Son Güncelleme
6 Mayıs 2008
Bilimkurgu2000 Ana Sayfayeni çıkan kitaplarkitaplardan bölümlerİlginç bilimsel konularBilimkurgu ve diğer konular
5 Yukarı

Zavallı Aptallar

İlkay KALKAN

Beyoğlu - Türkiye

Ocak ayının buzlu ve karlı bir gününde bir genç elindeki yükten dolayı ıkınıyor, sıkılıyor ve çevredeki insanların bakışlarına sinirlenerek yürüyordu. Onda bir gariplik olduğunu düşünüyorlardı. Önce onu farketmeyenler, o yanlarından geçerken bir anda irkiliyorlardı. Şu an ki tek isteği sokağın sonundaki evine ulaşmak olan bu genç adam, bunu sağ salim ve kimse ile kavga etmeden yapmak istiyordu. Ellerindeki kutulardan ötürü nereye doğru gittiğini tam olarak göremiyordu veya nerede olduğunu. Yanından geçen bir araba kornaya basınca, yolun ortasında yürüdüğünü farketti ve suçlu kendisi değilmiş gibi istifini bozmadan bağırdı.

 "Ne var be! Görmüyor musun, elimiz dolu."

 Onu tanıyanlar garip davranışlarından ve belki de garip saç stilinden çekiniyorlardı. Eli ayağı durmaz, bazen hiç olmadık bir yerde kendi kendine konuşmaya başlardı. Üstelik saçını, ancak havaya dikecek kadar uzattığında, saç tellerini de jöle yardımıyla dakikalar boyunca uğraşıp birleştirince, oklu kirpiye benzemekten, arkadaşları tarafından alaya alınmaktan kurtulamazdı. Kendisine cins cins bakıldığını düşündüğünde ise beyaz teni sinirden kızarıyordu. Çünkü TÜBİTAK'tan emekli babasının genleri bedenine işlemişti ve çok çabuk sinirleniyordu. Ama annesi, “Oğlum sen babandan da sinirlisin, delisin,” derdi. Annesine göre, babası bu gezegen için farklı şeyler yapmak isteyen idealistin tekiydi. Annesinin bu durumdan nefret ettiği anlar olduğunu hissetmişti ama onu çok sevdiğini de biliyordu. Babası, o daha küçükken bazı geceler eve çok üzüntülü olarak gelir ve “Yine olmadı, yine olmadı,” diye bağırıp dururdu. Ama onu teselli etmeye çalışan da yine annesi olurdu. Haftasonu gittikleri yayladaki evlerinin bahçesinde, ceviz ağacının altında, babası yaptıklarından, daha doğrusu yapamadıklarından, bahsederdi. O ise bu büyülü anları büyük bir hevesle beklerdi. Şu an neredeyse, her ne yapıyorsa, bunun tek sebebi o büyülü anda konuşulanlardı. Babasının bazen evde bağırıp durmasının, moralsiz olmasının nedenini hiç sorgulamadı.

 TÜBİTAK içindeki Uzay Gözlem Bölümü'nde çalışan babası, görev yaptığı bölümün amaçlarının dışında da projeler üretiyordu. Su ile çalışan arabalar, güneş pilleri, çöplerden elektrik üretmek; kısacası temiz enerji, temiz doğa! Tabi ki bu projeleri çoğu zaman ödenekten dolayı geri dönüyordu. İşte o zaman çalışma arkadaşları kendi kendine konuşan ve yanına asla yaklaşılmaması gerekli birini izlerlerdi. Fakat ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi düzelir, yeni projeler için arkadaşlarından yardım istemeye devam ederdi.

 Bu soğuk kış gününde ellerindekiler yüzünden zor anlar yaşayan bu genç adam bedeninde babasının genlerini taşımasının yanında, ruhunda da onun amaçlarına benzer amaçlar taşıyordu. Daha farklı ama bir o kadar da aynı amaçlar... 

