Engin’in kendisine ait bir ulaşım aracı
yoktu. Ve bu logo tasarımı şirketindeki işine girdiğinden beri
de; böyle bir aracı edinmesini sağlayacak yeterli bir meblağı
hala toparlayamamıştı. İyi kazanıyordu ama ona göre bu yeterli
değildi. Özellikle de bir araba için. Her zaman hayalinde fiber
karbon bir kaportaya sahip, uçabilen bir Porsche’yi canlandırırdı.
Bir gün ona erişebileceği bir zamanın geleceğinden, arkadaşlarına
ve sokaktaki kozmo-egzotik piliçlere hava atabileceğinden emindi.
Akşam; mesainin bittiği saatte iyi bir paraya
içindeki çoğu eşyasıyla kiraladığı evinin yolunu tutacakken;
bu hayali tekrar kurdu; onu iyice bir cilaladı ve sonra onu
oldukça kırılgan, nadide bir nesneymiş gibi beyninin raflarından
birine kaldırdı. Evine dönmek için, diğer standart memurların
yaptığı yaptı ve Kamusal Taşıma Sistemi’ni seçti. Bu
sistem; artık kullanılmayan ve yer yer bozulmuş asfaltın altında,
hatta kanalizasyondan bile daha derinlerde faaliyet gösteren
bir toplu taşıma ağıydı. Tüpleri, şehrin tümünü bir örümcek
ağı gibi çevreliyor; ağızlarını her kapıya, her merdiven başına,
her kata dayıyorlardı. Doğalgaz borularına benzeyen tüplerde
yumurta benzeri, insanı içine alacak kadar geniş hacimler;
inanılmaz hızlarla yolculuk ediyordu.
Engin, yatay bir pozisyonda, yumurtanın
iç kenarları fiber optik kablo döşeli hacmine girdi ve parmak
izi tarayıcılı bir kilidi bulunan, şeffaf Samsonite çantasını
göğsünün üstüne aldı; ellerini üzerinde birleştirdi. Ardından
yumurtanın kapağı kapandı. Yumurta; tüpün içinde derinlere doğru
salınmaya başladı. Engin, karanlıkta ilk önce biraz sarsıldı
ama bu fazla uzun sürmedi. İvmeden doğan geçici sarsıntının
yerini, teninde hissettiği bir kaşınma aldı. Fiber optik kablolardan
doğan bir şeydi bu. Ama komik saydığı böyle bir araçla her gün
yolculuk yaptığından; bu kaşındırıcı ana alışmıştı. Aldırmayınca
insana pek rahatsızlık vermiyordu.
Yumurtanın sürtünmeye dayanıklı metaller karışımdan
imal gövdesinin içinde; biraz kestirmeye karar verdi. Her zaman
yapmadığı tarzda, kısa süreli bir uykuydu bu. İnce ve kırışık
göz kapaklarını yolculuğunun sonunda; yumurtası kapısının önüne
gelince açtı. Aracın kapısı, önceleri bir asansör boşluğu olarak
düşünülmüş bir alanda aralandı. Aracın yol aldığı tüpün koridorda
açığa çıkan dike yakın kısmı; yanındaki diğer iki benzerinde
olduğu gibi giriş-çıkışlar için açık bırakılmıştı.
Engin, kahverengi süet ayakkabılar giydiği ayaklarından
birini, koridorun kırmızı halıfleskine attı. Sonra da diğerini
çıkarıp, yatay pozisyonundan kurtuldu. Mamurluğunu üzerinden
atamamış gözleri, koridorun yerçekimsiz lambalardan oluşmuş
ışıklandırmasında kısıldı. İnce-uzun koridorun tavanına yakın
çizgisel bir yörüngedeki ışıklar; sol elinde taşıdığı ve içinde
bir çift rom diskten başka bir şeyin olamadığı şeffaf çantasının
üstüne düştü.. Onunla birlikte birkaç tutuk adım attığında;
kendine geldi ve gözleri aydınlığa alıştı. On beş dakikalık
bir uykunun bile şimdikinde olduğu gibi insana çok iyi geldiğini
düşünmüştü hep. Duvara yansıtılmış hologram saat beş kırk beşi
gösteriyordu.Tazelenmiş olarak, koridorun beyaz saten duvarlarına
oyulmuş çukurlara bir göz gibi oturtulmuş beyaz kapılardan birine
yaklaştı yavaşça. O sırada, KTS aracı bir sinyal verdi
ve yanaştığı limandan ayrılarak; hızla derinlere uçtu.
Altın dört köşe plakasının üzerine siyahla
iki yüz üç yazılmış bir kapının önünde durdu Engin
ve biraz daha rahatlamak için boynunu çıtırdattı. Güvenlik kameralarının
kaydı izlenirken; hakkında ne düşünüldüğünü merak etti. İçinden;
görülemeyen bu kameralara nanik yaparak, kolunu bacağını abartılı
bir biçimde sallayarak dalga geçmek geldi. Fakat onun yerine,
her şeyi yansıtan bu objektiflere, kapısının boynuna bir gerdanlık
misali tutturulmuş plakayla ilgilenirmiş numarası yaptı. Eğlence
için, üzerine giydiği taklit deri ceketinin kol kısmıyla, tam
olarak bileğinin tersiyle plakanın üzerindeki tozları aldı.
Üstüne doğru üfledi ve oluşan buharı silerek onu güzelce parlattı.
İnceler bir gözle plakaya baktıktan sonra, artık pamuklanmaya
başlamış gül kurusu gömleğine taktığı asimetrik çizgili kravatını
gevşetti. İş yerinde ve iş yerinde olmamak arasındaki fark buydu
işte! Yuvasına dalmaya hazırdı.
Net bir biçimde; “ Merhaba...”dedi içeri girebilmek
adına. O an koridordaki diğer kapıların ardındaki daireler,
yumurtadan indiği zamankinden daha ölüydü. Bu mezar sessizliğini
çiplerle üretilen dişi bir ses bozdu. “ Hoş geldiniz, lütfen
kıpırdamayın! Standart bir retina taramasına tabi tutulacaksanız.”
Yeşil küçük bir nokta mavi gözbebeklerinden birine düştü. Çiplerle
üretilen çekici ses Engin’e, “ Evinize tekrar hoş geldiniz,
Bay Engin...”dedi ve ev bilgisayarı kapının kilidini açtı. Engin,
biraz gülümsedi; ardından sarı kapı kulpunu kavradı. Soğuktu...
Dar hole adımını attığında sıcaklığın arttığını
fark etti. Ev duvarları onun sevdiği renk olan Venedik sarısına
geçti. Damarlarına, tanıdığı biriyle kucaklaşıyormuş gibi tatlı
bir sıcaklık hissi yayıldı. Ev onu seviyordu o da evi... Banyoya
gitmek için şeffaf çantasını, krem rengine boyanmış duvarın
yanındaki portmantoya bıraktı. Ceketini de kartal pençesi kollardan
birine tutuşturdu. Tavandaki silindirik, koridordakiler benzeri
hol lambaları, evin kendi kendine üretip kullandığı nükleer
enerjiden güç alarak; o eve girmeden önce yanmıştı. Bu yüzden
önünü görmekte bir süre dahi sıkıntı çekmedi. Oğlu ve eşinin
de evde olduğunu; klimanın devrede bulunmasından çıkarttı ve
onu kendi iklim zevklerine göre ayarlattıramayacak olmaktan
biraz üzüntü duydu. Sahra, Ege ya da Amazon atmosferini tercih
etmek isterdi... Eşiyle papaz olmaktansa bununla yetinmeyi makul
gördü.
Kafasına fazla takmadı. Ve o kalın, hilal
gibi çizgileri belirgin parmaklarıyla yaka düğmesini açmaya
çalışarak; banyonun yolunu tuttu.
