|
Korkunç bir görüntü… Arka arkaya birbirine
çarpan iki kuru kafa kahkahalarla inliyor. Boşluğu dolduran
kanlı sular koca bir ağızdan içeri akıyor; yarık bir
vücuttan dışarı fışkıran kan bir şelale misali olmayan
şeyleri kızıla boyuyordu. Arka fonda iniltilere karışan
belirsiz bir çığlık sesi çalındı kulağına. Giderek yükselen,
bu korkunç kolâjı yarıp geçen ve fonu kaplayan bir ses. Bir
andan daha kısa süre sonra, kaynaksız ses artık fonun
kendisiydi. Ardında ki tüm korkunçluk anlamsız kalıyordu
sesin karşınında. Ses hepsinden daha saf,hepsinden daha
iğrenç.Ve o ses, katlanabileceğinden çok daha fazlasını
haykırıyordu. Çığlık acıyla doldurdu kulaklarını. Her
şeyiyle gerçek bir acıydı bu Tüm kulakların duyabileceği
kadar gerçek. Çığlık fonun dışına taşmaya başladığında ise
artık çok geç kaldığını biliyordu. Korku hiç karşılaşmadığı
bir şekliyle daladı vücudunu. Soğuk, ıslak bir
korku,yapış-yapış kırışık bir korku.
Kırışık? Kırışık korku olur muydu ki? Olmazdı
elbet. Hem zaten kuru kafalar korkmazdı. O bir kuru kafaydı.
Sadece çığlık atan bir kuru kafa. Göz çukurları ışıkla dolu
bir kurukafa. Gözlerini acıtan bir ışık.Olmayan
gözlerini.Korkunç çığlığın,olmayan kulaklarını acıtması
gibi.Acı dolu gözlerini kırpıştırdığında görebildi eline
dolanan şeyi.Teriyle yıkadığı çarşafı parmaklarını morartana
kadar sıkmıştı.
Yapay ortam panelinin taklit Güneşinin, taklit
ışınları yüzüne vurmaya başladığında ayılmaya başlamıştı
Ekrem. Ama birkaç dakika daha geçmesi gerektiğini biliyordu;
beyninin çalışmaya başlaması için. O zaman daha mantıklı
düşünebilirdi. Şimdilik aklına gelen tek şey çilekli
pastayla yastığı arasında ki benzerlikti. Bilinçaltından
kopup gelmiş birkaç komik simge alakası daha gülümsetti onu.
Gülüyordu ama neden güldüğünü anlaması için beynini
beklemesi gerekiyordu. Neden güldüğünü anladığında ise
gülebilme yeteneğini çoktan kaybetmiş olacaktı. Zira
işlemcilerle dolu bir beyin gülme gibi eylemler için pekte
uygun bir araç sayılmazdı. Sonra birden suratını kaplayan
kara kızıl saçları fark etti. Yanına uzanmış derin iç
çekişlerle sağdan sola kıvrıla-kıvrıla uyuyan genç kız
saçlarıyla yüzünü kamçılıyordu usulca. Uykusunu kaplayan
derin karabasan şimdi anlam kazanıyordu işte. Birkaç dakika
kadar mahmur bakışlarla süzdü kızı. Çığlık seslerinin bile
bölemediği huzurlu uykusunda, küçük timsahlar ve adını
bilmediği başka sürüngenlerin şirin karikatürleriyle
süslenmiş beyaz pijamasıyla çok masum görünüyordu. Hatta
biraz fazla masum… Pembe dudaklarının arasından süzülen
salya gece boyunca kurumuş, ağzından aşağıya çenesine doğru
beyaz bir iz çekmişti. Kusursuz bir tasarımdı yanında duran
şey. Tüm varlığı olması gerektiği gibiydi, her bir güzelliği
ve her bir çirkinliğiyle. Derin bir şefkat ve hiçte ona göre
olmayan bir dizi duygulanım gezindi beyninde bir süre.
Kaynağını bildiği ancak sonlandırmak istemediği bir dizi
duygulanım.Ama kız bunu gerçekten anlayabilir miydi? Kendisi
ne yaptığını anlayabilmişti sanki. Aşkı da taklit etmeyi
başarabilmiş miydi acaba? Eğer gerçekten başarabildiyse bile
bunu her ikisi içinde yapmış olması gerekliydi. O ve kız
için.
Adrenalin salınımını yeniden düzenleyip kovdu
kafasındaki hayaletleri. Anlamsız düşüncelerde en az boş
kahkahalar kadar gereksizdiler. Gözlerini kapadı ve bekledi,
vücuduna dolan adrenalinin yarattığı küçük kasırganın
dinmesi için birkaç saniye daha gerekliydi. Kasılan vücudunu
derin bir nefesle düzeltti. Şimdi güne hazır sayılırdı.
Kızın anlına küçük bir öpücük kondurup, elinin tersiyle
alnında arta kalan tükürüğü bilinçsizce temizlemesini izledi
ilgiyle. Tavanda ki yuvasından fırlayarak benzer bir ilgiyle
kendisini izleyen program denetimcisine “program 556” diye
fısıldadı odadan çıkarken. Denetimci programlama dilinde 556
diye tekrarladı efendisinin isteğini.
Kısa bir su spreyi banyosunun ardından fazla
su harcamadığı için kendisini tebrik eden merkezi bina
denetimcisinin titrek sesi yankılandı. “Toplum, birbirlerine
saygılı bireylerden oluşur” dedi yönetici arada sırada başka
sloganlar kullandığı da olurdu ama en popüler olan buydu
herhalde ki bir günde defalarca duyardı bu lafı. Bir
toplumun parçası olduğunu duymak hoştu aslında insana
kendini güvende hissettiriyordu. Hemen arkasından ekledi
titrek ses; “Tebrikler! Olgun yaşamınız bugün fazladan 20
yaşam puanıyla ödüllendirilecek.” Bu iyiydi işte 20 puan
demek yepyeni bir program denetim kartı demek olabilirdi.
Ona yükleyebileceği senaryoları düşündü. Yeni fantezilerin
sıcak dalgaları yayıldı beyninde, yeni hastalıklar yepyeni
sapıklıklar beyin kıvrımlarında gezindi kısa bir süre. Ama
kaba sapıklıklardan çok daha korkunç günahlar bekliyordu
onu. İşe yetişmeliydi.
Giysi dolabına yönelirken şahsi yaşam asistanı
bir yılanı andıran mekanik tıslamalarla karşıladı onu. Bir
portakal büyüklüğünde ve fazlasıyla da portakala benzeyen
tasarımıyla çevresinde bir tur döndükten sonra sahibinin
gözleri önünde durdu portakal. Sadece sahibiyle kendisi
arasında geçen optik bir muhabbete dalmışlardı. Mimiksiz,
vurgusuz, harfsiz, kelimesiz bir muhabbet.Matematik lisanlı
bir muhabbet.Küçük portakal kendisine günlük dökümleri
iletiyordu. Sohbet bittiğinde Ekrem bugün yapması
gerekenleri biliyordu artık ve tabi bir de hava durumunu.