 Yoldaki çukurlar ve buzlar onu birkaç kez tökezletince düşme tehlikesi geçirmesine rağmen, sokağın sonuna ulaşıp, Melek Apartmanı'na geldiğinde, kapıyı açmak için ona yardım eden kişiyi görmeden, "sağol," dedi ve sürtünerek içeri girdi. Geçerken neredeyse her şeyi kırıp döküyordu. Minibüsten indiğinden beri bütün yolu bu ağırlıklarla katetmişti ve kollarında derman kalmadığını hissediyordu. Daha birinci kata çıkmadan elindekileri merdivene bırakmak zorunda kaldı.

 "Allah kahretsin! Niye asansörü olmayan bir yerde oturuyorum ki?"

 İçi kıpır kıpırdı. Çünkü yeni aldığı sistemi hemen denemek istiyordu. Eski dijital yayın aletlerinin yerine, dördüncü nesil aletler gelmişti ve bu işle ilgilenen arkadaşından gelen haberin ardından, bir koşu Yazıcıoğlu İşhanı'na gidip bütün parasını oraya bırakmıştı. Evet, artık cebinde beş kuruş bile yoktu!

 Çevresindekilere ilgilendiği şeylerden bahsedince, herkes tarafından deli damgası yiyordu ama onun uzay hakkındaki düşüncesini değiştirmeye kimsenin gücü yetemezdi. Babasının etkisi dışında, bu saplantısı ilk defa 1999 yılında gördüğü bir gazete haberinden sonra başladı. O tarihte NASA'nın Porto Rico adasındaki üssünden uzaya sinyaller gönderildiğini ve gelecek cevapların bilgisayarlar tarafından analiz edildiğini okumuştu. Bu sürece yardımcı olmak için küçük bir programı NASA'nın web sitesinden indirmek ve arka planda çalıştırmak yeterli oluyordu. Kendisi buna ek olarak daha gelişmiş dijital alıcılar da kullanıyordu. Onu asıl etkileyense, o dönemin NASA başkanının ağzından çıkan sözlerdi.

 "Bütün çabalarımız evrende yalnız olmadığımızı kanıtlamak için. Bizim çok güçlü bilgisayarlarımız olmasına rağmen tamamen yeterli diyemeyiz. Bu yüzden sizlerden yardım istiyoruz. Bu küçük program ile bu projeye sizler de katkıda bulunabilirsiniz. Kim bilir? Belki de ilk teması siz, evlerinde oturan insanlardan biri yapacak!"

 Dairesinin önüne gelip, elindekileri yere bırakarak, ceketinin sol cebine elini attığında aradığını orada bulamayınca içinden küfürler etti. Daha sonra sağ cebe baktı ama orada da bulamadı. Katın ışıkları söndüğünde elini otomatiğe doğru uzatınca duvara çarpan bir şey şıngırdayarak ses çıkardı. Ve kendi kendine güldü.

 "Ah eşşek kafam. Ne zaman bitecek benim bu unutkanlığım."

 Parmağında halkasından takılı duran anahtarı alıp kapıyı açtı. Bütün aletleri içeri almasıyla birlikte, tekrar kapattı ve içeri girdi. İlk iş olarak mutfağa gidip kendine hazır sahleplerden birini yapmak istiyordu. Sıcak sıcak içildiğinde bütün yorgunluğunu silip attığını düşünürdü.

