|
Dostlarım,
anlatacaklarımı yaşadığım zamanlar, yaşadıklarım bana oldukça garip gelmişti
–sanırım garip gelmesi olası, bana ileride hak vereceksiniz.- fakat şuan size
anlatırken kanıksamış bir şekilde doğal karşılıyorum bulunduğum durumu. Sanırım
5 bahar –“bahar” diyorum çünkü artık yıl kelimesinin benim için bir anlamı
kalmadı-geçti üzerinden. 5 bahar önce; uyandırıldığımda aklıma ilk su içmek
gelmişti. Çok susadığımı hatırlıyorum. İkinci aklıma gelen ise hastalığımdı.
Beni uyandırdıklarına göre iyi bir düşünceyle, çare bulunmuştu hastalığıma. Bu
arada sanırım daha öncesine gitmeliyiz, ben kendimi tanıtmadım; adım, Deniz. 32
yaşında varlıklı bir ailenin tek çocuğuyum. Kanserim. Bundan başka pek de bir
şey yok aslında. 1999 Ekim ayında dondurulmak üzere Amerika’ya gittim, Ocak 2000
de donduruldum. Tam anlamıyla uyanacağım hiçbir zaman kesin değildi ve başıma
gelecekler için kendi aleyhime uzun bir sözleşme imzalamıştım. Ama bakın şimdi
buradayım, uyandım ve söylediklerine göre kanser şu anda grip gibi bir şey…
Şimdi o günleri
düşününce bir yandan da gülüyorum, fakat ilk söylenenler pek hoşuma gitmemişti.
Biraz şans eseri uyandırılmışım. Bakın size anlatayım; Dr. Brooks –ki ilginç bir
şekilde kendisine doktor denilmesinden pek hoşlanmıyor- beni uyandırdığında bir
haftalık testler boyunca benimle pek konuşmadı, fakat dışarıya açılmam –ki yine
bu onların kullandığı bir deyim- yaklaştıkça beni bazı konularda bilgilendirmek
istediğini söyledi. Sonunda merak ettiğim ilk ve benim için o an çok önemli olan
sorumu sorma fırsatım oldu, hangi yıldayız?
Şimdi beni hala
dinliyorsanız, bunu tam manasıyla algılamanızı beklemiyorum sizden. İnsan, 423
yıl sonrasına gittiğinde kendini ürkek hissediyor. Buna en yakın sıfat sanırım
ürkmek, yine de tam karşılığını veremiyor duygularımın. Dr. Brooks doğal olarak
dış dünyaya adapte olmamın zor olacağını söylerken ne demek istediğini, elindeki
sözlüğü görünce anladım. Benimle ilkel bir adam gibi konuşmasının sebebi,
kullandığım dilin artık ölü olmasıydı. Ortak bir lisanın oluştuğundan ve bunun
öğrenilmesinin de o kadar güç olmadığından bahsetti. Dr. Brooks beni çok iyi
anladığından da bahsetti, çünkü eğitiminin bir bölümünü tarih üzerine yapmış,
geldiğim toplumu çok iyi biliyormuş, hatta günümüz tarihçiliğine katkılarım
olabilirmiş falan filan…
Beni
uyandırmalarının sebebiyse, büyük göçten son kalan yerde olmam ve artık tamamen
boşaltılmış bölgede ki son dondurucu merkezlerin birinde olmam. Büyük göç ise
Afrika kıtasına… İnsanoğlunun tekrar evine dönmesi yani medeniyetin tekrar
Afrika’da kurulması ne ilginç bir tesadüf değil mi?
İkinci şok sanırım
mirasımla ilgiliydi. Eğer tekrar dünyaya gelirsem sevdiğim insanlar çoktan
ölmüş olacaktı, biliyordum ve bunu göze almıştım, ama birçok uluslar arası
yasalarla korunmuş ve ihtiyacım olacak olan mal varlığımın yerinde, sadece şu
giydiğim önlükten başka bir şeyimin olmaması bir şok. Bunu söylediğimde yüzüme
anlamsız anlamsız baktılar. Ben de aynı bakışı Afrika’ya gittiğimde – Döndüğümde
mi demeliyim- tekrarladım. Onlar mülkiyetin, bense mülkiyetsizliğin ne olduğunu
bilmiyordum.
