|
Beyoğlu - Türkiye
Ocak ayının buzlu ve karlı bir gününde
bir genç elindeki yükten dolayı ıkınıyor, sıkılıyor ve çevredeki insanların
bakışlarına sinirlenerek yürüyordu. Onda bir gariplik olduğunu düşünüyorlardı.
Önce onu farketmeyenler, o yanlarından geçerken bir anda irkiliyorlardı. Şu an
ki tek isteği sokağın sonundaki evine ulaşmak olan bu genç adam, bunu sağ salim
ve kimse ile kavga etmeden yapmak istiyordu. Ellerindeki kutulardan ötürü nereye
doğru gittiğini tam olarak göremiyordu veya nerede olduğunu. Yanından geçen bir
araba kornaya basınca, yolun ortasında yürüdüğünü farketti ve suçlu kendisi
değilmiş gibi istifini bozmadan bağırdı.
"Ne var be! Görmüyor musun, elimiz
dolu."
Onu tanıyanlar garip davranışlarından
ve belki de garip saç stilinden çekiniyorlardı. Eli ayağı durmaz, bazen hiç
olmadık bir yerde kendi kendine konuşmaya başlardı. Üstelik saçını, ancak havaya
dikecek kadar uzattığında, saç tellerini de jöle yardımıyla dakikalar boyunca
uğraşıp birleştirince, oklu kirpiye benzemekten, arkadaşları tarafından alaya
alınmaktan kurtulamazdı. Kendisine cins cins bakıldığını düşündüğünde ise beyaz
teni sinirden kızarıyordu. Çünkü TÜBİTAK'tan emekli babasının genleri bedenine
işlemişti ve çok çabuk sinirleniyordu. Ama annesi, “Oğlum sen babandan da
sinirlisin, delisin,” derdi. Annesine göre, babası bu gezegen için farklı şeyler
yapmak isteyen idealistin tekiydi. Annesinin bu durumdan nefret ettiği anlar
olduğunu hissetmişti ama onu çok sevdiğini de biliyordu. Babası, o daha küçükken
bazı geceler eve çok üzüntülü olarak gelir ve “Yine olmadı, yine olmadı,” diye
bağırıp dururdu. Ama onu teselli etmeye çalışan da yine annesi olurdu. Haftasonu
gittikleri yayladaki evlerinin bahçesinde, ceviz ağacının altında, babası
yaptıklarından, daha doğrusu yapamadıklarından, bahsederdi. O ise bu büyülü
anları büyük bir hevesle beklerdi. Şu an neredeyse, her ne yapıyorsa, bunun tek
sebebi o büyülü anda konuşulanlardı. Babasının bazen evde bağırıp durmasının,
moralsiz olmasının nedenini hiç sorgulamadı.
TÜBİTAK içindeki Uzay Gözlem
Bölümü'nde çalışan babası, görev yaptığı bölümün amaçlarının dışında da projeler
üretiyordu. Su ile çalışan arabalar, güneş pilleri, çöplerden elektrik üretmek;
kısacası temiz enerji, temiz doğa! Tabi ki bu projeleri çoğu zaman ödenekten
dolayı geri dönüyordu. İşte o zaman çalışma arkadaşları kendi kendine konuşan ve
yanına asla yaklaşılmaması gerekli birini izlerlerdi. Fakat ertesi gün hiçbir
şey olmamış gibi düzelir, yeni projeler için arkadaşlarından yardım istemeye
devam ederdi.

Bu soğuk kış gününde ellerindekiler
yüzünden zor anlar yaşayan bu genç adam bedeninde babasının genlerini
taşımasının yanında, ruhunda da onun amaçlarına benzer amaçlar taşıyordu. Daha
farklı ama bir o kadar da aynı amaçlar...
Yoldaki çukurlar ve buzlar onu birkaç
kez tökezletince düşme tehlikesi geçirmesine rağmen, sokağın sonuna ulaşıp,
Melek Apartmanı'na geldiğinde, kapıyı açmak için ona yardım eden kişiyi
görmeden, "sağol," dedi ve sürtünerek içeri girdi. Geçerken neredeyse her şeyi
kırıp döküyordu. Minibüsten indiğinden beri bütün yolu bu ağırlıklarla
katetmişti ve kollarında derman kalmadığını hissediyordu. Daha birinci kata
çıkmadan elindekileri merdivene bırakmak zorunda kaldı.
"Allah kahretsin! Niye asansörü
olmayan bir yerde oturuyorum ki?"
İçi kıpır kıpırdı. Çünkü yeni aldığı
sistemi hemen denemek istiyordu. Eski dijital yayın aletlerinin yerine, dördüncü
nesil aletler gelmişti ve bu işle ilgilenen arkadaşından gelen haberin ardından,
bir koşu Yazıcıoğlu İşhanı'na gidip bütün parasını oraya bırakmıştı. Evet, artık
cebinde beş kuruş bile yoktu!
Çevresindekilere ilgilendiği
şeylerden bahsedince, herkes tarafından deli damgası yiyordu ama onun uzay
hakkındaki düşüncesini değiştirmeye kimsenin gücü yetemezdi. Babasının etkisi
dışında, bu saplantısı ilk defa 1999 yılında gördüğü bir gazete haberinden sonra
başladı. O tarihte NASA'nın Porto Rico adasındaki üssünden uzaya sinyaller
gönderildiğini ve gelecek cevapların bilgisayarlar tarafından analiz edildiğini
okumuştu. Bu sürece yardımcı olmak için küçük bir programı NASA'nın web
sitesinden indirmek ve arka planda çalıştırmak yeterli oluyordu. Kendisi buna ek
olarak daha gelişmiş dijital alıcılar da kullanıyordu. Onu asıl etkileyense, o
dönemin NASA başkanının ağzından çıkan sözlerdi.