Küçük banyolarında; su seviyesine duyarlı,
kendini otomatik olarak doldurup boşaltabilen bir küvetin yanındaki
bir klozette oturdu bir süre. Onun hacim değiştirebilen gövdesinin
içinde geçirdiği eğlenceli anları anımsadı. İstediği zaman duşa
kabine dönüştürebildiği, kendisini otomatik olarak süt ve banyo
jelleriyle doldurabilen bir küvetti bu. Klozette oturduğu süre
içerisinde, ayakkabıları pembe tüylü bir paspasa temas ederken;
bir lavanta kokusu alırken; fayansları saymadı tabii. Önündeki
topraklı bir prize takıldı gözleri. Onu görmez bir halde, dalmış
gitmiş bir halde buldu ruhunu.
Çoğu akşam, işten çıkınca yaptığı işler gelmişti
aklına. İyi komisyon aldığı bir uyuşturucu kuryeliği
işiydi bu. Ona göre asla basite indirgenemeyecek, oldukça komplike
bir işti bu. Malı al, teslimat adresine sağ salim götür, teslim
et, lanet parayı al ve işverenine götür ve o da seni, tüm riski
üstüne almana rağmen küçük bir miktarla yetindirsin.
Sinirlenip, ‘Ne iş ama!’diye hayıflandı içinden.
Dizlerini sıktı ve iç geçirdi. ‘Çok riskli, hayatımı tehlike
attığım boktan bir iş. Bürodakiler beni milyarlarca insan arasında
kurye olarak gördüyseler eğer; – ki belki biliyorlar ve çaktırmıyorlardı-
ne düşünürdüler hakkımda acaba ya da ne düşünüyorlardır? Hey,
şuna bakın... Adam yasal olmayan işler çeviriyor...’ İçinden
geçirdiği düşünceleri ilerledikçe sitemkar ve isyan dolu bir
monolog halini aldı. Öfkesini kendi içine kusmaya devam etti...
‘Ama haklıyım. Kariyerim böyle giderse rezil olabilir
ama haklıyım. Çünkü yeterince kazanmıyorum. O büyük kıçlı patronlarım
sadece bu kadarını ödeyebiliyorlar bana... Evet, evet, yasal
olmayan işler çevirmek benim hakkım, hatta zorunluluğum. Yasal
değil belki ama malın üretimi, piyasaya giriş çıkışı görmezden
geliniyor ve ne kadar çaba gösterilse de önünün alınamadığından
şikayet ediliyor. Hah! Öyleyse bu bağımlı koyunları fazla
üzüp, yerlerinde tepindirmeyin; duvarlara tırmandırmayın bu
zavallıcıkları... Usul gereği dahi burnunuzu sokmayın; bırakın
kartel işini görsün.
‘Çok eskiden bir başkan ne demişti? < Silahlarla
başa çıkamıyoruz; öyleyse silah bulundurma ruhsatı edinme işini
kolaylaştıralım.> Deli zırvası sözlerine o zaman bir yenisini
eklemeliydi. < Uyuşturucuyla başa çıkamıyoruz; öyleyse serbest
bırakalım!>’
Hacetini giderince; duvara girip çıkabilen bir
lavabo da deniz suyunun damıtılmasıyla elde edilen bir suyla
ellerini yıkadı. Engin’in tüm siniri vücudundan aktı gitti.
Banyodan çıktığı vakit, lambaları kendiliğinden söndü. 21.yy’ın
başlarında standartlaştığı şekliyle tuvalet ve lavabo kendini
temizlemeye başladı. Hologram ayna kendini kapattı. Ve ardından
duvarlardan banyonun içine hoş bir koku püskürtüldü.
Renkleri, biçimleri istenildiği zaman iki dakikada
değiştirilebilen parkelerin üzerinde yürümeye
başladı Engin. Duvara monte edilmiş monitörlerden birinde gördü
eşini. Yatak odalarındaydı. Çiçekli bir yatak örtüsünde olabildiğince
hareketsizdi. Uzun aralıklarla nefes alıp veriyordu. Uyuyor
gibiydi... ‘Hayır, hayır...’diye düşündü Engin. ‘Uyuyor olması
çok sıradan olur. Çok olağan... Simülatörle bağlantıda
olmazsa, dünyası yıkılır onun. Bir an bile başka bir şey yapmayı
düşünmeden kendini soyutlayış... Sonra bum! Ölüm geldiği zaman,
bazı şeylerin farkına çok geç varmış ve ruhunu soğuk suyla dolu
derin bir kuyuya düşmüş bulursun... Güneşin tadını yeterince
çıkartamadığını, dalgaların sesine kulak vermediğini, ağaçlara
ve çocuklara sıkı sıkıya ve şefkatle hiç sarılmadığını anlarsın.Evet,
bunu anlarsın Serap!’ Başını önüne eğdi ve, ‘Anlarsın!’diye
tekrar etti.
Oturma odalarına doğru başı önüne eğik, ruhu buruk
seğirtmeye başladı. Odaya giden uzun koridordaki, duvarlara
asılı ucuz tabloların geçit törenini görmüyordu gibiydi. Altın
ve işlemeli çerçevelerinde, üzerlerine asılı lambaların aydınlattığı
coşkulu sahneler boşuna değişip durdu o yürürken... Tek tek
hareketlendiler ama kime? Bir filmin akıcılığındaki sahnelerdi
bunlar: Rüzgarın dövdüğü sapsarı, bir denizmişçesine uzanan
ekin tarlasıydı biri; çiçek açan kırmızı bir güldü diğeri;
doruğu karlı bir dağda günbatımıydı öbürü; Taksim’in keşmekeşi
ve günahlı yüzlere yağmurun pufkurmasıydı öteki.
Tekrar dövüldüler, açtılar, battılar, pufkurdular lakin hiçbiri
ilgisini çekmedi Engin’in. Klasiklerin dışına taşmışlar, yağlı
ve guaj boyalarına silikon damlamıştı hepsinin... Hiçbirine
bakmadan yürüdü ama onlardan çok farklı bir tablonun önünde
durdu. Bir klasikti bu. İzlenimci bir ressamın fırçasından fışkırmış
bir kadındı resimdeki. İçinde duygu vardı resmin. Öğütülmüş,
teknikle harmanlanmış... Taklit bir Manet’ti bu arz-ı
endam eden. Kendi kanaatine göre, Opera Kahvesinde
Şarkıcı Kadın; yüzyıllar geçse bile değerinden bir şey yitirmemişti
ve hala seviliyordu.
Kendisi de çok severdi bu tabloyu. Geçmişe götürürdü
onu... Sanal gerçekliğin duyumsanmadığı, insanların her fırsatını
bulduğunda kendini saf gerçeklerden soyutlamadığı zamanlara...
Irkının abislerde kaybolmadığı zamanlardı onlar. Çok gerilerde
kalan ama hep anlatılması ve hatırlatılması gereken zamanlar...
Bu tip düşüncelerin çaktı beyninde Engin’in. Tablo’nun
etkisiyle tetiklenmişti hepsi... Domino taşları gibi birbirlerini
yıktılar ve Engin’i çıkardılar soktukları etkiden. O da oturma
odasına atıverdi kendini.
Klimanın yarattığı tatlı ve serin bir meltem karşıladı
onu odaya girince. Oğlu’nun tıknaz gövdesinin içeride olmasına
rağmen; onun verdiği komutla söndürülmüş lambalar, yandılar
bir kez daha ve böylelikle oturma pozisyonuna göre şekil alan
ve ev tabanına saklanabilen yeşil, kırmızı süspansörlü koltuk
ve kanepelerin, leopar desenli silindirik yastıkların, kahverengi
abajurların, zebra desenli oraya buraya bırakılmış terliklerin
ve fıstık yeşili halıfleskin üzerine bir pelerin gibi örtülmüş
karanlığı kaldırdılar.
