|
Bilim-kurgu yazını, geçmişteki tek tük örnekler bir yana bırakılırsa çağımızın
bir olgusudur. Söylemeğe gerek yok, bilim ve teknik gelişmenin çok hızlandığı,
yoğunlaştığı bir dönemde yaşıyoruz. Yeni bulgular, yeni bilimsel uygulamalar baş
döndürücü bir hızla birbirini kovalıyor. İnsanoğlu nerdeyse artık ne olup
bittiğini tam kavrayamaz duruma geldi. Çağımız insanı bir yandan bilimin
üstünlüğüne ve yüceliğine boyun eğerken ve ona inanırken, bir yandan da bilime
ve onun uygulamalarına yabancılaştı. Bilime ilkel bir korku içinde kavranması
güç mucizeler yaratan bir araç gözüyle bakmaya başladı.
Bugün bilime derinden inanıyoruz, kimi zaman bir din gibi, kimi zaman tek
kurtarıcı gibi bakıyoruz ona. Aynı zamanda da korkuyoruz ondan, tam
anlayamadığımız için. Bugün kim anlıyor kuantum varsayımını ya da
Einstein'ın birtakım formüllerini. Bilim Adamlarının kendi aralarındaki
konuşmalarını kim anlayabiliyor doğru dürüst. Büyük çoğunluk radyonun
ya da televizyonun düğmesini çeviriyor ama elindeki aracın çalışma
yasalarını bilmiyor. Olağanüstü bir şeymiş gibi bakıyor ona.
Tam olarak kavrasak da kavramasak da büyük gelişmeler oldu son yıllarda
bilim ve uygulama alanında. Bir yandan uzay kapısı açıldı ve insanoğlu
aya ayak bastı. Haberleşme araçları son derece gelişti. Elektronik alanda
minyatürleşme görülmedik bir düzeye ulaştı. Korkunç öldürücü araçlar,
bombalar, kıtalararası füzeler güçlerini her gün biraz daha arttırıyor.
Atom ve hidrojen bombaları insanoğlunun tepesinde Demokles'in kılıcı gibi
asılı duruyor. Çekirdeksel bir savaş korkusu etkisini sürdürüyor. Büyük
devletler, çekirdeksel, kimyasal ya da biyolojik silâhların kullanılacağı
bir dünya savaşından kaçınmak için ellerinden geleni yapıyorlar ama yerel
savaşlarda teknik ilerlemenin yeni etkilerini görüyoruz her gün. Bir bölgenin
iklimi değiştiriliyor, yapay yollardan yağmur yağdırılıyor, ormanlar
ortadan kaldırılıyor, varacağı hedefi arayan bombalar insanları kovalıyor.
İnsan öldürme alanında durum böyle. Biyoloji alanında hücrenin yapısını
çözmek ya da tüpte hayat yaratmak konusunda önemli gelişmeler sağlanıyor.
Propaganda ve beyin yıkama yöntemleri korkulacak bir düzeye ulaşıyor. Kısacası
bilimsel ve teknik gelişmenin iyice yoğunlaştığı, insanları tümüyle
etkisi altına aldığı bir çağda yaşıyoruz.
Bütün bunları bilim-kurgu yazınının ortaya çıkış etkenlerini göstermek
için yazıyorum. Bilim-kurgu yazınının ortaya çıkışına sadece bütün
bu olağanüstü bilimsel ya da teknik gelişmeler mi yol açmıştır? Hayır,
insanların düşe, olağanüstülüğe, doğa-dışı olaylara düşkünlüğünü
unutamayız bu arada. Hepimiz masallarla büyüdük. Acayip olayları, değişik
ülkelerde olup bitenleri yalan da olsa, uydurma da olsa dinlemek merakı vardır
insanda. Bu merakı doyuracak çeşitli araçlar görürüz her çağda.
Bilim-kurgu yazını da belki, bilim ve tekniğin bu derece egemen olduğu bir
çağda insanların yukarda belirttiğimiz gereksinmelerini gidermek için çıkmıştır
ortaya. Eskiden insanlar cinlere, perilere, tansıklara (mucizelere) inanıyordu.
Bugün onların yerine füzelere, atom bombasına ya da başka teknik gelişme
örneklerine inanıyor. Bilim-kurgu yazınının çağımızla derinden bağlantısı
vardır öyleyse. Okurları başka dünyalara, olağanüstülüğe, doğa-dışına
sürüklese de kullandığı dil bilim dilidir ya da bilimsi bir dildir hiç
olmazsa. Bilim-kurgu yazını geleceğe, özgür olanaklara açılmış bir kapıdır
bir bakıma. Sınır tanımaz bir ölçüde. Güçlük tanımaz. İnsanoğluna güveni
tamdır çoğu kez.
