Son Güncelleme
6 Mayıs 2008
Bilimkurgu2000 Ana Sayfayeni çıkan kitaplarkitaplardan bölümlerİlginç bilimsel konularBilimkurgu ve diğer konular
5 Yukarı

ROL-TV

Samet Canlı

Engin’in kendisine ait bir ulaşım aracı yoktu. Ve bu logo tasarımı şirketindeki işine girdiğinden beri de; böyle bir aracı edinmesini sağlayacak yeterli bir meblağı hala toparlayamamıştı. İyi kazanıyordu ama ona göre bu yeterli değildi. Özellikle de bir araba için. Her zaman hayalinde fiber karbon bir kaportaya sahip, uçabilen bir Porsche’yi canlandırırdı. Bir gün ona erişebileceği bir zamanın geleceğinden, arkadaşlarına ve sokaktaki kozmo-egzotik piliçlere hava atabileceğinden emindi.

Akşam; mesainin bittiği saatte iyi bir paraya içindeki çoğu eşyasıyla kiraladığı evinin yolunu tutacakken; bu hayali tekrar kurdu; onu iyice bir cilaladı ve sonra onu oldukça kırılgan, nadide bir nesneymiş gibi beyninin raflarından birine kaldırdı. Evine dönmek için, diğer standart memurların yaptığı yaptı ve Kamusal Taşıma Sistemi’ni seçti. Bu sistem; artık kullanılmayan ve yer yer bozulmuş asfaltın altında, hatta kanalizasyondan bile daha derinlerde faaliyet gösteren bir toplu taşıma ağıydı. Tüpleri, şehrin tümünü bir örümcek ağı gibi çevreliyor; ağızlarını her kapıya, her merdiven başına, her kata dayıyorlardı. Doğalgaz borularına benzeyen tüplerde yumurta benzeri, insanı içine alacak kadar geniş hacimler; inanılmaz hızlarla yolculuk ediyordu.

  Engin, yatay bir pozisyonda, yumurtanın iç kenarları fiber optik kablo döşeli hacmine girdi ve parmak izi tarayıcılı bir kilidi bulunan, şeffaf Samsonite çantasını göğsünün üstüne aldı; ellerini üzerinde birleştirdi. Ardından yumurtanın kapağı kapandı. Yumurta; tüpün içinde derinlere doğru salınmaya başladı. Engin, karanlıkta ilk önce biraz sarsıldı ama bu fazla uzun sürmedi. İvmeden doğan geçici sarsıntının yerini, teninde hissettiği bir kaşınma aldı. Fiber optik kablolardan doğan bir şeydi bu. Ama komik saydığı böyle bir araçla her gün yolculuk yaptığından; bu kaşındırıcı ana alışmıştı. Aldırmayınca insana pek rahatsızlık vermiyordu.

Yumurtanın sürtünmeye dayanıklı metaller karışımdan imal gövdesinin içinde; biraz kestirmeye karar verdi. Her zaman yapmadığı tarzda, kısa süreli bir uykuydu bu. İnce ve kırışık göz kapaklarını yolculuğunun sonunda; yumurtası kapısının önüne gelince açtı. Aracın kapısı, önceleri bir asansör boşluğu olarak düşünülmüş bir alanda aralandı. Aracın yol aldığı tüpün koridorda açığa çıkan dike yakın kısmı; yanındaki diğer iki benzerinde olduğu gibi giriş-çıkışlar için açık bırakılmıştı.

Engin, kahverengi süet ayakkabılar giydiği ayaklarından birini, koridorun kırmızı halıfleskine attı. Sonra da diğerini çıkarıp, yatay pozisyonundan kurtuldu. Mamurluğunu üzerinden atamamış gözleri, koridorun yerçekimsiz lambalardan oluşmuş ışıklandırmasında kısıldı. İnce-uzun koridorun tavanına yakın çizgisel bir yörüngedeki ışıklar; sol elinde taşıdığı ve içinde bir çift rom diskten başka bir şeyin olamadığı şeffaf çantasının üstüne düştü.. Onunla birlikte birkaç tutuk adım attığında; kendine geldi ve gözleri aydınlığa alıştı. On beş dakikalık bir uykunun bile şimdikinde olduğu gibi insana çok iyi geldiğini düşünmüştü hep. Duvara yansıtılmış hologram saat beş kırk beşi gösteriyordu.Tazelenmiş olarak, koridorun beyaz saten duvarlarına oyulmuş çukurlara bir göz gibi oturtulmuş beyaz kapılardan birine yaklaştı yavaşça. O sırada, KTS aracı bir sinyal verdi ve yanaştığı limandan ayrılarak; hızla derinlere uçtu.

Altın dört köşe plakasının üzerine siyahla iki yüz üç yazılmış bir kapının önünde durdu Engin ve biraz daha rahatlamak için boynunu çıtırdattı. Güvenlik kameralarının kaydı izlenirken; hakkında ne düşünüldüğünü merak etti. İçinden; görülemeyen bu kameralara nanik yaparak, kolunu bacağını abartılı bir biçimde sallayarak dalga geçmek geldi. Fakat onun yerine, her şeyi yansıtan bu objektiflere, kapısının boynuna bir gerdanlık misali tutturulmuş plakayla ilgilenirmiş numarası yaptı. Eğlence için, üzerine giydiği taklit deri ceketinin kol kısmıyla, tam olarak bileğinin tersiyle plakanın üzerindeki tozları aldı. Üstüne doğru üfledi ve oluşan buharı silerek onu güzelce parlattı. İnceler bir gözle plakaya baktıktan sonra, artık pamuklanmaya başlamış gül kurusu gömleğine taktığı asimetrik çizgili kravatını gevşetti. İş yerinde ve iş yerinde olmamak arasındaki fark buydu işte! Yuvasına dalmaya hazırdı.

Net bir biçimde; “ Merhaba...”dedi içeri girebilmek adına. O an koridordaki diğer kapıların ardındaki daireler, yumurtadan indiği zamankinden daha ölüydü. Bu mezar sessizliğini çiplerle üretilen dişi bir ses bozdu. “ Hoş geldiniz, lütfen kıpırdamayın! Standart bir retina taramasına tabi tutulacaksanız.” Yeşil küçük bir nokta mavi gözbebeklerinden birine düştü. Çiplerle üretilen çekici ses Engin’e, “ Evinize tekrar hoş geldiniz, Bay Engin...”dedi ve ev bilgisayarı kapının kilidini açtı. Engin, biraz gülümsedi; ardından sarı kapı kulpunu kavradı. Soğuktu...

Dar hole adımını attığında sıcaklığın arttığını fark etti. Ev duvarları onun sevdiği renk olan Venedik sarısına geçti. Damarlarına, tanıdığı biriyle kucaklaşıyormuş gibi tatlı bir sıcaklık hissi yayıldı. Ev onu seviyordu o da evi... Banyoya gitmek için şeffaf çantasını, krem rengine boyanmış duvarın yanındaki portmantoya bıraktı. Ceketini de kartal pençesi kollardan birine tutuşturdu. Tavandaki silindirik, koridordakiler benzeri hol lambaları, evin kendi kendine üretip kullandığı nükleer enerjiden güç alarak; o eve girmeden önce yanmıştı. Bu yüzden önünü görmekte bir süre dahi sıkıntı çekmedi. Oğlu ve eşinin de evde olduğunu; klimanın devrede bulunmasından çıkarttı ve onu kendi iklim zevklerine göre ayarlattıramayacak olmaktan biraz üzüntü duydu. Sahra, Ege ya da Amazon atmosferini tercih etmek isterdi... Eşiyle papaz olmaktansa bununla yetinmeyi makul gördü.