 Bir elinde sütle hazırladığı sahlebi koyduğu ayıcıklı kupa bardağı ve diğer elinde de getirdiği kutulardan biriyle odasına girdiğinde her yere yayılmış kirli çoraplardan ve donlardan kendi de iğrendi. Yüzünü buruşturdu. Ne iğrenç bir adamım ben, diye düşünürken çevreye dikkat ettiği kadar evinin temizliğine dikkat etmediğinin farkına varmıştı. Odada, etraftaki dağınıklık haricinde bir çekyat, ortada bir halı ve çevresinde bir sürü kablo ve elektronik alet olan bilgisayardan başka bir şey yoktu. Her zaman sade bir yaşamı şatafatlı güzelliklere tercih ederdi. Bilgisayarını hemen çalıştırıp Cd-Rom'un kapağını açtı ve elindeki kupa bardağı üzerine koydu. Birden aklına bununla ilgili -internette dilden dile dolaşan- bir espiri geldi. Yapılan cahillikler yüzünden gülmeye başladı. Bilgisayar donanımı satan firmaların müşteri destek hatlarına gelen yardım istekleri, duyanları kahkahalara boğuyordu. Bu olaylardan en meşhurlarından birinde, bilgisayarının içine sinek kaçan bir müşterinin, "Affedersiniz, bu meret vızıldayıp duruyor. Ne yapmam lazım," şeklindeki sorusuna deli olan teknisyenin macerası anlatılırdı. O ise elindeki fincanı dağınıklıktan dolayı koyacak boş yer bulamadığından, en güvenli yer olarak gördüğü Cd-Rom kapağının üzerine bırakmıştı. Bu kapağı “bardaklık” zannedip de üzerine koyduğu şey yüzünden kırılınca teknik servisi arayan biri de vardı tabi ki! Onun anısını yaşatmaya devam ediyordu galiba! Karnı ağrıyana kadar gülüp de krizi geçtiğinde hava çoktan kararmıştı.

 Ufak bir balkona açılan kapının ve pencerenin üzerine perdeyi çektikten sonra kutunun içindeki alıcıyı çıkarıp, bilgisayara bağladı ve otomatik tanıtım işlemini başlattı. Sürücüler internetten inerken sahlepten bir yudum aldığında, içinin ısındığını, bedeninin büyük bir yükten kurtulduğunu hissetti. Ardından kupa bardağı yerine koyup, odanın dışındaki diğer kutulara yöneldi. Dış kapının önünde duvara dayalı duran büyük kutuyu açtı, bir naylon poşetin içinde duran kabloları çıkardı ve hemen yanına koydu. Arkasından asıl parçayı, -iki metre çaplı- dev çanak antenini çıkardı. Tek tek her şeyi kontrol edip tam olduğunu görmesiyle birlikte eski yerlerine geri koydu. Rahatlamıştı. Yeni aldığı malzemeleri, arkadaşına güvenmesine rağmen, her zaman kontrol ederdi. Buna gerek olmadığını bilirdi ama her ne hikmetse yapardı da.

 Bütün aletleri ve takım çantasını birer birer yukarı, çatıya çıkardı. Aydınlatma için bir projektör de getirmişti. Onu, evinden uzatma kablosu ile taşıdığı fişe sokup çalıştırmadan önce, kendini şehrin sessizliğine ve ışıklarının ahenkli dansedişine bıraktı. Gözlerini kapatıyor ve derin derin nefes alıyordu.

 Yavaş yavaş yürüdü. Bir elinde tuttuğu projektörün kablosunu bırakmadan çatının kenarına kadar gelip, ellerini bir yağmur borusuna koyduğunda, sert bir rüzgar tüm soğuğu vücuduna sarmaladı. Yıldızları göremiyordu belki ama birilerinin onu izlediğini düşünerek, bakışlarını gökyüzünden ayırmadan öylece kalakaldı. Yıldızların parıldayan, yanıp sönen ışık oyunlarını da iyi biliyordu. Sonra bir anda kimsenin görmediği ama bildiği bir hareket yaptı. Olduğu yerde zıplamaya ve ellerini sallamaya başlamıştı. Hiç durmadandan, "Ben buradayım, gelin beni alın," diye bağırıyor, tüm sokak, onun bu çılgınlığı ile yankılanıyordu ama hiçkimse bağıranın kim olduğunu öğrenmek için penceresinden dışarı bakmaya tenezzül bile etmiyordu. Belki de herkes, “Aman önemli değil! Yine bizimki,” deyip durumu geçiştirmişti. Bir süre sonra eski haline döndüğünde yine o karamsar düşünceler aklını kurcalamaya başladı. İnsanlar bu yüzden ona deli gözüyle bakıyorlardı galiba ama her nedense kimse de onu bir yerlere şikayet etmiyordu.

 "Gelin beni alın! Kurtarın bu gezegenden. Neden insanlar bu kadar kayıtsız. Ülkem insanı, amacı kendilerine garip gelen herkese deli damgası vuruyor. Bunu yapanlar önce kendilerine baksınlar. Ben onlar gibi çöplerimi sağa sola fırlatmıyorum."

