Son Güncelleme
6 Mayıs 2008
Bilimkurgu2000 Ana Sayfayeni çıkan kitaplarkitaplardan bölümlerİlginç bilimsel konularBilimkurgu ve diğer konular
5 Yukarı

Bahar

Anıl Yalçın

Dostlarım, anlatacaklarımı yaşadığım zamanlar, yaşadıklarım bana oldukça garip gelmişti –sanırım garip gelmesi olası, bana ileride hak vereceksiniz.- fakat şuan size anlatırken kanıksamış bir şekilde doğal karşılıyorum bulunduğum durumu. Sanırım 5 bahar –“bahar” diyorum çünkü artık yıl kelimesinin benim için bir anlamı kalmadı-geçti üzerinden. 5 bahar önce; uyandırıldığımda aklıma ilk su içmek gelmişti. Çok susadığımı hatırlıyorum. İkinci aklıma gelen ise hastalığımdı. Beni uyandırdıklarına göre iyi bir düşünceyle, çare bulunmuştu hastalığıma. Bu arada sanırım daha öncesine gitmeliyiz, ben kendimi tanıtmadım; adım, Deniz. 32 yaşında varlıklı bir ailenin tek çocuğuyum. Kanserim. Bundan başka pek de bir şey yok aslında. 1999 Ekim ayında dondurulmak üzere Amerika’ya gittim, Ocak 2000 de donduruldum. Tam anlamıyla uyanacağım hiçbir zaman kesin değildi ve başıma gelecekler için kendi aleyhime uzun bir sözleşme imzalamıştım. Ama bakın şimdi buradayım, uyandım ve söylediklerine göre kanser şu anda grip gibi bir şey…

Şimdi o günleri düşününce bir yandan da gülüyorum, fakat ilk söylenenler pek hoşuma gitmemişti. Biraz şans eseri uyandırılmışım. Bakın size anlatayım; Dr. Brooks –ki ilginç bir şekilde kendisine doktor denilmesinden pek hoşlanmıyor-  beni uyandırdığında bir haftalık testler boyunca benimle pek konuşmadı, fakat dışarıya açılmam –ki yine bu onların kullandığı bir deyim-  yaklaştıkça beni bazı konularda bilgilendirmek istediğini söyledi. Sonunda merak ettiğim ilk ve benim için o an çok önemli olan sorumu sorma fırsatım oldu, hangi yıldayız?

Şimdi beni hala dinliyorsanız, bunu tam manasıyla algılamanızı beklemiyorum sizden. İnsan, 423 yıl sonrasına gittiğinde kendini ürkek hissediyor. Buna en yakın sıfat sanırım ürkmek, yine de tam karşılığını veremiyor duygularımın. Dr. Brooks doğal olarak dış dünyaya adapte olmamın zor olacağını söylerken ne demek istediğini, elindeki sözlüğü görünce anladım. Benimle ilkel bir adam gibi konuşmasının sebebi, kullandığım dilin artık ölü olmasıydı. Ortak bir lisanın oluştuğundan ve bunun öğrenilmesinin de o kadar güç olmadığından bahsetti. Dr. Brooks beni çok iyi anladığından da bahsetti, çünkü eğitiminin bir bölümünü tarih üzerine yapmış, geldiğim toplumu çok iyi biliyormuş, hatta günümüz tarihçiliğine katkılarım olabilirmiş falan filan…

Beni uyandırmalarının sebebiyse, büyük göçten son kalan yerde olmam ve artık tamamen boşaltılmış bölgede ki son dondurucu merkezlerin birinde olmam. Büyük göç ise Afrika kıtasına… İnsanoğlunun tekrar evine dönmesi yani medeniyetin tekrar Afrika’da kurulması ne ilginç bir tesadüf değil mi?

İkinci şok sanırım mirasımla ilgiliydi. Eğer tekrar  dünyaya gelirsem sevdiğim insanlar çoktan ölmüş olacaktı, biliyordum ve bunu göze almıştım, ama birçok uluslar arası yasalarla korunmuş ve ihtiyacım olacak olan mal varlığımın yerinde, sadece şu giydiğim önlükten başka bir şeyimin olmaması bir şok. Bunu söylediğimde yüzüme anlamsız anlamsız baktılar. Ben de aynı bakışı Afrika’ya gittiğimde – Döndüğümde mi demeliyim- tekrarladım. Onlar mülkiyetin, bense mülkiyetsizliğin ne olduğunu bilmiyordum.