Böylece çevresine renkli, yuvarlak yer minderlerinin
atıldığı bir televizyon koltuğunda gördü kıvırcık saçlı oğlunu
Engin... Yarı yatmış bir pozisyonda; alnının yarısın kapatan,
siyah, yer yer parlayan bir simülatör gözlüğü geçirmişti o da
gözlerine. Kollarını dirseklerine kadar kıvırdığı çizgili gömleğinin
iliklenmemiş parçaları; sarkıyordu ısıtmalı ve kendinden kurutmalı
kotuna. Vücut ısısını arttıran siyah bir şört geçirmişti yağlı
göğüslü gövdesine.
Kıpırdandı biraz oradaki oğlu. İri göbeğini oynattı.
Fakat babasının gelişini sezdiğinden değil. Simülasyonun içinde
yaşadığı şeylerden dolayı... ‘Neyin içindedir kim bilir?’diye
merak etti babası Engin. Tahminler yürütürken dudakların buruşturdu...
‘San Marino’da düzenlenen bir Grand Prix’de, sıcak asfaltın
üstünde üç yüz kilometre hızla salınan arabaların içinde mi?
Yoksa bombaların patladığı, kan kokularının ve alevlerin sıcak
rüzgarla sürüklendiği bir cephede mi? Şu an savaşıyor muydu?
Ölüyor muydu? Bir porno seride daha önce hiç tatmadığı deneyimlere
mi dalıyordu?’ Tahminde bulunmaktan vazgeçti; cevabı aramak
istemiyordu.
Oğlunu kaldırıp, ona bir yemek teklifinde bulunmak
geçti aklından. Yemek masası, soldaki duvarın içindeki bir hazneye
yatay olarak kaldırılmış, sahiplerini ağırlamayı bekliyordu.
Oval kenarlı köşesi Engin’e, ağızdan ucu hafifçe çıkarılmış
bir dil gibi selam veriyordu.
İyice düşününce; yemek teklifinin düşündüğü kadar
iyi bir fikir olmadığına karar verdi. Böylelikle bundan vazgeçti;
oğlu bu teklifi kesinlikle reddederdi çünkü. Ve sanal dünyasına
bırakırdı yine kendini... Geçmişte, her fırsatını yakaladığı
anda ona; bu tür saçmalıklara kendisini fazla kaptırmaması öğütlediğinden;
oğlunu kaybettiğini ve onu kendinden uzaklaştırdığını
hatırladı Engin... Bir keresinde ona, Rom Arşivi’ni tarayarak
ta iyi vakit geçirebilirsin; demişti... Kendini hapsetmezsin.
Düzlem ekranlarda yüzyıllar öncesinden kalma ve dolayısıyla
artık bir klasik haline gelmiş bir Western izlemek, gazetelere
göz gezdirmek, bir pop şarkısına karaoke yapmak, Sheakespeare
okumak bile seni sosyal bir insan haline getirecektir; diye
bir dolu ebeveyn nasihati döktürmüştü ona. Bu, seni daha az
asosyal bir insan yapar; diye de eklemişti.
Yüzyıl başında bu simülatörlerin; insanı tabii
ki asosyal bir mahluk yapma adına icat edilip geliştirilmediğini
iyi biliyordu Engin... Tüm bu yapı; insan hayatını kolaylaştırılması,
eğitim alt yapısını bir üst düzeye taşıması gibi yararlı amaçlar
için düşünüldüğünü de.
Sürüş eğitimi vermek, pilot yetiştirmek, ateşli
silahlarla antrenman yapmak, görsel eğitimle Tarih- Fen- Kimya-
Biyoloji gibi dersleri kişilere kalıcı olarak aktarmak, bir
filmi üç boyutlu olarak her karesine değin duyumsamak, sanal
marketlerde alışveriş işini evden çıkmayarak kolaya getirmek
benzeri amaçlara hizmet diye yaratılmış bir sistemdi bu.
Fakat daha sonra işler dökülünce ve aletler eğlence
için pazarlanınca; kaçınılmaz olarak rayından çıkmıştı olay.
Her şeyin sanalı türetilmişti ve çılgınca pompalanmıştı. Sistem;
seks deneyimleri, sanal botanik parkı, sanal müze, evinizin
ortalık yerinde stres atabileceğiniz sanla bir poligon, uzayda
yürüyüş sekanslarıyla sürekli tazelenmiş; cilalanmış ve tüketiciye
parlak gösterilmeye çabalanmıştı. Önü bir daha asla alınamayacak,
bir döngü halindeki ve çok kar getiren bir tüketim çılgınlığına
dönüştürülmüştü.
‘Yapay olan, sürekli bize ideal olarak sunuldu
durdu...’diye sinirlendi; bir yandan da oğlunun; alüminyum doğrama
pencerelerin ve kendi kendini gün ışığının yitmesiyle kapatmış
jaluzilerin önündeki yağlı gövdesine baktı acırcasına. Kalın
kollarındaki kehribar rengi kıllarda gezdirdi gözlerini.
‘...Biz yapayı saf gerçeğe tercih eder olduk.
Stoku erit, üretimin devinimini sağla ve gerisini boş ver! Bilim
ve teknoloji insanları, o üstün insanlık hizmetlileri bunun
için çalışıp durdular zaten.(!) Sanal bir dünyada sergilememiz
gereken roller verdiler bize. Artist ve Aktrislerin yerinde...
Hepsinde biz vardık! Biz vardık!’
Öfkesini boşalttıktan sonra Engin; buralardan
kaçmayı arzuladı. Saatte beş yüz kilometre hızla giden bir trene
atlayarak... Şirketlerin yönettiği bir dünyada, bir gettoda,
küçük-kirli-karlı işlerin bataklığında bulmuştu kendini. Sınırlı
kaynaklara hakim olup, tek olma mücadelesi verenlerce kullanılmış
ve kirletilmiş bir bez parçası gibi hissediyordu ruhunu.
Pişmanlığının dalgalarında tutsakça yalpalayarak;
bastırdığı hışmıyla çıktı oturma odasından. Duvar içine monte,
rafları el değmeksizin ayarlanabilen ve içinde ahir zamanları
aksettiren romlarla dolu bir dolabı geride bıraktı yatak odasına
yönelirken... Ve kafayı vurup uyumaktan başka bir şey bırakmadı
beyninde.
Yatak odalarını bin bir renk lambaların kesişimi
doldurdu. Bir köşe de duran ucuz bir heykel karşıladı Engin’i.
Üzerindeki kıyafetleri belirli aralıklarla değiştirerek ‘Merhaba’
mesajını ileten genç bir orta çağ kadınıydı bu. Bir bakışta;
pürüzsüz olarak yontulmuş klasik formunda yer alan kabarık etek,
diğer bakışta yerinde değildi ve yerini daha post-modern bir
pantolona bırakmıştı. Elinde beliren elmas kakmalı bir asa,
bir ordaydı bir değildi. Sevimli yüzünü tamamlamak için kimi
zaman bir şapka, kimi zaman ekose bir eşarp yakıştırdı kendine.
Sonra defnelerden örülmüş bir taç denedi; boynuna bir ley astı.
Engin; ilgisizce vücut sıcaklığını artıran gömleğinin
düğmelerini açmaya girişti. Sevmezdi bu heykeli; şimdi çiçekli
çarşaflarının üzerinde kırmızı pijamalarıyla uzanmış eşi
hoşlanırdı sadece ondan. Engin, gömleğini çıkartıp avuçlarında
tortop ettikten sonra; aynı ilgisizlikle çıkardı pantolonunu.
Beyaz, boyuna ve incecik çizgileri kırıştı paçalarında.