Bilim-kurgu yazınının, aşırı tutkunların öne sürdükleri gibi, çağımızın
en önemli, geleceğe kalacak tek yazın biçimi türü olduğunu söyleyemeyiz.
Ama bilim-kurgu türünün, öteki yazın dallarında olduğu gibi iyi ya da kötü
örnekleri bulunduğunu söylemekle yetinebiliriz. Ucuz tefrika romanlarındaki,
kovboy filmlerindeki serüvenlerin benzerlerini bu yazın türü içinde
deneyenler olduğu gibi, üstün bir deyiş ve kurgu gücüyle okuyuculara yeni
dünyalar açan, yeni kavramlar getiren yazarlar da vardır. Öyleyse
bilim-kurgu yazı türüne ne heyecanla bağlanmak, ne de onu küçük görmek
çıkar bir yol değildir. Başka yazın türlerine verdiğimiz önem kadarını
buna da vermeliyiz. Soğukkanlılıkla bilim -kurgu olayına eğilmeliyiz.
Bilim-kurgu yazınının tanımına girişelim şimdi de.
Nedir bilim-kurgu?
Tanım bir ölçüde güç olacaktır. Çünkü kimi zaman, bilim-kurgu alanı,
başka alanlarla istenerek karıştırılmakta, böylece ya bilim-kurgu alanının
genişletilmesine yada bilim-kurgunun başka bir yazın alanı içine sokulmasına
çalışılmaktadır. Biz ise burada ne genişletme ne de daraltma yapmadan sınırlı
bir tanıma girişeceğiz.
Çoğu kez bilim-kurgu yazını ile ilgilendiğinizi söylediğiniz zaman kimse
anlamaz ne demek istediğinizi. Ama Uzay öyküleri okuyorum. ya da
Başka dünyalarda geçen öyküler okuyorum. diye anlatmaya kalkışınca
karşınızdaki Haa, evet anladım. der, geçer. Gözünün önüne
belki de Bin bir roman zamanından kalma Bay-tekin öyküleri gelir.
Bilim-kurgu ise aslında çok az ilgilidir bu gibi konularla. Uzay öyküleri
ya da başka dünyalarda deyimleri yetersizdir çünkü bilim-kurgu yapıtlarını
anlatmaya. Uzayda geçen olayları da ele alır bilim-kurgu yazını, ama hepsi
bununla kalmaz. Bakarsınız bir öykü uzayda geçer de bilim-kurgu alanına
girmez.
Bilim-kurgu yazınını Türkçe anlatabilecek en iyi deyim belki de Olmaz
olmaz deme! Olmaz olmaz! sözüdür. Çünkü bilim-kurgu,
olabileceklerle, olması olanak içinde olanlarla uğraşır.
Bilim-kurgu yazını, Kingsley Amis'in de belirttiği gibi, bilim ve teknik
alanda yeni buluşlara ya da varsayımlara, giderek bunların kurgusal yollarla
ileri götürülmüş biçimlerine dayanan bir durumu ele alır ve bu durum üzerine
kurar öyküsünü, romanını. Söz konusu bilim ve teknik alandaki gelişmeler
yeryüzünde daha ortaya çıkmamış olabilir. Gelecekte ortaya çıkması mümkün
görülüyorsa sorun yoktur. O da olmadı başka yıldızlarda var olduğu
yazarca ortaya atılan bilimsi ya da tekniğimsi verilere göre yaratılmış
bir durum da ele alınabilir. Michel Butor Bilim-kurgu, bilimin izin verdiği
oranda mümkün olabilecek olanı kullanan bir yazındır, gerçekçilikle sınırlandırılmış
bir düşçülüktür. diyor. En iyi tanımı yapıyor belki de böylece.
Çünkü bilim-kurgu, aslında çağdaş birtakım gerçeklerden başlayarak, bunları
gelecekte ya da başka dünyalarda uzatır ve geliştirir düşsel yöntemlerle.
Bu nedenle bilimsel gerçeklerden ya da günümüz gerçeklerinden uzaklaşamaz
tam olarak. Bir kaçış yazını değildir bilim-kurgu.