"Bütün çabalarımız evrende yalnız
olmadığımızı kanıtlamak için. Bizim çok güçlü bilgisayarlarımız olmasına rağmen
tamamen yeterli diyemeyiz. Bu yüzden sizlerden yardım istiyoruz. Bu küçük
program ile bu projeye sizler de katkıda bulunabilirsiniz. Kim bilir? Belki de
ilk teması siz, evlerinde oturan insanlardan biri yapacak!"
Dairesinin önüne gelip,
elindekileri yere bırakarak, ceketinin sol cebine elini attığında aradığını
orada bulamayınca içinden küfürler etti. Daha sonra sağ cebe baktı ama orada da
bulamadı. Katın ışıkları söndüğünde elini otomatiğe doğru uzatınca duvara çarpan
bir şey şıngırdayarak ses çıkardı. Ve kendi kendine güldü.
"Ah eşşek kafam. Ne zaman bitecek
benim bu unutkanlığım."
Parmağında halkasından takılı duran
anahtarı alıp kapıyı açtı. Bütün aletleri içeri almasıyla birlikte, tekrar
kapattı ve içeri girdi. İlk iş olarak mutfağa gidip kendine hazır sahleplerden
birini yapmak istiyordu. Sıcak sıcak içildiğinde bütün yorgunluğunu silip
attığını düşünürdü.
Bir elinde sütle hazırladığı sahlebi
koyduğu ayıcıklı kupa bardağı ve diğer elinde de getirdiği kutulardan biriyle
odasına girdiğinde her yere yayılmış kirli çoraplardan ve donlardan kendi de
iğrendi. Yüzünü buruşturdu. Ne iğrenç bir adamım ben, diye düşünürken çevreye
dikkat ettiği kadar evinin temizliğine dikkat etmediğinin farkına varmıştı.
Odada, etraftaki dağınıklık haricinde bir çekyat, ortada bir halı ve çevresinde
bir sürü kablo ve elektronik alet olan bilgisayardan başka bir şey yoktu. Her
zaman sade bir yaşamı şatafatlı güzelliklere tercih ederdi. Bilgisayarını hemen
çalıştırıp Cd-Rom'un kapağını açtı ve elindeki kupa bardağı üzerine koydu.
Birden aklına bununla ilgili -internette dilden dile dolaşan- bir espiri geldi.
Yapılan cahillikler yüzünden gülmeye başladı. Bilgisayar donanımı satan
firmaların müşteri destek hatlarına gelen yardım istekleri, duyanları
kahkahalara boğuyordu. Bu olaylardan en meşhurlarından birinde, bilgisayarının
içine sinek kaçan bir müşterinin, "Affedersiniz, bu meret vızıldayıp duruyor. Ne
yapmam lazım," şeklindeki sorusuna deli olan teknisyenin macerası anlatılırdı. O
ise elindeki fincanı dağınıklıktan dolayı koyacak boş yer bulamadığından, en
güvenli yer olarak gördüğü Cd-Rom kapağının üzerine bırakmıştı. Bu kapağı
“bardaklık” zannedip de üzerine koyduğu şey yüzünden kırılınca teknik servisi
arayan biri de vardı tabi ki! Onun anısını yaşatmaya devam ediyordu galiba!
Karnı ağrıyana kadar gülüp de krizi geçtiğinde hava çoktan kararmıştı.

Ufak bir balkona açılan kapının ve
pencerenin üzerine perdeyi çektikten sonra kutunun içindeki alıcıyı çıkarıp,
bilgisayara bağladı ve otomatik tanıtım işlemini başlattı. Sürücüler internetten
inerken sahlepten bir yudum aldığında, içinin ısındığını, bedeninin büyük bir
yükten kurtulduğunu hissetti. Ardından kupa bardağı yerine koyup, odanın
dışındaki diğer kutulara yöneldi. Dış kapının önünde duvara dayalı duran büyük
kutuyu açtı, bir naylon poşetin içinde duran kabloları çıkardı ve hemen yanına
koydu. Arkasından asıl parçayı, -iki metre çaplı- dev çanak antenini çıkardı.
Tek tek her şeyi kontrol edip tam olduğunu görmesiyle birlikte eski yerlerine
geri koydu. Rahatlamıştı. Yeni aldığı malzemeleri, arkadaşına güvenmesine
rağmen, her zaman kontrol ederdi. Buna gerek olmadığını bilirdi ama her ne
hikmetse yapardı da.
Bütün aletleri ve takım çantasını
birer birer yukarı, çatıya çıkardı. Aydınlatma için bir projektör de getirmişti.
Onu, evinden uzatma kablosu ile taşıdığı fişe sokup çalıştırmadan önce, kendini
şehrin sessizliğine ve ışıklarının ahenkli dansedişine bıraktı. Gözlerini
kapatıyor ve derin derin nefes alıyordu.
Yavaş yavaş yürüdü. Bir elinde
tuttuğu projektörün kablosunu bırakmadan çatının kenarına kadar gelip, ellerini
bir yağmur borusuna koyduğunda, sert bir rüzgar tüm soğuğu vücuduna sarmaladı.
Yıldızları göremiyordu belki ama birilerinin onu izlediğini düşünerek,
bakışlarını gökyüzünden ayırmadan öylece kalakaldı. Yıldızların parıldayan,
yanıp sönen ışık oyunlarını da iyi biliyordu. Sonra bir anda kimsenin görmediği
ama bildiği bir hareket yaptı. Olduğu yerde zıplamaya ve ellerini sallamaya
başlamıştı. Hiç durmadandan, "Ben buradayım, gelin beni alın," diye bağırıyor,
tüm sokak, onun bu çılgınlığı ile yankılanıyordu ama hiçkimse bağıranın kim
olduğunu öğrenmek için penceresinden dışarı bakmaya tenezzül bile etmiyordu.