İyice soyununca; gri üstüne mavi puantiyeli boxerıyla
kaldı ortalıkta. Çıkardıklarını; bambudan yapılmış süspansörlü
bir koltuktan alıp, kapaklı bir bölmeye sahip krem rengi duvara
doğru yürüdü. Bölmenin kapağını açtı ve çamaşırlarını gelişi
güzelce içine savurdu. Böylelikle çamaşır yıkama işini halletmiş
oldu. Zaten çamaşırlar kendi kendini kuruturdu. ‘Yarın tertemiz
alırım onları gardırobumdan.’dedi ve eşi Serap’ın ucuz,sağlıksız
ve asla bir sorunla karşılaşılmayacağı teminatını veremeyen
hücre yenilemeleriyle diri tuttuğu, ısıtmalı yataktaki
incecik bedenine döndü. Sıkı ve bedeli ne olursa olsun pürüzsüz
tutulmaya çaba gösterilen genç bedenin permalı, kıvırcık, hafif
gölgeli saçları yayılmıştı kaz tüyü yastığın üzerine. Pembe
kelebek bir toka takılıydı alnına yakın. Renksiz lakin manikürlü
tırnakları hafifçe tırmalıyordu çarşafı. Engin’in tiksinti duyduğu;
özel alaşımdan, siyah simülatör gözlükler vardı gözlerinde.
Kırmızı pijamalarında dans eden bir papatya sapının tek tek
beliren yaprakları ve ardından bir gülün açışının hologram
motifleri de görüntüye eklenince, bir bulantı oturdu Engin’in
midesine. O sırada, bambu bir komodinin üzerindeki mavi bir
kafatası şeklindeki koku yayan bir abajurdan iğreti bir
parfüm kokusu geldi burnuna. Ciğerlerine gitmeyip, midesini
sıkıştıran, fetheden bir kokuydu havadaki...
Sersemledi. Alnını ovuşturdu kendine gelmek için...
Bambu komodindeki; mavi kafatası abajurun yanında duran Jenna’sına
baktı Engin; poposunu yataklarının kenarına iliştirerek. Hologram
biblo, erotik hareketlerle, jest ve mimiklerle dans etti uykulu
gözlerinde. Tavşan kulağı gibi topladığı başak sarısı bukleleri,
mavi iri gözleri bezendi merceklerine. Omuzlarını kıvıran, açık
tenli, küçücük görüntüye uzattı elini. Bikinisinin üstünü sıyırdı
o da.
“Jenna, bugün konuşmak istemiyor... Canı sıkkın.”diye
mırıldandı biblo pembe dudaklarından nefessizce. Bahçelerinde
koşturan masum çocuklar gibi... Gülümsetti Engin’i bu tavır.
Eski porno tanrıçası biblo da gözlerini
kırptı uzun uzun. Engin gerginliğinden, yüzyıllar öncesinin
şimdilerde kaymış yıldızının yüzüyle kurtuldu. Jenna’sının uzatılmış,
bastırılmış, sanki güldüren aynalara yansıtılmış yüzleri eridi
bilincinde. Şurup gibi, tablet gibi doz doz...
Bir merak oturdu Engin’in içine. Ona, eşini simülasyonda
izlemek arzusu aşılayan bir merak. Işıkları, süspansörlü bambu
koltuğa oturur oturmaz; ses komutuyla kapattırdı. Ev bilgisayarı
bu komutu anında algılayıp, yerine getirdi.. O da hemen jaluzileri
sımsıkı örttürecek komutu verdi alevlenmiş ve bir yangına dönüşmeye
hazır arzusuyla beraber. Yıldızların ve dairesinde vefasız ayın
ışıkları yoktu artık odada. Ilık bir karanlık uzandı dört köşe...
Engin’in, “ Ekran!”diye komut vermesine kadar
kısacıktı karanlık. Silik bir ekran düzleminin havada belirmesiyle
bir nebze bastırılan karanlık; meraklı ve arzulu seyircisine
dikkatini toplaması adına yardımcı oldu oracıkta ve Engin bakışlarını;
boş düzleme dolan bir kanal logosuna ancak bu sayede odaklayabildi.
Siyah fona yapıştırılmış gibi duran çizgi romansı
beyaz harfler; renkli karikatür bir punk delikanlısının yanına
dizildi kalın kalın: ROL-TV! Yaklaşık bir yıldır değiştirilmemiş
animasyon; ‘O’ harfinin ortasına padişah misali kurulmuş
eski bir televizyonun o noktaya fırlamasıyla ve alıcılarını
titreştirmesiyle tamamlandı.
Ve düzlem ekran; animasyonun hemen ardından giriş
yaptı KEDİ isimli TV gösterisine.

Büronun sade kapısı kayarak açıldı ve içeri uzun
gövdesini siyah bir takımın içine sokmuş bir adam girdi. “Kızı
getirdik!”dedi bas sesiyle. İngilizce’yi kusursuz bir İngiliz
aksanıyla konuşan bir adam olduğu anlaşılıyordu sözünden.
Adam; beyaz satenle boyanmış, boş sayılabilecek
küçük dört köşe bir odada uzun ve yapılı vücuduyla, kendisine
sırtı dönük duran sarışın ve at kuyruklu bir adamın arkasına
yanaştı ve dikilmeye başladı. Şişkin göğüs kaslarının üçgen
gövdesinin tabanını oluşturduğu bölgenin sivri uç noktasında
birleştirdi siyah deri eldivenler taktığı ellerini. O noktada
dururken; keskin hatlara sahip tıraşlı başı, iri burnu ve köfte
dudakları; gerçek üstücü tabloların cilalı ahşap çerçevelerinin
arasında kaldı ve bedeni davul derisi kadar gergin göründü.
Kristal bir avizenin çemberinde; başı ve siyah takımında pırıltılar
dolandı. Siyah ayakkabılarını da üzerinde yansımasını görebilecek
kadar parlatmıştı.
Kendisine sırtını dönmüş, İngiliz kesimi siyah
bir takımın içinde omuzları oldukça dik duran ve şimdi cam masasındaki
önemsiz ayrıntılarla ilgilenen adamın emirlerini duymak için
bekledi. Adamın eğildiği cam masanın üzerinde; odadakinin aksine
bir yalınlık hakim sayılırdı. Orasına burasına gelişi güzelce
yayılmış birkaç kağıt çıktı, kupadan bozma bir kalemlik ve bir
lambadan ibaretti üzerinde duranlar.
At kuyruklu adam; bir süre konuşmadan bekledi.
Ve o da tam bir İngiliz aksanıyla emir verdi, “Onu odama
davet et, lütfen!” Arkasındaki adam bir refleks eseri,
“Emredersiniz.”dedi ve sözünü başıyla da destekleyerek; odadan
geniş adımlar atarak hızla çıktı.
İki dakika sonra adam, refakatçiliğinde teni güneş
kavruğu ince bir kız getirdi odaya. Kız, baştan aşağıya mavi
kotlardan elbiseler geçirmişti üstüne. Erkeksi bir tarzla elleri;
yakalarını kaldırdığı yeleğinin ceplerinde, siyah Harley-Davidson
botlarla durdu İngiliz işverenin gerisinde. Ve ağzındaki bir
kürdanla geviş getirerek; kendisine yapılmasını beklediği teklifi
beklemeye koyuldu.
İngiliz işveren sırtını onlara döndüğü zaman karşısında;
yunanlı fakat plastik bir maske gibi duran fondötenli bir yüze,
siyah kirpikleri maskarayla iyice dolgunlaştırılmış ve pembe
mercekli gözlükler geçirilmiş yeşil iri gözlere, permalı ve
tonu koyulaştırılmış gölgeli sarı saçlara sahip bir kız buldu.
Kızın dikdörtgen merceklerin ardındaki bakışları, işverenin
küçük ve kısık gözlerinin süslediği uzun çeneli yüzünde bir
tur attı hemen. Adamı bir çırpıda tanımak istermiş gibiydi bu
bakışlar...
“Aramıza hoş geldin, mükemmelliğin parçası!”diye
selam verdi sarı İngiliz.” Sana büyük selamlar! Uzun zamandır
seni bekliyordum burada..” dedi İngilizce ve birden, “...Aynı
zamanda senin dilini de konuşabiliyorum, pussy!”diyerek Türkçe’ye
geçiş yaptı hemen. Oda Beşiktaş semtinin havasıyla doluydu.