Bilim-kurgu yazarı, ya bugünün çağdaş bilim ve teknik gelişmelerini ya da
bunların kısa sürede gerçekleştirecekleri sanılan etkilerini dikkate alır,
bunlar olmazsa gelecekte var olacağını öne sürdüğü bir bilimsel gelişmeye
dayandırır öyküsünü. Bu bilimsel gelişme ya da teknik buluş salt uydurma da olabilir,
çağımızdaki bir varsayımın uzantısı da olabilir, örneğin Jules Verne,
çağdaş bilim verilerine saygılıdır ve onların dışına çıkmaz pek. Öyküleri
öğretici nitelikte bilimsel tanımlar ve kuramlarla doludur. Verne, aya adam gönderirken,
füzenin itme gücünü, yer çekiminden kurtulması için gereken zamanı ve başka
güçlükleri hesap eder. Çağdaş yazarlar ise bilim verilerine pek aldırmazlar,
bilimsi bir açıklama onlar için yeterlidir.
Bu noktada bilim-kurgu yazını ile bu yazına yakın olduğu sanılan başka türleri
birbirinden ayırmaya çalışalım. Bilim-kurgunun karıştırıldığı başlıca
tür düşsel fantastique denilen türdür. Örneğin Fransız eleştirmen R.M.
Alberes bilim -kurguyu düşsel tür içinde incelemektedir. Oysa düşsel türde
olayları, durumları bilimsel ya da bilimsi bir yolla açıklama kaygısı
yoktur. Masallarda olduğu gibi cinler, periler, cüceler, devler, Drakulalar,
vampirler, büyücüler, olağanüstü ama gerekçesiz olaylarla karşılaşırız
düşsel yazın türünde. Bilim-kurgu türünde ise bunların yerini uzay
gemileri, başka dünyalardaki inanılmaz yaratıklar, teknik olağanüstü buluşlar
almıştır. Bilim-kurgu türünde her zaman bilimsel yada bilimsi gerekçe
bulma kaygısı yaygındır.
Bilim-kurgu yazınının en çok üzerinde durduğu konulan şöyle özetleyebiliriz:
-
Uzay gezileri, zaman içinde yer değiştirme
ya da zaman içinde geziler, başka boyutlarda ya da koşut evrenlerde
geziler.
-
Başka yıldızlardan gelen akıllı ya da
akılsız yaratıklarla, uzay canavarlarıyla karşılaşma.
-
Dünyanın gelecekteki tarihi ya da varsayımlı
tarih. Dünyanın sonu.
-
Olağanüstü buluşların yarattığı
durumlar. Robotlar. Telepati ve duyular üstü algılama (ESP).
-
Ütopyalar, kurgusal dünyalar.
Şimdi bu konuları teker teker inceleyelim.
Lukianos ile Cyrano'yu saymazsak daha geçen yüzyılda Jules Verne ve
H. G. Wells aya yapılacak gezileri düşlemişler ve bunları romanlarında anlatmışlardı.
Onlardan sonra pek çok yazar ay yolculuğunu konu olarak ele almıştı. Onların
düşleri artık gerçekleşti bugün. Ay yolculuğu yapıldı. İnsanoğlu aya
ayak bastı. Ay yüzeyinde yürüdü. Gözlemler yaptı. Örnekler toplayarak dünyaya
döndü. Böylece bilim-kurgu yazınının önceden haber verdiği bir düş
daha gerçekleşmiş oldu. Bilim-kurgu yazarlarının öngördükleri her şey
gerçekleşir mi ? Hayır. Ama ay yolculuğu gibi başka örneklerde vardır. Örneğin,
1944'lerde Amerika gizlice atom bombası hazırlıkları içindeydi. O sıralarda
yayımlanan bir bilim-kurgu dergisinde çıkan bir öykü, atom bombasının nasıl
yapılacağını nerdeyse gerçeğe yakın bir biçimde anlatıyordu. FBI çok
telâşlanmıştı ama öykü yazarının böyle gizli bir denemeden haberi bile
olmadığı ortaya çıktı.