Belki de herkes, “Aman önemli değil! Yine bizimki,” deyip durumu geçiştirmişti.
Bir süre sonra eski haline döndüğünde yine o karamsar düşünceler aklını
kurcalamaya başladı. İnsanlar bu yüzden ona deli gözüyle bakıyorlardı galiba ama
her nedense kimse de onu bir yerlere şikayet etmiyordu.
"Gelin beni alın! Kurtarın bu
gezegenden. Neden insanlar bu kadar kayıtsız. Ülkem insanı, amacı kendilerine
garip gelen herkese deli damgası vuruyor. Bunu yapanlar önce kendilerine
baksınlar. Ben onlar gibi çöplerimi sağa sola fırlatmıyorum."
Çevre kirliliğine karşı
duyarlılığından dolayı, yediği çikolatanın paketini atacak yer bulamadığı için
onu sekizyüz kilometre cebinde taşıyarak, evindeki çöp kutusuna atan bu genç
adamın, içine işleyen ürperti, düşüncelerinin dağılmasına neden oldu ve geri
dönüp, soğuğa aldırmadan her şeyi gerektiği gibi monte etti. Binanın ön
tarafından aşağı, bilgisayarın olduğu pencereye doğru uzun, kalın bir kabloyu
sarkıttı. Daha sonra, kurduklarının rüzgardan uçmayacak kadar sağlam olduğundan
emin olduğunda, çatı katının kapısını kilitleyip tekrar dairesine döndü.

Bilgisayarın başına bir kez
oturduğunda ondan daha iyisi olmazdı şu dünyada. O anda aklındaki bütün kötü
düşünceler silinip gidiyordu. Büyük bir heyecanla dairesinin kapısını açtı. Bu
sefer anahtar sağlam yerdeydi ve aramak zorunda kalmamıştı! Takım çantasını ve
diğer ufak tefek şeyleri içeri aldıktan sonra, bütün sürgüleri çekip kapıyı
kilitledi. Ardından mantosunu ve atkısını çıkarmadan, koştururcasına, doğruca
balkona gitti. Rüzgarda bir o yana, bir bu yana sallanan kabloyu, biraz da
tehlikeli bir şekilde aşağı sarkarak ve ileri uzanarak, zor da olsa tuttuktan
sonra, daha önce duvarda açtığı bir delikten içeri geçirdi ve odaya soktu.
Ardından ucunu alıcıya taktı. Balkon kapısını ve penceresini kapatıp, perdeleri
de üzerlerine çekmesiyle birlikte derin bir nefes çekti içine. Her şey hazırdı.
Artık bilgisayarını kontrol etme zamanı gelmişti. Koltuğa oturup, çoktan soğumuş
olan sahlebinin hepsini bir anda içtiğinde içi ürperdi. Soğumuştu. Sahlebi
hazırladığından beri epey zaman geçmişti.
“İğrenç! Allah kahretsin ya. Şu
güzelim şeyi de böylece unuttuk gitti.”
Ellerini birbirine sürterek ısıttı ve
büyük bir arzuyla klavyenin tuşlarına basmaya başladı ve ilk iş olarak program
ana penceresini açtı. Buradan, gelen sinyallerin analiz grafiklerini
görebiliyordu. Karşısındaki oranları görünce, ağzı şaşkınlıktan bir karış açık
kalmıştı.
"Vay canına! Amma da hızlıymış!"
Ekrandaki görüntü çizgisel grafik
şeklinde bir yukarı, bir aşağı gidip gelirken, sırtını bir berberden aldığı
koltuğuna dayayıp, ellerini de kafasının altına yastık etti ve iyice gerildi.
Bir süre sadece izledi akıp giden sayıları ve görüntüleri. Dakikalar sonra uyku
tatlı bir ninni gibi bedenini sarmaya başladığında, bütün bir günün yorgunluğunu
üzerinde hissetti. Göz kapakları yavaş yavaş ağırlaştı. Tek eliyle uzandığı bir
düğmeye bastı ve her yer karanlığa büründü. Ardından ikinci bir düğmeye daha
dokundu. Gece mavisi renginde boyanmış evin duvarları, mavi neon ışıklarıyla
aydınlandığında, kendini uykunun eline teslim etti.

Şiddetle patlayan bir bomba sesi tüm
binada yankılandığında, şoktan dolayı koltuğundan düşünce az kalsın kafasını
çek-yata çarpıyordu. Kalbinin bir an için durduğunu hissetti. Kendine gelmesiyle
ve ne olduğunu anlamasıyla birlikte, gelen sesin ne anlam ifade ettiğini daha
iyi anladı. Bir kullanıcının bağlandığını haber vermesi için programa atadığı
melodiydi bu. Ancak ses sonuna kadar açık kalmıştı. Ayağa kalkıp bekleme
konumuna geçmiş monitörü açtı. Yanıp sönen bir ünlem işareti göründü. Aynı anda
bir mesaj geldi. İçeriğini gördüğünde bir konuşma için davet edildiğini anladı.
Analiz programının kullanıcılarının birbirileriyle konuşması için yapılmış ufak
bir eklenti olan sohbet kısmındaki "Kabul et" butonuna basarak, gelecek
olan cevabı bekledi. Birkaç dakika sonra ekranda sadece, "Hi (Selam),"
yazıyordu.