423 yıl. Açıkçası
tahmin ettiğim gibi bir gelecekle karşılaşmadım. En yüksek yapının iki katlı
olması ve uçan arabaları bırakın, motorlu taşıtların olmaması insana 423 yıl
sonrasına değil öncesine gittiği izlenimini veriyor. Afrika da devlet yok,
hükümet yok, monarşi yok, feodal bir yapı bile yok. Afrika’da –ki anlar buraya
Rikan diyorlar- para yok. Burada insanların ihtiyacından fazlasını kullanmasına
gülünç bakıyorlar, onun için tam anlamıyla mülk yok, bir bakıma dünyayı ödünç
kullanmak var. Nüfus oldukça az. Rikan kıtasında topu topu 100 milyon kişi
yaşıyormuş, yaşanması zor olan diğer kıtalarda ve ekvator çizgisi üzerinde ise
75 milyona yakın insan…
Ben Rikan’a
geldiğimde kışın ortasındaydık. Bana eskiden Tanzanya olduğunu sandığım bir
bölgede ev verdiler ve beni yalnız başıma bıraktılar. Sadece safari için
gelebileceğim bir yerde hiçbir şeyim olmaksızın –hatta düşünsenize çağımın bile
sahibi değilim- tek başıma kalıyorum.
İlk aylarım okumakla
ve ortak lisanı öğrenmekle geçti. Karnım acıktığında, periyodunu tam anlamadığım
bir zamanda kurulan pazar yerine gidip ihtiyacım kadar olan (ki ilk başlarda aç
kalıyordum, sonra erzakı fazla almaya başladım bu seferde pazarcının küçümseyici
bakışlarına maruz kaldım ama sonradan dengeledim sanırım durumu) yemeği alıp
evde çalışmakla geçiriyordum vaktimi.
Lisanım geliştikçe
uzun gezintilere çıkmaya başladım ve ilk defa Se’na’yı bu uzun gezintilerin
birinde tanıdım.
Bana ilk sorduğu
soru “sen dış kıtadan mısın?” oldu. Hikâyem oldukça ilginç ve anlatılmaya değer
olmasına rağmen sorusuna “evet” demekle yetindim. İlk günler sadece soru
sormakla –özellikle benim sorularımla- geçti.
“Söyler misin
insanlar neden ihtiyaçlarının fazlasını istemiyorlar? Yani daha fazla ekmek ya
da daha fazla süs eşyası?”
“Neden daha fazla
ekmek isteyesin ki? Sen günde kaç tane yiyorsun?”
“Peki daha fazla ev
istersem, ya da ne bileyim daha fazla takı, daha fazla değerli eşya?”
Bu gibi
sorularımda beni kesinlikle anlamadığından emindim, olağanca saflığıyla bana iki
evde nasıl oturabileceğimi söylüyor ya da beni böyle saçma sorular sorduğum için
küçümsüyordu. Çok ilginç bir şekilde ve anlayamadığım bir biçimde bu insanların
içinde tüketme arzusu yoktu. Şimdi geriye dönüp bakıyorum da ilginç ve
anlaşılmaz olan onların ki mi yoksa benim çağımdaki insanların mı? Bu toplumun
yönetilmeye ihtiyacı yoktu, onlar aciz değiller di ki yönetilsinler – bunu da
bana Se’na söyledi- para yoktu ve sanırım bu bir çok olumsuzluğu ortadan
kaldırıyordu. Bir bakıma tarih öncesi değiş-tokuş zamanlarlında olduğu gibiydi
hayat, tek farkı tarih öncesinde değildiniz ve insanlar bilinçsiz değillerdi, bu
bir üst basamak gibiydi sanki. Parayı bilmedikleri için değil, ihtiyaçları
olamadığı için, bir yük olarak gördükleri için, toplumsal bir ön görüyle
bırakmışlardı. Hükümetin olmayışı, ülkenin olmayışı doğal olarak savaşacak bir
kurumun olmayışı onları tek bir millet haline getirmişti, bu da dengesizliği
ortadan kaldırmış yarın aç kalabilir miyim korkusu olmadığından dolayı bir
yerleri (tabii gücü yetenlerin) tıka basa doldurmak yerine, hasadı zamanında,
korkusuzca ortak kullanmışlardı. Fakat yine de bu yapının işleyişini tam
anlamıyordum. Yap-boz un bir parçası eksikti kafamda.
Bunların hepsini
sorular sorarak, güç bela cevaplar alarak, günlerce Se’na’yla gezilerimde
konuştum. Öğrendiklerim karşısında şaşırıyorum, fütüristik bir hikâyenin
içindeymişim gibi hissediyordum kendimi(kim öyle olmadığını söyleyebilir ki).