  Kafasına fazla takmadı. Ve o kalın, hilal gibi çizgileri belirgin parmaklarıyla yaka düğmesini açmaya çalışarak; banyonun yolunu tuttu.

Küçük banyolarında; su seviyesine duyarlı, kendini otomatik olarak doldurup boşaltabilen bir küvetin yanındaki bir klozette oturdu bir süre. Onun hacim değiştirebilen gövdesinin içinde geçirdiği eğlenceli anları anımsadı. İstediği zaman duşa kabine dönüştürebildiği, kendisini otomatik olarak süt ve banyo jelleriyle doldurabilen bir küvetti bu. Klozette oturduğu süre içerisinde, ayakkabıları pembe tüylü bir paspasa temas ederken; bir lavanta kokusu alırken; fayansları saymadı tabii. Önündeki topraklı bir prize takıldı gözleri. Onu görmez bir halde, dalmış gitmiş bir halde buldu ruhunu.

Çoğu akşam, işten çıkınca yaptığı işler gelmişti aklına. İyi komisyon aldığı bir uyuşturucu kuryeliği işiydi bu. Ona göre asla basite indirgenemeyecek, oldukça komplike bir işti bu. Malı al, teslimat adresine sağ salim götür, teslim et, lanet parayı al ve işverenine götür ve o da seni, tüm riski üstüne almana rağmen küçük bir miktarla yetindirsin.

Sinirlenip, ‘Ne iş ama!’diye hayıflandı içinden. Dizlerini sıktı ve iç geçirdi. ‘Çok riskli, hayatımı tehlike attığım boktan bir iş. Bürodakiler beni milyarlarca insan arasında kurye olarak gördüyseler eğer; – ki belki biliyorlar ve çaktırmıyorlardı- ne düşünürdüler hakkımda acaba ya da ne düşünüyorlardır? Hey, şuna bakın... Adam yasal olmayan işler çeviriyor...’ İçinden geçirdiği düşünceleri ilerledikçe sitemkar ve isyan dolu bir monolog halini aldı. Öfkesini kendi içine kusmaya devam etti...

‘Ama haklıyım. Kariyerim böyle giderse rezil olabilir ama haklıyım. Çünkü yeterince kazanmıyorum. O büyük kıçlı patronlarım sadece bu kadarını ödeyebiliyorlar bana... Evet, evet, yasal olmayan işler çevirmek benim hakkım, hatta zorunluluğum. Yasal değil belki ama malın üretimi, piyasaya giriş çıkışı görmezden geliniyor ve ne kadar çaba gösterilse de önünün alınamadığından şikayet ediliyor. Hah! Öyleyse bu bağımlı koyunları fazla üzüp, yerlerinde tepindirmeyin; duvarlara tırmandırmayın bu zavallıcıkları... Usul gereği dahi burnunuzu sokmayın; bırakın kartel işini görsün.

‘Çok eskiden bir başkan ne demişti? < Silahlarla başa çıkamıyoruz; öyleyse silah bulundurma ruhsatı edinme işini kolaylaştıralım.> Deli zırvası sözlerine o zaman bir yenisini eklemeliydi. < Uyuşturucuyla başa çıkamıyoruz; öyleyse serbest bırakalım!>’

Hacetini giderince; duvara girip çıkabilen bir lavabo da deniz suyunun damıtılmasıyla elde edilen bir suyla ellerini yıkadı. Engin’in tüm siniri vücudundan aktı gitti. Banyodan çıktığı vakit, lambaları kendiliğinden söndü. 21.yy’ın başlarında standartlaştığı şekliyle tuvalet ve lavabo kendini temizlemeye başladı. Hologram ayna kendini kapattı. Ve ardından duvarlardan banyonun içine hoş bir koku püskürtüldü.

Renkleri, biçimleri istenildiği zaman iki dakikada değiştirilebilen parkelerin üzerinde yürümeye başladı Engin. Duvara monte edilmiş monitörlerden birinde gördü eşini. Yatak odalarındaydı. Çiçekli bir yatak örtüsünde olabildiğince hareketsizdi. Uzun aralıklarla nefes alıp veriyordu. Uyuyor gibiydi... ‘Hayır, hayır...’diye düşündü Engin. ‘Uyuyor olması çok sıradan olur. Çok olağan... Simülatörle bağlantıda olmazsa, dünyası yıkılır onun. Bir an bile başka bir şey yapmayı düşünmeden kendini soyutlayış... Sonra bum! Ölüm geldiği zaman, bazı şeylerin farkına çok geç varmış ve ruhunu soğuk suyla dolu derin bir kuyuya düşmüş bulursun... Güneşin tadını yeterince çıkartamadığını, dalgaların sesine kulak vermediğini, ağaçlara ve çocuklara sıkı sıkıya ve şefkatle hiç sarılmadığını anlarsın.Evet, bunu anlarsın Serap!’ Başını önüne eğdi ve, ‘Anlarsın!’diye tekrar etti.

Oturma odalarına doğru başı önüne eğik, ruhu buruk seğirtmeye başladı. Odaya giden uzun koridordaki, duvarlara asılı ucuz tabloların geçit törenini görmüyordu gibiydi. Altın ve işlemeli çerçevelerinde, üzerlerine asılı lambaların aydınlattığı coşkulu sahneler boşuna değişip durdu o yürürken... Tek tek hareketlendiler ama kime? Bir filmin akıcılığındaki sahnelerdi bunlar: Rüzgarın dövdüğü sapsarı, bir denizmişçesine uzanan ekin tarlasıydı biri; çiçek açan kırmızı bir güldü diğeri; doruğu karlı bir dağda günbatımıydı öbürü; Taksim’in keşmekeşi ve günahlı yüzlere yağmurun pufkurmasıydı öteki. Tekrar dövüldüler, açtılar, battılar, pufkurdular lakin hiçbiri ilgisini çekmedi Engin’in. Klasiklerin dışına taşmışlar, yağlı ve guaj boyalarına silikon damlamıştı hepsinin... Hiçbirine bakmadan yürüdü ama onlardan çok farklı bir tablonun önünde durdu. Bir klasikti bu. İzlenimci bir ressamın fırçasından fışkırmış bir kadındı resimdeki. İçinde duygu vardı resmin. Öğütülmüş, teknikle harmanlanmış... Taklit bir Manet’ti bu arz-ı endam eden. Kendi kanaatine göre, Opera Kahvesinde Şarkıcı Kadın; yüzyıllar geçse bile değerinden bir şey yitirmemişti ve hala seviliyordu.

Kendisi de çok severdi bu tabloyu. Geçmişe götürürdü onu... Sanal gerçekliğin duyumsanmadığı, insanların her fırsatını bulduğunda kendini saf gerçeklerden soyutlamadığı zamanlara... Irkının abislerde kaybolmadığı zamanlardı onlar. Çok gerilerde kalan ama hep anlatılması ve hatırlatılması gereken zamanlar...

Bu tip düşüncelerin çaktı beyninde Engin’in. Tablo’nun etkisiyle tetiklenmişti hepsi... Domino taşları gibi birbirlerini yıktılar ve Engin’i çıkardılar soktukları etkiden. O da oturma odasına atıverdi kendini.

Klimanın yarattığı tatlı ve serin bir meltem karşıladı onu odaya girince. Oğlu’nun tıknaz gövdesinin içeride olmasına rağmen; onun verdiği komutla söndürülmüş lambalar, yandılar bir kez daha ve böylelikle oturma pozisyonuna göre şekil alan ve ev tabanına saklanabilen yeşil, kırmızı süspansörlü koltuk ve kanepelerin, leopar desenli silindirik yastıkların, kahverengi abajurların, zebra desenli oraya buraya bırakılmış terliklerin ve fıstık yeşili halıfleskin üzerine bir pelerin gibi örtülmüş karanlığı kaldırdılar.