Bugün “Hür Gün” isimli küçük bir yerel basın penceresini
“örtmesi” gerekiyordu. Bir angarya daha diye söylendi kendi
kendine. Ama en çok hava durumu kızdırmıştı onu. Yağmurdan
nefret ederdi, özellikle de evde ıslanabilecek kadar bile su
olmadığı zamanlarda. Yeni aldığı ısıl dönüştürücülü ceketini
ıslatmaya yetecek kadar su vardı ama kendini damlalıkla
yıkamak zorundaydı. Sonra dışarıdan dökülen şeyin su
olmadığı gerçeğini hatırlattı kendine. Aklının eremediği bir
sürü kimyasal ve hidrat sondajıyla hazırlanmış bir kokteyldi
yağan şey. Küresel belediyelerinin son hizmetiydi sadece.
Mutfakta bulduğu birkaç şeker çubuğu ve
sıkıştırılmış protein destekli multivitamin haplarıyla
hazırladığı küçük kahvaltısını bitirip yola koyuldu. Yağan
yağmura aldırmadan oradan oraya derin bir sükunetle
ilerleyen kalabalıklar doldurmuştu İstanbul sokaklarını
yine.Bu insanlar daima dışarıdaydılar.Hep bir etten yığın
karşılardı dar sokaktan caddeye çıktığında Ekrem’i.Kimliksiz
bir sürü surat Ekrem gibi biri için hiçbir anlam ifade
etmiyordu bu suratlar.Anlam atfedilene kadar her şey
anlamsızdı onun evreninde.
Albright Caddesi, üst üste yığılmış gazete
balyalarına benzeyen dev binaların gölgeleriyle çizdikleri
kara dalgalarla kaplıydı. Belli belirsiz solgun bir ışık
huzmesinin hayat verdiği manzara, modern sanat
süprüntülerden birine benziyordu bu haliyle. Kuzeye doğru
uzanan uçsuz bucaksız bina ormanı içinde kaybolmak için
fazla uğraşmayaysa hiç gerek yoktu. Bu görkemli manzara çok
az insana geçmişi hatırlatabilirdi oysa 70 yıl evvel yaşanan
ikiz depremde her şey altüst olduktan sonra uzunca bir süre
kimse cesaret edememişti bu şehir denen cesedi diriltmeye.
Neyse ki “Yaşam Limitet” şirketi, ekonomi tarihçilerinin
“üçüncü deprem” diye tanımlamayı pek sevdikleri büyük
buhrandan sonra şehri molozlarıyla birlikte satın alma
lütfünü göstermişti. Şehrin koca tarihinden geriyeyse sadece
adı kalmıştı. Caddelerden, çöp kutularına kadar her şey
başkaydı artık. Daha parlak, daha güçlü, daha aydınlık, daha
modern,daha uygarsı.
Gerçi hoş İstanbul’dan pek evvel koca bir
ülkeyi ve pek tabi ondan çok öncesinde ise koca bir gezegeni
satın almış sayılırlardı. Kimin kime ne sattığı uzun süre
tartışma konusu olmuştu elbet ama kimin kime ne dediği
kimseyi ilgilendirmiyordu artık. Ne de olsa Ekrem ve Ekrem
gibiler işlerini hep çok iyi yapmışlardı. Satılabilecek bir
şeyler olduğu sürece bir satıcı bulmak hiçte zor bir iş
sayılmazdı. Üç kuşaktır şirket “yönlendiriciliği” yapan biri
olarak bu gerçek beynine kazınmıştı Ekrem’in. Dedesinin
buralara geldiği günleri hatırladı birden. İhtiyar ölmeden
önce oğluna, oğlu da kendi oğluna emanet etmişti o anıları.
Şimdi beyninin en güzel yerlerinden birindeydi bu
görüntüler. Samatya, Yedikule, Çarşamba, Karagümrük,
Kasımpaşa, Kadırga, Sulukule, Balat, Fener, Şehremini
Üsküdar daha ilk depremde yerle bir olmuşlardı. Varoşların
iç içe geçtiği semtlerin yıkıntıları arasında dolanan leş
köpekleri, ceset kokuları içinde yemek sırası bekleyen yitik
bedenler, şehri boşaltma hevesiyle dört bir yana kaçışan
araçların yarattığı çelik yığınları ve hepsinin ortasında
bir ilah gibi yükselen şehrin tek sağlam binası “Mavi
Plaza”.Dedesi ilk o zaman görmüştü “Mavi Plaza”yı. Şehre
adım attığı ilk gün önce ikiz depremlerin şoku sonra da Mavi
Plaza’nın görkemi karşılamıştı dedesini. Ve dedesi ilk
görüşünde anlamıştı geleceğin ne olduğunu. Ülke Mavi Plaza
demekti. Ülke “sağlam kalan” demekti. Gerisi bir kaç
saniyede çöken o varoşlardan ibaretti. O anların görkemini
hissetmeye çabaladı bir süre. Beyni görüntüleri bir ileri
bir geri sarıyor; dedesinin buruk sesi kulaklarını
yalıyordu.
Ama şimdiki zaman en önemli şeydi artık. Ekrem
şimdiki zamanda 2 sınıf bir yönetici adayıydı. Sülalesinin
doruk noktasıydı o.Şehrin C düzleminde dayalı döşeli geniş
bir ofis dairesi vardı. Gerçi şimdilik bir aracı yoktu ama
zaten C tarafında kimin araca ihtiyacı vardı ki? Diğer
düzlemlerde de umurunda olabilecek birileri olmadığına göre
bu da bir problem sayılmazdı. En önemlisi ise Ekrem,
hayatını kapladığını ancak şimdi fark edebildiği derin
boşluğu keşfetmişti. Maddeyle kapatılamayacak bir boşluktu
bu. Ekrem gibi biri için maddenin ötesi yeni anlamlar
taşıyordu. Asla algılayamayacağı ama yine de yaşamak
istediği anlamlar. Aşkla ilgili anlamlar. Kıza karşı duyduğu
özlem dalga-dalga yayıldı beynine. Özlem dalgaları beyninde
aniden beliren titremeler arasında kaybolup giderken
Zamanlayıcının işe yetişmesi gerektiğini belirten uğultulu
alarmı vücudunu sarmaladı. Zamanlayıcı göz bebeklerinden
taşan dev bir pencereyle saati hatırlatıyordu. Saat sekize
çeyrek vardı ve bu koşması gerektiği anlamına geliyordu.
Seviye 2 kimliğini gururla yakasına iliştirip etten yığını
yararak koşmaya başladı. Seviye 2 işte buydu, arabası
olmayabilirdi ama istediği kadar koşabilirdi. Koştuğunu
algılayan botlarının şişirdiği küçük hava yastıklarının
üstünde bulutlara binmiş bir atlıydı o.
Mr. Soros caddesinden aşağı doğru
hızla aşağı saldı kendini yapay yağmurun doldurduğu küçük
gölcüklere aldırış etmeden. Nasılsa bu meretin en iyi yanı
pek çabuk buharlaşmasıydı. Ama anlayamadığı bir sebepten,
yolları bit türlü düzeltemeyen yerel yönetimle şu yapay
yağmurlama zımbırtısını icat eden teknisyene kadar bildiği
herkese küfür etmekten de geri bırakmamıştı kendini. Ağzını
dolduran ama ağzından dışarı taşmasına izin veremeyeceği
küfürler. Ne de olsa o bir 2.sınıftı.
