|
Otuz yıl kadar önce gördüğüm bir
film, yıllar içinde etkisini hiç yitirmedi. Bu film, François Truffaut'nun 'Fahrenheit 451' adlı filmiydi. Zamanı belirsiz bir gelecekte geçen filmde özel
yanmaz giysiler giyen itfaiyeciler, bazı evlere girip kitapları yakıyorlardı.
Bu itfaiyecilerin tek görevi buydu. Yaptıkları işin gerekliliğine inanmışlardı
ve yaktıkları ateşi seviyorlardı. Sonra bir gün içlerinden birisi, Mia
Farrow'un canlandırdığı küçük, naif bir kızla karşılaşıyor ve kafasında
sorular uyanmaya başlıyordu. Kitaplar nasıl bir şeydi, insanların birlikte
yanmayı göze aldığı bu kitaplarda neler vardı? Bu itfaiyeci yakmak için
girdiği evlerden kitap çalmaya başlıyor ve gelişen olaylar sonucunda yasadışı,
aranan bir suçlu durumuna düşüyordu. Nehir boyunca kaçarken karşılaştığı
'kitap adamlar'ı hiç unutamadım. Bu eski öğretim üyeleri ve kitapseverler
okudukları kitapları ezberliyor ve kafalarında yaşatıyorlardı. Kitaplar
varlıklarını bir gün başkalarına aktarılmak üzere onların belleklerinde
sürdürüyorlardı. O günden beri, bu filmi her anımsadığımda ürperir ve
ben hangi kitabı ezberledim diye düşünürüm. Sevdiğim kitapların hiçbirinden
vazgeçemem. Yaşamımın her döneminde yanımda olmadığında eksikliğini
duyduğum yüzlerce kitap oldu. Uzun bir gönül sergüzeşti yaşadığım,
tutkuyla bağlandığım nice hikâye, roman, şiir, oyun, deneme... Onlar
olmasaydı, ben 'ben' olur muydum? Birini seçsem, diğerlerine haksızlık etmiş
olmaz mıydım? Kendini tek bir kitaba bağlamak, bir tek onunla ifade etmek
zorunda kalmak bu anlamda karabasan gibi bir şeydi. Yine de kitapların bu biçimde
saklanması olağanüstü güzel bir düşünceydi. Ne yapılırsa yapılsın,
ne kadar çok yakılırsa yakılsın kitapların asla yok edilemeyeceği düşüncesini
coşkulu bir biçimde dile getiren bu filmin o sahnelerini hep sevgiyle anımsadım.
Yaşamının en verimli döneminde yitirdiğimiz François Truffaut'un filminin
dayandığı Ray Bradbury'nin 'Fahrenheit 451'i İthaki Yayınları tarafından
yayımlandı. Kitabın başında Ray Bradbury'nin kitabın yazılışından 40 yıl
sonra 1993'de yazdığı bir önsöz var. ...eğer dünya kitap
okumayanlarla, öğrenmeyenlerle, bilgisizlerle dolmaya başlarsa, kitapları
yakmak zorunda kalmazsınız değil mi? Eğer dünyanın geniş ekranı
basketbolla ve futbolla dolar ve MTV içinde boğulursa, gazyağını ateşlemek
veya okuyucu avlamak için Beatty'lere gerek kalmaz. Eğer ön bilgiler- okul
odalarının çatlakları ve vantilatörleri arasında eriyip yok olursa, bir süre
sonra bunları kim bilir ve umursar? diyor. Onun kitabında çok önceden
yazdığı bazı kehanetlerin gerçek olduğuna değiniyor. Reklam ve TV bombardımanı
karşısında alıklaşan kitlelerin kitaba gereksinim duymayacakları çok açık.
İnsanları aynı kalıba döküp standartlaştırma işlemi başarıyla gerçekleşiyor.
Bunun için 'Büyük Ağabey'e filan gerek yokmuş, evinizin üç duvarını
kaplayan dev ekranlara da. Küçücük bir kutudan yinelenen tüm gerzeklikler
ertesi gün milyonların dilinde. Hep bir ağızdan aynı tekerlemeleri
tekrarlamayanlara kuşku ile bakılıyor. Kitle kültürü her geçen gün daha
da niteliksizleşerek tek seçenek olarak sunuluyor.
'Fahrenheit 451' gibi kitaplara bugün belki de yazıldığı günden daha çok
gereksinim var. Çünkü Ray Bradbury'nin söylediği gibi, karşınızda
bir yazarın kitap raflarıyla olan aşk macerası; yalnız bir adamın, Montag'ın
komşu kızına değil, bir sırt çantası dolusu kitaba olan aşk macerası
var. 'Fahrenheit 451'i kitaplar için böylesine büyük bir aşk
duygusuyla yazıldığı ve nükleer savaşların tehdidi altında yaşadığımız
dünyamızda insanlığa dair bir umudu kitaplarla yaşattığı için okumak
gerek.