Kahretsin, sadece bir yabancıymış
diye içinden geçirirken o da, "Hi! But who are you? (Selam ama sen kimsin?),"
diye cevap verdi.
Karşıdan, "Where are you from?
(Nerelisin?)," sorusu gelince, Türkiye'denim cevabını verdi.
Bunun üzerine Yabancı, Türkçe yazmaya
başladı.
"İsmin ne?"
Ekranda gördüğüne inanamıyordu.
Türkçe yazmasına şaşırarak, kafasını kaşımaya başladı. Sonra eli yavaşça
klavyeye gitti ve enter tuşuna basıp cevabını gönderdi.
"İsmim Abuziddin. Peki senin ismin
ne? Üstelik..."
"İsmimi söylemesem... Bu bir sır.
Sadece birkaç soru sormak istiyorum."
"Tabi sorabilirsin," diyen Abuziddin,
aklındaki bir sürü soru işaretine rağmen, tekrar ismini sormak için ısrar
etmedi. Fazla önemsemediği bir muhabbetin içine sürükleniyordu.
"Benden ne öğrenmek istiyorsun?"
"NASA adına çalışıyorum. Bir çeşit
araştırma yapıyorum. Askerim. Ayrıca sizler hakkında bilgiler edinmem
gerekli. Fazla zamanım yok. Sadece doğru sorular ve doğru cevaplar işimi
görebilir."
“NASA adına mı?” Bu düşüncesini karşı
tarafa göndermedi. NASA'dan birinin kendisi ile bağlantıya geçtiğini düşünmeye
başladı, "Ama nasıl oluyor da Türkçe yazabiliyor," diye düşünmekten kendini
alamıyordu.
“Biliyorum, senin dilinde nasıl
yazdığımı anlamadın ama şunu bil ki birkaç dil bilmek çok şaşılacak şey değil.
Üstelik burada, sandığından çok daha fazla şey biliniyor.”
Sonra aklına, şimşek gibi bir fikir
çaktı. Neden olmasındı ki? Pekala, NASA'da Türk çalışanlar olabilirdi. Hatta
babası ona her zaman, “NASA'nın yarısı Malatyalı,” demez miydi? Babasının bu
cümleyi dalga geçmek için söylediğini zannetmiyordu. Belki de sadece muhabbet
etmek isteyen biri vardı karşısında. Ama neden ismini söylemek istemediğine bir
anlam veremiyordu. Bütün kötü fikirleri aklından atıp, Yabancı'nın sorduğu
soruları cevaplamaya karar verdi.
"Sor bakalım," dedi Abuziddin.
Aradan geçen birkaç saniye sonra
ekranda yanıp sönen “mektup” şeklindeki işaret, yeni bir mesajın geldiğinin
uyarısıydı.
"Araştırmam, canlıların yaşadıkları
çevreye karşı duyarlılıkları üzerine. Halkınız çevreye karşı duyarlı mı? Biraz
kendinizden bahseder misin? Şöyle kısa bir özet geçsen daha iyi olur. Pek
zamanım yok da.”
Abuziddin'in aklındakiler
çetrefilleşiyordu. Halkımız, diye konuştuğuna göre Türk değildi.
Neler var, neler yok diye aklını
toparladıktan sonra, ona dik dik bakan, yaptığı şeyler yüzünden deli damgası
vuran insanlardan intikam alma zamanı geldiğini hissetti. Atıp-tutacaktı onlar
hakkında. Ona göre kendi ile birlikte çok az insan bu ülkenin ve bu dünyanın
değerini biliyordu.
“Ülke olarak çevremizin değerini
bilmiyoruz. Dünya'nın en güzel coğrafyasında yaşadığımı biliyorum. Ama bunu pek
de koruduğumuz söylenemez.
Şunu bilmelisin ki buradakiler her
tarafı pisliyor. Bazen apartmanı temiz tutmak için kimse olmadığını düşünüyorum.
Belediyenin kazdığı çukurların içini çöp kutusu zanneden insanlar var burada.
Fakat diğer ülkelerin bu konuda bizden çok daha dikkatli olduğunu söyleyemem.
Sokakları tertemiz görünenler, arka tarafta daha kötü işler yapıyor. Her zaman
iyilik perisi gibi davranan Amerika, Kyoto Protokolü'nü* imzalamadı. Bir
gün bu kirliliğin cezasını herkes mutlaka ödeyecek."
"Nasıl yani? Merak ettim de bu çevre
kirliliği konusu... "
Bu mesajın ardından hemen ikinci bir
mesaj daha geldi. "Neler oluyor orada? En büyük hassasiyetimiz bu
konudadır."
Abuziddin tüm dünyada olan çevre
olaylarını anlatmaya başladı. Doğadaki canlı hayatı tehdit edenlerden bahsetti.
Küresel ısınmanın sebeplerinden, fabrika artıklarına, hava kirliliğine neden
olan maddeleri üreten ülkelerden, savaşlara kadar bütün bildiklerini aktardı.
Bilmediği ya da eksik kaldığı yerde arama motorlarına istediği kelimeleri yazıp
gerekli bilgileri alıyor ve yeni tanıştığı arkadaşına not etmesi için
aktarıyordu. NASA'dan bahsettiği sırada karşısındakinin suskunluğu onu bir kat
daha şaşırttı. Aradan saatler geçtikten sonra, bilgisinin tükendiğini
hissettiğinde ortamı bir sessizlik kapladı, iletişim tamamen durmuştu. İki taraf
da birbirine mesaj göndermiyordu. Karşı taraf bağlantısını kesmiş ve oturumunu
kapatmıştı. Abuziddin bu süre içerisinde duvardan yansıyan mavi ışıklara bakarak
iç geçirdi. Monitör tekrar bekleme konumuna geçtiğinde artık her yer
mavilenmişti. Sorular soran kişinin kim olduğunu düşünüp kendini sorguladı.