 Çevre kirliliğine karşı duyarlılığından dolayı, yediği çikolatanın paketini atacak yer bulamadığı için onu sekizyüz kilometre cebinde taşıyarak, evindeki çöp kutusuna atan bu genç adamın, içine işleyen ürperti, düşüncelerinin dağılmasına neden oldu ve geri dönüp, soğuğa aldırmadan her şeyi gerektiği gibi monte etti. Binanın ön tarafından aşağı, bilgisayarın olduğu pencereye doğru uzun, kalın bir kabloyu sarkıttı. Daha sonra, kurduklarının rüzgardan uçmayacak kadar sağlam olduğundan emin olduğunda, çatı katının kapısını kilitleyip tekrar dairesine döndü.

 Bilgisayarın başına bir kez oturduğunda ondan daha iyisi olmazdı şu dünyada. O anda aklındaki bütün kötü düşünceler silinip gidiyordu. Büyük bir heyecanla dairesinin kapısını açtı. Bu sefer anahtar sağlam yerdeydi ve aramak zorunda kalmamıştı! Takım çantasını ve diğer ufak tefek şeyleri içeri aldıktan sonra, bütün sürgüleri çekip kapıyı kilitledi. Ardından mantosunu ve atkısını çıkarmadan, koştururcasına, doğruca balkona gitti. Rüzgarda bir o yana, bir bu yana sallanan kabloyu, biraz da tehlikeli bir şekilde aşağı sarkarak ve ileri uzanarak, zor da olsa tuttuktan sonra, daha önce duvarda açtığı bir delikten içeri geçirdi ve odaya soktu. Ardından ucunu alıcıya taktı. Balkon kapısını ve penceresini kapatıp, perdeleri de üzerlerine çekmesiyle birlikte derin bir nefes çekti içine. Her şey hazırdı. Artık bilgisayarını kontrol etme zamanı gelmişti. Koltuğa oturup, çoktan soğumuş olan sahlebinin hepsini bir anda içtiğinde içi ürperdi. Soğumuştu. Sahlebi hazırladığından beri epey zaman geçmişti.

 “İğrenç! Allah kahretsin ya. Şu güzelim şeyi de böylece unuttuk gitti.”

 Ellerini birbirine sürterek ısıttı ve büyük bir arzuyla klavyenin tuşlarına basmaya başladı ve ilk iş olarak program ana penceresini açtı. Buradan, gelen sinyallerin analiz grafiklerini görebiliyordu. Karşısındaki oranları görünce, ağzı şaşkınlıktan bir karış açık kalmıştı.

 "Vay canına! Amma da hızlıymış!"

 Ekrandaki görüntü çizgisel grafik şeklinde bir yukarı, bir aşağı gidip gelirken, sırtını bir berberden aldığı koltuğuna dayayıp, ellerini de kafasının altına yastık etti ve iyice gerildi. Bir süre sadece izledi akıp giden sayıları ve görüntüleri. Dakikalar sonra uyku tatlı bir ninni gibi bedenini sarmaya başladığında, bütün bir günün yorgunluğunu üzerinde hissetti. Göz kapakları yavaş yavaş ağırlaştı. Tek eliyle uzandığı bir düğmeye bastı ve her yer karanlığa büründü. Ardından ikinci bir düğmeye daha dokundu. Gece mavisi renginde boyanmış evin duvarları, mavi neon ışıklarıyla aydınlandığında, kendini uykunun eline teslim etti.

 Şiddetle patlayan bir bomba sesi tüm binada yankılandığında, şoktan dolayı koltuğundan düşünce az kalsın kafasını çek-yata çarpıyordu. Kalbinin bir an için durduğunu hissetti. Kendine gelmesiyle ve ne olduğunu anlamasıyla birlikte, gelen sesin ne anlam ifade ettiğini daha iyi anladı. Bir kullanıcının bağlandığını haber vermesi için programa atadığı melodiydi bu. Ancak ses sonuna kadar açık kalmıştı. Ayağa kalkıp bekleme konumuna geçmiş monitörü açtı. Yanıp sönen bir ünlem işareti göründü. Aynı anda bir mesaj geldi. İçeriğini gördüğünde bir konuşma için davet edildiğini anladı. Analiz programının kullanıcılarının birbirileriyle konuşması için yapılmış ufak bir eklenti olan sohbet kısmındaki "Kabul et" butonuna basarak, gelecek olan cevabı bekledi. Birkaç dakika sonra ekranda sadece, "Hi (Selam)," yazıyordu.

