateşlemek veya okuyucu avlamak için Beatty'lere gerek kalmaz. Eğer ön bilgiler- okul odalarının çatlakları ve vantilatörleri arasında eriyip yok olursa, bir süre sonra bunları kim bilir ve umursar? diyor. Onun kitabında çok önceden yazdığı bazı kehanetlerin gerçek olduğuna değiniyor. Reklam ve TV bombardımanı karşısında alıklaşan kitlelerin kitaba gereksinim duymayacakları çok açık. İnsanları aynı kalıba döküp standartlaştırma işlemi başarıyla gerçekleşiyor. Bunun için 'Büyük Ağabey'e filan gerek yokmuş, evinizin üç duvarını kaplayan dev ekranlara da. Küçücük bir kutudan yinelenen tüm gerzeklikler ertesi gün milyonların dilinde. Hep bir ağızdan aynı tekerlemeleri tekrarlamayanlara kuşku ile bakılıyor. Kitle kültürü her geçen gün daha da niteliksizleşerek tek seçenek olarak sunuluyor.

    'Fahrenheit 451' gibi kitaplara bugün belki de yazıldığı günden daha çok gereksinim var. Çünkü Ray Bradbury'nin söylediği gibi, karşınızda bir yazarın kitap raflarıyla olan aşk macerası; yalnız bir adamın, Montag'ın komşu kızına değil, bir sırt çantası dolusu kitaba olan aşk macerası var. 'Fahrenheit 451'i kitaplar için böylesine büyük bir aşk duygusuyla yazıldığı ve nükleer savaşların tehdidi altında yaşadığımız dünyamızda insanlığa dair bir umudu kitaplarla yaşattığı için okumak gerek.

İthaki Yayınları'ndan çıkan Aldous Huxley'in 'Cesur Yeni Dünya' adlı kitabı da gelecekte 'Fahrenheit 451'e benzer bir dünya çiziyor. Orada da kitaplar yok, kitap okuyanlar çoktan yok edilmiş, geleceğin bu 'mutlu' dünyasında Shakespeare'in 'Romeo ve Jülyet'ini bulup okuyanlar olsa bile onlar için hiçbir şey ifade etmiyor. Gülünç bir maskaralık. Nasıl olmasın ki, Aldous Huxley'in 'Cesur Yeni Dünyası'nda 'herkes herkese ait'. Duygusal ilişkiler kesinlikle yasak. Heskes, herkesle birlikte oluyor. Aşk acıları yok, derinliği yok, acılarından yaratılan sanat, şiir, edebiyat da yok. Bu yeni dünyanın üstüne kurulduğu teknik ilerlemenin kaynağı bilim bile tehlikeli görülüyor, denetim altında tutuluyor. Ve her şey 'mutluluk' ve 'istikrar' için. Zevk ve eğlencenin el üstünde tutulduğu bu toplumda aile hayatı yok, insanlar şişelerde, kavanozlarda üretiliyor ve zekâ dereceleri de bulundukları kasta göre belirleniyor.