423 yıl. Açıkçası tahmin ettiğim gibi bir gelecekle karşılaşmadım. En yüksek yapının iki katlı olması ve uçan arabaları bırakın, motorlu taşıtların olmaması insana 423 yıl sonrasına değil öncesine gittiği izlenimini veriyor. Afrika da devlet yok, hükümet yok, monarşi yok, feodal bir yapı bile yok. Afrika’da –ki anlar buraya Rikan diyorlar- para yok. Burada insanların ihtiyacından fazlasını kullanmasına gülünç bakıyorlar, onun için tam anlamıyla mülk yok, bir bakıma dünyayı ödünç kullanmak var. Nüfus oldukça az. Rikan kıtasında topu topu 100 milyon kişi yaşıyormuş, yaşanması zor olan diğer kıtalarda ve ekvator çizgisi üzerinde ise 75 milyona yakın insan…

 Ben Rikan’a geldiğimde kışın ortasındaydık. Bana eskiden Tanzanya olduğunu sandığım bir bölgede ev verdiler ve beni yalnız başıma bıraktılar. Sadece safari için gelebileceğim bir yerde hiçbir şeyim olmaksızın –hatta düşünsenize çağımın bile sahibi değilim- tek başıma kalıyorum.

İlk aylarım okumakla ve ortak lisanı öğrenmekle geçti. Karnım acıktığında, periyodunu tam anlamadığım bir zamanda kurulan pazar yerine gidip ihtiyacım kadar olan (ki ilk başlarda aç kalıyordum, sonra erzakı fazla almaya başladım bu seferde pazarcının küçümseyici bakışlarına maruz kaldım ama sonradan dengeledim sanırım durumu) yemeği alıp evde çalışmakla geçiriyordum vaktimi.

Lisanım geliştikçe uzun gezintilere çıkmaya başladım ve ilk defa Se’na’yı  bu uzun gezintilerin birinde tanıdım.

Bana ilk sorduğu soru “sen dış kıtadan mısın?” oldu. Hikâyem oldukça ilginç ve anlatılmaya değer olmasına rağmen sorusuna “evet” demekle yetindim. İlk günler sadece soru sormakla –özellikle benim sorularımla- geçti.

“Söyler misin insanlar neden ihtiyaçlarının fazlasını istemiyorlar? Yani daha fazla ekmek ya da daha fazla süs eşyası?”

“Neden daha fazla ekmek isteyesin ki? Sen günde kaç tane yiyorsun?”

“Peki daha fazla ev istersem, ya da ne bileyim daha fazla takı, daha fazla değerli eşya?”

 Bu  gibi sorularımda beni kesinlikle anlamadığından emindim, olağanca saflığıyla bana iki evde nasıl oturabileceğimi söylüyor ya da beni böyle saçma sorular sorduğum için küçümsüyordu. Çok ilginç bir şekilde ve anlayamadığım bir biçimde bu insanların içinde tüketme arzusu yoktu. Şimdi geriye dönüp bakıyorum da ilginç ve anlaşılmaz olan onların ki mi yoksa benim çağımdaki insanların mı? Bu toplumun yönetilmeye ihtiyacı yoktu, onlar aciz değiller di ki yönetilsinler – bunu da bana Se’na söyledi- para yoktu ve sanırım bu bir çok olumsuzluğu ortadan kaldırıyordu. Bir bakıma tarih öncesi değiş-tokuş zamanlarlında olduğu gibiydi hayat, tek farkı tarih öncesinde değildiniz ve insanlar bilinçsiz değillerdi, bu bir üst basamak gibiydi sanki. Parayı bilmedikleri için değil, ihtiyaçları olamadığı için, bir yük olarak gördükleri için, toplumsal bir ön görüyle bırakmışlardı. Hükümetin olmayışı, ülkenin olmayışı doğal olarak savaşacak bir kurumun olmayışı onları tek bir millet haline getirmişti, bu da dengesizliği ortadan kaldırmış yarın aç kalabilir miyim korkusu olmadığından dolayı bir yerleri (tabii gücü yetenlerin) tıka basa doldurmak yerine, hasadı zamanında, korkusuzca ortak kullanmışlardı. Fakat yine de bu yapının işleyişini tam anlamıyordum. Yap-boz un bir parçası eksikti kafamda.