 Kahretsin, sadece bir yabancıymış diye içinden geçirirken o da, "Hi! But who are you? (Selam ama sen kimsin?)," diye cevap verdi.

 Karşıdan, "Where are you from? (Nerelisin?)," sorusu gelince, Türkiye'denim cevabını verdi.

 Bunun üzerine Yabancı, Türkçe yazmaya başladı.

 "İsmin ne?"

 Ekranda gördüğüne inanamıyordu. Türkçe yazmasına şaşırarak, kafasını kaşımaya başladı. Sonra eli yavaşça klavyeye gitti ve enter tuşuna basıp cevabını gönderdi.

 "İsmim Abuziddin. Peki senin ismin ne? Üstelik..."

 "İsmimi söylemesem... Bu bir sır. Sadece birkaç soru sormak istiyorum."

 "Tabi sorabilirsin," diyen Abuziddin, aklındaki bir sürü soru işaretine rağmen, tekrar ismini sormak için ısrar etmedi. Fazla önemsemediği bir muhabbetin içine sürükleniyordu.

 "Benden ne öğrenmek istiyorsun?"

 "NASA adına çalışıyorum. Bir çeşit araştırma yapıyorum. Askerim. Ayrıca sizler hakkında bilgiler edinmem gerekli. Fazla zamanım yok. Sadece doğru sorular ve doğru cevaplar işimi görebilir."

 “NASA adına mı?” Bu düşüncesini karşı tarafa göndermedi. NASA'dan birinin kendisi ile bağlantıya geçtiğini düşünmeye başladı, "Ama nasıl oluyor da Türkçe yazabiliyor," diye düşünmekten kendini alamıyordu.

 “Biliyorum, senin dilinde nasıl yazdığımı anlamadın ama şunu bil ki birkaç dil bilmek çok şaşılacak şey değil.  Üstelik burada, sandığından çok daha fazla şey biliniyor.”

 Sonra aklına, şimşek gibi bir fikir çaktı. Neden olmasındı ki? Pekala, NASA'da Türk çalışanlar olabilirdi. Hatta babası ona her zaman, “NASA'nın yarısı Malatyalı,” demez miydi? Babasının bu cümleyi dalga geçmek için söylediğini zannetmiyordu. Belki de sadece muhabbet etmek isteyen biri vardı karşısında. Ama neden ismini söylemek istemediğine bir anlam veremiyordu. Bütün kötü fikirleri aklından atıp, Yabancı'nın sorduğu soruları cevaplamaya karar verdi.

 "Sor bakalım," dedi Abuziddin.

 Aradan geçen birkaç saniye sonra ekranda yanıp sönen “mektup” şeklindeki işaret, yeni bir mesajın geldiğinin uyarısıydı.

 "Araştırmam, canlıların yaşadıkları çevreye karşı duyarlılıkları üzerine. Halkınız çevreye karşı duyarlı mı? Biraz kendinizden bahseder misin? Şöyle kısa bir özet geçsen daha iyi olur. Pek zamanım yok da.”

 Abuziddin'in aklındakiler çetrefilleşiyordu. Halkımız, diye konuştuğuna göre Türk değildi.

 Neler var, neler yok diye aklını toparladıktan sonra, ona dik dik bakan, yaptığı şeyler yüzünden deli damgası vuran insanlardan intikam alma zamanı geldiğini hissetti. Atıp-tutacaktı onlar hakkında. Ona göre kendi ile birlikte çok az insan bu ülkenin ve bu dünyanın değerini biliyordu.

