|
Öylesine donup kalmıştım. Hareket etmek
istemiyordum sanki. Tıpkı bir kasetçaların ‘pause’ tuşuna basılmış gibiydim.
Hayaller, hayal sandıklarım, yanılsamalarım ya da her neyse zihnimin bir
köşesinden sürünüp gitmişti. Bir ara ‘acaba ben deli miyim?’ diye bile
düşünmüştüm. Kolumu hareket ettiren güç çalışınca ışık yandı. Oturduğum yerden
kalktım ve mutfağa yöneldim. Her ne kadar buzdolabımın bilgisayarı, ‘günlük
yiyecek tüketme limitini aştınız’, dese de içeriden bir tane puding kutusu
aldım. Canım (pek sevmem ama) muzlu puding istemişti. Ritmik hareketlerle
kollarım yine çalıştı ve plastik kaşıkla hava arasındaki direnci iplemeden tatlı
nihayet bitti. Belki de bu kaşığın havadaki devinimleri fırtına oluşturur diye
düşündüm. Kulağımdaki sessiz uğultunun arasında zaman öyle yavaş ilerliyordu ki
sanki ben kendimi başka bir pencereden izliyor gibiydim.
Sabah uyandığımda ise pek
değişen bir şey yoktu. Her zaman ki gibi yüzümü yıkadım ve giyindim. Kahvaltı
etmeden dışarıya çıktım. Hiçbir şeyi unutmamış görünüyordum; yanıma her şeyimi
almıştım. Maskem de dahildi buna. Gerçi onu unutmama imkan yoktu. Dış ortamdaki
herkes maskesini takmıştı. Siluetlerin arasında ilerlerken arabanın birinin bir
insana nasıl çarptığını gördüm. Darbeyi alan kişi yukarı doğru yükseldi ve yerle
buluşmadan önce yüzündeki o zavallı ifadeyi gördüm. Herhalde ölmüştür diye
düşündüm. Hayır, o daha ölmemişti ve yaşamla ölüm arasındaki bir sınırda
öylesine yatıyordu. Az sonra bir hava ambulansı geldi ve ben sanki bunları dev
ekran bir televizyonda izliyordum. Zaten hayat bir nevi uzun metrajlı film değil
miydi? Biz de bu senaryonun gönülsüz oyuncuları... İster bilinçli ister
bilinçsiz rolümüzü maskelerimizin altında perdeye yansıtıyorduk. Yüzlerimiz
farklıydı, kişiliklerimiz farklıydı ama temelde bu misafirhanenin geçici
sakinleriydik. Belki de hepimiz bir rüyadaydık.
Şehrin güzel gibi görünen
havasının ardındaki bıkkınlık hissinin yüzlerdeki tercümesini gördükten sonra
artık pek bir şey düşünmemeye karar verdim. Gerçi bu imkansızdı ama içimdeki o
kıpırtı biraz daha canlanınca kendimi bir kitapçı dükkanına attım. Eski kağıt
kitaplar yerine artık elektronik kitaplar satılıyordu. Ama benim hayatım,
yaşadıklarım, arkadaşlarım hep o kağıt yaprakların arasına sıkışmıştı. Evimdeki
eski kitaplar sanki birer misafirmiş de gideceklermiş gibi kitaplığın raflarında
yerlerini almışlardı. Her birinin içerisinde birer hayal, birer hayat hatta
birer dünya vardı sanki. Kendimi bu elektronik dünya içinde hapsetmiş biri
olarak sanki birinin beni bu hayattan çekip almasını istemiyormuş gibi bir tane
elektronik kitap aldım ve çıktım. Hafta sonu herkesten uzak kitap okumak
istiyordum. Bir süre sonra yorgun argın evime geldim ve poşetleri girişe
fırlattım.
Karnımı doyurduktan sonra
elime elektronik kitabımı aldım ve okumaya başladım. Gözlerim dijital harflerin
arasında erimeye başlayınca uyku alemine doğru yolculuk etmeye başladım.
Uyandığımda vakit akşamüstüydü. Günün loş ışıkları odamın içini dolduruyordu.
Holografik dövüş oyununda rakibimi yendikten sonra kazanmışlığın verdiği o güzel
hazla kendime bir tane meşrubat açtım. Bu sırada buzdolabının üzerindeki ekran,
her zamanki gibi günlük kalori alma limitimi gösteriyordu. Kitaplığın önünden
geçerken gözüm bu “misafirlere” takıldı. Sonra kendimi elektronik kitap aldığım
için biraz pişman hissettim. Sanki onlara dokununca intikam için toz olup
döküleceklermiş gibi geldi bana. Teknolojinin arasında silik birer varlıktı bu
kitaplar. Her biri sanki ayrı bir kişilikti. Belki de ben onları bu kadar fazla
büyütüyordum. Kendimi bir an koruma iç güdüsüyle yavrularını sırtında taşıyan
bir akrep gibi hissettim. Gözlerimi duvara doğru diktiğimde duvardaki Eski Mısır
hiyerogliflerini içeren duvar kağıdının üzerinde beyazımsı renkte bir leke
gördüm. Bu garibime gitmişti. Mayonez lekesine benzeyen bu şeyi duvara sürmem
imkansızdı. Bunu temizlemek için bir parça beze azıcık leke çıkarcısı sürdüm.
Tam o sırada kapı çaldı. Kapının öteki tarafında tanımadığım bir bayan
duruyordu. Elimdeki bezi bir yere bırakıp kapıyı açtım.
“Af edersiniz yanlış geldim
galiba. Ben Sinem’e bakmıştım ama.”
“Buyurun, ben abisiyim.
Kendisi burada değil.”