Böylece çevresine renkli, yuvarlak yer minderlerinin atıldığı bir televizyon koltuğunda gördü kıvırcık saçlı oğlunu Engin... Yarı yatmış bir pozisyonda; alnının yarısın kapatan, siyah, yer yer parlayan bir simülatör gözlüğü geçirmişti o da gözlerine. Kollarını dirseklerine kadar kıvırdığı çizgili gömleğinin iliklenmemiş parçaları; sarkıyordu ısıtmalı ve kendinden kurutmalı kotuna. Vücut ısısını arttıran siyah bir şört geçirmişti yağlı göğüslü gövdesine.

Kıpırdandı biraz oradaki oğlu. İri göbeğini oynattı. Fakat babasının gelişini sezdiğinden değil. Simülasyonun içinde yaşadığı şeylerden dolayı... ‘Neyin içindedir kim bilir?’diye merak etti babası Engin. Tahminler yürütürken dudakların buruşturdu... ‘San Marino’da düzenlenen bir Grand Prix’de, sıcak asfaltın üstünde üç yüz kilometre hızla salınan arabaların içinde mi? Yoksa bombaların patladığı, kan kokularının ve alevlerin sıcak rüzgarla sürüklendiği bir cephede mi? Şu an savaşıyor muydu? Ölüyor muydu? Bir porno seride daha önce hiç tatmadığı deneyimlere mi dalıyordu?’ Tahminde bulunmaktan vazgeçti; cevabı aramak istemiyordu.

Oğlunu kaldırıp, ona bir yemek teklifinde bulunmak geçti aklından. Yemek masası, soldaki duvarın içindeki bir hazneye yatay olarak kaldırılmış, sahiplerini ağırlamayı bekliyordu. Oval kenarlı köşesi Engin’e, ağızdan ucu hafifçe çıkarılmış bir dil gibi selam veriyordu.

İyice düşününce; yemek teklifinin düşündüğü kadar iyi bir fikir olmadığına karar verdi. Böylelikle bundan vazgeçti; oğlu bu teklifi kesinlikle reddederdi çünkü. Ve sanal dünyasına bırakırdı yine kendini... Geçmişte, her fırsatını yakaladığı anda ona; bu tür saçmalıklara kendisini fazla kaptırmaması öğütlediğinden; oğlunu kaybettiğini ve onu kendinden uzaklaştırdığını hatırladı Engin... Bir keresinde ona, Rom Arşivi’ni tarayarak ta iyi vakit geçirebilirsin; demişti... Kendini hapsetmezsin. Düzlem ekranlarda yüzyıllar öncesinden kalma ve dolayısıyla artık bir klasik haline gelmiş bir Western izlemek, gazetelere göz gezdirmek, bir pop şarkısına karaoke yapmak, Sheakespeare okumak bile seni sosyal bir insan haline getirecektir; diye bir dolu ebeveyn nasihati döktürmüştü ona. Bu, seni daha az asosyal bir insan yapar; diye de eklemişti.

Yüzyıl başında bu simülatörlerin; insanı tabii ki asosyal bir mahluk yapma adına icat edilip geliştirilmediğini iyi biliyordu Engin... Tüm bu yapı; insan hayatını kolaylaştırılması, eğitim alt yapısını bir üst düzeye taşıması gibi yararlı amaçlar için düşünüldüğünü de.

Sürüş eğitimi vermek, pilot yetiştirmek, ateşli silahlarla antrenman yapmak, görsel eğitimle Tarih- Fen- Kimya- Biyoloji gibi dersleri kişilere kalıcı olarak aktarmak, bir filmi üç boyutlu olarak her karesine değin duyumsamak, sanal marketlerde alışveriş işini evden çıkmayarak kolaya getirmek benzeri amaçlara hizmet diye yaratılmış bir sistemdi bu.

Fakat daha sonra işler dökülünce ve aletler eğlence için pazarlanınca; kaçınılmaz olarak rayından çıkmıştı olay. Her şeyin sanalı türetilmişti ve çılgınca pompalanmıştı. Sistem; seks deneyimleri, sanal botanik parkı, sanal müze, evinizin ortalık yerinde stres atabileceğiniz sanla bir poligon, uzayda yürüyüş sekanslarıyla sürekli tazelenmiş; cilalanmış ve tüketiciye parlak gösterilmeye çabalanmıştı. Önü bir daha asla alınamayacak, bir döngü halindeki ve çok kar getiren bir tüketim çılgınlığına dönüştürülmüştü.

‘Yapay olan, sürekli bize ideal olarak sunuldu durdu...’diye sinirlendi; bir yandan da oğlunun; alüminyum doğrama pencerelerin ve kendi kendini gün ışığının yitmesiyle kapatmış jaluzilerin önündeki yağlı gövdesine baktı acırcasına. Kalın kollarındaki kehribar rengi kıllarda gezdirdi gözlerini.

‘...Biz yapayı saf gerçeğe tercih eder olduk. Stoku erit, üretimin devinimini sağla ve gerisini boş ver! Bilim ve teknoloji insanları, o üstün insanlık hizmetlileri bunun için çalışıp durdular zaten.(!) Sanal bir dünyada sergilememiz gereken roller verdiler bize. Artist ve Aktrislerin yerinde... Hepsinde biz vardık! Biz vardık!’

Öfkesini boşalttıktan sonra Engin; buralardan kaçmayı arzuladı. Saatte beş yüz kilometre hızla giden bir trene atlayarak... Şirketlerin yönettiği bir dünyada, bir gettoda, küçük-kirli-karlı işlerin bataklığında bulmuştu kendini. Sınırlı kaynaklara hakim olup, tek olma mücadelesi verenlerce kullanılmış ve kirletilmiş bir bez parçası gibi hissediyordu ruhunu.

Pişmanlığının dalgalarında tutsakça yalpalayarak; bastırdığı hışmıyla çıktı oturma odasından. Duvar içine monte, rafları el değmeksizin ayarlanabilen ve içinde ahir zamanları aksettiren romlarla dolu bir dolabı geride bıraktı yatak odasına yönelirken... Ve kafayı vurup uyumaktan başka bir şey bırakmadı beyninde.

Yatak odalarını bin bir renk lambaların kesişimi doldurdu. Bir köşe de duran ucuz bir heykel karşıladı Engin’i. Üzerindeki kıyafetleri belirli aralıklarla değiştirerek ‘Merhaba’ mesajını ileten genç bir orta çağ kadınıydı bu. Bir bakışta; pürüzsüz olarak yontulmuş klasik formunda yer alan kabarık etek, diğer bakışta yerinde değildi ve yerini daha post-modern bir pantolona bırakmıştı. Elinde beliren elmas kakmalı bir asa, bir ordaydı bir değildi. Sevimli yüzünü tamamlamak için kimi zaman bir şapka, kimi zaman ekose bir eşarp yakıştırdı kendine. Sonra defnelerden örülmüş bir taç denedi; boynuna bir ley astı.

Engin; ilgisizce vücut sıcaklığını artıran gömleğinin düğmelerini açmaya girişti. Sevmezdi bu heykeli; şimdi çiçekli çarşaflarının üzerinde kırmızı pijamalarıyla uzanmış eşi hoşlanırdı sadece ondan. Engin, gömleğini çıkartıp avuçlarında tortop ettikten sonra; aynı ilgisizlikle çıkardı pantolonunu. Beyaz, boyuna ve incecik çizgileri kırıştı paçalarında.