 “Ülke olarak çevremizin değerini bilmiyoruz. Dünya'nın en güzel coğrafyasında yaşadığımı biliyorum. Ama bunu pek de koruduğumuz söylenemez. 

 Şunu bilmelisin ki buradakiler her tarafı pisliyor. Bazen apartmanı temiz tutmak için kimse olmadığını düşünüyorum. Belediyenin kazdığı çukurların içini çöp kutusu zanneden insanlar var burada. Fakat diğer ülkelerin bu konuda bizden çok daha dikkatli olduğunu söyleyemem. Sokakları tertemiz görünenler, arka tarafta daha kötü işler yapıyor. Her zaman iyilik perisi gibi davranan Amerika, Kyoto Protokolü'nü* imzalamadı. Bir gün bu kirliliğin cezasını herkes mutlaka ödeyecek."

 "Nasıl yani? Merak ettim de bu çevre kirliliği konusu... "

 Bu mesajın ardından hemen ikinci bir mesaj daha geldi. "Neler oluyor orada? En büyük hassasiyetimiz bu konudadır."

  Abuziddin tüm dünyada olan çevre olaylarını anlatmaya başladı. Doğadaki canlı hayatı tehdit edenlerden bahsetti. Küresel ısınmanın sebeplerinden, fabrika artıklarına, hava kirliliğine neden olan maddeleri üreten ülkelerden, savaşlara kadar bütün bildiklerini aktardı. Bilmediği ya da eksik kaldığı yerde arama motorlarına istediği kelimeleri yazıp gerekli bilgileri alıyor ve yeni tanıştığı arkadaşına not etmesi için aktarıyordu. NASA'dan bahsettiği sırada karşısındakinin suskunluğu onu bir kat daha şaşırttı. Aradan saatler geçtikten sonra, bilgisinin tükendiğini hissettiğinde ortamı bir sessizlik kapladı, iletişim tamamen durmuştu. İki taraf da birbirine mesaj göndermiyordu. Karşı taraf bağlantısını kesmiş ve oturumunu kapatmıştı. Abuziddin bu süre içerisinde duvardan yansıyan mavi ışıklara bakarak iç geçirdi. Monitör tekrar bekleme konumuna geçtiğinde artık her yer mavilenmişti. Sorular soran kişinin kim olduğunu düşünüp kendini sorguladı.

 "Bu işleri bırakmalı mıyım acaba? Paramın hepsini bu saçma aletlere veriyorum ve elde ettiğim ne; koca bir hiç! NASA'daki dostumuz da sustu zaten. Belki de yerin altındaki bir araştırma merkezinde çalışıyordur.” Gecenin bir yarısında gülmeye başladı. “Ona acıyorum. Nerede yaşıyor bu böyle? Uzayda mı? Dünya'da olanlardan haberi yok be!”

 Söylediği kelimelere katıla katıla gülüyordu ve kahkahaların şiddeti gittikçe artıyordu. Çok komik biri olduğunu zannederdi. Ama Abuziddin'in söylediklerine kendinden başkası gülmezdi.

 “Amma espiri yaptım be! Dünya'da uzayda çünkü.”

 Yine bir gülme krizine girip, olduğu yerde kıvrandığı sırada bomba patlamasına benzer alarm sesi bir kez daha her yeri inletti, yine irkildi ve yine koltuğundan düştü. Bu kez ıskalamamış, kafasını çek-yatın kenarına çarpmıştı, acılar içinde yerde kıvranıyordu. Gülmesi kesilmişti. Bir kurdun inlemesine benzer bir ses çıkarıp durdu. Birkaç dakika öylece kalıp da kendine gelmeye başladığı zaman, gözleri önünde uçuşan yıldızlara rağmen, bir eliyle kafasındaki acıyan yeri ovalayarak ayağa kalkmaya çalıştı. Ancak ilk seferinde gözleri karardığı için yapamadı. Ayaklarını uzatmış, sırtını kanepeye dayamış bir halde dinleniyordu. Sonra bir eli yine başındayken, diğer eliyle kanepeye tutunarak ayağa kalktı.