"Bu işleri bırakmalı mıyım acaba?
Paramın hepsini bu saçma aletlere veriyorum ve elde ettiğim ne; koca bir hiç!
NASA'daki dostumuz da sustu zaten. Belki de yerin altındaki bir araştırma
merkezinde çalışıyordur.” Gecenin bir yarısında gülmeye başladı. “Ona acıyorum.
Nerede yaşıyor bu böyle? Uzayda mı? Dünya'da olanlardan haberi yok be!”
Söylediği kelimelere katıla katıla
gülüyordu ve kahkahaların şiddeti gittikçe artıyordu. Çok komik biri olduğunu
zannederdi. Ama Abuziddin'in söylediklerine kendinden başkası gülmezdi.
“Amma espiri yaptım be! Dünya'da
uzayda çünkü.”
Yine bir gülme krizine girip, olduğu
yerde kıvrandığı sırada bomba patlamasına benzer alarm sesi bir kez daha her
yeri inletti, yine irkildi ve yine koltuğundan düştü. Bu kez ıskalamamış,
kafasını çek-yatın kenarına çarpmıştı, acılar içinde yerde kıvranıyordu. Gülmesi
kesilmişti. Bir kurdun inlemesine benzer bir ses çıkarıp durdu. Birkaç dakika
öylece kalıp da kendine gelmeye başladığı zaman, gözleri önünde uçuşan
yıldızlara rağmen, bir eliyle kafasındaki acıyan yeri ovalayarak ayağa kalkmaya
çalıştı. Ancak ilk seferinde gözleri karardığı için yapamadı. Ayaklarını
uzatmış, sırtını kanepeye dayamış bir halde dinleniyordu. Sonra bir eli yine
başındayken, diğer eliyle kanepeye tutunarak ayağa kalktı.
"Allah kahretsin! Ben akıllanmam
vallahi. Ne biçim bir alarm sesi bu. Sesi ne zaman bu kadar çok açtım ben
böyle? Daha ilk seferde sesi kısmam gerekirdi. Ama işte..."
Koltuğunu düzelterek, dikkatlice
oturdu ve monitörü açtı. Karşı taraf yine bağlanmıştı ve son bir mesaj daha
geldi. Kafasında oluşmaya başlayan şişliğin verdiği acı yüzünden homurdanıp
durdu.
"Şunu da okuyayım da, sonra başıma
buz koyarım."
Gelen en son mesajda iki cümle vardı
ve Abuziddin bunlara bir anlam veremedi.
"Bir daha görüşeceğimizi sanmıyorum.
Verdiğin bilgiler için sağol!"
Abuziddin içinden küfürler ederek
bilgisayarı kapattığında, vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Yarın sınavı
vardı ve uyuması gerektiğini düşünerek yatağına uzandı. Bir süre sonra acısını
unuttu ve hayaller içinde yolculuk ederek uykuya daldı. Sabah olduğunda bu
konuşma hakkında hiçbir şey hatırlamayacaktı.
*Kyoto Protkolü:
16 Şubat 2005'de hayata geçecek olan Kyoto Protokolü küresel ısınmaya karşı
mucadele eden bir mekanizmadır. Atmosfere salınan toplam sera gazının %25'ini
üreten ABD, bu protokole imza atmak istememektedir. 1994'te imzalanan BM İklim
Değişikliği Çerçeve Anlaşması'na da ancak geçen sene imza atan ülkemiz, Kyoto
Protokolü'ne de mutlaka imza atmalıdır.
NASA
Sıkıntılı bir şekilde koridorda
koşturan biri, çevresindekilerin şaşkın bakışlarına aldırmadan ilerliyordu. Bir
an önce ofisine ulaşmak istediği her halinden belliydi. Üzerindeki madalyaları
gören herkes sağa sola kaçışıyordu. Homurdanarak önlerinden geçen bu kişinin
düşüncelerinin ne olduğunu tahmin edebiliyorlardı tabi ama tam olarak öğrenmek
için sormaya cesaret edemezlerdi. Çünkü işlerin savsaklanması konusunda hiç
tolerans tanımayan bir yapıya sahipti. Onun için bir kişiyi harcamak çok
basitti.
Keşif raporlarının ulaştığı haberi
henüz gelmişti ve Yüzbaşı onu bekliyordu. Aklında binbir türlü düşünce vardı.
Harcamaların doğru yapılmasını sağlamaya çalışıyordu. Değeri olmayan projeleri
ayıklayıp, iptal etmek gerekirdi. Yeni gelen raporların sonucu onun sıkıntısını
her defasında daha da artırıyordu. Ama yapması gerekeni yaptığını biliyordu.
Uzaydaki sinyalleri yakalayıp analiz etmek, raporları incelemek ve Zeki Yaşam
Formlarını bulmak onun işiydi ya da...
Hükümet içindeki bazı gruplar, bu
araştırmanın vergi israfından başka bir şey olmadığını söylese de Komutan
amacının bilincindeydi. Elindeki imkanı optimum seviyede kullanmaya çalışıyordu.
Olabildiğince çok gezegen keşfetmek ve kurtarabildiklerini kurtarmak en büyük
isteğiydi. Yapabileceğinin en iyisini yapmaya çalışıyordu. Bu ısrarı yüzünden
çoğu subayın gözünde bir deliydi. Şu sıralar evrenin yoğun bir kısmına
gelmişlerdi ve hergün o kadar çok rapor geliyordu ki bazılarının üzerine -bütçe
nedeniyle- çizik atmak zorunda kalıyordu.