İyice soyununca; gri üstüne mavi puantiyeli boxerıyla kaldı ortalıkta. Çıkardıklarını; bambudan yapılmış süspansörlü bir koltuktan alıp, kapaklı bir bölmeye sahip krem rengi duvara doğru yürüdü. Bölmenin kapağını açtı ve çamaşırlarını gelişi güzelce içine savurdu. Böylelikle çamaşır yıkama işini halletmiş oldu. Zaten çamaşırlar kendi kendini kuruturdu. ‘Yarın tertemiz alırım onları gardırobumdan.’dedi ve eşi Serap’ın ucuz,sağlıksız ve asla bir sorunla karşılaşılmayacağı teminatını veremeyen hücre yenilemeleriyle diri tuttuğu, ısıtmalı yataktaki incecik bedenine döndü. Sıkı ve bedeli ne olursa olsun pürüzsüz tutulmaya çaba gösterilen genç bedenin permalı, kıvırcık, hafif gölgeli saçları yayılmıştı kaz tüyü yastığın üzerine. Pembe kelebek bir toka takılıydı alnına yakın. Renksiz lakin manikürlü tırnakları hafifçe tırmalıyordu çarşafı. Engin’in tiksinti duyduğu; özel alaşımdan, siyah simülatör gözlükler vardı gözlerinde. Kırmızı pijamalarında dans eden bir papatya sapının tek tek beliren yaprakları ve ardından bir gülün açışının hologram motifleri de görüntüye eklenince, bir bulantı oturdu Engin’in midesine. O sırada, bambu bir komodinin üzerindeki mavi bir kafatası şeklindeki koku yayan bir abajurdan iğreti bir parfüm kokusu geldi burnuna. Ciğerlerine gitmeyip, midesini sıkıştıran, fetheden bir kokuydu havadaki...

Sersemledi. Alnını ovuşturdu kendine gelmek için... Bambu komodindeki; mavi kafatası abajurun yanında duran Jenna’sına baktı Engin; poposunu yataklarının kenarına iliştirerek. Hologram biblo, erotik hareketlerle, jest ve mimiklerle dans etti uykulu gözlerinde. Tavşan kulağı gibi topladığı başak sarısı bukleleri, mavi iri gözleri bezendi merceklerine. Omuzlarını kıvıran, açık tenli, küçücük görüntüye uzattı elini. Bikinisinin üstünü sıyırdı o da.

“Jenna, bugün konuşmak istemiyor... Canı sıkkın.”diye mırıldandı biblo pembe dudaklarından nefessizce. Bahçelerinde koşturan masum çocuklar gibi... Gülümsetti Engin’i bu tavır.

Eski porno tanrıçası biblo da gözlerini kırptı uzun uzun. Engin gerginliğinden, yüzyıllar öncesinin şimdilerde kaymış yıldızının yüzüyle kurtuldu. Jenna’sının uzatılmış, bastırılmış, sanki güldüren aynalara yansıtılmış yüzleri eridi bilincinde. Şurup gibi, tablet gibi doz doz...

Bir merak oturdu Engin’in içine. Ona, eşini simülasyonda izlemek arzusu aşılayan bir merak. Işıkları, süspansörlü bambu koltuğa oturur oturmaz; ses komutuyla kapattırdı. Ev bilgisayarı bu komutu anında algılayıp, yerine getirdi.. O da hemen jaluzileri sımsıkı örttürecek komutu verdi alevlenmiş ve bir yangına dönüşmeye hazır arzusuyla beraber. Yıldızların ve dairesinde vefasız ayın ışıkları yoktu artık odada. Ilık bir karanlık uzandı dört köşe...

Engin’in, “ Ekran!”diye komut vermesine kadar kısacıktı karanlık. Silik bir ekran düzleminin havada belirmesiyle bir nebze bastırılan karanlık; meraklı ve arzulu seyircisine dikkatini toplaması adına yardımcı oldu oracıkta ve Engin bakışlarını; boş düzleme dolan bir kanal logosuna ancak bu sayede odaklayabildi.

Siyah fona yapıştırılmış gibi duran çizgi romansı beyaz harfler; renkli karikatür bir punk delikanlısının yanına dizildi kalın kalın: ROL-TV! Yaklaşık bir yıldır değiştirilmemiş animasyon; ‘O’ harfinin ortasına padişah misali kurulmuş eski bir televizyonun o noktaya fırlamasıyla ve alıcılarını titreştirmesiyle tamamlandı.

Ve düzlem ekran; animasyonun hemen ardından giriş yaptı KEDİ isimli TV gösterisine.

Büronun sade kapısı kayarak açıldı ve içeri uzun gövdesini siyah bir takımın içine sokmuş bir adam girdi. “Kızı getirdik!”dedi bas sesiyle. İngilizce’yi kusursuz bir İngiliz aksanıyla konuşan bir adam olduğu anlaşılıyordu sözünden.

Adam; beyaz satenle boyanmış, boş sayılabilecek küçük dört köşe bir odada uzun ve yapılı vücuduyla, kendisine sırtı dönük duran sarışın ve at kuyruklu bir adamın arkasına yanaştı ve dikilmeye başladı. Şişkin göğüs kaslarının üçgen gövdesinin tabanını oluşturduğu bölgenin sivri uç noktasında birleştirdi siyah deri eldivenler taktığı ellerini. O noktada dururken; keskin hatlara sahip tıraşlı başı, iri burnu ve köfte dudakları; gerçek üstücü tabloların cilalı ahşap çerçevelerinin arasında kaldı ve bedeni davul derisi kadar gergin göründü. Kristal bir avizenin çemberinde; başı ve siyah takımında pırıltılar dolandı. Siyah ayakkabılarını da üzerinde yansımasını görebilecek kadar parlatmıştı.

Kendisine sırtını dönmüş, İngiliz kesimi siyah bir takımın içinde omuzları oldukça dik duran ve şimdi cam masasındaki önemsiz ayrıntılarla ilgilenen adamın emirlerini duymak için bekledi. Adamın eğildiği cam masanın üzerinde; odadakinin aksine bir yalınlık hakim sayılırdı. Orasına burasına gelişi güzelce yayılmış birkaç kağıt çıktı, kupadan bozma bir kalemlik ve bir lambadan ibaretti üzerinde duranlar.

At kuyruklu adam; bir süre konuşmadan bekledi. Ve o da tam bir İngiliz aksanıyla emir verdi, “Onu odama davet et, lütfen!”  Arkasındaki adam bir refleks eseri, “Emredersiniz.”dedi ve sözünü başıyla da destekleyerek; odadan geniş adımlar atarak hızla çıktı.

İki dakika sonra adam, refakatçiliğinde teni güneş kavruğu ince bir kız getirdi odaya. Kız, baştan aşağıya mavi kotlardan elbiseler geçirmişti üstüne. Erkeksi bir tarzla elleri; yakalarını kaldırdığı yeleğinin ceplerinde, siyah Harley-Davidson botlarla durdu İngiliz işverenin gerisinde. Ve ağzındaki bir kürdanla geviş getirerek; kendisine yapılmasını beklediği teklifi beklemeye koyuldu.

İngiliz işveren sırtını onlara döndüğü zaman karşısında; yunanlı fakat plastik bir maske gibi duran fondötenli bir yüze, siyah kirpikleri maskarayla iyice dolgunlaştırılmış ve pembe mercekli gözlükler geçirilmiş yeşil iri gözlere, permalı ve tonu koyulaştırılmış gölgeli sarı saçlara sahip bir kız buldu. Kızın dikdörtgen merceklerin ardındaki bakışları, işverenin küçük ve kısık gözlerinin süslediği uzun çeneli yüzünde bir tur attı hemen. Adamı bir çırpıda tanımak istermiş gibiydi bu bakışlar...