Bunların hepsini sorular sorarak, güç bela cevaplar alarak, günlerce Se’na’yla gezilerimde konuştum. Öğrendiklerim karşısında şaşırıyorum, fütüristik bir hikâyenin içindeymişim gibi hissediyordum kendimi(kim öyle olmadığını söyleyebilir ki). Gerçi sorulması gereken çok soru varken açıklayamadığım ve cevabını bir türlü alamadığım kocaman bir 423 sene boşluğu vardı. Se’na kendini bildiğinden beri böyleydi dünya. Ama nasıl oldu da böyle oldu. Bunu tarih okuyan her Rikan’lının bildiğini, fakat o okumalarını genelde ziraat üzerine yaptığını, tarihin de pek ilgisini çekmediğini söyledi.

Dostlarım, Se’na’nın tarih pek ilgisini çekmemesine rağmen, Se’na benim ilgimi çekiyordu. Yine uzun söyleşilerimizin birinde onunla dostluğun ötesine geçmek istediğimi söylediğimde yüzündeki tebessümü görmeliydiniz. Onun için çok garip bir kız olduğumu hatta bazen sorularımla benim cahil bir kız olduğumu düşündüğünü biliyordum fakat tüm garipliklerime rağmen benden hoşlandığına eminim. Şimdi size işin komik kısmını anlatayım; bir gece onun evinde sohbet ederken, sanırım ilişkimizin-böyle demek doğru mu bilmiyorum- ikinci haftasıydı, beden dilimle onu arzuladığımı anlatmaya çalıştım, aklıma geldikçe gülüyorum o gün yaptığım maymunluklara. Anlamayınca ben de o kızgınlıkla açık açık ne yapmamız gerektiğini söyledim. Sadık dinleyicilerim, suratındaki iğrenmeyi görmeliydiniz, benim düştüğüm durumdan dolayı suratımdaki utancı da görmeliydiniz. Uzun bir süre sustuk sanırım, ama farklı nedenlerden. Öncelikle doğal olarak beni sevmediğini düşündüm, sorunun bu olmadığını söyleyince, erkeklerden mi hoşlandığını sordum (sorunu çözüş yoluma bakın) sorunun bu da olmadığını söyledi. Tanrım insanlık, hükümetleri, paraları hatta mülkleri ortadan kaldırmış olabilir, ama cinselliği ortadan kaldırmış olamaz, diye düşünürken, Se’na yine o çocuksu masumluğuyla bana olup biteni bir uzaylıymışım gibi anlattı. Ara sıra, dış kıtalarda da bunun böyle olup olmadığını soruyordu bana. İnsanların sadece belli aylarda üreyebildiklerini ve bu aylar dışında aseksüel olduklarını aklım pek almadı o anda. Hadi belki kadınlar kontrol etti diyelim, fakat erkeklerin aklından çıkmayan bu düşünce nasıl olurda 9-10 ay hiç yokmuş gibi göz ardı edilebilir. Aynı şekilde kadınlar nasıl bu süre zarfında akıllarına getirmez bu düşünceyi. Bunun cevabı tabii Se’na da değildi.

Cevabı öğrenmem çok da uzun sürmedi, bulunduğumuz yerleşkeden çok da uzakta oturmayan biyolog bir arkadaşı vardı Se’na’nın; En’mi. Aynı zamanda Rikan tarihi de okumuş. Bana bunun cevabını kısa cümlelerle anlattı;