 "Allah kahretsin! Ben akıllanmam vallahi. Ne biçim bir alarm sesi bu. Sesi ne zaman bu kadar çok açtım ben böyle?  Daha ilk seferde sesi kısmam gerekirdi. Ama işte..."

 Koltuğunu düzelterek, dikkatlice oturdu ve monitörü açtı. Karşı taraf yine bağlanmıştı ve son bir mesaj daha geldi. Kafasında oluşmaya başlayan şişliğin verdiği acı yüzünden homurdanıp durdu.

 "Şunu da okuyayım da, sonra başıma buz koyarım."

 Gelen en son mesajda iki cümle vardı ve Abuziddin bunlara bir anlam veremedi. 

 "Bir daha görüşeceğimizi sanmıyorum. Verdiğin bilgiler için sağol!"

  Abuziddin içinden küfürler ederek bilgisayarı kapattığında, vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Yarın sınavı vardı ve uyuması gerektiğini düşünerek yatağına uzandı. Bir süre sonra acısını unuttu ve hayaller içinde yolculuk ederek uykuya daldı. Sabah olduğunda bu konuşma hakkında hiçbir şey hatırlamayacaktı.

 

*Kyoto Protkolü: 16 Şubat 2005'de hayata geçecek olan Kyoto Protokolü küresel ısınmaya karşı mucadele eden bir mekanizmadır. Atmosfere salınan toplam sera gazının %25'ini üreten ABD, bu protokole imza atmak istememektedir. 1994'te imzalanan BM İklim Değişikliği Çerçeve Anlaşması'na da ancak geçen sene imza atan ülkemiz, Kyoto Protokolü'ne de mutlaka imza atmalıdır.

 

 NASA

 Sıkıntılı bir şekilde koridorda koşturan biri, çevresindekilerin şaşkın bakışlarına aldırmadan ilerliyordu. Bir an önce ofisine ulaşmak istediği her halinden belliydi. Üzerindeki madalyaları gören herkes sağa sola kaçışıyordu. Homurdanarak önlerinden geçen bu kişinin düşüncelerinin ne olduğunu tahmin edebiliyorlardı tabi ama tam olarak öğrenmek için sormaya cesaret edemezlerdi. Çünkü işlerin savsaklanması konusunda hiç tolerans tanımayan bir yapıya sahipti. Onun için bir kişiyi harcamak çok basitti.

 Keşif raporlarının ulaştığı haberi henüz gelmişti ve Yüzbaşı onu bekliyordu. Aklında binbir türlü düşünce vardı. Harcamaların doğru yapılmasını sağlamaya çalışıyordu. Değeri olmayan projeleri ayıklayıp, iptal etmek gerekirdi. Yeni gelen raporların sonucu onun sıkıntısını her defasında daha da artırıyordu. Ama yapması gerekeni yaptığını biliyordu. Uzaydaki sinyalleri yakalayıp analiz etmek, raporları incelemek ve Zeki Yaşam Formlarını bulmak onun işiydi ya da...

 Hükümet içindeki bazı gruplar, bu araştırmanın vergi israfından başka bir şey olmadığını söylese de Komutan amacının bilincindeydi. Elindeki imkanı optimum seviyede kullanmaya çalışıyordu. Olabildiğince çok gezegen keşfetmek ve kurtarabildiklerini kurtarmak en büyük isteğiydi. Yapabileceğinin en iyisini yapmaya çalışıyordu. Bu ısrarı yüzünden çoğu subayın gözünde bir deliydi. Şu sıralar evrenin yoğun bir kısmına gelmişlerdi ve hergün o kadar çok rapor geliyordu ki bazılarının üzerine -bütçe nedeniyle- çizik atmak zorunda kalıyordu.

 "Acaba bu sefer ne çıkacak karşıma," diye söylendiği sırada yanından geçenlerden biri "Emredin efendim, bir şey mi dediniz," dedi ama Komutan'ın beyni şu an için bu sözleri algılayamayacak kadar meşguldü. Kendi kendine konuşuyordu. NASA'nın sorunları hiçbir zaman bitmezdi ki.