“Aramıza hoş geldin, mükemmelliğin parçası!”diye selam verdi sarı İngiliz.” Sana büyük selamlar! Uzun zamandır seni bekliyordum burada..” dedi İngilizce ve birden, “...Aynı zamanda senin dilini de konuşabiliyorum, pussy!”diyerek Türkçe’ye geçiş yaptı hemen. Oda Beşiktaş semtinin havasıyla doluydu. Kızın vidalı çerçevelerinin içinde bir ateş doğdu. Yanındaki öteki adam her an harekete hazır ve sessiz duruyordu. Sessizliği konuşma boyunca sürdü...

“...Ben Charles ‘L. ‘L Charles diyebilirsin... Yani ellinci Charles... Elli meselesini sorma. Nedeni, nasılı uzun hikaye!” dedi adam. Gülümsedi ve devam etti fazla ara vermeden, “ Bu gece senden konuşalım istiyorum. Senden ve birlikte yapacağımız işten..” dedi ve işaret parmağını, kendisine Kedi diyen bu kızın yeleğinin içine giydiği siyah bodysine götürdü. Kabartma bir papatya desenine sürttü ucunu...

Kız, “Kedi ukala tavırlarından hiç hoşlanmıyor...”der demez de çekti parmağını o bölgeden.

“Sigaran var mı?”dedi sonra adama doğru.

Yanında dikilen iri adam, ceketinin iç cebinden kırmızı bir paket çıkarttı bunun üzerine. Kedi, ağzındaki kürdanı yere tükürdü ve jelatinsiz paketten bir sigara aldı. Örümcek desenli bir Zippo’yla yaktı sigarayı. Burnundan ve ağzından duman üfledi taze havaya... Sigarayı dudaklarına götürüp getirirken; yeleğinin kollarındaki fermuarlar şıngırdayıp durdu.

İngiliz işveren, “Teşekkür etmeliydin, pussy!”diye çıkıştı ona. Kız, adamın küçük gözlerine delici bir ifadeyle baktı ve, “Madem ki dilimizi iyi biliyorsun; şu İngilizce lakırdıları araya karıştırmaktan da vazgeçebilirsin...” dedi. Ve ardından dişlerini gıcırdattı. Bir nefes daha çekti sigaradan. “...Fransız hayranı enteller gibi davranmazsan; hem mutlu olurum hem de beraber yapacağımız işin ayrıntılarını görüşürken sinirli bir havamda olmam.”diye ilave etti.

“Biraz küstahız anlaşılan. Yanılıyor muyum?” dedi adam ve masasın baş ucuna geçti. “ Evet, öyleyiz!” dedi kız.

“Seninde dikkatini çektiği gibi, bazen araya İngilizce lakırdılar (!) karıştırıyorum... Bunu; dilinizdeki bazı kelimelerin karşılıklarını bilmediğimden yaptığımı veya bunların bendeki bir ağız alışkanlığından ileri geldiğini sanma sakın... Bilinçli bir şey bu. Bir zamanlar Fransız lakırdıları araya karıştıran Fransa hayranı entelektüeller kadar entelektüelce! Beni, eylemimi sorgulayabilirsin. Yozlaştırdığımı da yüzüme karşı çekinmeden söyleyebilirsin, part of excellence!”

Kedi, bu sözler üzerine sigarasını bir kenara savurdu ve sık sıralı grimsi dişlerini sıktı.

“Sözcükler göründüklerinden çok daha fazla anlam yansıtıyor, Excellence!” dedi ve karşısındaki adama sözünün sonunda Ekselans diye hitap ederek bir kelime oyunu yaptı. Adam sadece sırıtmakla yetindi.

Ama bir dakika sonra; “Bu yargına katılmamak elde değil, pussy...” demeden de duramadı. “Anahtar sözcük, gerçektende yansıtmak! Bunu kavramış olduğunu görebiliyorum... Şimdi taleplerimizi karşılaştıralım ve bunların bizim için ne ifade ettiğini tekrar tekrar düşünelim; olur mu?”

Kedi, “Bana uyar.”dedi. “Ha, unutmadan... Eğer beni bir oyuna getirirsen; ister İngilizce lakırdılar karıştıran bir adam ol ister bir başkası seni öldürürüm!” deyip, adamın yanına geldi.

Ve adamın iyi tıraş edilmiş yanaklarından birini adamantiyum tırnaklarından biriyle çizdi. Çıkan bir damla kanı parmağının ucunda dudaklarına götürdü. Kanı emdi; üstelik tadında da hoşlandı. Sıcakkanlı tavırlarla vücudunu, tam bir kediymişçesine gerdi ve ellerini adamın dik omuzlarında gezdirdi. Odadaki diğer adam etkilenmemiş gözüktü.

‘L Charles’ın ‘Pushover’ dediği iş; su götürmez bir gerçek olarak küçük ve çok kar getirecek cinstendi. ‘ Aynı anlamında içerdiği gibi...”diye düşündü, Kedi. Artık sosyal yapısı karmaşık bir hale gelmiş ve dolaysıyla kozmopolit bir şehirde sözde kozmetikçi ukala bir İngiliz’den emir alıyordu. Ve bu nedenle de, Beşiktaş’ın karanlığa kapılmış ve sabaha yıkılmaya yakın bomboş bir gecesinde, el ve ayaklarında vantuzlarla cam bir binaya tırmanmaktaydı şimdi. Elindeki vantuzlardan birini attı cama, sonra da diğerini... Ardından ayaklarını hareket ettirdi yavaşça. Tenine yapışan, yılan derisinden siyah bir elbise parlıyordu vücudunda.

İş, her zaman yaptıklarından farklı değildi ona göre. Crown isimli bir mücevherciden birkaç değerli şey alacak, onu ukala işverenine teslim edecek ve satış sonunda artı bir komisyon elde edecekti. İngiliz, işin geliriyle nükleer olayına girecekti sonra. Gerçi; sonrası onu pek ilgilendirmiyordu. O, alacağı paraya bakardı. İş bitince para; kendisinin Royal Commercial Union bankasındaki hesaplarına aktarılacaktı. Hesapları, Serap Yasir adlı asıl kimliğiyle düzenlemişti...

V10 motorlu sarı bir Porsche, caddeden yere yakın bir şekilde uçarak geçerken; binanın kırkıncı katındaki pervaza – komik bir şekilde tek pervazlı kata- ulaştı Kedi ve siyah derisiyle bir bütünlük arz eden diz boyu çizmeleriyle pervaza çıkıp, diz üstü çöktü. Ellerindeki eldivenlerden birini çıkardı. Çeliği kesebilecek keskinlikteki adamantiyum tırnaklarına, sokak lambaların titrek ışığı düştü. Vakit kaybetmeden işaret parmağındaki tırnağıyla, önündeki kare camı kenarlarından kesmeye koyuldu. Kesme işlemini tamamladıktan sonra camı; ikinci bir çerçeve gibi çevreleyen kesik çizgilerin ortasından ittirdi eldivensiz eliyle. Cam yerinden kaydı ama düşüp kırılmadı... Kedi, onu tutup gireceği katın içine bıraktı yavaşça.

İçeri girmeden önce cesaret almak için derin bir nefes çekti zararlı gazları ayrıştıran, özel tertibatlı ciğerlerine. Boynuna astığı gece görüşünü geçirdi gözlerine ve griye boyalı olduğunu tahmin ettiği bir koridora attı adımını. Yeşil görüşün ona verdiği kadarıyla, birkaç bitkiden başka bir şey yoktu ortada. Zaten o da; buraya girer girmez güvenlik sistemleri ve lazerlerle karşılaşmayı beklememişti.