Metro deliklerinden birine
ulaştığında biraz olsun rahatlamıştı.Küçük bir kuyruk
faslından sonra nihayet kurşun adı verilen küçük metro
vagonlarından birine ulaşmayı başarabildi.Meşrubat
kutularını andıran görünümleri pek güven verici olmasa da
bir yerden bir yere gitmek için kullanılabilecek en hızlı
araçlardı kurşunlar.Şimdiye kadar sadece üç büyük kaza
yaşanmıştı kurşunlarda.Üç büyük haberi de Ekrem
gölgelemişti.Gurur duyduğu çalışmalardı bunlar.Onlarca ölü
anca birkaç ince satır arasında kaybolup gitmişti
sayesinde.Bu başarılarıyla atlayabilmişti 2.
seviyeye.Anılarından aldığı güçle sıradaki vagon için
bekleşen küçük kalabalığı yarıp önlerde bir yer kaptı
kendine.Soda otomatından fırlayan bir gazoz kutusu gibi
gözlerin seçemeyeceği kadar yüksek bir hızla önlerinde
beliren vagonda iyi bir yer kapabilmişti çok şükür.Her ne
kadar yolculuk birkaç dakikadan uzun olmayacaksa da o birkaç
dakikanın mümkün olduğunca rahat geçmesi iyi olurdu.Vagon c-
1234, yolcu sayısı 22 olduğunda kimseyi beklemeden Büyük bir
kibirle sürgülü kapılarını bir sonra ki vagon için
bekleşmeye başlayan kalabalığın yüzüne kapatıp geldiği gibi
yüksek basınç iniltileriyle bir sonra ki durağa doğru yola
koyuldu.
Ekrem bu 21 yolcunun en azından
üçünü tanıyordu. Hemen karşısında bir matruşka bebeğine
benzeyen orta yaşlı kadın kendisiyle aynı departmandaydı.
Arkasında ki kel ızbandut bir üst kademinin av köpeklerinden
biriydi. Daha ilerde sadece vagonun parlak aynamsı iç
yüzeyinden yansımasını görebildiği kara kuru adamda bir alt
seviyedeyken iki yıl aynı ofisi paylaştığı ön inceleme
bürosundan bir zibidiydi. Ama hiçbiriyle iletişim
kurmamıştı. Bir şirket politikası olarak farklı seviyelerin
birbirleriyle merhabalaşmaları bile hoş karşılanmazdı. Zaten
isteseler de bu üç “şey”le konuşmak gibi bir gaflete düşmeye
niyeti yoktu Ekrem’in.
Bahadır Frank istasyonuna
geldiklerinde dördü birden sessiz sedasız,sakin adımlarla
istasyon çıkışına doğru ilerlerken adı Sam mi Sami mi tam
hatırlayamadığı eski büro arkadaşının elini hissetti omzunda
ve hemen ardından küçük bir göz teması. Ekrem tiksinircesine
önce omzuna sonra da kara parlak gözlere baktı. Hiç
kaldıramazdı bunu, sert adımlarla hızla Yaşam Limitet’in
girişine doğru yöneldi. İlk o girmeliydi kapıdan.
Yaşam Limitet’in ana merkez kulesi
yirmi ikinci yüzyılın, olmayan çağın gösterişli mimari
gelenekleri için bile fazla ihtişamlı bir yapıydı. Her biri
en az beş yüz metre karelik onlarca yapıyla çevrili Merkez
kule, en yüksek yaşam biriminden neredeyse dört kat daha
uzundu. En üst katlara hiç çıkmamıştı ama yerden en üst katı
görmek imkânsızdı. Herhalde kule bulutların üstünde bir
yerlerde sonlanıyordu. Foto statik bir dış kaplama
kullanmışlardı kuleyi tasarlayanlar. Güneş ışınlarının
geliş açısına göre altından türkuaza kadar giden değişik
renklere bürünüyordu merkez kule. Bu haliyle Yaşam Limitet
bir şirket genel merkezinden çok tapınağı andırıyordu. Mavi
Plazanın devamı olduğunu iddia ettikleri ikinci bir kule de
merkez kulenin biraz ilerisinden yükseliyordu. İşte burası
tam bir mabetti. Yeniçağın yeni dininin temsilcileri burada
ibadet ederler; büyük tanrının Kazanç ruhuna kurban edilen
merkez hisselerinin ala siyah, elma kokulu dumanları
arasında, ilk peygamberleri Calvin’ in önderliğiyle on büyük
aziz ve beş büyük evliya için dua eden muhasebecilerin
çılgın dua nameleri kaplardı gün batımını ve gün doğumunu.
Ekrem de her kalbi iman dolu hissedar gibi büyük inancın
bir parçasıydı ama sanıldığı gibi Tanrıya yakın olmak gibi
bir derdi yoktu onun. En azından kazanç ruhu dışındaki
parçalarına ne kadar yakın durduğunu umursayacak fazla
müminle karşılaşmakta pek mümkün değildi zaten,bir çoğunun
tanrısı hala yeterince yeşildi.
Girişte kendisini bekleyen basın
ve halkla ilişkiler departmanı seviye iki asansörüne doğru
yöneldi girişte ki hoş geldiniz memurları ve Şirketin pek
sevdiği, Işık Yolu tarikatının müritlerine aldırmadan. Hep
aynı şeyleri tekrar eden kimseleri sevmezdi. Onların
beyniyle siber nörotik devreleri arasında sevmediği bir
ilişki olduğunu düşünürdü hep. İkisi de aynı şey için aynı
şeyi tekrar için yapılmışlardı.
Şahsi ofisine ulaştığında derin
bir soluk aldı.Seviye 2 çalışanlarının yaşayacakları yerler
konusunda pek cömert davranan şirket ne yazık ki aynı
hassasiyeti çalışacakları yerler konusunda
gösterememişti.Birbirlerinden polimer paravanlarla ayrılmış
onlarca ofisin olduğu yüzlerce kat vardı.Bazen şirketin
neden bu büronun çalışanlarını bu kadar özenle
birbirlerinden ayırdıklarını merak ediyordu.Neden
korkuyorlardı acaba? Şirketler arası sanayi casuslukları
hatta kukla hükümetler aracılığıyla başlatılan kanlı şirket
savaşları bir sır değildi ama tüm bu barikatlar, iletişim
kısıtlamaları, frekans takipleri vs… ne kadar işe yarardı
ki?
Bir masa bir sandalye ve dış
mekânın çeşitli kopyalarının yüklü olduğu küçük bir çevre
düzenleyiciden ibaretti ofisi. Ve tabi birde merkezi bilgi
işlem bürosuna bağlı bir genel hat terminali. Ya da diğer
adıyla “termanet”. Aslında önemli olan tek şeyde buydu küçük
ofisinde. İnternet uygulamasının geliştirilmiş bir sürümüydü
bu terminal. Bilginin durmadan akıp geçtiği, her tür
yaratıma ev sahipliği yapan bir havuz.Her şeyin olduğu ama
hiçbir şey olmayan şey. Küçük bir kutucuk ve kutuyla
iletişim halinde kablosuz bir alıcı hepsi bu. Gerisini
Tanrının Mekanik ruhu sağlamıştı kullarına, koca bir beden.