Gerçi sorulması gereken çok soru varken açıklayamadığım ve cevabını bir türlü
alamadığım kocaman bir 423 sene boşluğu vardı. Se’na kendini bildiğinden beri
böyleydi dünya. Ama nasıl oldu da böyle oldu. Bunu tarih okuyan her Rikan’lının
bildiğini, fakat o okumalarını genelde ziraat üzerine yaptığını, tarihin de pek
ilgisini çekmediğini söyledi.
Dostlarım, Se’na’nın
tarih pek ilgisini çekmemesine rağmen, Se’na benim ilgimi çekiyordu. Yine uzun
söyleşilerimizin birinde onunla dostluğun ötesine geçmek istediğimi söylediğimde
yüzündeki tebessümü görmeliydiniz. Onun için çok garip bir kız olduğumu hatta
bazen sorularımla benim cahil bir kız olduğumu düşündüğünü biliyordum fakat tüm
garipliklerime rağmen benden hoşlandığına eminim. Şimdi size işin komik kısmını
anlatayım; bir gece onun evinde sohbet ederken, sanırım ilişkimizin-böyle demek
doğru mu bilmiyorum- ikinci haftasıydı, beden dilimle onu arzuladığımı anlatmaya
çalıştım, aklıma geldikçe gülüyorum o gün yaptığım maymunluklara. Anlamayınca
ben de o kızgınlıkla açık açık ne yapmamız gerektiğini söyledim. Sadık
dinleyicilerim, suratındaki iğrenmeyi görmeliydiniz, benim düştüğüm durumdan
dolayı suratımdaki utancı da görmeliydiniz. Uzun bir süre sustuk sanırım, ama
farklı nedenlerden. Öncelikle doğal olarak beni sevmediğini düşündüm, sorunun bu
olmadığını söyleyince, erkeklerden mi hoşlandığını sordum (sorunu çözüş yoluma
bakın) sorunun bu da olmadığını söyledi. Tanrım insanlık, hükümetleri, paraları
hatta mülkleri ortadan kaldırmış olabilir, ama cinselliği ortadan kaldırmış
olamaz, diye düşünürken, Se’na yine o çocuksu masumluğuyla bana olup biteni bir
uzaylıymışım gibi anlattı. Ara sıra, dış kıtalarda da bunun böyle olup
olmadığını soruyordu bana. İnsanların sadece belli aylarda üreyebildiklerini ve
bu aylar dışında aseksüel olduklarını aklım pek almadı o anda. Hadi belki
kadınlar kontrol etti diyelim, fakat erkeklerin aklından çıkmayan bu düşünce
nasıl olurda 9-10 ay hiç yokmuş gibi göz ardı edilebilir. Aynı şekilde kadınlar
nasıl bu süre zarfında akıllarına getirmez bu düşünceyi. Bunun cevabı tabii
Se’na da değildi.
Cevabı öğrenmem çok
da uzun sürmedi, bulunduğumuz yerleşkeden çok da uzakta oturmayan biyolog bir
arkadaşı vardı Se’na’nın; En’mi. Aynı zamanda Rikan tarihi de okumuş. Bana bunun
cevabını kısa cümlelerle anlattı;
“Basit. Bu
ulaşılması gereken hedef için sadece bir basamak” dedi En’mi, “ya da şöyle de
değerlendirebilirsiniz, bir sandalyenin eksik olmaması gereken bir ayağı gibi.