Koridorun solundaki ilk kapıya yöneldi... Burada bulunan tüm kapılar gibi bu da; sade, dümdüz sarı tokmaklıydı. Bunu gece görüşünden anlaması biraz zordu ama böyle olduğunu pencereden içeri girerken görmüştü. 20. yüzyıla atfen, o zamanın sıradan ve özelliksiz kapılarına benzer üretilmişti. Kedi, kolay bir giriş yapacağı için sevindi ama bu fazla uzun sürmedi. Kapının yanına monte edilmiş küçük nümerik bir konsol keyfini kaçırdı. Hemen bel çantasından bu kapıyı açabilecek bir şeyler aramaya başladı. Saniyeler içinde çantasından, arkası yapışkanlı kare biçimli, küçük bir devre çıkardı. Bunu konsola yapıştırınca kapının şifresi çözüldü. Kilit, ona fazla zorluk çıkarmamış ve kapı aralanmıştı. İşinin sekteye uğramamış olması Kedi’yi keyiflendirdi. Gülümsedi... Devreyi tekrar bel çantasına tıktı ve içeriyi kolaçan etmek adına, ihtiyatlı bir şekilde başını ileri doğru uzattı. Etraf karanlık olmasına karşın, gece görüşüyle mağazayı iyice bir süzme şansını yakaladı.

İçeride yer alan camekan standlar ışıksızdı. Dolaysıyla içlerindeki yüzük, kolye, gerdanlık ve benzeri bir sürü mücevheratta pırıltısızdı. Kedi, odanın duvarlarının kirli bir beyaz rengine boyandığını görüşünü kaplayan yeşil peçeden bile kestirebildi. Düzensizce sulanmış bitkiler vardı köşelerde...

Kedi, odada herhangi bir güvenlik görevlisinin bulunmadığından kesinlikle emin olunca girdi içeriye. Hedefini, rahatlıkla görebiliyordu şimdi. İşlenmiş elmaslardan yapılmış bir kolye; karşı duvara dayalı gri renkteki mermer büstte, kauçuk bir teşhir boynunda duruyordu... İştah kabartıcı ve baştan çıkarıcı bir aura yayıyordu oda atmosferine. Kedi’nin onu oradan kapmasına engel olacak tek şey ise; odayı çaprazlamasına dolduran ve çoğu alanda birbiriyle kesişen lazerlerdi ve gizli sensör yuvalarından fışkırıyorlardı.

Kedi, çevikliğine çok güvenerek attı ilk ayağını bir lazer barın üzerinden. Başarılı bir adım... Ama ikinci adım...

Duvarlardaki gizli bölmelerden bir bubi tuzağının aracı olan parçalar fırladı ve siyah elbisesine saplandı. Şurikenler! Aynı anda vücuda gelen iki yüz darbe, kesilen iki kat deri ve kan...Yığılmış bir kedi vücudu vardı artık bu sessiz ve karanlık odada...

Bin bir renk ışık, yatak odasını tekrar doldurdu ve havadaki düzlem ekran, çölde rüzgarla süpürülen kumlar animasyonuyla ortadan kalktı. Engin, donmuş gibiydi. Eşi’nin ölümünü izlediği o andan çok etkilenmişti. Ona göre bu çok garip ve sarsıcı bir deneyimdi. Doğaçlama bir kurguda bile hem de.

Şurikenler, Kedi’nin vücuduna saplanırken; Serap’ın ısıtmalı yatakta simülatör gözlükleriyle uzanmış asıl vücudu, sanal dünyadaki bu ölümle gerilmiş ve sıçramıştı. Elektroşok dalgalarına kısa bir süre maruz bırakılmış bir hasta gibiydi o an... Engin’in gözüne vücut; yatağın üstünde bir kez sıçramış gibi görünmüştü.

Engin, bambu koltuktan kalkıp yataklarına yönelirken; geçen hafta yan komşularının gösterinin bu bölümünde başarılı olduğunu hatırladı. Kendine gelen Serap, gözünden siyah ölümü çıkarmakla meşguldü. Engin, eşi’nin yatakta yarı doğrulmuş ince bedeninin yanına oturdu. Pijamalarında papatya yaprakları dökülüyordu... Engin, eşi’nin o iri ve yaprak yeşili gözlerine baktı. Oralarda, birilerine ya da bir şeylere ulaşmaya çabaladı. Lakin eşi Serap; oralarda değildi. Konuşmadı. Hiçbir tepki vermedi... Şokunu atlatmasına rağmen hemde.

O eski Serap’a ulaşamayacağını bildiği halde konuşmaya karar verdi Engin. Bir şeyler söylemek zorunda hissediyordu kendini... “Seni hiç göremiyorum...” cümlesiyle başladı söze. Yeşil bakışlar dingindi.

“...Seninle hiç konuşamıyorum. Beraberce en son ne zaman dertleştik hiç hatırlamıyorum. Kendini bir yalanlar yumağına sardın gittin... Benden uzaklaştın! Aramızdaki iletişimde sorunlar olduğunu fark ettiğini çok iyi biliyorum... Ama aldırmıyorsun. Bu konuda asla tasvip etmediğim bir vurdumduymazlık sergiliyorsun... Oysa ben senle beraber bir şeyler paylaşmak istiyorum, Serap. Beni anla, lütfen. Seninle konuşmak istiyorum, seninle sevişmek istiyorum.”

Bu sözler kesilince Serap; eşinin dudaklarına götürdü parlak bir ruj sürdüğü dudaklarını. Eşi’nin aksine gözlerini kapattı Engin. Olaya kaptırmıştı kendini. “Bu senin için bir süre daha yeterli olmak zorunda.”dedi Serap; eşi gözlerini çiçekli yatak çarşafında gezdirirken.

“Neden sende denemiyorsun?”dedi Serap. Ellerini eşinin omuzlarına koydu.

“ Simülasyon dünyasını mı? Yo, hayır... Hayır! Ben sana neden şikayet ediyorum; sense bana ne öneriyorsun? Biliyorum; tüm hayatlarını orada geçiren insanlar var, - kaçınılmaz olarak bazı işler yaptığım- ve ben onlar gibi olmak istemiyorum. Seninde onların arasına tamamen katılman bil ki; bana gerçekten çok acı verir, Serap. Çok acı...” 

“O şekilde de mutlu olabiliriz...”  “Hayır!” Serap, “ Hah, sen bilirsin...”diyerek çekti sıcak ve pamuk gibi avuçlarını Engin’in omuzlarından. Yataktan kalkıp saçlarını savurarak banyolarını yolunu tuttu.

“...Seninle uğraşamayacağım!”dedi bezginlikle. Çok hoş kemikli ayak bileklerine sahip çıplak adımları; televizyonda göründüğünden daha fazla patilere benzedi salınırken...

Mutfak; onlara içine tuz katılarak kaynatılmış domates salçası, beyaz peynir, az pişmiş yumurta ve portakal suyundan oluşan bir kahvaltı hazırladı. Çocukları ortadan toz olduğundan sadece ikisi vardı kahvaltıda. Yemekleri, gergin bir ortamda kendileri servis etmek zorunda kaldılar. Çünkü Cyborg hizmetçileri uzun zamandır devre dışıydı. Tam anlamıyla bir hurdaya dönüşmüştü... Serap’ın süt kokan sigarasının, genzinde yakıcı bir tat yaratmasıyla kendini balkona attı Engin. Kızaklı ve buzlu camlı bir kapıdan geçerek serin sabah havasına bıraktı kendini. Üzerinde sadece mavi puantiyeli boxerı, beyaz atleti ve portakal suyuyla ürperdi esen meltemde... Yanı başında özel bir sulama sistemi sayesinde hiç onu sulama derdine düşmedikleri bir bitki sallanıyordu beyaz saksısında ve onun gibi huzursuzdu.