İnsanoğlu aya ayak bastıktan sonra bilim-kurgu yazarları için ay yolculuğu
konusu kapanmış sayılır. Ama uğraşacakları sonsuz başka konular vardır
önlerinde: Merih, Zühre ve bütün öteki gezegenler, en yakın yıldızlar ve
galaksiler, bütün Samanyolu açıktır onlara. Buralara yapılacak gezileri,
yolculukları kurarlar ve onları anlatırlar okuyuculara. Nitekim yapıyorlar
da bunu yıllardan beri. Uzay yolculuklarını anlatırken yazar bütün hayal gücünü
kullanabilir. Yazarın sihirli değneğini bir dokundurmasıyla gözlerimizi
menekşe rengi bir gök kubbenin altında açabiliriz. Bir bakarız ki gökyüzünde
biri portakal rengi, öbürü yeşil iki güneş asılıdır ve uzayın
bilinmeyen köşesindeki bu gezegeni aydınlatmakta, ısıtmaktadır. Gezegenin
denizleri amonyaktan, dağları kurumuş cıvadan, atmosferi ise diyelim ki
fluor di oksittendir. Bu ortam içinde olayın kahramanını izleriz.
Uzay yolculuklarında bilim-kurgu yazarlarının karşılaştıkları birtakım
güçlükler vardır. Bunlardan başlıcası Einstein'ın bir formülüdür.
Buna göre herhangi bir madde ışık hızına ulaştığı zaman kitlesi sonsuz
olacaktır. Yani uzay gemileri ışık hızına ulaşamazlar. En yakın yıldız
bile ışık yıllarıyla ölçülen bir uzaklıkta olduğuna göre, ışık hızına
da ulaşılamayacağına göre, en yakın yıldızlara ulaşmak bile yıllarca sürecektir.
Her şeyi bilime ya da bilimsi kuramlara dayandırmak zorunda olan bilim-kurgu
yazarı birkaç yolla bu çıkmazı aşar:
Ya böyle bir yolculuğa çıkanları dondurur ya da başka teknikler
uygulayarak kış uykusuna yatırır. Kış uykusu süresince ya da donmuş
durumda, uzay yolcuları güçlerini yitirmezler ve yaşlanmazlar. Uzay gemisi
kendi kendine yoluna devam eder, sonunda uzay yolcuları varacakları yere yaklaşınca
kış uykusundan uyandırılırlar.
Ya da yazar, uzay yolcularını büyük bir uzay gemisine, aileleri ile
bindirir. Bunlar yıllarca süren uzay yolculuğunda ölürler, yerlerine çocukları
büyür, çocukları yollarına devam eder, onlar da ölür, aradan birkaç kuşak geçtikten sonra uzay gemisi erişeceği yere gelir. Bu arada yazar, yiyecek
sorununu da çözümlemek zorundadır. Bu sorun da, ya yapay yollardan yiyecek
üreten araçlar ya da hidroponik denilen sürekli üreyen alg'ler kullanarak
çözümlenir. Böyle birkaç kuşak süren bir uzay yolculuğunu İngiliz yazarı
Brian Aldiss Yıldız Gemisi
(Starship) adlı romanında çok ilginç bir biçimde
işlemiştir. Romanda aradan birkaç kuşak geçtikten sonra amaçlarını
unutan, içine kapandıkları uzay gemisini tek evren sayan bir uzay yolcuları
topluluğunun öyküsü anlatılır. Harry Harrison da Tutsak Evren (Captive
Universe) adlı romanında buna benzer bir durumu anlatır. Burada başka bir dünyaya
yol alan bir uzay yolcuları topluluğu, bilerek yapay yabanıl bir ortamda yaşatılmaktadır.
Böylece varacakları dünyanın koşullarına daha kolayca alışabileceklerdir.
Uzak yıldızlara ulaşmak ve kısa sürede büyük yol almak amacıyla yazarlar
ayrıca, uzayın dışında uzay üstü hyperspace denilen bir bölge olduğu
varsayımını ortaya atarlar. Uzay gemileri dünyadan ayrıldıktan sonra uzay-üstü
bölgeye geçerler, bu bölgede Einstein yasası işlemediği için yüzlerce yılda
gidilebilecek bir yolu kısa sürede aşarak amaçlarına erişirler.
Bilim-kurgu yazarları, uzay yolculukları için bir de Transmitter yani Geçirgeç
diyebileceğimiz bir araç uydurmuşlardır. Kapı gibi bir şey olan bu araçtan
geçtiniz mi kendinizi istediğiniz başka bir gezegende bulursunuz. J.T.
Mclntosh'un Limbo'dan Altı Geçit (Six gates from Limbo) adlı romanı böyle
araçların varlığı gerekçesine dayandırılmıştır. Romanın kişileri
uzaydaki bir merkezden altı ayrı yıldıza altı ayrı geçitten geçerek
yolculuk yaparlar.