"Acaba bu sefer ne çıkacak karşıma,"
diye söylendiği sırada yanından geçenlerden biri "Emredin efendim, bir şey mi
dediniz," dedi ama Komutan'ın beyni şu an için bu sözleri algılayamayacak kadar
meşguldü. Kendi kendine konuşuyordu. NASA'nın sorunları hiçbir zaman
bitmezdi ki.
Uzun koridorun sonuna geldiğinde
ofisinin kapısını sertçe açtı. Yüzbaşı elindeki kağıtlarla uğraşır halde
koltukta oturmuş, öylece bekliyordu. Bir anda odaya giren Komutan'ın bakışları
kendine doğru yönelince, telaşla ayağa kalktı.
"İyi günler efendim. Affedersiniz,
yorulmuştum da ondan oturdum. Şey..."
Yüzbaşı, Komutan gelmeden önce raporu
son kez incelemek, yanlış birşeyler olup olmadığına bakmak istemişti. Ama
elindeki dosyayı çok karıştırmıştı. Düzene sokmaya uğraştı. Bu sırada Komutan,
koltuğuna oturmuş, masasının üzerindeki dağınıklıkla ilgileniyordu. Yüzbaşı'ya
doğru bakmadan kafasını sallayarak konuştu.
"Bu sekreteri ben ne yapması için
görevlendirdim acaba?"
Bir süre sonra dağınıklıkla
ilgilenmeyi bırakan Komutan, sertçe ve bıkmış bir halde, "Getir bakalım
şunları," dedi. Bu sırada kağıtları tam zamanında düzene soktuğunu düşünen
Yüzbaşı konuşmaya başladı.
"Yeni raporlar az önce ulaştı
efendim."
Komutan, ne denileceğini merak eden
Yüzbaşı'nın içinden geçirdiklerini bilmeksizin, rapor kapağını açtı. İlk bir iki
sayfasına göz gezdirdikten sonra, ne olduğuna bile bakmadan, üfleyip püfleyip
geri kapattı. Ardından masanın üzerinde gelişi güzel bırakılmış haldeki evrak
yığının arasına koydu. Başını kaldırdığında Yüzbaşı'yı ayakta bekler halde
görünce, "Oturabilirsin Yüzbaşı," diyerek masasının karşısındaki koltuğu
gösterdi. Yüzbaşı, her an gelecek bir azarı düşünerek, usulca oturdu. Yoksa
raporda sinirlerini bozacak bir hata mı vardı? Acaba bilgileri nasıl elde
ettiğini anlamış mıydı? İlk araştırma tam da olması gerektiği gibi yapılmıştı
ama ya ikincisi... Yapacağı bir şey yoktu! Dünden kalan o kadar çok işi vardı
ki... Zaman azdı ve bir kişi ile konuşup, karar vermesi gerekmişti.
Herkesin Komutan'dan korktuğu gibi o
da korkuyordu. Kimse onun emirlerini tartışmaya cesaret bile edemiyordu.
Uyulmayan bir emir sonucunda, burada tekrar görev almak kesinlikle imkansızdı.
NASA'nın içinde bulunmanın saygınlığını kimse kaybetmek istemezdi ve bu
yüzden emirler harfiyen uygulanıyordu.
Yüzbaşı, bazılarının düşündüğünün
tersine, Komutan'ın deli olmadığına inanıyor, onu bir idol olarak görüyordu.
Yüzbaşı, şimdilik sadece Keşif Komisyonu ile ilgileniyordu ama göze girmeye
çalışıyor ve birazda samimiyet kurmak yoluyla güven kazanması gerektiğini
düşünüyordu. Bu sebeple onu üzgün ve canı sıkkın bir halde gördüğünde hâl hatır
soruyordu. Bugün de çok sinirli, bir o kadar da bitkin gibiydi sanki. Yüzbaşı
cesaretini toplayarak, "Komutan'ım bugün pek yorgun görünüyorsunuz," dedikten
sonra yutkunarak, gelecek olan cevabı bekledi.
Komutan pencereye doğru döndü ve
sessizce dışarıyı izlemeye başladı. Binbir türlü şey geçti aklından.
Yaptıklarından nefret ediyordu. O kadar zaman geçmişti ki aradan... İlk başlarda
önemsiz gibi görünen şeyler, bir süre sonra onu rahatsız etmeye başlamıştı.
Artık ipin ucunu kaçırmışlardı. Geriye sadece ufak bir vicdan azabı kalmıştı.
Onu da iş yapmaya gelince bir kenara atmak zorunda kalıyordu.

Komutan, pencerenin ardına, küçük ama
çevresindeki yaşamın devam etmesine yetecek kadar ilahi kuvveti içinde
barındıran bir yıldıza odaklanmıştı. Orada bir şeyler görür gibi oldu. Sanki
biri ona yıldızların çevresindeki gezegenlerden el sallayarak, "Ben buradayım,"
diye bağırıyordu. Herkes buna delilik desin ama o, "Oralarda birileri var mı,"
diye sormaktan kendini alamıyordu. Odada süren sessizliği bozan, hala dışarıyı
gözetler bir haldeyken konuşan Komutan oldu..
"Amacımız neydi, ne için başladık, ne
yapıyoruz? Evrende zeki yaşamlar aradık durduk. Ama var olanlardan çok azına
ulaşabildik. Daha etkin raporların hazırlanması gerekli. Evren ortalaması
neredeyse yüzde seksen *TGP. Seçeneklerin çok olması artık canımı sıkmaya
başladı. Özellikle bu sektör çok yoğun. "
Komutan, içini çekerek yüzünü
Yüzbaşı'ya döndü. "Yani raporlarda çizilecek kısım olmayınca benim için sıkıntı
artıyor. Dolasıyla çok yoruluyorum."