Yer sarsıntılarına karşı raylı bir temele oturtulmuş bu binadaki daireleri; iri taşlı bir kaldırıma, düzgünce asfaltlanmış bir caddeye ve rampalarına bakıyordu. Komşularının görme yetisi bir aparatla yeniden kazandırılmış çocukları vardı sokakta. Ve bu küçük erkek çocuğunun yanında ağır bir felç geçirdiğini bildiği ve sinir sistemine bağlanan devrelerle hareket kapasitesi sağlıklı denebilecek bir düzeye getirilmiş yaşlı komşusunu gördü. Sürükleyen adımlarla ağır bir yürüyüş yapıyordu... Çocuğun gözlerindeki özel alaşımdan imal aparatın ortasındaki çizgi halindeki mercekten; mat bir kırmızı çaktı etrafa. Yüzünü balkondaki Engin’e çevirdi, el salladı. Karşılık olarak gülümsedi o da. Portakal suyunu yudumladı; dokuz yaşın ümitli gençliği ve yetmiş beşin beklentisiz ama bazit şeylerden zevk almayı öğrenmiş ruhlarının önünde.

Belki de hayattan beklentilerini gözden geçirebileceği en iyi zamandı bu... Eşi’nden artık fazla bir şey beklememesi gerektiğini öğrenmişti. Kısacık bir an içinde aralarında oluşması için çok çaba ve zaman sarf ettikleri kutsal bağlar, kopmuştu! Hızla çekilen ağda acısı kadar bir acıyla yanmıştı canı... Ani.. Mutsuz... Ve üzerinden geçip gitmesinden sonra hiç acı yoktu. Engin, tüm bunları boş verip balkondan çıktı ve işe gitmeden önce bir duş almaya karar verdi.

Gece, elinde deriden bir siyah çantayla dolaşmaya başladı. Ara sokaklardan birine daldı. Issızdı... Engin; bu geceki görevine uygun olduğunu düşündüğü bir giyim tarzı seçmişti. Baştan aşağı karalar içinde... Yakaları açık bir gömlek, kumaş pantolon, taklit deri ceket. Ölüm satıyordu gecenin karanlığında. Bazı şeyler ona, Azrail’i oynamaktan başka seçenek bırakmıyordu. Kim o tırpanı eline almak isterdi ki? Ama etrafta bir Porsche ile dolaşarak; plastik kalpli yıldızlara, fondöten kraliçelerine, ucuz egzotik piliçlere hava atmanın başka bir yolu yoktu ona göre. Biraz daha sabrederse; gerçek olacaktı arzuları. Sonra hayatı farklı olacaktı... Mutlu olacaktı.

Bu tip düşünceler içerisinde bir çıkmaza geldi. Gri, demirden yapılmış bir kapının önünde durdu. Özelliksiz bir 20.yy kapısıydı bu. Burnuna kapı dibine yığılmış siyah poşetlerdeki çöplerin kokusu ulaştı. Siyah bir kedi çıktı bu çöplerin arasından; mırlayarak boş caddeye doğru gitti ve gözden kayboldu.

Engin, kapıyı elinin tüm parmak eklemleriyle tıklattı birkaç kez. Kapıdan teneke kutulardan çıkanlara benzer bir ses çıktı. Gözetleme yerindeki kapak sürüldüğü zaman karşısında; kapı kadar gri ve aynı zamanda yaşlı gözlerle karşılaştı. “ Kapalıyız.”

Pamuk Prenses’i uyandırmak için geldim.”

“A, evet. Biraz bekle, Prens.” Yaşlı gözlerin sahibi adam, kapının kilitlerini açtı. Kapıyı araladığında, kırışık ve şiş yüzlü, beyaz saçlı, uzun boylu biriyle karşılaştı Engin. İçerisi oldukça karanlık olmasına rağmen donmuş yağ şeritli kravatını ve kül rengi ceketini seçebildi. Adam, “ Gel, dostum.”diyerek onu buyur etti. “ Prenses, içeride seni bekliyor... Tam zamanında geldin.”

“Ne demezsin? Bir saatim bile yok...” Yaşlı adam ona aldırmadan kapıyı kapatmaya girişti. Sonra Engin’in önüne geçip, başka bir kapıya yönelirken, “ Beni izle.”ricasında bulundu.

Şimdi girdikleri odanın kapısı, girişteki gibi kilitli değildi. Girdikleri yeni oda diğerine nazaran loş bir şekilde ışıklandırılmıştı. Bir nostalji barıydı burası... Spot ışıklarıyla doluydu etraf. Çevrede; süspansörlü abanoz masalar, tabureler, siyah deri koltuklar vardı. Uçan bir tepsi içeridekilere meyve ve hatta amfetamin servis ediyordu. Duvarlardaki kanatlarını çırpan bir yarasanın vişne çürüğü hologram gövdesine bir uğultu çarpıyordu dört bir taraftan. Ve konuklar, kısık bir müzik eşliğinde oldukları yerde kıpırdanıyordu. Engin yaşlı adamla birlikte; içkilerini yudumlayan bu kalabalığın arasından geçti. Zaman zaman yırtık kotlu, burunları halkalı, göğüsleri dövmeli, zincirli tipler onlara yol açtı.

Yaşlı adam, Engin’i barın bir köşesinde kalmış yuvarlak bir masaya getirdi. Masada saçları bir erkeğinkilere benzeyen kilolu bir kadın oturuyordu tek başına. Yanı başında dikilen, baştan aşağıya siyah giyimli ve biri kadın iki korumasının gözleri, gelen her iki kişiyi de tanıdıklarını belli eden bir şekle girdi. Herhalde Engin’i tanımayan tek kişi, ilk defa gördüğü bu yaşlı adamdı.

Yaşlı adam, masanın önünde durdu. Som altından küçük kadranlı bir saat takan kadın; Ferre’sinin siyah mercekleri ardına gizlediği bakışlarını yaşlı adam’a dikti. Adam ona bir şey denmeden konuştu, “ Gördüğünüz gibi, efendim... Beklediğimiz kişi yuvamıza ulaştı.”

“Tamam.”dedi kadın yuvarlakça. Ve Engin, kadının karşısına geldi. Başıyla etrafı işaret ederek, “Kapalı olduğunuzu sanıyordum...”dedi.

“Herkes için değiliz.”

“Şey, bana bu geceki parolayı özel olarak bildirdiğiniz için teşekkür etmek istiyorum. Ve bir de tebrik tabii... Oldukça takdir edilesi, sistemli çalışmanız için.”

“Güvenliğimizi düşünmek zorundayız...”dedi kadın ve küçük solgun dudaklarını yaladı. Engin sadece bir, “ Anlıyorum.” kelimesiyle geçiştirdi.

“Getirdin mi?” “Evet...” dedi Engin ve siyah çantasını masanın üstüne koydu. Kadına içindekileri göstermek için hemen çantanın kilidini açtı. Çantayı kadına çevirdi. Çantada şeffaf plastikten torbalara doldurulmuş yüzlerce toz vardı... “Mal çok sağlam.”dedi Engin. Kadının ifadesine odaklandı gözleri.

Kadın, çantadakilere uzun uzun baktıktan sonra memnuniyetini belirtmek adına başını salladı. “Evet, konuştuğumuz gibi kaliteli kokain...”

Bunun üzerine Engin, pantolonunun cebinden siyah plastikten yapılmış bir kutu çıkardı. Kutu bir avuç içi kadardı. “Ödeme yapmanız gerekiyor. Daha önce de konuşmuştuk. Ve anlaşmıştık. Eğer anlaşmasaydık şimdi burada olmazdım. Mal’ı İstiklal’de bir afroya satardım...”