İthaki Yayınları'ndan çıkan Aldous Huxley'in 'Cesur Yeni Dünya' adlı
kitabı da gelecekte 'Fahrenheit 451'e benzer bir dünya çiziyor. Orada da
kitaplar yok, kitap okuyanlar çoktan yok edilmiş, geleceğin bu 'mutlu' dünyasında
Shakespeare'in 'Romeo ve Jülyet'ini bulup okuyanlar olsa bile onlar için hiçbir
şey ifade etmiyor. Gülünç bir maskaralık. Nasıl olmasın ki, Aldous Huxley'in 'Cesur Yeni Dünyası'nda 'herkes herkese ait'. Duygusal ilişkiler
kesinlikle yasak. Heskes, herkesle birlikte oluyor. Aşk acıları yok, derinliği
yok, acılarından yaratılan sanat, şiir, edebiyat da yok. Bu yeni dünyanın
üstüne kurulduğu teknik ilerlemenin kaynağı bilim bile tehlikeli görülüyor,
denetim altında tutuluyor. Ve her şey 'mutluluk' ve 'istikrar' için. Zevk ve
eğlencenin el üstünde tutulduğu bu toplumda aile hayatı yok, insanlar şişelerde,
kavanozlarda üretiliyor ve zekâ dereceleri de bulundukları kasta göre
belirleniyor.
Yine de yaşadıkları hayattan mutlu olmayan ve bilmedikleri bir anlamı
arayanlar çıkıyor. Yalnız kalmak ve bireyselliğini keşfetmek isteyen
Bernard Marx, vahşi bölgeye yaptığı gezi sırasında daha önce yolunu
kaybedip burada kalmak zorunda kalan bir kadınla çocuğunu bulur. Teknik
uygarlığın ulaşmadığı vahşi bölgede doğan John, annesinden dinlediği
ama hiç görmediği uygar dünyaya gideceğini öğrendiği zaman, Hey
cesur yeni dünya der, Shakespeare'in 'Fırtına'sındaki Miranda'nın sözlerini
tekrarlayarak, Ne kadar çok iyi yürekli varlık var burada! Ne kadar güzel
insanoğlu. Oysa, o dünyayı gördüğünde büyük bir hayal kırıklığı
yaşayacak ve acı çekmek özgürlüğünü isteyecektir. Aldous Huxley'in
'Cesur Yeni Dünya'yı yazdığı 1932 yılında öngördüğü bazı şeylerin
şimdiden gerçekleştiğini görmek ürkütücü. Örnek mi? Huxley'in karşı-ütopyasının
en önemli sloganlarından biri: Eski elbiseleri daima çöpe atarız. Atıp
kurtulmak onarmaktan iyidir. Örnek mi? Kitaplara ve çiçeklere,
eskiden psikologların içgüdüsel dediği bir nefret besleyerek büyüyecekler.
Refleksleri değişmez bir biçimde şartlandırılır. Hayatları boyunca
kitaplardan ve botanikten uzakta güvende olacaklar. Bu toplumun tanrısının
adı Ford'dur. Huxley, günümüz insanının arabaya ve paraya tapacağını
daha 1932 yılında görmüştür. Evet, gerçekleşen kehanetler çok ama yine
de iyi ki 'Cesur Yeni Dünya'da yaşamıyoruz ve hâlâ çok uzak bir geleceğin
kâbusu gibi görünüyor.
Benim için en ürkütücü olan karşı ütopyalarda sanatın ve kitapların
varlığının tehlikeye düşmesidir. 'Bir örnek' insan yetiştirmeyi amaçlayan
ideal toplumlarda ilk gözden çıkarılan ve hatta tehlikeli görülen şey
sanat ve kitap oluyor. Gerçeği ve güzelliği kitaplarda bulanların korkulu düşü
de bu, gelecekte kitaplara ne olacak? Giderek mekanikleşen dünyamızda tek örnek
olmaya koşullandırılan insanlar, kitaplara gereksinim duymayacaklar mı? Roma
İmparatoru Cesar, zamanında dünyanın en büyük ve en zengin kütüphanesi
olan İskenderiye Kütüphanesi'ni içinde tek nüsha olarak bulunan kitaplarıyla
yaktığında kendisini dünyanın en büyük uygarlığının temsilcisi olarak
görüyordu. İskenderiye Kütüphanesi'ndeki kitaplar yanmamış olsaydı ilkçağ
tarihi üstüne çok daha fazla bilgimiz olacaktı. Bu da kitap yakmanın geçmişi
yok ederek, tarihi kendisiyle başlatma özleminin bir sonucu olduğunu göstermiyor
mu? Batı tarihçileri Cesar'ı barbar olarak lanetleyeceklerine kahraman olarak
alkışladılar. Böylece kafalara ve ruhlara da egemen olmak isteyen bütün çağların
dikta heveslilerinin benimseyeceği kitap yakma geleneğini başlattılar.