Kızın vidalı çerçevelerinin içinde bir ateş doğdu. Yanındaki
öteki adam her an harekete hazır ve sessiz duruyordu. Sessizliği
konuşma boyunca sürdü...
“...Ben Charles ‘L. ‘L Charles diyebilirsin...
Yani ellinci Charles... Elli meselesini sorma. Nedeni, nasılı
uzun hikaye!” dedi adam. Gülümsedi ve devam etti fazla ara vermeden,
“ Bu gece senden konuşalım istiyorum. Senden ve birlikte yapacağımız
işten..” dedi ve işaret parmağını, kendisine Kedi diyen
bu kızın yeleğinin içine giydiği siyah bodysine götürdü. Kabartma
bir papatya desenine sürttü ucunu...
Kız, “Kedi ukala tavırlarından hiç hoşlanmıyor...”der
demez de çekti parmağını o bölgeden.
“Sigaran var mı?”dedi sonra adama doğru.
Yanında dikilen iri adam, ceketinin iç cebinden
kırmızı bir paket çıkarttı bunun üzerine. Kedi, ağzındaki kürdanı
yere tükürdü ve jelatinsiz paketten bir sigara aldı. Örümcek
desenli bir Zippo’yla yaktı sigarayı. Burnundan ve ağzından
duman üfledi taze havaya... Sigarayı dudaklarına götürüp getirirken;
yeleğinin kollarındaki fermuarlar şıngırdayıp durdu.
İngiliz işveren, “Teşekkür etmeliydin, pussy!”diye
çıkıştı ona. Kız, adamın küçük gözlerine delici bir ifadeyle
baktı ve, “Madem ki dilimizi iyi biliyorsun; şu İngilizce lakırdıları
araya karıştırmaktan da vazgeçebilirsin...” dedi. Ve ardından
dişlerini gıcırdattı. Bir nefes daha çekti sigaradan. “...Fransız
hayranı enteller gibi davranmazsan; hem mutlu olurum hem de
beraber yapacağımız işin ayrıntılarını görüşürken sinirli bir
havamda olmam.”diye ilave etti.
“Biraz küstahız anlaşılan. Yanılıyor muyum?” dedi
adam ve masasın baş ucuna geçti. “ Evet, öyleyiz!” dedi kız.
“Seninde dikkatini çektiği gibi, bazen araya İngilizce
lakırdılar (!) karıştırıyorum... Bunu; dilinizdeki bazı kelimelerin
karşılıklarını bilmediğimden yaptığımı veya bunların bendeki
bir ağız alışkanlığından ileri geldiğini sanma sakın... Bilinçli
bir şey bu. Bir zamanlar Fransız lakırdıları araya karıştıran
Fransa hayranı entelektüeller kadar entelektüelce! Beni, eylemimi
sorgulayabilirsin. Yozlaştırdığımı da yüzüme karşı çekinmeden
söyleyebilirsin, part of excellence!”
Kedi, bu sözler üzerine sigarasını
bir kenara savurdu ve sık sıralı grimsi dişlerini sıktı.
“Sözcükler göründüklerinden çok daha fazla anlam
yansıtıyor, Excellence!” dedi ve karşısındaki adama sözünün
sonunda Ekselans diye hitap ederek bir kelime oyunu yaptı. Adam
sadece sırıtmakla yetindi.
Ama bir dakika sonra; “Bu yargına katılmamak elde
değil, pussy...” demeden de duramadı. “Anahtar sözcük, gerçektende
yansıtmak! Bunu kavramış olduğunu görebiliyorum... Şimdi taleplerimizi
karşılaştıralım ve bunların bizim için ne ifade ettiğini tekrar
tekrar düşünelim; olur mu?”
Kedi, “Bana uyar.”dedi. “Ha, unutmadan... Eğer
beni bir oyuna getirirsen; ister İngilizce lakırdılar karıştıran
bir adam ol ister bir başkası seni öldürürüm!” deyip, adamın
yanına geldi.
Ve adamın iyi tıraş edilmiş yanaklarından birini
adamantiyum tırnaklarından biriyle çizdi. Çıkan bir damla kanı
parmağının ucunda dudaklarına götürdü. Kanı emdi; üstelik tadında
da hoşlandı. Sıcakkanlı tavırlarla vücudunu, tam bir kediymişçesine
gerdi ve ellerini adamın dik omuzlarında gezdirdi. Odadaki diğer
adam etkilenmemiş gözüktü.

‘L Charles’ın ‘Pushover’ dediği iş; su
götürmez bir gerçek olarak küçük ve çok kar getirecek cinstendi.
‘ Aynı anlamında içerdiği gibi...”diye düşündü, Kedi. Artık
sosyal yapısı karmaşık bir hale gelmiş ve dolaysıyla kozmopolit
bir şehirde sözde kozmetikçi ukala bir İngiliz’den emir alıyordu.
Ve bu nedenle de, Beşiktaş’ın karanlığa kapılmış ve sabaha yıkılmaya
yakın bomboş bir gecesinde, el ve ayaklarında vantuzlarla cam
bir binaya tırmanmaktaydı şimdi. Elindeki vantuzlardan birini
attı cama, sonra da diğerini... Ardından ayaklarını hareket
ettirdi yavaşça. Tenine yapışan, yılan derisinden siyah bir
elbise parlıyordu vücudunda.
İş, her zaman yaptıklarından farklı değildi ona
göre. Crown isimli bir mücevherciden birkaç değerli şey alacak,
onu ukala işverenine teslim edecek ve satış sonunda artı bir
komisyon elde edecekti. İngiliz, işin geliriyle nükleer olayına
girecekti sonra. Gerçi; sonrası onu pek ilgilendirmiyordu. O,
alacağı paraya bakardı. İş bitince para; kendisinin Royal Commercial
Union bankasındaki hesaplarına aktarılacaktı. Hesapları, Serap
Yasir adlı asıl kimliğiyle düzenlemişti...
V10 motorlu sarı bir Porsche, caddeden
yere yakın bir şekilde uçarak geçerken; binanın kırkıncı katındaki
pervaza – komik bir şekilde tek pervazlı kata- ulaştı Kedi ve
siyah derisiyle bir bütünlük arz eden diz boyu çizmeleriyle
pervaza çıkıp, diz üstü çöktü. Ellerindeki eldivenlerden birini
çıkardı. Çeliği kesebilecek keskinlikteki adamantiyum tırnaklarına,
sokak lambaların titrek ışığı düştü. Vakit kaybetmeden işaret
parmağındaki tırnağıyla, önündeki kare camı kenarlarından kesmeye
koyuldu. Kesme işlemini tamamladıktan sonra camı; ikinci bir
çerçeve gibi çevreleyen kesik çizgilerin ortasından ittirdi
eldivensiz eliyle. Cam yerinden kaydı ama düşüp kırılmadı...
Kedi, onu tutup gireceği katın içine bıraktı yavaşça.
İçeri girmeden önce cesaret almak için derin bir
nefes çekti zararlı gazları ayrıştıran, özel tertibatlı ciğerlerine.
Boynuna astığı gece görüşünü geçirdi gözlerine ve griye boyalı
olduğunu tahmin ettiği bir koridora attı adımını. Yeşil görüşün
ona verdiği kadarıyla, birkaç bitkiden başka bir şey yoktu ortada.
Zaten o da; buraya girer girmez güvenlik sistemleri ve lazerlerle
karşılaşmayı beklememişti.
Koridorun solundaki ilk kapıya yöneldi... Burada
bulunan tüm kapılar gibi bu da; sade, dümdüz sarı tokmaklıydı.