“Ha öyle mi? Ben kendisiyle
görüşmek istiyordum. Bana adresinin burası olduğunu söylemişti.”
“Doğrudur, önceden birlikte
kalıyorduk ama kendisi ülke dışında şu an.” Bayanın yüzünde bir hayal kırıklığı
ifadesi belirmişti. Kendisini nazikçe içeri davet ettim. İsminin Ayla olduğunu
söyledi. Bezi koyduğum yerden tekrar alıp duvardaki lekeyi çıkarmaya çalıştım.
İşin tuhaf yanı beni herhalde kazıklamışlardı. Çünkü en zor lekeleri bile
çıkartmayı garanti eden ve bir o kadar da süslü reklamlarla tüketicinin alma
isteğini kamçılayan bu şey duvardaki lekeyi bir türlü çıkarmıyordu. Leke
çıkartıcısının üzerindeki kullanma talimatını tekrar okudum. O sırada benim
“Sinem” adında bir kız kardeşim olmadığı aklıma geldi. Az önce gelen kişi kimdi
ve ben neden ona, “hanımefendi kusura bakmayın, benim Sinem isminde bir kız
kardeşim yok”, demediğimi hiç bilmiyordum. Sonra duvara tekrar baktığımda
lekenin biraz daha büyümüş gibi olduğunu gördüm. Ayla Hanım da ortalıktan
kaybolmuştu.
Sabah kalktığımda
kahvaltımı ettikten sonra birden o duvardaki leke aklıma geldi ve mayonez
damlasına benzer lekenin orada olmadığını görünce hayret ettim ve pek üzerinde
durmadım. Gün geçtikçe sanki algılamalarım değişiyordu. Acaba ben de bir sorun
mu vardı? Şehir aynı şehirdi, sabahın köründe insanlar birbirlerine bir şeyler
anlatmaya çalışıyordu. Bu karmakarışıklıkta “şeyler” hep aynıydı.
Ve yine canım yiyecek bir
şeyler istiyordu. İşe gitmek zorunda olmasam en yakın pastaneye dalıp şöyle
güzel bir iki dilim çikolatalı pasta yemek istedim. Ama işe gitmek zorundaydım
ve istemeye isteye büroya gittim. Bürodaki insanların yüzü tanıdık değildi.
Birine eski çalışanlara ne olduğunu sordum.
“Eski çalışanlar mı?
Bilmiyorum, ben hemen hemen altı yıldır buradayım.”
“Ama nasıl olur? Ben burada
çalışıyorum. Sizi hiç görmedim.”
“Beyefendi, sizin neyiniz
var? Bakın çalışıyorum. Lütfen beni meşgul etmeyin.”
Çaresiz çalıştığım odaya
doğru gittim ama orada başka biri vardı. Birden içimi bir korku sardı. Bir an
acaba adresi mi şaşırdım dedim ama kaç yıldır gittiğim yeri unutmam imkansızdı.
Acaba bu bir rüya mıydı? Hemen oradan dışarıya çıktım. Doğrusu nereye gideceğimi
pek bilmiyordum. Eve doğru yöneldim. Çok şükür, evim yerli yerinde duruyordu.
Kendimi içeri attım. Derhal kanepeye uzanıp biraz kitap okumayı denedim ama
aklım hala iş yerindeydi. Sanki bu bilim kurgu filmlerindeki gibi bir durumdu.
Acaba geleceğe mi sıçramıştım. Televizyondan bugünün tarihine baktım, 25 Eylül
2048 tarihini gösteriyordu ki tarihte anormal bir durum yoktu. Dün ayın yirmi
dördüydü. Sonra birden içimden kendime gülmek geldi. Saçma sapan bir duyguya
kapılmıştım, ne yani zamanda yolculuk yapmak belki imkansız değildi ama o kadar
kolay olamazdı diye düşündüm.
Bana telefon geldikten
sonra durumu anladım. Arayan patronumdu ve bana bugün kamera şakası yapmışlardı.
Mesai arkadaşlarımın yerine oyuncular yerleştirmişlerdi ve ben bu şakayı bir
hafta sonra televizyondan izleyebilecektim. Nasıl sevindiğimi anlatamam. Bir an
kafayı yediğimi sanmıştım. Ferahlamanın verdiği mutlulukla gidip ılık bir duş
aldım ve gecenin ilerleyen saatlerinde rüyalar alemine doğru yola çıktım.
Fatih yine sinirlenmişti. Yine bu programın
ayarıyla oynuyorlardı. Durumu düzeltmek için bu seferlik bir şeyler yapmıştı ama
o hınzır kişi her şeyi bir anda mahvedecekti. Yapay Zeka Bölümünde çalışanlardan
şüphelenmiyordu ama arada sırada kardeşi Cemil fakülteye gelip bilgisayarın
başına geçiyordu Eve gidince hemen kardeşini buldu:
“Ne yapıyorsun, az daha doktora çalışmamı mahvedecektin.
Parametreleri sürekli değiştirip durma. Bu bir bilgisayar oyunu değil!”
“Aman abi, ben bir şeye dokunmuyorum ki?”
“Yalan söyleme. Bal gibi de müdahale etmişsin işte.
Simülasyonuma lütfen bir şey yapma. Senin yüzünden davranışsal tepkileri
değişiyor. Bak bu proje çok önemli. Kariyerim buna bağlı. Bana söz vermeni
istiyorum, yoksa bir daha asla o bilgisayara dokunamazsın. Tamam mı?”
“Peki Fatih Bey.” Cemil bozuk çalıyordu ama bu Fatih’i
etkilemedi. Bir dahaki sefere önlem olsun diye programa şifre koyacaktı. Çünkü
kardeşine güvenmiyordu.
|