Bu iş için evinden dışarı çıkmasına gerek bile yoktu aslında
ama her şirket biraz paranoyak sayılırdı.
Belindeki küçük alıcıyı açıp
bağlandı terminale.Birkaç saniye sonra terminalin,bilginin
bir parçasıydı.Her şey beynindeydi artık.Kısa bir süreliğine
de olsa tanrı olmuştu.Teknoteologların deyimiyle Tanrının
bilgin ruhu dolmuştu bedenine.Ama basit bir şirket çalışanı
olduğunu kendisine hatırlatmak istercesine sanal asistanı
dikildi karşısına.Evdekinin sanal bir kopyası.Sanal portakal
günlük programını ve yeni mesajları dizdi önüne.”Matkap’ın
Son Maceraları” başlıklı bir reklam mesajı fırladı
aniden..Sansar suratlı bir pazarlamacı, parçalanmış kadın
bedenlerinin mide bulandırıcı görüntüleri arasında
soruyordu;”tecavüzün saf heyecanı,yaşamak istemez misin?”
Sadece 4 yen veya 5.99 Afro.” Ve ekledi “unutma önemli olan
deneyimdir” Şehrin son seri katilinin birbirinden gerçek
deneyimleriydi sattığı şey. Hemen arkasından başka bir sanal
pazarlamacı yapıştı bulunduğu terminal hattına;”Yepyeni!!!!
El Hamra savaşının son güncellemeleri. Arap Birliğinin
çöküşü, savaşın en sıcak anları ve hepsi bir askerin
gözünden canlı! Hadi sadece 2.99 dolar. Mesaj
bombardımanından kaçmak için temiz bir hat bulana kadar epey
oyalandı.. Ne tanrıydı ama.
Önce angarya diyerek başladı mesaisine.Hür Gün
isimli küçük bir yerel haber dağıtıcısının eline bir
şekilde geçmiş görüntüler çok rahtsız etmişti,Yaşam
Limitet’i.12 dakikalık kısa bir video kaydında,Yaşam
Limitet’e bağlı İleri Askeri Taktik Birimi,”Sathı Müdafaa”
isimli küçük bir örgütün silahsız üyelerini kurşuna dizerken
görülüyorlardı.Böyle durumlarda Ekrem gibi “bilgi
kodlayıcılar” devreye girerdi.Teori de çok basit bir işti
Ekrem’in yaptığı.Bir dizi veriyi çeşitli simge ve rakamlara
göre kodluyor ve var olan kaydın içine
karıştırıyordu.Sonunda bir süre sonra kaydın sahipleri
bile,Ekrem’in kodladığı;”ölümü hak etmiş huzur bozucu sathı
müdafaacılar temasına inanır hale geleceklerdi.En azından
çoğu beyin için bu böyleydi.
“İnsan zihni bir bilgisayardan çok da farklı
değildir. Ve her bilgisayar gibi insan beyni de kodlarla
çalışır. Bir bilgisayarın saydığı bilgileri
değiştirebiliyorsan kodlar yardımıyla beynin saydığı
bilgileri de değiştirebilirsin pek ala.” Bu sözler, onun
Gates Üniversitesi’nde bilgi dağıtım hatlarını kontrol
ederken tanıştığı, Nöroteknoloji profesörüne aitti.Kadın
”Paraspilyen” isimli teorisini anlatıyordu heyecanla.
Zavallı ahmak teorisinin içinde yaşadığını bilmiyordu neyse
ki.
Angaryadan sonra kendi büyük projesine
dönebilirdi. Yaşam Limited ve onun diğer 8 büyük ortağı için
tasarlanmış bir plandı bu. Özellikle biyonik veya
biyomekanik vücut parçaları ve genom biyolojisi üzerine
çalışan Yaşam Limitet’in asla hayır diyemeyeceği bir şey
varsa o da bir yerlerinin bozulduğunu düşünen korkmuş
müşterilerdi. Ekrem son kodlaması sayesinde özel olarak
seçtiği birkaç yüz yağlı müşteriyi yeni kalpler yeni
böbrekler ve hatta yeni vücutlara ihtiyaçları olduğu yönünde
ikna edebilecekti. Ama bu iş diğer çalışmalar kadar kolay
sayılmazdı. İnsanlar söz konusu sağlıkları olduğunda daha
fazla düşünme eğilimindeydiler ve bu da daha fazla kodlama
demekti. Ayrıca başka büyük tröstlerin, devasa araştırma
ortaklıklarının, çılgın tarikat örgütlerinin, tekellerin ve
daha başka bir sürü sermaye yığınının cirit attığı bir
piyasada çalışmak fazlasıyla tehlikeliydi. Elbette tüm
yapılanlar yasa dışıydı. Şirketlerin serbest piyasa çılgını,
teknokratları için bile fazlaydı bu. Ama gök kubbe bile
onların değil miydi ki?
Sanal klavyenin, sanal tıkırtıları arasında
hiç de sanal olmayan keskin bir sırt ağrısı sayesinde akıl
edebildi zaman kavramını. Korka korka bakabildiği saat
kutucuğu 19.49’u gösteriyordu. Zamanlayıcı dedi kendi
kendine. Hâlbuki Zamanlayıcı kendinden bıkalı neredeyse 45
dakika geçmişti. Hızla her şeyi kaydedip dışarı attı
kendini.”Çalışabildiği kadar çalıştır” politikasını kendine
ilke edinen Yaşam Limitet, mesai sınırlaması denen şeyden
habersiz olduğundan kimse son 12 saattir orda olduğunu
hatırlatma gereği duymamıştı.
Hayatında belki de değer verdiği tek şey
“Çöplüğün” girişinde onu bekliyordu. Yada en azından o öyle
umuyordu.
Çöplük, klasik alışverişin son kalelerinden
biriydi. Satın alırken hala ellerini kullanan herkesin
istediği her şeyi bulabildiği, nostaljik bir anıt; Şehrin
merkezinde para pompalayan yaşlı bir kalpti çöplük. Neo
punklar, Neo liberal zübpeler, neo-müminler, neo-sapıklar,
neo-muhafazakârlar, neo-teistler, neo-neolar. Kısaca neo
olan her şey en azından bir kez bu kalbin içinden geçmişti.
Ekrem hızlı ve korkmuş adımlarla Çöplüğe adım
attığında, yapabildiği tek şey bakınmaktı. Bakıyor ama
göremiyordu. Hayatının en hızlı koşusunu yapmıştı ve kalbi
vücut basıncını kontrol etmek için tüm kanını kullanıyordu.
Gözlerine kan pompalanması için birkaç saniye daha
gerektiğini biliyordu ama yine de bakmaktan kendini alamadı.
Gözlerini saran pus dağılmaya başladığına, aradığı şeyi
bulmuştu.
Çöplüğün antik saat kulelerinin direklerinden
birine yaslanmış halde onu bekliyordu program 556.Öfkesi her
halinden belli oluyordu. Gri bir pilot tulumu vardı
üzerinde. Kollarını birbirine dolamış, sol ayağının tabanı
direğe dayalı bir halde ağzında ki bedava ürün kürdanını
hırsla döndürüyordu. Sabah yatağında bıraktığı alev saçlı
masum güzellik yerini karanlıklar kraliçesine bırakmıştı.