Bunu gece görüşünden anlaması biraz zordu ama böyle olduğunu
pencereden içeri girerken görmüştü. 20. yüzyıla atfen,
o zamanın sıradan ve özelliksiz kapılarına benzer üretilmişti.
Kedi, kolay bir giriş yapacağı için sevindi ama bu fazla uzun
sürmedi. Kapının yanına monte edilmiş küçük nümerik bir konsol
keyfini kaçırdı. Hemen bel çantasından bu kapıyı açabilecek
bir şeyler aramaya başladı. Saniyeler içinde çantasından, arkası
yapışkanlı kare biçimli, küçük bir devre çıkardı. Bunu konsola
yapıştırınca kapının şifresi çözüldü. Kilit, ona fazla zorluk
çıkarmamış ve kapı aralanmıştı. İşinin sekteye uğramamış olması
Kedi’yi keyiflendirdi. Gülümsedi... Devreyi tekrar bel çantasına
tıktı ve içeriyi kolaçan etmek adına, ihtiyatlı bir şekilde
başını ileri doğru uzattı. Etraf karanlık olmasına karşın, gece
görüşüyle mağazayı iyice bir süzme şansını yakaladı.
İçeride yer alan camekan standlar ışıksızdı. Dolaysıyla
içlerindeki yüzük, kolye, gerdanlık ve benzeri bir sürü mücevheratta
pırıltısızdı. Kedi, odanın duvarlarının kirli bir beyaz rengine
boyandığını görüşünü kaplayan yeşil peçeden bile kestirebildi.
Düzensizce sulanmış bitkiler vardı köşelerde...
Kedi, odada herhangi bir güvenlik görevlisinin
bulunmadığından kesinlikle emin olunca girdi içeriye. Hedefini,
rahatlıkla görebiliyordu şimdi. İşlenmiş elmaslardan yapılmış
bir kolye; karşı duvara dayalı gri renkteki mermer büstte, kauçuk
bir teşhir boynunda duruyordu... İştah kabartıcı ve baştan çıkarıcı
bir aura yayıyordu oda atmosferine. Kedi’nin onu oradan kapmasına
engel olacak tek şey ise; odayı çaprazlamasına dolduran ve çoğu
alanda birbiriyle kesişen lazerlerdi ve gizli sensör yuvalarından
fışkırıyorlardı.
Kedi, çevikliğine çok güvenerek attı ilk ayağını
bir lazer barın üzerinden. Başarılı bir adım... Ama ikinci adım...
Duvarlardaki gizli bölmelerden bir bubi tuzağının
aracı olan parçalar fırladı ve siyah elbisesine saplandı.
Şurikenler! Aynı anda vücuda gelen iki yüz darbe, kesilen
iki kat deri ve kan...Yığılmış bir kedi vücudu vardı artık
bu sessiz ve karanlık odada...

Bin bir renk ışık, yatak odasını tekrar doldurdu
ve havadaki düzlem ekran, çölde rüzgarla süpürülen kumlar animasyonuyla
ortadan kalktı. Engin, donmuş gibiydi. Eşi’nin ölümünü izlediği
o andan çok etkilenmişti. Ona göre bu çok garip ve sarsıcı bir
deneyimdi. Doğaçlama bir kurguda bile hem de.
Şurikenler, Kedi’nin vücuduna saplanırken; Serap’ın
ısıtmalı yatakta simülatör gözlükleriyle uzanmış asıl vücudu,
sanal dünyadaki bu ölümle gerilmiş ve sıçramıştı. Elektroşok
dalgalarına kısa bir süre maruz bırakılmış bir hasta gibiydi
o an... Engin’in gözüne vücut; yatağın üstünde bir kez sıçramış
gibi görünmüştü.
Engin, bambu koltuktan kalkıp yataklarına yönelirken;
geçen hafta yan komşularının gösterinin bu bölümünde başarılı
olduğunu hatırladı. Kendine gelen Serap, gözünden siyah ölümü
çıkarmakla meşguldü. Engin, eşi’nin yatakta yarı doğrulmuş ince
bedeninin yanına oturdu. Pijamalarında papatya yaprakları
dökülüyordu... Engin, eşi’nin o iri ve yaprak yeşili gözlerine
baktı. Oralarda, birilerine ya da bir şeylere ulaşmaya çabaladı.
Lakin eşi Serap; oralarda değildi. Konuşmadı. Hiçbir tepki vermedi...
Şokunu atlatmasına rağmen hemde.
O eski Serap’a ulaşamayacağını bildiği halde konuşmaya
karar verdi Engin. Bir şeyler söylemek zorunda hissediyordu
kendini... “Seni hiç göremiyorum...” cümlesiyle başladı söze.
Yeşil bakışlar dingindi.
“...Seninle hiç konuşamıyorum. Beraberce en son
ne zaman dertleştik hiç hatırlamıyorum. Kendini bir yalanlar
yumağına sardın gittin... Benden uzaklaştın! Aramızdaki iletişimde
sorunlar olduğunu fark ettiğini çok iyi biliyorum... Ama aldırmıyorsun.
Bu konuda asla tasvip etmediğim bir vurdumduymazlık sergiliyorsun...
Oysa ben senle beraber bir şeyler paylaşmak istiyorum, Serap.
Beni anla, lütfen. Seninle konuşmak istiyorum, seninle sevişmek
istiyorum.”
Bu sözler kesilince Serap; eşinin dudaklarına
götürdü parlak bir ruj sürdüğü dudaklarını. Eşi’nin aksine gözlerini
kapattı Engin. Olaya kaptırmıştı kendini. “Bu senin için bir
süre daha yeterli olmak zorunda.”dedi Serap; eşi gözlerini çiçekli
yatak çarşafında gezdirirken.
“Neden sende denemiyorsun?”dedi Serap. Ellerini
eşinin omuzlarına koydu.
“ Simülasyon dünyasını mı? Yo, hayır... Hayır!
Ben sana neden şikayet ediyorum; sense bana ne öneriyorsun?
Biliyorum; tüm hayatlarını orada geçiren insanlar var, - kaçınılmaz
olarak bazı işler yaptığım- ve ben onlar gibi olmak istemiyorum.
Seninde onların arasına tamamen katılman bil ki; bana gerçekten
çok acı verir, Serap. Çok acı...”
“O şekilde de mutlu olabiliriz...” “Hayır!”
Serap, “ Hah, sen bilirsin...”diyerek çekti sıcak ve pamuk gibi
avuçlarını Engin’in omuzlarından. Yataktan kalkıp saçlarını
savurarak banyolarını yolunu tuttu.
“...Seninle uğraşamayacağım!”dedi bezginlikle.
Çok hoş kemikli ayak bileklerine sahip çıplak adımları; televizyonda
göründüğünden daha fazla patilere benzedi salınırken...

Mutfak; onlara içine tuz katılarak kaynatılmış
domates salçası, beyaz peynir, az pişmiş yumurta ve portakal
suyundan oluşan bir kahvaltı hazırladı. Çocukları ortadan toz
olduğundan sadece ikisi vardı kahvaltıda. Yemekleri, gergin
bir ortamda kendileri servis etmek zorunda kaldılar. Çünkü Cyborg
hizmetçileri uzun zamandır devre dışıydı. Tam anlamıyla bir
hurdaya dönüşmüştü... Serap’ın süt kokan sigarasının, genzinde
yakıcı bir tat yaratmasıyla kendini balkona attı Engin. Kızaklı
ve buzlu camlı bir kapıdan geçerek serin sabah havasına bıraktı
kendini. Üzerinde sadece mavi puantiyeli boxerı, beyaz atleti
ve portakal suyuyla ürperdi esen meltemde... Yanı başında özel
bir sulama sistemi sayesinde hiç onu sulama derdine düşmedikleri
bir bitki sallanıyordu beyaz saksısında ve onun gibi huzursuzdu.