Böylece bilim-kurgu yazarları, bilime dayalı ya da bilime yakın uydurma yöntemlerle
okurlarını uzayın derinliklerinde başka dünyalara sürükler. Uzay
yolculuklarını konu alan başlıca yazarlar arasında Ray Bradbury,
Hal Clement, Harry Harrison,
Robert A. Heinlein,
Van Vogt, Alfred Bester'i sayabiliriz,
özellikle Ray Bradbury'nin yazdığı Merih Günlüğü
( Martian Chronicles )
adlı yapıt dünyanın her yerinde büyük ilgi görmüştür. Merih Günlüğü
kısa öykülerle doludur. Bu öykülerden birinde Merih'e inen bir uzay
gemisinin kaptanı anlatılır. Merih acayip bir yerdir ama orada da yeryüzündekilere
benzeyen insanlar, evler ve kentler vardır. Uzay gemisi kaptanı Merih'e
indiklerinde kendilerini karşılayanlar olacağını sanır ama kimse onu karşılamaz.
Karşısına çıkan ilk evin kapısını çalar ve kapıyı açan Merihli ev
sahibine kendinin dünyadan ilk defa gelen uzay gemisinin kaptanı olduğunu
bildirir. Merihli aldırmaz ve başka bir Merihliye gönderir kaptanı. O
Merihli de başkasına gönderir. Kaptan her seferinde Dünyadan geldiğini
anlatır. En sonunda kaptanı bir yere kapatırlar. Burası hastane gibi bir
yerdir. Kaptan neden sonra bir tımarhaneye kapatıldığını anlar.
Zamanda yolculuk ise H.G.
Wells'in Zaman Makinesi'nden başlayarak pek çok
yazara konu olmuştur. Bilim-kurgu yazarları, zaman da bir boyut olduğuna göre
bu boyut üzerinde ileri ya da geri gidilebileceği varsayımına dayanarak öykülerini
düzenlerler. Bu öykülerde kişilerden kimi, zaman içinde geriye giderek
kendi büyük babalarıyla, kimi zaman kendileriyle karşılaşırlar, olmadı
Roma ordularına komutanlık yaparlar, ya da geleceğe giderek, olacakları önceden
bilmeye çalışırlar. Çeşitli aykırılıklarla karşılaşılır bu arada.
Zamanda geri giden bir kişi, daha önce işlediği bir kötü eylemi düzeltebilir
mi? Alın yazısını değiştirebilir mi? Bir bakarsınız ilk çağları görmek
isteyen bir zaman yolcusu, bakır çağında ezdiği bir kelebek yüzünden
kendi zamanına dönüşünde her şeyin değişmiş olduğunu görür. Böyle
şeyler olmasın diye örneğin Paul Anderson'un Zaman Kokuları
(Guardians of time) adlı romanında, tarihin akışını düzenli tutmak için çaba harcayan
bir örgütün çalışmaları anlatılır.
Dördüncü boyutta ya da başka boyutlarda yolculuklar ele alındığında
bilim-kurgu öykülerinin kişileri üç boyutlu olan evrenimizden ayrılarak
serüvenlerini dört ya da daha çok boyutlu evrenlerde yaşarlar. İlgi çekici
başka bir konu ise koşut dünyalar ya da koşut evrenlerdir.
Başka yıldızlardan gelen yaratıklarla karşılaşma konusu da Voltaire'in
Micromegas'sından bu yana çeşitli yazarlarca işlenmiştir. Başka yıldızlardan
gelen yaratıklar, ya insanlara benzerler fa da benzemezler. Ya akıllı yaratıklardır
ya da canavar gibidirler. Ya iyidirler ya da kötü. Ama kötü niyetli ve
tehlikeli oldukları kanısı yaygındır bu çeşit bilim-kurgu öykülerinde. Bilim-kurgu yazarları, ya ilk kez başka
bir yıldızdan gelen yaratıkla karşılaşma konusunu işlerler, ya da çok
iyiymiş gibi gözüküp sinsice insanların kuyusunu kazan yaratıklardan söz
açarlar. Bakarsınız sevimli gibi gözüken yaratıklar birdenbire canavar
kesilirler. Kimi zaman başka yıldızlardan gelen dünya dışı yaratıkların
gözünden insanların nasıl göründüğünü anlatan öyküler de vardır.
Çoğunlukla insanlar dünya dışı yaratıklarla savaşırlar ve savaşlarından
çoğu kez başarıyla çıkarlar. H.G.
Wells'in Dünyalar Şavaşı adlı romanında
insanları Merihlilerin elinden, birtakım mikroplar kurtarır. Brian Aldiss Çevirmen
(The Interpreter) adlı romanında uzayda bir sömürge imparatorluğu kuran ve dünyayı
da işgal eden yaratıklarla yapılan çarpışmayı anlatır.