Kitapları yok etmeye çalışanlar gerçekte insanlığın tarihini ve geleceğini
yok ediyorlar. Geleceği anlatan bilimkurgu kitaplarının ortak bir noktası
gelecek için çok kötü bir tablo çizmeleri. Edebiyat türleri içinde
'edebi' olup olmadığı hâlâ tartışma konusu olan ve birçoklarınca dışlanan
bilimkurgu, gerçekten kaçmakla suçlansa da gerçeğe yakın tahminlerde ve
hatta kehanetlerde bulunarak içinde yaşadığımız gerçeği, bazen 'gerçekçi'
kitaplardan çok daha yoğun ve tüyler ürpertici bir biçimde gözler önüne
seriyor. 'Cesur Yeni Dünya'daki genetik müdahaleler şimdiden gerçek olma
yolunda değil mi? Genetik bilimi sonunda bir koyunun tıpatıp aynısını üretmeyi
başardı. Bu bilimsel gelişmelerden sevinç duymak mümkün mü? Koyunların
genleriyle ilgili bu bilgiler yakında insanlar üzerinde uygulanmaya başlayacak
ve birbirinin tıpkı aynısı üretilecek insan modelleri de Einstein ya da
Dostoyevski olmayacak. Zaten onların aynısını üretmeyi hiçbir teknoloji ya
da genetik bilimin harika buluşunun ilk kez koyun kopyalanmasında kullanılması
yalnızca bir rastlantı mı, yoksa ilerde koyunların kopyası olacak insanların
üretilmesi için sinsi bir hazırlık mı?
Bilimkurgunun gerçekten bir kaçış edebiyatı olup olmadığı bugün de tartışılıyor.
'Cesur Yeni Dünya' ve 'Fahrenheit 451' gibi birçok başyapıtın bilimkurgunun
onurunu bir yere kadar kurtardığı bir gerçek. Bir yere kadar diyorum çünkü
değersiz bir sürü bilimkurgu kitabının yazıldığı da bir gerçek. Ama bu
diğer edebiyat türleri için de geçerli değil mi? Bu noktada bize seçkin
bir bilimkurgu yazarı yol gösterebilir mi? Ursula K. Le Guin, 'Kadınlar Rüyalar
Ejderhalar' (Metis Seçkileri, Mayıs 1999) adlı derlemedeki yazılarında
bilimkurgu için bazı ölçütler getiriyor. Bilimkurgunun entelektüel tutarlılık,
bilimsel inandırıcılık ve üslup yeterliliği gibi ölçütleri olması
gerektiğini savunuyor. Bunun dışında Virginia Woolf'un roman için şart koştuğu
'karakter'in bilimkurgu romanları içinde önemli olduğunu öne sürüyor.
Bilimkurgu romanlarında dünya edebiyatının ölümsüz eserlerindeki
unutulmaz karakterlere rastlamak mümkün mü? Bunu pek olası görmesem de Ray
Bradbury'nin kitap adamlarını hiç unutmayacağımı biliyorum.
Ursula K. Le Guin, bilimkurgunun bir kaçış edebiyatı olduğu iddiasına yanıt
verirken, Tolkien'in sözüne dayanıyor: Evet, der Tolkien,
fantazi kaçış edebiyatıdır ve tam da bu yüzden muhteşemdir. Bir
asker düşmanın eline düştüğünde, kaçmakla yükümlü olduğunu düşünmez
mi? Tefeciler, körcahiller, buyurganlar hepimizi hapiste tutuyor; eğer aklın
ve ruhun özgürlüğüne değer veriyorsak, eğer hürriyet taraftarıysak,
elbette kaçmakla ve elimizden geldiği kadar çok mahpusu da kurtarmakla yükümlüyüz.
Ama yine de kuşku duymaktan kaçınamıyor: Belli ki, eğer Newsweek'ten,
Pravyor ve ilksel, canlı bir dünyanın, trajedinin ve ahlakın olduğu bir dünyanın
varlığını savunuyorsak, iyi bir şey yapmaktayız. Ve Tolkien de haklı.
Ama ya tam tersini yapıyorsak? Çağına ve insanlığına
sorumluluk duyan bir yazar olarak kıyamet haberciliği yapan ya da pembe düşlere
sığınan ve bir anlam taşımayan bilimkurgu kitaplarını eleştiriyor.
Ursula K. Le Guin'in kitapları gibi bu türün entelektüel, estetik ve etik
olarak sorumluluğunun bilincinde olan örneklerin edebiyatın içinde hak
ettikleri yeri alacaklarından kuşkumuz yok. Bilimkurguya karşı önyargının
bizim edebiyatımızda da oldukça yaygın olduğunu biliyoruz. Belki de bu
nedenle birkaç istisna dışında bilimkurgu yapıtları yazılmıyor. Oysa
geleceğin kapısını açan bilimkurguya edebiyatımızın kapısını açık
tutmak, belki de hayal gücünü pek de önemsemeyen edebiyatımıza yeni
renkler katabilir.
|