Yer sarsıntılarına karşı raylı bir temele oturtulmuş
bu binadaki daireleri; iri taşlı bir kaldırıma, düzgünce asfaltlanmış
bir caddeye ve rampalarına bakıyordu. Komşularının görme yetisi
bir aparatla yeniden kazandırılmış çocukları vardı sokakta.
Ve bu küçük erkek çocuğunun yanında ağır bir felç geçirdiğini
bildiği ve sinir sistemine bağlanan devrelerle hareket kapasitesi
sağlıklı denebilecek bir düzeye getirilmiş yaşlı komşusunu gördü.
Sürükleyen adımlarla ağır bir yürüyüş yapıyordu... Çocuğun gözlerindeki
özel alaşımdan imal aparatın ortasındaki çizgi halindeki mercekten;
mat bir kırmızı çaktı etrafa. Yüzünü balkondaki Engin’e çevirdi,
el salladı. Karşılık olarak gülümsedi o da. Portakal suyunu
yudumladı; dokuz yaşın ümitli gençliği ve yetmiş beşin beklentisiz
ama bazit şeylerden zevk almayı öğrenmiş ruhlarının önünde.
Belki de hayattan beklentilerini gözden geçirebileceği
en iyi zamandı bu... Eşi’nden artık fazla bir şey beklememesi
gerektiğini öğrenmişti. Kısacık bir an içinde aralarında oluşması
için çok çaba ve zaman sarf ettikleri kutsal bağlar, kopmuştu!
Hızla çekilen ağda acısı kadar bir acıyla yanmıştı canı... Ani..
Mutsuz... Ve üzerinden geçip gitmesinden sonra hiç acı yoktu.
Engin, tüm bunları boş verip balkondan çıktı ve işe gitmeden
önce bir duş almaya karar verdi.

Gece, elinde deriden bir siyah çantayla dolaşmaya
başladı. Ara sokaklardan birine daldı. Issızdı... Engin; bu
geceki görevine uygun olduğunu düşündüğü bir giyim tarzı seçmişti.
Baştan aşağı karalar içinde... Yakaları açık bir gömlek, kumaş
pantolon, taklit deri ceket. Ölüm satıyordu gecenin karanlığında.
Bazı şeyler ona, Azrail’i oynamaktan başka seçenek bırakmıyordu.
Kim o tırpanı eline almak isterdi ki? Ama etrafta bir Porsche
ile dolaşarak; plastik kalpli yıldızlara, fondöten kraliçelerine,
ucuz egzotik piliçlere hava atmanın başka bir yolu yoktu ona
göre. Biraz daha sabrederse; gerçek olacaktı arzuları. Sonra
hayatı farklı olacaktı... Mutlu olacaktı.
Bu tip düşünceler içerisinde bir çıkmaza geldi.
Gri, demirden yapılmış bir kapının önünde durdu. Özelliksiz
bir 20.yy kapısıydı bu. Burnuna kapı dibine yığılmış siyah
poşetlerdeki çöplerin kokusu ulaştı. Siyah bir kedi çıktı
bu çöplerin arasından; mırlayarak boş caddeye doğru gitti ve
gözden kayboldu.
Engin, kapıyı elinin tüm parmak eklemleriyle tıklattı
birkaç kez. Kapıdan teneke kutulardan çıkanlara benzer bir ses
çıktı. Gözetleme yerindeki kapak sürüldüğü zaman karşısında;
kapı kadar gri ve aynı zamanda yaşlı gözlerle karşılaştı. “
Kapalıyız.”
“Pamuk Prenses’i uyandırmak için geldim.”
“A, evet. Biraz bekle, Prens.” Yaşlı gözlerin
sahibi adam, kapının kilitlerini açtı. Kapıyı araladığında,
kırışık ve şiş yüzlü, beyaz saçlı, uzun boylu biriyle karşılaştı
Engin. İçerisi oldukça karanlık olmasına rağmen donmuş yağ şeritli
kravatını ve kül rengi ceketini seçebildi. Adam, “ Gel, dostum.”diyerek
onu buyur etti. “ Prenses, içeride seni bekliyor... Tam zamanında
geldin.”
“Ne demezsin? Bir saatim bile yok...” Yaşlı adam
ona aldırmadan kapıyı kapatmaya girişti. Sonra Engin’in önüne
geçip, başka bir kapıya yönelirken, “ Beni izle.”ricasında bulundu.
Şimdi girdikleri odanın kapısı, girişteki gibi
kilitli değildi. Girdikleri yeni oda diğerine nazaran loş bir
şekilde ışıklandırılmıştı. Bir nostalji barıydı burası... Spot
ışıklarıyla doluydu etraf. Çevrede; süspansörlü abanoz masalar,
tabureler, siyah deri koltuklar vardı. Uçan bir tepsi içeridekilere
meyve ve hatta amfetamin servis ediyordu. Duvarlardaki kanatlarını
çırpan bir yarasanın vişne çürüğü hologram gövdesine bir uğultu
çarpıyordu dört bir taraftan. Ve konuklar, kısık bir müzik eşliğinde
oldukları yerde kıpırdanıyordu. Engin yaşlı adamla birlikte;
içkilerini yudumlayan bu kalabalığın arasından geçti. Zaman
zaman yırtık kotlu, burunları halkalı, göğüsleri dövmeli, zincirli
tipler onlara yol açtı.
Yaşlı adam, Engin’i barın bir köşesinde kalmış
yuvarlak bir masaya getirdi. Masada saçları bir erkeğinkilere
benzeyen kilolu bir kadın oturuyordu tek başına. Yanı başında
dikilen, baştan aşağıya siyah giyimli ve biri kadın iki korumasının
gözleri, gelen her iki kişiyi de tanıdıklarını belli eden bir
şekle girdi. Herhalde Engin’i tanımayan tek kişi, ilk defa gördüğü
bu yaşlı adamdı.
Yaşlı adam, masanın önünde durdu. Som altından
küçük kadranlı bir saat takan kadın; Ferre’sinin siyah mercekleri
ardına gizlediği bakışlarını yaşlı adam’a dikti. Adam ona bir
şey denmeden konuştu, “ Gördüğünüz gibi, efendim... Beklediğimiz
kişi yuvamıza ulaştı.”
“Tamam.”dedi kadın yuvarlakça. Ve Engin, kadının
karşısına geldi. Başıyla etrafı işaret ederek, “Kapalı olduğunuzu
sanıyordum...”dedi.
“Herkes için değiliz.”
“Şey, bana bu geceki parolayı özel olarak bildirdiğiniz
için teşekkür etmek istiyorum. Ve bir de tebrik tabii... Oldukça
takdir edilesi, sistemli çalışmanız için.”
“Güvenliğimizi düşünmek zorundayız...”dedi kadın
ve küçük solgun dudaklarını yaladı. Engin sadece bir, “ Anlıyorum.”
kelimesiyle geçiştirdi.
“Getirdin mi?” “Evet...” dedi Engin ve siyah çantasını
masanın üstüne koydu. Kadına içindekileri göstermek için hemen
çantanın kilidini açtı. Çantayı kadına çevirdi. Çantada şeffaf
plastikten torbalara doldurulmuş yüzlerce toz vardı... “Mal
çok sağlam.”dedi Engin. Kadının ifadesine odaklandı gözleri.
Kadın, çantadakilere uzun uzun baktıktan sonra
memnuniyetini belirtmek adına başını salladı. “Evet, konuştuğumuz
gibi kaliteli kokain...”
Bunun üzerine Engin, pantolonunun cebinden siyah
plastikten yapılmış bir kutu çıkardı. Kutu bir avuç içi kadardı.
“Ödeme yapmanız gerekiyor. Daha önce de konuşmuştuk. Ve anlaşmıştık.
Eğer anlaşmasaydık şimdi burada olmazdım. Mal’ı İstiklal’de
bir afroya satardım...”