Bu sırada yüzünde ufak bir gülümseme
belirdiyse de çabucak eski haline döndü.
"Komutan'ım bugünkü listede sadece
iki gezegen var."
Komutan bunu duyduğunda bir anda
kendine geldi ve sersemlikten kurtulmuş bir halde, "Nasıl olur? Her zaman en az
yirmi sistem olurdu," dedi. "Her neyse bu benim için daha iyi"
Bu sözler rahatlamış birinden geliyor
diye düşünen Yüzbaşı, serin kanlılıkla araya girdi.
"İlkinin TGP derecesi yüzde yüz. Ama
diğerinde büyük bir sorun var. Yaptıklarına bir anlam veremedim.” Açığının
Komutan tarafından fark edilmemesini umup, koca bir kahkaha atarak, “İşin komik
tarafı bizimle aynı adı taşıyan bir kurumları bile var,” dedi.
“Neee!”
Komutan oranlara bakmak için onca
kağıdın arasında raporu aramaya başladı. Koyduğu yeri bulmaya çalışırken
homurdanıp durdu. Masanın üzeri o kadar karışıktı ki işin içinden çıkamayarak
bir süre sonra aramayı bıraktı, Yüzbaşı'nın uzattığı ikinci rapora bakmak
zorunda kaldı. Bu dosyayı da bir sürü evrağın arasına sokmadan önce, son
sayfasına baktı ve konuştu.
"Eee. Bunda bir problem yok ki. Bunun
oranı da yüzde yüz."
"Sorun oranlarda değil!"
"Nasıl yani? Sorun ne peki,
yaptıkları savaşlar mı?"
"Tam olarak değil... Bilerek ve
isteyerek zehir içiyorlar."
Komutan, kalemi istedi ve dosyanın
içindeki raporun son sayfasını yırtarcasına açarak, listedeki TÜR ADI : İNSAN
kısmını görünmeyecek kadar karaladı. Onun için önemsiz bir işlemdi bu.
Bunca zamandır yapılan araştırmalarda
birçok canlı türünün inançları yüzünden farklı davranışlarda bulunması ile
karşılaşılmıştı. Bunlar varoluş amaçları oluşturma çabalarının bir parçasıydı.
Komutan bilmiş bir hava takınarak, "Dini bir nedeni olabilir mi," diye sordu.
"Sorun burada başlıyor işte. Üretim
tesislerinin toksik atıklarını içme sularına karıştırıyorlar ve bunun nedeni
inançları değil."
Bu sözleri duyan Komutan,
şaşkınlıktan ve sinirden bir an için yerinden fırlarken, "Bunlar çıldırmış
olmalı," diye bağırdı. Bu sırada ikisinin de görmediği bir dosya süzülerek yere
düşmüştü.
"Dahası da var. Ayrıca yaşam
fonksiyonlarını zedeleyecek gazların atmosfere karışmasına da izin veriyorlar."
Odada yankılanan bu cümle, Komutan'ı
deli etmeye yetmişti bile. Bir sürü evrağın arasında, Yüzbaşı'nın verdiği son
gelen raporları, çılgınca aramaya başladı. Kağıtları karıştırıyor, her şeyin
altını üstüne getiriyor ama buna rağmen aradığını bir türlü bulamıyordu. O
sinirlendikçe ortalık daha da karışıyor, ortalık karıştıkça daha da
sinirleniyordu. Yüzbaşı artık delirmiş birini izliyordu. Komutan, sonunda
dayanamayarak kükrercesine bağırdı.
"Nerede bu lanet olası raporlar!"
Komutan'ın yarattığı kargaşayı gören
Yüzbaşı, aşağı doğru baktığında, masanın altındaki mavi kapaklı dosyayı da
gördü. “Acaba alsam mı,” diye düşündü. Çünkü Komutan'ın sekreterinin
yaptıklarının -daha doğrusu yapmadıklarının- faturası kendisine çıkabilirdi. Ama
tam tersi bir tepki de gelebilirdi. Bu yüzden dosyayı yerden aldı ve Komutan'a
doğru uzattı. Neredeyse fısıldayarak, "Buyrun efendim. İşte aradığınız şey,"
dedi. Komutan dosyayı söker gibi çekti aldı.
"Çabuk ver şu kağıtları. Böyle türler
beni sinirlendiriyor. İşimiz gücümüz var, bir de bu aptallarla uğraşamam.
Sekreter hazretleri de bir daha bu gemiye asla alınmayacak! Ve ne
yapacağını biliyorsun Yüzbaşı," diyerek dosyayı geri uzattı.
Ayağa kalkan Yüzbaşı, "Evet efendim.
Bu tür ile ilgili Temas Projesini hemen iptal ediyorum ve Nötrleştirme
düzeyine geçmek için çalışmalara başlıyorum," dedi ve kapıya doğru yöneldi.
Komutan bir kez daha gözlerini
pencerenin ardındaki yıldızlara doğru çevirerek derinlere daldı. Düşünmeye
başladı. Yine bir şeyler vardı orada. Ama bu seferki görüntü el sallamıyordu.
Kendi elleriyle boğazını sıkan bir İNSAN belirmişti gözünün önünde.
Komutan üzüntülü bir ses tonuyla konuştu.
"Onlara yardım etmenin hiçbir anlamı
yok. Zavallı aptallar!"
Bu sırada çoktan odadan çıkmış olan
Yüzbaşı, Komutan Nasiv'in emrinde olmanın, Nasiv Araştırma
ve Savunma Aktivitesi'nde (NASA) çalışmanın büyük gururunu
yaşıyordu.