Kadın, sadece hafifçe bir tebessüm etti. Ellerini iki yana açıp, “Sakin ol, adamım... Sana o elindekinin bir gözlük kutusu olduğunu söylemedim. Eğer söyleseydim; bana kızmaya, hatta yapabilirsen beni öldürmeye hakkın olurdu. Ödemeyi yapacağım... Parmağımı o şeye bastığım zaman hesapların para dolacak!” Kaldırdığı kaşlarını indirdi ve yanındaki; kısa kızıl saçları bigudilere sarılmış gibi duran kadına çantayı almasını işaret etti. Kalın parmaklı eller çantayı kavradı ve parmakları kesilmiş siyah eldivenler çantanın sapına dolandı.

O an hiç beklemedikleri bir şey oldu. Bir ses geliyordu kulaklarına. Uzaklardan, dış demir kapılarını döven bir şeylerin sesi... İrkildi hepsi! Otomatik silahların sesiydi bu! Kapının kırıldığını anladılar gürültülerin kesilmesinden sonra... İçerideki marjinal konuklar, telaşa kapıldılar ama donarak. Uğultuları kesildi; içkinin ve uyuşturucunun alevlendirdiği yüzlerde önce bir parlama oldu. Yanaklara kan hücum etti... Sonra da yüzleri korku ve şaşkınlıkla bembeyaz kesildi. Engin ve alışveriş yaptığı grup dahil birbirlerini göz ucuyla kestiler.

İki koruma bir sözcük fısıldadı aynı anda, “Polisler!” Ve duvarlara gizlenmiş bölmelerden elektronik emniyet kilitli ve el izine duyarlı uziler çıkartmaya giriştiler. Mat siyahtan yapılmış ölüm makinelerinden patronlarına verdiler önce. Ardından kendilerine aldılar birer adet. Yaşlı adam’da belindeki tabancasını çıkardı ama korunmak ve korumak adına değil. Namluyu patronuna doğrultmak için... Hain tebessümünün çerçevelediği soğuk ifadeli gözlerinde yıldızlar belirdi o an... “Artık buraya kadar...” dedi namluyu patrona çevirip. “Yakayı ele verdiniz! Ve şimdi patronunuzun beyninin karpuz gibi dağılmasını istemiyorsanız; sorun çıkartmayın. Ve o cici silahlarınızı yere koyun. Ellerinizi de başınızın üzerine... Hadi, çabuk!”

Olayı kavrayan kadın elinde uzisiyle abanoz masadan kalktı. Sinirliydi. “Demek sen bir muhbirdin! Bizi ele verecek kadar cesur bir muhbir! Başından beri polisle çalıştığını anlamam gerekirdi...”

Yaşlı adam, başını sola doğru yatırıp, “Evet, gerekirdi...”dedi. Kızıl saçlı koruma, adamın hiç beklemediği bir anda silahını ateşledi yaşlı adama karşı. Onlarca kurşun adamın karnını parçaladı saniyeler içinde. Adam, kanlar içinde sendeleyerek, yüz üstü bir şekilde Engin’in ayaklarının dibine kapaklandı. Koruması patronuna, “Bu adamı bu kadar dinlemenize şaşırdım. Ama ben dayanamadım... Tahammülsüzlüğüm için üzgünüm.”  Patronu, “Sen doğru olanı yaptın.”der demez içeri narkotik ve özel tim elemanları doldu. Konuklar paniğe kapılıp kaçıştılar. Grup, hemen geri geri adımlar atarak polislere ateş etmeye başladılar; Engin’de bu üçlünün arkasındaki bara attı kendini ve kurşunlardan sakınmak için çömeldi.

Ellerinde otomatik tüfeklerle içeri dolan polislerin kostümlerini baştan aşağı balık gümüşü, vücutlarına entegre bir zırh kapladı. İkinci bir deriymiş gibi. Koruma iç güdüsüyle harekete geçen bir simbiyota benziyordu zırhları... Kurşunlar, bu zırhların yüz ve göğüs bölgelerine çarpıp sekti. Zırhların üzerinde bir maytap kıvılcımına benzeyen yıldızlar bıraktı.

Engin, polislerin karşı ateşe başladığını duyup tepesindeki raflara dizilmiş bardak ve şişeler kırılınca; bu üçlünün yapılan bu ani saldırıyı bertaraf edemeyeceğini; onları geri püskürtemeyeceklerini anladı. Ceketinin cebinden heyecanla karışmış bir korkuyla tabancasını çıkardı ve şarjörünü kontrol etti. Kendi başının çaresine bakmalıydı... Buradan paçayı sıyırdığı vakit; bir miktar para kazanacağını iyi biliyordu.

Ama ilk etapta, başka bir çıkış bulmalıydı. Buranın mutlaka başka bir çıkışı olmalıydı. Gözleriyle etrafı hızla taradı bardan kafasını biraz uzatarak ve aradığını buldu. Karşı duvarda bir kapı! Çıkış bileti...

Barın arkasından fırladı serice. Kapıya doğru arkasına hiç bakmadan, koparılan çığlıkları umursamadan koşmaya başladı. Fakat serseri kurşunlar, sol kolunu sıyırınca yaralandı. Acı içinde ve nefes nefese kapıya yüklendi. Kapıyı açınca kendini; kızılımsı tuğlalardan örülmüş loş bir koridorun içinde buldu. Koridorun sonunda paslı ve gri iki kapı vardı.Can havliyle birine doğru yöneldi. Açtı... Yanlış yerdeydi.

Kapıya paralel bir şekilde, ayak ayak üstüne atarak oturmuş; üçüzlerden oluşan bir kız grubuyla yüz yüze geldi. Yeşil ve baklava dilimi desenli çoraplar giydikleri ayaklarını sallıyorlardı sıkıntıyla. Sivri burunlu ve pullu kahverengi botlarını sinirli bir biçimde hareket ettiren, parmaksız paçavra eldivenli parmaklarında gül kurusu ojeler taşıyan bu üç kadın; yuvarlak mercekli, yetmişleri andıran gözlüklerini ve isterik ağızlarını kapıdan giren Engin’e doğru çevirdiler. Başlarında bir savaş miğferinin boynuzları gibi topladıkları saçlarıyla; omuz ve kol uçları siyah tüylü, üzerinde patilerini petrole batırmış bir kedinin gezindiğini düşündüren kehribar mantolarıyla; davetkar bir halde durdular Engin’in karşısında. Yaralı olmasına bakmadan hem de.. Şaşırdı Engin klonların önünde.

Ama ne kadar davetkar olurlarsa olsunlar sıyrıldı bu manzaranın etkisinden Engin. Acı içinde kapattı kapıyı ve diğerine yöneldi. Bu ağıldan çıkmaktan başka bir şey düşünmüyordu. Birkaç saniye sonra dışarıdaydı artık. Yapabildiği kadar hızlı, yarasıyla koşturmaya başladı karanlık caddelerde. Ve panik içinde önünü tıkayan birini tek kurşunla öldürmek zorunda kaldı.

Uzaklaştı o bölgeden. Yirmi dakika sonra ıssız bir sokaktaki duvarlardan birinin yanına çömelmişti Engin. Yaralı koluna bakıyordu şimdi... Gölgelerde, bir elinde silahı, bir eli yıpranmış siyah saçlarında lanet okudu kendine.

Kendine geldi ısıtmalı yatağında. Nefes nefese bir halde doğrulup çıkardı simülatör gözlüklerini gözünden ve sinirlendi yine kendine. Başarısızlığın buruk duygusuyla küfretti sonra.

“Neredeyse beni orada haklayıp, şimdiye kadar biriktirdiğim tüm parayı üzerlerine alacaklardı; anasını bellediklerim! Yarın tekrar denemem gerekecek!”

SON-Şimdilik...

Samet Canlı
  Ana Sayfa  |  Yeni Kitaplar  |  Arama  |  Öyküler  |  Yazarlar  |  Sanal Kitaplar  |  Makaleler  
  Bilimsel Yazılar | Ödüller | Forum | Yayınevleri | e-Posta