Kömür karası saçlar ve siyahın her tonuyla süslü, öfke dolu
bir surat. Yaşayan her şeyi öldürmek isteyen bir surattı bu.
Ve hiç şüphesiz bu binada yaşayan her şeyi öldürebilirdi
de.Program 556 ‘ya kodlandığı gibi: Uysallık hırçınlıkla yer
değiştirmişti. Program 556’nın sürülü olduğu biyosentetik
mucize, daha girişte algıladığı Ekrem’in yaklaşmasını
bekliyordu.
“Serap!” diye bağırdı Ekrem. Koca kollarını
açıp Serap’a doğru ilerledi usulca. Serap ağzında ki kürdanı
suratına doğru tükürerek “tam 2 saat” dedi öfkeyle.Ekrem
aptal gibi ne yapacağını şaşırarak boşta kalmış kollarına
baktı bir süre.Daha önce hiç gerçekten sinirlenmiş bir
kadınla uğraşması gerekmemişti.Biraz sonra ağzından birkaç
kelime dökülebildi.
-“Basit bir hata” Parmaklarıyla kafasına
hafifçe vurarak“Fazla mesai,biraz fazla kaçtı galiba”
Kız, kollarını kavuşturup uzun- uzun süzdü
Ekrem’i; programın devamını sağlamak için bir bahane ara
gibiydi. Sanki tüm kontrol onun elindeydi. Sanki karmaşık
bir sibernetik ağı değil de basit bir ruh yönetiyordu
benliğini. Kısa süren göz mahkemesi sonunda Kızın suratını
kaplayan öfke bir parça olsun dağıldı. Ellerini Ekrem’in
üstünde gezdirip çocuksu bir edayla şöyle dedi;“Terma Roya,Affedildin!”
ve kendini Ekrem’in kollarına bıraktı.
Antik diller hakkında da çok şey
bilirdi Serap. Ne de olsa kültürlü olmaya programlıydı.

Beline dolanmış sıcaklığı
hissetmek huzur veriyordu. Vücuduna dolanan et. Et ve kemiği
seviyordu Ekrem. Tam bir etçildi o.Gerçeğin tüm kirinden
arınmış ve tüm güzellikleriyle kutsanmıştı yeniçağın et
bebekleri. Sanal yaşamlar hurdalığı, her türden fantezisini
gerçek kılabilir; Beyninin kabul etmek istemeyeceği
gerçekliklerle donatabilirdi zihnini. Ölebilir, öldürebilir
ve bunu defalarca tekrarlayabilirdi. Ama hiçbiri bu heyecanı
yaşatamazdı ona. Başkaları için belki ama onun için asla.
Zaten bu sebeple sevgi serisi bir insansı sipariş etmişti.
Elinde ki tüm yaşam puanlarını kullanması gerekmişti.
Mekanik olarak tamamen şirketin ortaklarından “BioCell”’e
ait olabilirdi. Ama BioCell, o hazinesinin beynini açtığı
andan itibaren tarih olmuştu. Beynine ait her parçayı
yeniden tasarladı. Her bir deneyim,her bir anı
parçacığı,hayatta olmakla ilgili her şey.Müşterilerinden
çaldığı,özel bellek alanları sayesinde başarmıştı bütün
bunları.Yoksa, yaşam konusunda tam bir zırcahildi.Her
simgeyi kodlayabilirdi belki ama çok azını
kavrayabilirdi.Serap’a ne kadarda az benziyordu.Serap
kavramları anlamak ve öğrenmek için yapılmıştı.Sıradan yapay
yaşamlardan ve zekalardan farklıydı.Kodlanmış bilgileri
değil,kodladığı bilgileri yaşıyordu o.Kendine ait adetler ve
obsesif davranışlar geliştirebilirdi.Hatta delirebilirdi
bile.Sadece karakterine ilişkin fanteziler geliştirmek
kalıyordu Ekrem’e.Program kartlarına yüklenen
düşünceler.Sevdiğiniz birinden bir şeyler rica etmeye
benziyordu.Serap aslında Ekrem’den çok daha gerçekti.Ya da
en azından inanmak istediği şey buydu.
Sıcaklığı daha fazla hissetmek için daha sıkı
sarıldı Serap’a. Sensorlar bu yeni gelişmeyi daha çok şefkat
ihtiyacı olarak algıladı hemen. Çöplüğün özel bir plastik
türevinden imal edilmiş etrafı türlü mağazayla çevrili minik
sokaklarında ilerlerken, Ekrem dudaklarını kaplayan derin
nefesle irkildi. Serap belki de ilk kez herhangi bir istekte
bulunmadığı halde öpüyordu onu. Taze nane ve vanilya tadı
yapıştı dudaklarına. Silip atamayacağı bir tattı bu. Asla
unutmak istemeyeceği bir tat. Beyni hızla kaydetti bu anı,
artık taze nane ve vanilya Serap demekti hayatında. Her ne
kadar tadamıyorsa da garip bir şekilde kıza duyduğu arzu
kısa bir süre için tat duyusunu diriltebiliyordu. Korkarak
sordu Ekrem;”Artık kızgın değilsin değil mi?”Kız, kara
çizgilerle dolu yüzünde beliren tatlı bir tebessümle;”Olmam
gerekenden daha çok değil”.
Serap’ın kendine has üstün espri yeteneğini
hatırladı. İstediğinde çok komik biri olabilirdi Serap.
Ekrem korteks implantları yüzünden artık neredeyse kaybolmuş
mizah yeteneğine rağmen gülmeye çalışarak;”Kızgın olmanı
istemezdim ama işte program denetimi bu iş için var.Belki de
karanlık kişilik tanımını biraz daha genişletmem
gerekirdi.”Sonra tatminkar bir ifadeyle “Ama merkezi
kişiliğin bir kere daha galip gelmişe benziyor.”Bu bile
Ekrem için büyük mucizeler zincirinin parlak parçalarından
biri sayılırdı.Çelik bebeğinin sibernetik ruhu gerçek var
oluşa bir adım daha atmıştı.”
Şaşırarak sordu Serap;”Neden karanlık bir
kişiliğim olmasını istedin ki?” Ekrem beyninin
derinliklerinde saklı kalmış bir utangaçlıkla cevap verdi; “
Karanlığı severim,hem siyah da sana yakışıyor.” Kız,
kollarını açıp bir tur attıktan sonra, hafif bir alayla
sordu;”Çevrene bak, çevren yeterince siyah değil mi?
Karanlık her şeye bulaşmış daha fazlasını istemek, Şarap
fıçısında üzüm istemeye benziyor.”
“Belki ama üzümünde ayrı bir tadı var değil
mi?” Serap Ekrem’in sayılı akıl saldırılarından birine tanık
olmuştu. Ama cevap vermesi uzun sürmedi.”Sarhoşken anlamsız
bir tat” Ekrem saygıyla karışık bir özlemle baktı Serap’a. O
ya bir mucizeydi ya da Siber sentetiğin ulaşabileceği son
nokta. Kız konuyu değiştirmek istercesine ekledi;”Yemek
yiyelim mi?”