Kadın, sadece hafifçe bir tebessüm etti. Ellerini
iki yana açıp, “Sakin ol, adamım... Sana o elindekinin bir gözlük
kutusu olduğunu söylemedim. Eğer söyleseydim; bana kızmaya,
hatta yapabilirsen beni öldürmeye hakkın olurdu. Ödemeyi yapacağım...
Parmağımı o şeye bastığım zaman hesapların para dolacak!” Kaldırdığı
kaşlarını indirdi ve yanındaki; kısa kızıl saçları bigudilere
sarılmış gibi duran kadına çantayı almasını işaret etti. Kalın
parmaklı eller çantayı kavradı ve parmakları kesilmiş siyah
eldivenler çantanın sapına dolandı.
O an hiç beklemedikleri bir şey oldu. Bir ses
geliyordu kulaklarına. Uzaklardan, dış demir kapılarını döven
bir şeylerin sesi... İrkildi hepsi! Otomatik silahların sesiydi
bu! Kapının kırıldığını anladılar gürültülerin kesilmesinden
sonra... İçerideki marjinal konuklar, telaşa kapıldılar ama
donarak. Uğultuları kesildi; içkinin ve uyuşturucunun alevlendirdiği
yüzlerde önce bir parlama oldu. Yanaklara kan hücum etti...
Sonra da yüzleri korku ve şaşkınlıkla bembeyaz kesildi. Engin
ve alışveriş yaptığı grup dahil birbirlerini göz ucuyla kestiler.
İki koruma bir sözcük fısıldadı aynı anda, “Polisler!”
Ve duvarlara gizlenmiş bölmelerden elektronik emniyet kilitli
ve el izine duyarlı uziler çıkartmaya giriştiler. Mat siyahtan
yapılmış ölüm makinelerinden patronlarına verdiler önce. Ardından
kendilerine aldılar birer adet. Yaşlı adam’da belindeki tabancasını
çıkardı ama korunmak ve korumak adına değil. Namluyu patronuna
doğrultmak için... Hain tebessümünün çerçevelediği soğuk ifadeli
gözlerinde yıldızlar belirdi o an... “Artık buraya kadar...”
dedi namluyu patrona çevirip. “Yakayı ele verdiniz! Ve şimdi
patronunuzun beyninin karpuz gibi dağılmasını istemiyorsanız;
sorun çıkartmayın. Ve o cici silahlarınızı yere koyun. Ellerinizi
de başınızın üzerine... Hadi, çabuk!”
Olayı kavrayan kadın elinde uzisiyle abanoz masadan
kalktı. Sinirliydi. “Demek sen bir muhbirdin! Bizi ele verecek
kadar cesur bir muhbir! Başından beri polisle çalıştığını anlamam
gerekirdi...”
Yaşlı adam, başını sola doğru yatırıp, “Evet,
gerekirdi...”dedi. Kızıl saçlı koruma, adamın hiç beklemediği
bir anda silahını ateşledi yaşlı adama karşı. Onlarca kurşun
adamın karnını parçaladı saniyeler içinde. Adam, kanlar içinde
sendeleyerek, yüz üstü bir şekilde Engin’in ayaklarının dibine
kapaklandı. Koruması patronuna, “Bu adamı bu kadar dinlemenize
şaşırdım. Ama ben dayanamadım... Tahammülsüzlüğüm için üzgünüm.”
Patronu, “Sen doğru olanı yaptın.”der demez içeri narkotik ve
özel tim elemanları doldu. Konuklar paniğe kapılıp kaçıştılar.
Grup, hemen geri geri adımlar atarak polislere ateş etmeye başladılar;
Engin’de bu üçlünün arkasındaki bara attı kendini ve kurşunlardan
sakınmak için çömeldi.
Ellerinde otomatik tüfeklerle içeri dolan polislerin
kostümlerini baştan aşağı balık gümüşü, vücutlarına entegre
bir zırh kapladı. İkinci bir deriymiş gibi. Koruma iç güdüsüyle
harekete geçen bir simbiyota benziyordu zırhları... Kurşunlar,
bu zırhların yüz ve göğüs bölgelerine çarpıp sekti. Zırhların
üzerinde bir maytap kıvılcımına benzeyen yıldızlar bıraktı.
Engin, polislerin karşı ateşe başladığını duyup
tepesindeki raflara dizilmiş bardak ve şişeler kırılınca; bu
üçlünün yapılan bu ani saldırıyı bertaraf edemeyeceğini; onları
geri püskürtemeyeceklerini anladı. Ceketinin cebinden heyecanla
karışmış bir korkuyla tabancasını çıkardı ve şarjörünü kontrol
etti. Kendi başının çaresine bakmalıydı... Buradan paçayı sıyırdığı
vakit; bir miktar para kazanacağını iyi biliyordu.
Ama ilk etapta, başka bir çıkış bulmalıydı. Buranın
mutlaka başka bir çıkışı olmalıydı. Gözleriyle etrafı hızla
taradı bardan kafasını biraz uzatarak ve aradığını buldu. Karşı
duvarda bir kapı! Çıkış bileti...
Barın arkasından fırladı serice. Kapıya doğru
arkasına hiç bakmadan, koparılan çığlıkları umursamadan koşmaya
başladı. Fakat serseri kurşunlar, sol kolunu sıyırınca yaralandı.
Acı içinde ve nefes nefese kapıya yüklendi. Kapıyı açınca kendini;
kızılımsı tuğlalardan örülmüş loş bir koridorun içinde buldu.
Koridorun sonunda paslı ve gri iki kapı vardı.Can havliyle birine
doğru yöneldi. Açtı... Yanlış yerdeydi.
Kapıya paralel bir şekilde, ayak ayak üstüne atarak
oturmuş; üçüzlerden oluşan bir kız grubuyla yüz yüze geldi.
Yeşil ve baklava dilimi desenli çoraplar giydikleri ayaklarını
sallıyorlardı sıkıntıyla. Sivri burunlu ve pullu kahverengi
botlarını sinirli bir biçimde hareket ettiren, parmaksız paçavra
eldivenli parmaklarında gül kurusu ojeler taşıyan bu üç kadın;
yuvarlak mercekli, yetmişleri andıran gözlüklerini ve isterik
ağızlarını kapıdan giren Engin’e doğru çevirdiler. Başlarında
bir savaş miğferinin boynuzları gibi topladıkları saçlarıyla;
omuz ve kol uçları siyah tüylü, üzerinde patilerini petrole
batırmış bir kedinin gezindiğini düşündüren kehribar mantolarıyla;
davetkar bir halde durdular Engin’in karşısında. Yaralı olmasına
bakmadan hem de.. Şaşırdı Engin klonların önünde.
Ama ne kadar davetkar olurlarsa olsunlar sıyrıldı
bu manzaranın etkisinden Engin. Acı içinde kapattı kapıyı ve
diğerine yöneldi. Bu ağıldan çıkmaktan başka bir şey düşünmüyordu.
Birkaç saniye sonra dışarıdaydı artık. Yapabildiği kadar hızlı,
yarasıyla koşturmaya başladı karanlık caddelerde. Ve panik içinde
önünü tıkayan birini tek kurşunla öldürmek zorunda kaldı.
Uzaklaştı o bölgeden. Yirmi dakika sonra ıssız
bir sokaktaki duvarlardan birinin yanına çömelmişti Engin. Yaralı
koluna bakıyordu şimdi... Gölgelerde, bir elinde silahı, bir
eli yıpranmış siyah saçlarında lanet okudu kendine.
Kendine geldi ısıtmalı yatağında. Nefes nefese
bir halde doğrulup çıkardı simülatör gözlüklerini gözünden ve
sinirlendi yine kendine. Başarısızlığın buruk duygusuyla küfretti
sonra.
“Neredeyse beni orada haklayıp, şimdiye kadar
biriktirdiğim tüm parayı üzerlerine alacaklardı; anasını bellediklerim!
Yarın tekrar denemem gerekecek!”
SON-Şimdilik...