    Yine de yaşadıkları hayattan mutlu olmayan ve bilmedikleri bir anlamı arayanlar çıkıyor. Yalnız kalmak ve bireyselliğini keşfetmek isteyen Bernard Marx, vahşi bölgeye yaptığı gezi sırasında daha önce yolunu kaybedip burada kalmak zorunda kalan bir kadınla çocuğunu bulur. Teknik uygarlığın ulaşmadığı vahşi bölgede doğan John, annesinden dinlediği ama hiç görmediği uygar dünyaya gideceğini öğrendiği zaman, Hey cesur yeni dünya der, Shakespeare'in 'Fırtına'sındaki Miranda'nın sözlerini tekrarlayarak, Ne kadar çok iyi yürekli varlık var burada! Ne kadar güzel insanoğlu. Oysa, o dünyayı gördüğünde büyük bir hayal kırıklığı yaşayacak ve acı çekmek özgürlüğünü isteyecektir. Aldous Huxley'in 'Cesur Yeni Dünya'yı yazdığı 1932 yılında öngördüğü bazı şeylerin şimdiden gerçekleştiğini görmek ürkütücü. Örnek mi? Huxley'in karşı-ütopyasının en önemli sloganlarından biri: Eski elbiseleri daima çöpe atarız. Atıp kurtulmak onarmaktan iyidir. Örnek mi? Kitaplara ve çiçeklere, eskiden psikologların içgüdüsel dediği bir nefret besleyerek büyüyecekler. Refleksleri değişmez bir biçimde şartlandırılır. Hayatları boyunca kitaplardan ve botanikten uzakta güvende olacaklar. Bu toplumun tanrısının adı Ford'dur. Huxley, günümüz insanının arabaya ve paraya tapacağını daha 1932 yılında görmüştür. Evet, gerçekleşen kehanetler çok ama yine de iyi ki 'Cesur Yeni Dünya'da yaşamıyoruz ve hâlâ çok uzak bir geleceğin kâbusu gibi görünüyor.

    Benim için en ürkütücü olan karşı ütopyalarda sanatın ve kitapların varlığının tehlikeye düşmesidir. 'Bir örnek' insan yetiştirmeyi amaçlayan ideal toplumlarda ilk gözden çıkarılan ve hatta tehlikeli görülen şey sanat ve kitap oluyor. Gerçeği ve güzelliği kitaplarda bulanların korkulu düşü de bu, gelecekte kitaplara ne olacak? Giderek mekanikleşen dünyamızda tek örnek olmaya koşullandırılan insanlar, kitaplara gereksinim duymayacaklar mı? Roma İmparatoru Cesar, zamanında dünyanın en büyük ve en zengin kütüphanesi olan İskenderiye Kütüphanesi'ni içinde tek nüsha olarak bulunan kitaplarıyla yaktığında kendisini dünyanın en büyük uygarlığının temsilcisi olarak görüyordu. İskenderiye Kütüphanesi'ndeki kitaplar yanmamış olsaydı ilkçağ tarihi üstüne çok daha fazla bilgimiz olacaktı. Bu da kitap yakmanın geçmişi yok ederek, tarihi kendisiyle başlatma özleminin bir sonucu olduğunu göstermiyor mu? Batı tarihçileri Cesar'ı barbar olarak lanetleyeceklerine kahraman olarak alkışladılar. Böylece kafalara ve ruhlara da egemen olmak isteyen bütün çağların dikta heveslilerinin benimseyeceği kitap yakma geleneğini başlattılar. Kitapları yok etmeye çalışanlar gerçekte insanlığın tarihini ve geleceğini yok ediyorlar. Geleceği anlatan bilimkurgu kitaplarının ortak bir noktası gelecek için çok kötü bir tablo çizmeleri. Edebiyat türleri içinde 'edebi' olup olmadığı hâlâ tartışma konusu olan ve birçoklarınca dışlanan bilimkurgu, gerçekten kaçmakla suçlansa da gerçeğe yakın tahminlerde ve hatta kehanetlerde bulunarak içinde yaşadığımız gerçeği, bazen 'gerçekçi' kitaplardan çok daha yoğun ve tüyler ürpertici bir biçimde gözler önüne seriyor. 'Cesur Yeni Dünya'daki genetik müdahaleler şimdiden gerçek olma yolunda değil mi? Genetik bilimi sonunda bir koyunun tıpatıp aynısını üretmeyi başardı. Bu bilimsel gelişmelerden sevinç duymak mümkün mü? Koyunların genleriyle ilgili bu bilgiler yakında insanlar üzerinde uygulanmaya başlayacak ve birbirinin tıpkı aynısı üretilecek insan modelleri de Einstein ya da Dostoyevski olmayacak. Zaten onların aynısını üretmeyi hiçbir teknoloji ya da genetik bilimin harika buluşunun ilk kez koyun kopyalanmasında kullanılması yalnızca bir rastlantı mı, yoksa ilerde koyunların kopyası olacak insanların üretilmesi için sinsi bir hazırlık mı?