Çöplüğün bir diğer var oluş sebebi de
restoranlarıydı. İnsan türü birçok arzusunu sanal âleme
taşımış olabilirdi ama yemek eylemi hala yeterince
özgündü.(en azından birçoğu için) Ve yirmiyi aşkın
restoranıyla Çöplük müşterilerine yeni tatlar vaat ediyordu.
Serap’ın uzun tercih listesinden bir yer
beğenmesi fazla uzun sürmedi. Buraya her gelişlerinde
genelde koyu baharatlı soslarıyla meşhur Arap
restoranlarından biri olan “Ortadoğu” isimli küçük mekâna
doğru koşardı Serap. Ekrem için her şey yağ, protein ve
şekerden ibaret olduğundan hiç fark etmiyordu nerede yediği.
Oysa Serap bir robot için fazla obur sayılırdı. Her ne kadar
yediklerini sindiremese de, kendine ait bir tat hafızasıyla
donatılmıştı. Ama gerçekliğine taparcasına inandığı kızın,
büyük bir dikkatle aynanın karşısında iç aksamını açıp dolan
öğütme birimini lavaboya boşalttığını görmek, içini burkardı
hep. Sakat bir meleğe benziyordu kız böyle zamanlarda.
Serap büyük bir heyecanla sinilerin etrafına
serpilmiş şiltelerden birine yayıldı. Ekrem fazla acele
etmeden Serap’ın yanında bir yer buldu kendine. Çömelmekten
nefret etse bile bunu belli etmemeye çalışıyordu.
Mekân bir sürü klişe doğu figürüyle süslüydü.
Otantik mekânlar yaratmak konusunda fazlasıyla becerikli
sayılırlardı ama Ortadoğu haritadan silindiğinden berri doğu
figürleri konusu epey karışık bir konu olmuştu. Restoran bu
haliyle bir müzeyi andırıyordu. Garsonlarsa Ortadoğu
modasına ait olduğu düşünülen gümüşi şalvarları, kısa
metalik yelekleri ve kafalarına sardıkları gri poşularıyla
Ortadoğuludan çok Ortadoğulu uzaylılara benziyorlardı.
Kendisine yüklenen kişiliğinden artık
neredeyse tamamen sıyrılmış bir halde elindeki menüyü
inceledi uzun uzun. Gerçi menüye ilişkin tüm ayrıntıları
uzun süre önce kaydetmişti belleğine ama doğal olmak temel
programının bir parçasıydı. Kendisini pür dikkat izleyen
garsona doğru dönüp;”Babagannuş, muhammara ve humus ve
yanına da bir porsiyon yoğurt, çilekli” dedi dudaklarını
bükerek. Garson bütün bunların yanında çilekli yoğurt
isteyen birini ilk defa görmenin şaşkınlığıyla kafasını
sallayıp adama doğru yöneldi. Ekrem’in cevabı ise kısa ve
netti;”aynısından” dedi kabaca.
Önüne gelen acılı muhammaradan yükselen
baharat yüklü duman bulutuna aldırmadan çıplak elleriyle
girişti yemeğe Serap. İştah mantık devrelerini olumsuz
etkiliyor olmalıydı. Ekremse tabağındakileri, dünya dışından
bir organizmayı incelemek ister gibi seyretti bir süre. Kız
ağzından taşan derin bir iştahla önündekileri temizlerken
gözü Ekrem’e kaydı.Sesine hafif bir hüzün tonu
vererek;”Midesi olan sensin,yesene.” Ekrem kızın ironik
önerisine kısa bir gülücükle cevap verdi. Kızın mantık
devreleri aldığı tepkiyi hızla değerlendirdi ve “sorun çok
daha ciddi olmalı” sonucu mantık devrelerinin arasından
yankılandı. Ekrem istese bu mantık dizilimini rahatlıkla
sözlere dökebilirdi. Ama gerçeğin kutsanmış parçasına
tapıyordu o.Kız bu kez daha ciddi bir tonda sordu;”Derdin
ne?”Ekrem derin bir iç çekişle tüm rollerden
sıyrılarak;”Gerçekten bir kimliğin var mı? Yoksa bu da bir
senaryo mu? Gerçekmiş gibi davranarak beni mutlu
edebileceğin sonucuna mı vardı devrelerin?” Kız
birden cevap verdi;”Ben, Biocell, Doğu Avrupa Mareni
üretim hatlarında imal edilmiş, SV-312,117,456 kodlu
sentetik bir yaşam ünitesiyim. Temel veri değerlendirme
fonksiyonum; mutluluk. Tam 16 ay,8 gün,6 saat ve 3 dakikadır
aktifim. Ayrıntılı rapor için şirketle bağlantı kurmanız
gerekiyor.” Ses metalik bir tonda parladı kulaklarında.
Ekrem birden afalladı, vücudu buz gibi bir el tarafından
sıvazlanmıştı sanki. Tüm sinir uçları acıyla titreşerek
kasıldı. Düşmemek için sabitlenmiş krom siniye sıkıca
tutundu. Tam o anda kızın etine batan tırnaklarını hissetti.
Kız ellerini tutmuş gülümsüyordu ona.”Duymaktan korktuğun
şey bu muydu?”diye sordu kaşlarını gererek. Sesi eski
sıcaklığına kavuşmuştu. Çevredekilerinse umurunda bile
değildi olup biten.
Ekrem konuşabilmek için epey çabalayarak;”Biocell
hala kafanın içinde mi?” diyebildi güçlükle. Serap adamın
alnına küçük bir fiske atıp, yağlı, yemek kokan ellerine
aldırmadan bir süre okşadı Ekrem’in suratını. Ve arzu dolu
bir edayla dudaklarını araladı. Ekrem bu teklife hayır
diyemezdi. Hayatta kalmak istercesine sarıldı kızın siyah
dudaklarına. Gerçeğe karşı içinde beslediği tüm nefret sanki
akıp gidiyordu dudaklarından. İçinde ki kir ve pislik kızın
kara dudaklarında kayboluyor ve Ekrem belki de hayatında ilk
kez kendini iyi hissediyordu. Derin soluk alıp verişlerle
kız kendini geri çektiğindeyse, göbek bağı kesip koparılmış
küçük bir bebek gibi kala kalmıştı Ekrem, bir kaç saniye
önce içini dolduran ruh şimdi kaybolmuştu.
Biyomekanik eller istese un ufak edebileceği
başını nazik bir şekilde sımsıkı kavradı. Siyah incilere
benzeyen gözlerini Ekrem’in gözlerine dikerek;”Âşık olabilir
miyim? Merak ettiğin bu mu?” kız hiç tanımadığı bir ses
tonuyla konuşmuştu. Orada olmayan biri konuşuyordu sanki.