Dünyanın gelecekteki tarihi pek çok yazara konu olmuştur. Örneğin Amerikalı
yazar Isaac Asimov, insanlığın büyük bir uzay uygarlığı kurduğunu düşleyerek,
bu uygarlığın tarihini ayrıntılı bir biçimde yazmıştır. Robert
Heinlein de yazdığı bir dizi romanda aynı yolda bir denemede bulunmuştur.
Bir de varsayımlı tarih denilen bilim-kurgu örnekleri vardır. Burada yazar,
tarihteki bir olayın başka bir biçimde sonuçlanması durumunda ne olabileceğini
kurarak yola çıkar, iyi bir örneği Philip K. Dick'in
Yüksek Şatodaki Adam (The Man in The High Castle) adlı romanıdır. Yazar, Hitler'in İkinci Dünya
Savaşını kazandığı varsayımını kabul ederek, dünyanın ne durum
alabileceğini düşünmüş ve romanını bunun üzerine kurmuştur. Tlön
Uqbar Orbis Tertius adlı öyküsünü de örnekler arasında sayabiliriz.
Bütün bu bölümlemenin dışında toplumsal konulara eğilen ya da belli
toplumsal eğilimleri yansıtan bilim-kurgu öykülerini, romanlarını ayrıca
incelemek gerekir. Bu çeşit bilim-kurgu öyküleri aslında çağımızı
ilgilendiren başlıca sorunları ele almaktadır. Toplumsal, dinsel, cinsel,
siyasal her çeşit konu girer bunun içine. Amerikalı ortak yazarlar Pohl ve
Kornbluth Uzay Tacirleri (The Space Merchants) adlı romanlarında
Amerika'daki reklâm ve halkla ilişkiler şirketlerini eleştirirler. Aynı
yazarlar Hukuk Gladyatörü (Gladiator
at Law) adlı kitaplarında ise devleşmiş
şirketler ve elektronik beyinle çalışan bir borsa merkezinin karşısında
ezilen insanları ve onların çabalarını dile getirmektedirler. Ünlü yazar
Ray Bradbury aslında çağımızı eleştirir yapıtlarında. Yaya (The
Pedesterian) adlı öyküsünde hemen herkesin otomobille dolaştığı ve yaya
kaldırımlarının yok olmaya başladığı bugünün Amerika'sından
esinlenir. Öyle bir dünya kurar ki orada yayalar bozguncu diye hapse atılır.
Bradbury Fahrenheitt 451 adlı romanında da dünyamızın taşıdığı
tehlikelere işaret eder. Yazara göre bugünkü eğilimler insanlığı öyle
bir noktaya götürmüştür ki kitap okumak ve bulundurmak suç olmuş,
itfaiyeciler de yangın söndürmek yerine kitapları yakmak görevini yüklenmiştir.
Bradbury aslında TV, resimli roman ve özetleme tekniğinin alabildiğine geliştiği
Amerikan toplumunu eleştirmektedir böylece.
Türkiye'de Durum
Bilim-kurgu yazını konusunda Türkiye' deki
durum pek iç açıcı değildir. Şimdiye kadar yabancı dillerden o da çoğunlukla
kötü çevirilerle yetinilmiştir. En çok dikkat gösterilen çevirilerin
Jules Verne'in yapıtları olduğunu sanıyorum. Onlar da çocuk kitapları
olarak değerlendirilmiştir. Bir ara Çağlayan Yayınları ucuz cep kitapları
arasında on kadar önemli bilim-kurgu çevirisi yayımlamıştır. Ancak ne yazık
ki hangi yazarlardan çevrildiğini belirtmek gereği bile duyulmamıştır. Bu
çeviriler içinde Asimov, Van
Vogt gibi önemli bilim-kurgu yazarlarının yapıtları
da bulunmaktadır. Son zamanlarda Okat Yayınevi, bir
Uzay Serisi yayımlamıştır.
İçinde Ray Bradbury'nin Fahrenheit 451'ı, Asimov'un Çelik Mağaralar'ı ve
Kan Damarlarında Yokculuk'u,
Pierre Boulle'un Maymunlar Gezegeni de bulunmaktadır.
Türk bilim-kurgu yazarının ne zaman çıkacağını bilmiyoruz. Ama herhalde
bilim ve teknik gelişmeye bağlı olsa gerek. Umalım bu da yakındır.
|