Bakın, şöyle açıklamaya çalışayım, insan doğayı küçümseyerek ve ona hükmederek
yeterince sonu olmayan bir yolda ilerlemişti ve doğaya uygun olmayan bu yol yine
doğa içinde yok olacaktı, insan, belki yine doğası gereği yani türünü koruma
isteğiyle, olabildiğince kendini doğadan ayrı görmek yerine, ona yaklaşması ve
bir bütün içerisinde olması gerektiğini gördü ki cinselliği bir çok canlının
yaşadığı gibi yaşamak gerekliliğini hissetti. Burada dönemin genetik bilimcileri
üzerine çok iş düştü doğal olarak. Tabii buna karşı çıkanlar oldu, fakat bu tek
başına değerlendirilmemesi gereken bir konu, günümüz yapısının oluşması için
gerekli bir basamak. Bakın, erkeğin hayatı boyunca bir kadın aramasını ve
bulduğunda sürekli onu gözetim altında tutup istediği zaman dölleyebilmesi için
kadına hükmetmesi otomatik olarak kalktı. Kadın, bununla bağlantılı olarak bir
obje olmaktan çıktı. İnsan, sürekli çiftleşme yarışını bıraktı. Bu da önemli
ölçüde tüketim çılgınlığını azalttı. Artık günümüzde 200 yıldan beri insanlar
fikir flörtü yapıyorlar, bahar geldiğinde ise gönüllerince sevişiyorlar. Öteki
bahar ya yine aynı kişiyle ya da başka biriyle… Öteki bahar yine öyle… Cinsellik
kontrol edilemez bir dürtüden çok yılın belli döneminde üremek için yapılan
zevkli bir seramoni…bu bir çok ahlak kuralını beraberinde yıkan, evlilik
kurumunun hükmedici yapısını bozan, insanı doğayla bütünleştiren ve kendisini
doğadan üstün hissetme hatasına bir daha düşürmeyecek olan bir yapı. İnanın
Deniz Hanım, daha öncesini, bu yapının oluşmadan öncesini yaşamak istemezdiniz.
Düşünsenize, erkeğiniz sırf kendi istediği zaman sizi dölleyebilmek için ya bir
yerlere imza atıyor ya da sözlü-fiziksel hüküm kuruyor üzerinizde ve bunu
önleyemediği bilinçaltındaki doymak bilmeyen cinselliği yaptırıyor. Anlatabildim
mi?”
Tabii büyük bir
problem vardı. Benim genetiğimle oynanmamıştı. Ve her ne kadar doğaya uygun
dense de beynim buna karşı çıkıyordu. Aklıma Se’na’nın başka bir baharda başka
biriyle olma fikri gelince çıldırıyorum. Kıskançlık. En’mi konuşmasına şöyle
devam etti;
“Bu kişileri de mülk
edinmemizi önledi. Siz hiçbir kedi de başka bir kedi üzerinde söz sahibi olurken
gördünüz mü? Bakın, bu mülkiyetin kardeşi kıskançlığın ölümüdür.
“Fakat hayvanlar
cinselliği sadece üremek için kullanırlar, aşk ya da sevgi yoktur aralarında”
“Birincisi bunu
bilemesiniz. İkincisi ise iki tarafta birbirine aşıksa ve seviyorsa neden diğer
taraf başka birini seçsin ve neden bu ihtimali düşünüp diğeri onu mülkiyeti
altına alsın? Bu günümüzde “aldatmanın” arkaik bir kelime, ölmüş bir kavram
olmasını da açıklıyor”
“Eskiler sanırım
karşısındakilere güvenmemekten çok kendilerine güvenmiyorlardı. Belki de bu
yüzden kurumsallaşmış bir evlilik müessesesi vardı”
“Evet. Bu belki de
temel problemlerden biriydi, insanlık uzun süre kendine güvenmeden bir güven
kavramı inşa etti. Sabundan heykel yapmak gibi bir şey bu. Bana bazen anlamsız
geliyor, mesela eski insanlar 150-200 katlık gökdelenler yapıyorlardı, dünya da
yer mi yoktu ev yapacak, üst üste yapıyorlardı? Yoksa en yükseğe mi çıkmak
istiyorlardı? İşte bu, aklın göğe yükselişi ve doğayı aşağıda bırakışıdır. İdeal
olanı gökte aramak çok komik geliyor kulağa şimdi.”

Aslına bakarsanız
söyleyecek pek bir şey bulamıyorum, o konuşmanın üzerinden 5 bahar geçti-belki
şimdi neden bahar kelimesini tercih ettiğimi anlıyorsunuzdur.- kafamda hala bir
çok soru işareti var, ilk şaşkınlığımı atlattım ama sorular bitmedi kafamda.
Çoğu zaman da düşünüyorum, bu soruların bitmemesi güzel. Bana varlığımı
hissettiriyor, düşünmemi-düşlememi sağlıyor. Bazen bir mantığa oturtmak insanı
körelten bir şey. Kafamızdaki soruların bitmesi de körelten bir şey. Eskiden
yaşadığım toplumda bunları düşünmüyordum ve aklımdan en fazla kariyerim üzerine
yarın ne yapacağım soruları geçiyordu. Düşlemeyi elden bırakmak. Şimdi
düşünüyorum, o zamanlarda bunları düşleyen olmuş mudur? |