Uzaklarda kalmış biri. Ekrem “evet” dedi mırıldanarak.”O
zaman gözlerime bak, hem sen karanlığı seviyordun değil
mi?”dedi kız, sesinde küstah bir ifade belirmişti. Ekrem
denileni yaptı ve göz bebeklerine baktı uzun –uzun, önce
fiber optik lifler ve bin bir rengi barındıran foton
hücreleri gördü sadece ama içlerini dolduran karanlığın
arkasında başka bir şey vardı hiç yaşamadığı şeyin kendisi
gizliydi orada. Karanlık tüm benliğini sardı usulca ve
kendisini bekleyen şeye doğru yaklaştı. Ekrem karanlığın
içinde daha önce hiç olmadığı kadar mutluydu. Orada aradığı
her şey kendisini bekliyordu.

“Evet, doğrusu büyük bir başarı” dedi
karanlığın içinden ihtiyatlı bir ses.”Katılıyorum, bir
kodlayıcı üstelik hala aktif. Kolay bulanabilecek bir hediye
sayılmaz” diye devam etti başka bir ses.”Belki ama
paketlenmeden asla bir hediye olamaz” diye karşılık verdi
tebriklere üçüncü bir ses. Daha uzaklardan dördüncü bir
kişi;”Sinir bağlantılarını test etmek için görsel korteksi
aktive ediyorum aşama bir” dedi sabit bir tonda.”Tamam” diye
onayladı bir başkası.
Önce puslu bir görüntü doldurdu gözlerini kısa
bir süre sonra puslu görüntü titrek dalgalanmalarla düzeldi
parça-parça. Görebildiği ilk şey Serap’ın varlığıydı. Ama
kız çok daha farklı görünüyordu. Beyaz bir önlük vardı
üstünde. Bezgin bir ifadeyle not tuttuğu bilgi denetim
tabletinden yansıyan mavi ışık solgun yüzünü aydınlatıyordu.
Hiçte hayat dolu görünmüyordu artık. Öylesine topladığı
saçlarından birazı gözlerinin önünü kapıyordu. Aniden yeşil
önlüğü ve suratını neredeyse tamamen kaplayan maskesiyle
cerrah olduğu her halinden belli bir adam görüntüye karıştı,
adam elinde kızıl ışıklar saçan bir lazer neşteriyle
kafasının içinde bir yerleri keserken kendisini merakla
izleyen bir sürü başka sibernetik cerraha bir şeyler
anlatıyordu heyecanla. Başka bir adam görmeyen bakışlarını
gezdiriyordu boşlukta. Donuk maviydi gözleri, tel tel olmuş
uzun beyaz saçları, erik kurusuna benzeyen buruşmuş küçük
kafasından aşağı doğru büyük bir özenle taranmıştı. Şeffaf
steril önlük haşlanmış et pembesi tenini iyice açığa
çıkarıyordu. Yaşlı adam Serap’ın sağ koluna tutunana kadar
sendeleyerek ilerledi. Gerilerde, göremediği yerlerden
çeşitli mekanik sesler arasına karışan teknisyenlerin
uğultuları akıyordu kulaklarına.
Çevresine bakmaya çalıştı. Ameliyathaneye
benzeyen bir yerdi burası. Bir şeyin üstünde yatıyor
olmalıydı. Üstüne serili gri muşambayı görebiliyordu
Konuşmaya çalıştı Ekrem ama yapamıyordu. Ellerini oynatmayı
denedi ama başaramadı doğrusu artık elleri olduğundan bile
emin değildi. Yapabildikleri duymak ve görmekle sınırlıydı.
Cerrahlardan biri göremediği bir şeyleri
arıyormuş gibi gözlerini hedefinden ayırmadan; “tüm implant
kilitleri açık, temel korteks işlemcisi tamamen devre dışı,
bu beyni şiir yazmak için bile kullanabiliriz” dedi alayla.
Cerrahlara has kaba espri anlayışı etkisini kısa sürede
gösterdi. Yeşil önlükleriyle küçük bir çekirge sürüsüne
benzeyen cerrahlar sürüsü, isterik titremeler ve maskelerin
ardında kaybolan boğuk kahkaha sesleriyle sarsıldı.
Sarsılan yeşil sürünün içinden çıkan bir adam
kızın koluna tutunmuş sıkıntıyla bekleyen yaşlı adama doğru
ilerledi. Çirkin gülümsemesi maskesinin altından bile belli
oluyordu. Bir yerlerden fırlayan iki yardımcı kan ve kemik
kaplı önlüğünü çıkarttıktan sonra maskesini bir yana
fırlatarak kör adamın ellerine doğru hızlı bir hamle yaptı.
Ancak el aniden durdu. Adam kendini hafifçe geriye atarak
ellerine baktı sahte bir öfkeyle.”Hay aksi eldivenler” diyip
el çabukluğuyla kızıla boyalı eldivenlerden kurtulduktan
sonra devam etti manevrasına. Gözlerini kör adamın donuk
gözlerine sabitleyerek sertçe elini yakaladı sanki bir körle
tokalaştığından emin olmak istiyordu. Üstünde ki sırt tarafı
pardösü, önü smokin karışımı lacivert pamuk takımı ve hiçbir
gülümsemenin silip atamayacağı kibrinden önemli biri olduğu
anlaşılıyordu. Yeniden yapılandırmaya tabi tutulmuş yüzü
ikinci bir maskeye benziyordu. Çürümüş suratını kapayan
sentetik sıva, kahverengiye kayan esmer bir tonda
hazırlanmıştı. Kırışıklıklar kısa belirsiz çizgiler halinde
sıvanın altından taşıyordu. Adam çok ama çok yaşlı
olmalıydı. En azından yeni bir bedene ihtiyaç duyabilecek
kadar yaşlı. Uzaktan bakan biri için iki adamın el sıkışması
çağların buluşmasına benzetilebilirdi.21 ve 22.yy.ların
ihtiyarları saygıyla tokalaşmışlardı.
Adam yüzüne yerleşmiş sinir bozucu
sırıtışıyla; “Merhaba, adım Vlademir Tedsuko, KAREBRA grubu
ön izleme birimini temsil ediyorum, sizi özel olarak tebrik
etmek istedim. Gördüğüm en iyi çalışma, kodlayıcı tamamen
kontrolümüzde üstelik tüm beyin aktiviteleri olağan
seviyede. Daha önce de kodlayıcı yakaladığımız olmuştu ama
doğrusu hiçbirini beynini püreye çevirmeden tutmayı
başaramamıştık.” Kör adam kıza doğru döndüğünü
düşünerek;”O,her şeyi o yaptı, biz sadece seyrettik tıpkı
sizin gibi. Aslı böyle şeyleri çok iyi bilir.”dedi
hırıltılar içinde.
Tedsuko genç bir adamın çevikliğiyle kıza
doğru yöneldi. Hemen ardından bakışları vücudunu takip
etmişti.Kör adamın sırtını hafifçe sıvazlayarak sol elini
kıza uzattı.Kız adamın elini öfkeli bakışlarla
karşıladı.Adam havada kalan eline kısa bir süre baktı ve
bozuntuya vermeden;”Ne başarı ama!! Biliyorum bir sanatçıya
sırrını sormak kabalıktır ancak bu kez kabalaşmakta sakınca
göremeyecek kadar meraklandım.”sözlerini tehditkâr bir
tonlamayla bitirmişti. Kör adam çaresiz bir şekilde usulca
sıktı kızın omzunu.