    Bilimkurgunun gerçekten bir kaçış edebiyatı olup olmadığı bugün de tartışılıyor. 'Cesur Yeni Dünya' ve 'Fahrenheit 451' gibi birçok başyapıtın bilimkurgunun onurunu bir yere kadar kurtardığı bir gerçek. Bir yere kadar diyorum çünkü değersiz bir sürü bilimkurgu kitabının yazıldığı da bir gerçek. Ama bu diğer edebiyat türleri için de geçerli değil mi? Bu noktada bize seçkin bir bilimkurgu yazarı yol gösterebilir mi? Ursula K. Le Guin, 'Kadınlar Rüyalar Ejderhalar' (Metis Seçkileri, Mayıs 1999) adlı derlemedeki yazılarında bilimkurgu için bazı ölçütler getiriyor. Bilimkurgunun entelektüel tutarlılık, bilimsel inandırıcılık ve üslup yeterliliği gibi ölçütleri olması gerektiğini savunuyor. Bunun dışında Virginia Woolf'un roman için şart koştuğu 'karakter'in bilimkurgu romanları içinde önemli olduğunu öne sürüyor. Bilimkurgu romanlarında dünya edebiyatının ölümsüz eserlerindeki unutulmaz karakterlere rastlamak mümkün mü? Bunu pek olası görmesem de Ray Bradbury'nin kitap adamlarını hiç unutmayacağımı biliyorum.

    Ursula K. Le Guin, bilimkurgunun bir kaçış edebiyatı olduğu iddiasına yanıt verirken, Tolkien'in sözüne dayanıyor: Evet, der Tolkien, fantazi kaçış edebiyatıdır ve tam da bu yüzden muhteşemdir. Bir asker düşmanın eline düştüğünde, kaçmakla yükümlü olduğunu düşünmez mi? Tefeciler, körcahiller, buyurganlar hepimizi hapiste tutuyor; eğer aklın ve ruhun özgürlüğüne değer veriyorsak, eğer hürriyet taraftarıysak, elbette kaçmakla ve elimizden geldiği kadar çok mahpusu da kurtarmakla yükümlüyüz. Ama yine de kuşku duymaktan kaçınamıyor: Belli ki, eğer Newsweek'ten, Pravyor ve ilksel, canlı bir dünyanın, trajedinin ve ahlakın olduğu bir dünyanın varlığını savunuyorsak, iyi bir şey yapmaktayız. Ve Tolkien de haklı. Ama ya tam tersini yapıyorsak? Çağına ve insanlığına sorumluluk duyan bir yazar olarak kıyamet haberciliği yapan ya da pembe düşlere sığınan ve bir anlam taşımayan bilimkurgu kitaplarını eleştiriyor. Ursula K. Le Guin'in kitapları gibi bu türün entelektüel, estetik ve etik olarak sorumluluğunun bilincinde olan örneklerin edebiyatın içinde hak ettikleri yeri alacaklarından kuşkumuz yok. Bilimkurguya karşı önyargının bizim edebiyatımızda da oldukça yaygın olduğunu biliyoruz. Belki de bu nedenle birkaç istisna dışında bilimkurgu yapıtları yazılmıyor. Oysa geleceğin kapısını açan bilimkurguya edebiyatımızın kapısını açık tutmak, belki de hayal gücünü pek de önemsemeyen edebiyatımıza yeni renkler katabilir.

E Dergisi, Eylül 1999
Şükran Yücel
  Ana Sayfa  |  Yeni Kitaplar  |  Arama  |  Öyküler  |  Yazarlar  |  Sanal Kitaplar  |  Makaleler  
  Bilimsel Yazılar | Ödüller | Forum | Yayınevleri | e-Posta