“Basit. Bu ulaşılması gereken hedef için sadece bir basamak” dedi En’mi, “ya da şöyle de değerlendirebilirsiniz, bir sandalyenin eksik olmaması gereken bir ayağı gibi. Bakın, şöyle açıklamaya çalışayım, insan doğayı küçümseyerek ve ona hükmederek yeterince sonu olmayan bir yolda ilerlemişti ve doğaya uygun olmayan bu yol yine doğa içinde yok olacaktı, insan, belki yine doğası gereği yani türünü koruma isteğiyle, olabildiğince kendini doğadan ayrı görmek yerine, ona yaklaşması ve bir bütün içerisinde olması gerektiğini gördü ki  cinselliği bir çok canlının yaşadığı gibi yaşamak gerekliliğini hissetti. Burada dönemin genetik bilimcileri üzerine çok iş düştü doğal olarak. Tabii buna karşı çıkanlar oldu, fakat bu tek başına değerlendirilmemesi gereken bir konu, günümüz yapısının oluşması için gerekli bir basamak. Bakın,  erkeğin hayatı boyunca bir kadın aramasını ve bulduğunda sürekli onu gözetim altında tutup istediği zaman dölleyebilmesi için kadına hükmetmesi otomatik olarak kalktı. Kadın, bununla bağlantılı olarak bir obje olmaktan çıktı. İnsan, sürekli çiftleşme yarışını bıraktı. Bu da önemli ölçüde tüketim çılgınlığını azalttı. Artık günümüzde 200 yıldan beri insanlar fikir flörtü yapıyorlar, bahar geldiğinde ise gönüllerince sevişiyorlar. Öteki bahar ya yine aynı kişiyle ya da başka biriyle… Öteki bahar yine öyle… Cinsellik kontrol edilemez bir dürtüden çok yılın belli döneminde üremek için yapılan zevkli bir seramoni…bu bir çok ahlak kuralını beraberinde yıkan, evlilik kurumunun hükmedici yapısını bozan, insanı doğayla bütünleştiren ve kendisini doğadan üstün hissetme hatasına bir daha düşürmeyecek olan bir yapı. İnanın Deniz Hanım, daha öncesini, bu yapının oluşmadan öncesini yaşamak istemezdiniz. Düşünsenize, erkeğiniz sırf kendi istediği zaman sizi dölleyebilmek için ya bir yerlere imza atıyor ya da sözlü-fiziksel hüküm kuruyor üzerinizde ve bunu önleyemediği bilinçaltındaki doymak bilmeyen cinselliği yaptırıyor. Anlatabildim mi?”

Tabii büyük bir problem vardı. Benim genetiğimle oynanmamıştı. Ve her ne kadar doğaya uygun dense de beynim buna karşı çıkıyordu. Aklıma Se’na’nın başka bir baharda başka biriyle olma fikri gelince çıldırıyorum. Kıskançlık. En’mi konuşmasına şöyle devam etti;

“Bu kişileri de mülk edinmemizi önledi. Siz hiçbir kedi de başka bir kedi üzerinde söz sahibi olurken gördünüz mü? Bakın, bu mülkiyetin kardeşi kıskançlığın ölümüdür.

“Fakat hayvanlar cinselliği sadece üremek için kullanırlar, aşk ya da sevgi yoktur aralarında”

“Birincisi bunu bilemesiniz. İkincisi ise iki tarafta birbirine aşıksa ve seviyorsa neden diğer taraf başka birini seçsin ve neden bu ihtimali düşünüp diğeri onu mülkiyeti altına alsın? Bu günümüzde  “aldatmanın” arkaik bir kelime, ölmüş bir kavram olmasını da açıklıyor”

“Eskiler sanırım karşısındakilere güvenmemekten çok kendilerine güvenmiyorlardı. Belki de bu yüzden kurumsallaşmış bir evlilik müessesesi vardı”

“Evet. Bu belki de temel problemlerden biriydi, insanlık uzun süre kendine güvenmeden bir güven kavramı inşa etti. Sabundan heykel yapmak gibi bir şey bu. Bana bazen anlamsız geliyor, mesela eski insanlar 150-200 katlık gökdelenler yapıyorlardı, dünya da yer mi yoktu ev yapacak,  üst üste yapıyorlardı? Yoksa en yükseğe mi çıkmak istiyorlardı? İşte bu, aklın göğe yükselişi ve doğayı aşağıda bırakışıdır. İdeal olanı gökte aramak çok komik geliyor kulağa şimdi.”

 Aslına bakarsanız söyleyecek pek bir şey bulamıyorum, o konuşmanın üzerinden 5 bahar geçti-belki şimdi neden bahar kelimesini tercih ettiğimi anlıyorsunuzdur.- kafamda hala bir çok soru işareti var, ilk şaşkınlığımı atlattım ama sorular bitmedi kafamda. Çoğu zaman da düşünüyorum, bu soruların bitmemesi güzel. Bana varlığımı hissettiriyor, düşünmemi-düşlememi sağlıyor. Bazen bir mantığa oturtmak insanı körelten bir şey. Kafamızdaki soruların bitmesi de körelten bir şey. Eskiden yaşadığım toplumda bunları düşünmüyordum ve aklımdan en fazla kariyerim üzerine yarın ne yapacağım soruları geçiyordu. Düşlemeyi elden bırakmak. Şimdi düşünüyorum, o zamanlarda bunları düşleyen olmuş mudur?

Anıl Yalçın

  Ana Sayfa  |  Yeni Kitaplar  |  Arama  |  Öyküler  |  Yazarlar  |  Sanal Kitaplar  |  Makaleler  
  Bilimsel Yazılar | Ödüller | Forum | Yayınevleri | e-Posta