Aslı,”yüksek duygulanım” dedi sert bir
şekilde. Tedsuko, anlamadığını belirtmek için gözlerini
kısıp başını öne doğru uzatarak;”yüksek duygulanım?” diye
tekrar etti kızın sözlerini. Aslı sabrının
sınırlarında;”uzun süreli yoğun duygu faaliyetleri nöron
işlemcilerine zarar verme potansiyeline sahip.”Belki ama
yoğun duygulanımdan kastın ne?” dedi Tedsuko sol elini bir
matkap gibi sallayarak. Kör adam “aşk gibi” diye atıldı
kızın zıvanadan çıkmasından korkarak. Aslı’ysa öfkesini
çoktan yitirmişti. Ne olduğunu anlayamayan boş gözlerle
kendisini inceleyen Tedsuko’ya merhamet dolu bir bakış
fırlattı. Bu zavallı sadece basit bir şirket akbabasıydı.Ve
akbabalar için “duygu” ,öğle yemeğinden önce patlayan
kahkahalar ve atılan çılgın çığlıklardan ibaretti.Çürük etin
cezp dolu kokusu.
Tedsuko kısa bir tereddüt anının ardından
kaybettiği bir şeyi bulmuş gibi “ha… elbette, aşk ne ulvi
bir duygu, ancak doğrusu aşkın belirgin bir biyokimyası
olduğunu bilmiyordum hem bu şeyi aşık etmeyi nasıl
başardınız. Kodlayıcılar pek de cana yakın tipler
sayılmaz.”Bir aşk kuşuyla konuşmadığının bilincinde olan
Aslı belli belirsiz alaycı bir gülümseme eşliğinde;”İşlenmiş
nörobiyolojik bireyler normal insanlardan farklılar, onların
beyinleri uzun süreli yoğun duygulanımlara özellikle de
yüksek seratonin (mutluluk hormonu)düzeyine yabancı tıpkı
sizin beyninizde de olabileceği gibi pek de karmaşık olmayan
bir kimyasal reaksiyon karmaşık devrelerini alt üst etmek
için yeterli olabiliyor. Yani üst düzey şirket kuşları
gerçek mutluluğa karşı alerjik tepkiler sergilemeye
eğilimliler” Benzetmeden pek de memnun olmuşa benzemeyen
Tedsuko bu kez daha gür bir sesle “Peki ama nasıl, bu şeyi
biz yakaladık sizi tanımıyor bile ve sadece yirmi sekiz
saattir burada. Ne tür bir sihir bu kadar kısa bir süre de
sizin yüksek mi yoğun mu her ne haltsa duygulanım dediğiniz
şeyi yaratabilir ki?”
“Simülasyon, hepsi bu.Ona aşık olabileceği bir
karakter verdim.Biraz görüntü biraz da ses.Gerisi ilkel
güdülerinin eseri.Ne de olsa o bir erkek, en azından bir
kısmı.Ve beyni kurumuş toprağa benziyor tıpkı sizin ki gibi”
dedi Aslı adama dik-dik bakarak.”Kendini kullandı tüm
karakteri kendinden tasarladı” diye ekledi yaşlı adam bir
köpek gibi hırıldayıp soluyarak garip bir gururla.
Tedsuko’nun gözleri uzakta gizli kalmış bir
yere ulaşmaya çalışıyormuşçasına, kısa bir süre boşlukta
asılı kaldı. Bakışları hayata döndüğünde kıza ve kör adama
doğru yöneldiler. Son birkaç dakikadır yitirmiş olduğu
korkunç gülümseme ağır-ağır yerleşti suratına Tedsuko’nun.
Kırışıklar sanki bu gülümseme için özel olarak
tasarlanmıştı. Her bir kıvrım büyülü bir uyumla oturdu yerli
yerine. Bu adam kesinlikle pis-pis sırıtmak için yapılmıştı.
Tedsuko büyük bir keyifle;”KAREBRA genel merkezi durumdan
çok memnun, anlaşmanın tamamlandığını düşünüyorlar. Taahhüt
ettiğimiz gibi Sattı Müdafaa…” derken Aslı araya girerek
“Sathı Müdafaa” diye düzeltti derin bir vurguyla adamın
sözlerini. Tedsuko kibarca eğilerek; “Evet elbette çok
üzgünüm Sathı Müdafaa öncelikli eylem planımızda. Yaşam
Limitet’in artık güçlü bir rakibi var. KAREBRA küçük
şehrinizde yayılmaya kararlı. Örgütünüzün bu noktada işe
yarayabileceğini düşünüyorlar. Umarım iki tarafta karlı
çıkar” Aslı sağ kaşını hafifçe yukarı kaldırarak;”Siz hep
karlı çıkarsınız” dedi kinayeyle. Tedsuko bir an yeniden
elini uzatmaya yeltendiyse de eski nefretine kavuşmuş
bakışlardan çekinerek nazik bir kafa hareketiyle veda
etmekle yetindi yeni ortaklarına. Arkasını dönüp ekibine
dönmek üzereyken Kör Adam sedyeyi işaret ederek;”kodlayıcı,
ona ne olmalı?”Tedsuko umursamaz bir ifadeyle
“Endişelenmeyin o artık bize ait, onunla KAREBRA
ilgilenecek.”dedikten sonra kendisini bekleyen korumalar
ordusunun arasında kayboldu. Kör adam titreyerek kısık bir
sesle;”Zavallı adam, hiçbir ruh böyle bir kadere
düşmemeli”.Aslıysa üzülmüşe benzemiyordu. Merak etme dedi
yaşlı adama “O ruhunu uzun süre önce kaybetmiş tıpkı
diğerleri gibi” “Öyleyse artık bizde onlardanız, ruhlarını
kaybedenlerden” dedi kör adam. Aslı buruk bir ifadeyle“hayır
biz sadece hayatta kalmaya çalışıyoruz” dedi parmaklarını
omzuna yaslanmış kör adamın saçları arasında gezdirerek.
Ekrem’in gördüğü son şey kendisine sıkı sıkıya
sarılmış yaşlı adamla ameliyathaneden ayrılan kızın
siluetine aitti. Görüntü kaybolduğunda var oluşuyla ilgili
her şey beynine hücum etti birden. Gerçeğin ne olduğunu
biliyordu artık. Tüm yapaylığından kurtarılmış beyni ilk kez
gerçeği söylüyordu ona. Ve gerçek, gerçek olmadığını
müjdeliyordu. O hiç var olmamıştı. Var olmayan şeylerse yok
olamazdı. Yok oluşun ilk kuralı söylüyordu bunu. Öyleyse o
asla yok olmayacaktı. Sonsuz olanın bir parçasıydı artık.
Gücün ve görkemin kaynağı sonsuz mutlulukla doldurdu
benliğini. Orada mutluluk bilgisinin kaynağı hüküm
sürüyordu; Yalanların Tanrıçası. Evet, onun adı buydu o ne
Aslı ne de Serap’tı o sadece Yalanların Tanrıçasıydı.
Şimdiyse Yalanların Tanrıçası onuruna gülme ve haykırma
zamanıydı.
Ekrem’in neşe dolu çığlıkları siber uzayın
derinliklerinde yankılandı. Mutluluk hiç bu kadar kayıtsız
yaşanmamıştı. |