*TGP: (Teknolojik
Gelişmişlik Potansiyeli)
Uzay boşluğu
Yeşillere
bürünmüş bir güç, uzayın derinliklerinde hızla yol alıyordu. Parlaklığı huzur
vericiydi ama bu gücü yıkımdan ve yokoluştan ibaretti. İçindeki enerjinin
kararlılığı, hızı artıkça azalıyordu. Her an kötülüğünü kusacak gibiydi. Çok
zaman geçmeden bir yıldız sistemine girdi. Dokuz gezegeni olan, yaşamın tek bir
yerde varolduğu bir sistem. Yanından geçtiği her şeyi yeşil ışığı ile
aydınlatıyordu. Önce, buzlarla kaplı ufak bir kütleyi sıyırdı. Ardından bu soğuk
gezegene göre daha büyük olan iki tanesini daha geçti. Anlamsızca ilerlediği
söylenemezdi. Asıl amacının dışındakileri önemsemiyordu. Sonra, halkaları olan
bir gezegeni daha geçti. Halkalı kütlenin ardından, önündeki ve arkasındaki
diğer bütün gezegenlerden büyük olan bir devin yanından geçerken, ondan küçük
bir parça koparmasına rağmen hızını daha da arttırdı. Kızıl bir gezegeni
geçmesiyle birlikte, mavilerle kaplı bir güzelliğe ölümcül son vuruşunu yapmak
için hazırlandı. Mavi yüzeyi ölümün yeşili ile aydınlanan bu yaşam dolu
gezegende, aslında her şey yolunda gidiyordu. Hiç kimsenin biraz sonra
olacaklardan haberi yoktu. .

Yeşil ışık, üç tarafı denizlerle
çevrili bir kara parçasının kuzeybatısında, iki denizi birleştiren bir bağlantı
noktasına düştü. Orada bulunan canlılar kısa bir süre için her yerin yeşil yeşil
aydınlandığını farkettiler. Yıkım başladığında, şehirdeki her binanın temelleri
sarsıldı. Üzerinde Melek Apartmanı yazan bir binanın kolonları, oluşan gerilime
daha fazla dayanamayarak yerinden söküldü. Çevresindeki bütün binalarla birlikte
tıpkı bir uçurtma gibi gökyüzüne yükselen apartman, bir süre sonra ivmesini
kaybetti ve düşeceği yeri gölgesiyle kararttı.
İstanbul Üniversitesi Kampüsü
(Bir ceviz ağacını altı)
“Abuziddin!!!”
Abuziddin uyku ile uyanıklık arasında
gidip geliyordu. En iyi arkadaşı Bedi, onu iteleyerek uyandırmaya çalıştı.
Şekerlemesini yarıda kesen zalim insan Bedi'ye doğru uykulu gözlerle sert bir
bakış attı.
“Ne var lan!”
“Uyan oğlum derse geç kalıcaz.”
Abuziddin, sırtüstü yattığı yerden
doğrularak, yıllarca aynı yerinde duran ihtişamlı ağaca sırtını dayadı.
Gökyüzüne bakarak öylece kalaldı.
“Abuziddin... Hadi ya! Bak yine aynı
şeyi yapma!”
İçini geçirerek Bedi'ye dönen
Abuziddin, konuşmaya başladı. Bir saat önceki ateşli tartışmasının etkisi hala
üzerindeydi. Bedi'nin fikirleri aklına gelince yine tepesi attı.
“Sen bana inanmamaya devam et. Yok
onlar bizi yokedeceklermiş, buraya geldiklerinde kökümüzü kurutacaklarmış,
sonumuz gelecekmiş, felan da filan... ”
Bedi üfleyerek cevap verdi.
“Neden olayın ters tarafını hiç
hesaba katmıyorsun. Biz insanlar da kendi yaşamımız için başka canlıların
yaşamlarını tehdit etmiyor muyuz? Aynı konuyu bin defa tartıştık. Hep aynı yere
geliyoruz.” İçine işleyen soğuktan da etkilenen Bedi, derse geç kalmış olmanın
telaşı ile, “Sonra konuşuruz. Hatta bunu bugünkü tartışma konusu yapılmasını
teklif edebiliriz. Ama önce derse yetişmeliyiz,” dedi.
Abuziddin, “Sen nasıl istiyorsan öyle
olsun,” dedi ve gözleri yine gökyüzüne takıldı. Gökyüzünün yeşil bir ışıkla
aydınlandığını farketmeyen Bedi, ders notlarını toparlayıp bir kez daha
Abuziddin'e baktığında, onun hâlâ eskisi gibi olduğunu görünce daha da
sinirlendi. Bu sefer birinin bir tarafı kesin moraracaktı. Ancak tam da
yumruğunu sıkmışken eli havada kaldı. Her zamanki şapşal bakışları yoktu
Abuziddin'in. Gözbebekleri normâlden kat kat büyümüş, ağzı bir karış açık
kalmıştı. Kısa bir süre sonra yer sarsılmaya başladı. Ardından altında
oturdukları ağacın gölgesinin üzerine ikinci bir gölge daha düştü. Abuziddin'in
işaret parmağı ile gösterdiği yöne doğru akan Bedi, bir daha asla göremeyeceği
bir şey gördü. Ve o an için arkadaşının espri yeteneğini kat kat aşan bir şey
söyledi.
“Bugün eve gitmene gerek yok
Abuziddin... Çünkü o sana geldi.”
Dipnot:
NASA'nın Porto Rico adasındaki merkezinde uzaya sinyaller gönderilmektedir.
Www.setiathome.berkeley.edu adresinden indirilen bir program ile bu
analiz işlemine Dünya üzerindeki her insan katılabilir. |