 Uzun koridorun sonuna geldiğinde ofisinin kapısını sertçe açtı. Yüzbaşı elindeki kağıtlarla uğraşır halde koltukta oturmuş, öylece bekliyordu. Bir anda odaya giren Komutan'ın bakışları kendine doğru yönelince, telaşla ayağa kalktı.

 "İyi günler efendim. Affedersiniz, yorulmuştum da ondan oturdum. Şey..."

 Yüzbaşı, Komutan gelmeden önce raporu son kez incelemek, yanlış birşeyler olup olmadığına bakmak istemişti. Ama elindeki dosyayı çok karıştırmıştı. Düzene sokmaya uğraştı. Bu sırada Komutan, koltuğuna oturmuş, masasının üzerindeki dağınıklıkla ilgileniyordu. Yüzbaşı'ya doğru bakmadan kafasını sallayarak konuştu.

 "Bu sekreteri ben ne yapması için görevlendirdim acaba?"

 Bir süre sonra dağınıklıkla ilgilenmeyi bırakan Komutan, sertçe ve bıkmış bir halde, "Getir bakalım şunları," dedi. Bu sırada kağıtları tam zamanında düzene soktuğunu düşünen Yüzbaşı konuşmaya başladı.

 "Yeni raporlar az önce ulaştı efendim."          

 Komutan, ne denileceğini merak eden Yüzbaşı'nın içinden geçirdiklerini bilmeksizin, rapor kapağını açtı. İlk bir iki sayfasına göz gezdirdikten sonra, ne olduğuna bile bakmadan, üfleyip püfleyip geri kapattı. Ardından masanın üzerinde gelişi güzel bırakılmış haldeki evrak yığının arasına koydu. Başını kaldırdığında Yüzbaşı'yı ayakta bekler halde görünce, "Oturabilirsin Yüzbaşı," diyerek masasının karşısındaki koltuğu gösterdi. Yüzbaşı, her an gelecek bir azarı düşünerek, usulca oturdu. Yoksa raporda sinirlerini bozacak bir hata mı vardı? Acaba bilgileri nasıl elde ettiğini anlamış mıydı? İlk araştırma tam da olması gerektiği gibi yapılmıştı ama ya ikincisi... Yapacağı bir şey yoktu! Dünden kalan o kadar çok işi vardı ki... Zaman azdı ve bir kişi ile konuşup, karar vermesi gerekmişti. 

 Herkesin Komutan'dan korktuğu gibi o da korkuyordu. Kimse onun emirlerini tartışmaya cesaret bile edemiyordu. Uyulmayan bir emir sonucunda, burada tekrar görev almak kesinlikle imkansızdı. NASA'nın içinde bulunmanın saygınlığını kimse kaybetmek istemezdi ve bu yüzden emirler harfiyen uygulanıyordu.

 Yüzbaşı, bazılarının düşündüğünün tersine, Komutan'ın deli olmadığına inanıyor, onu bir idol olarak görüyordu. Yüzbaşı, şimdilik sadece Keşif Komisyonu ile ilgileniyordu ama göze girmeye çalışıyor ve birazda samimiyet kurmak yoluyla güven kazanması gerektiğini düşünüyordu. Bu sebeple onu üzgün ve canı sıkkın bir halde gördüğünde hâl hatır soruyordu. Bugün de çok sinirli, bir o kadar da bitkin gibiydi sanki. Yüzbaşı cesaretini toplayarak, "Komutan'ım bugün pek yorgun görünüyorsunuz," dedikten sonra yutkunarak, gelecek olan cevabı bekledi.

 Komutan pencereye doğru döndü ve sessizce dışarıyı izlemeye başladı. Binbir türlü şey geçti aklından. Yaptıklarından nefret ediyordu. O kadar zaman geçmişti ki aradan... İlk başlarda önemsiz gibi görünen şeyler, bir süre sonra onu rahatsız etmeye başlamıştı. Artık ipin ucunu kaçırmışlardı. Geriye sadece ufak bir vicdan azabı kalmıştı. Onu da iş yapmaya gelince bir kenara atmak zorunda kalıyordu.

 Komutan, pencerenin ardına, küçük ama çevresindeki yaşamın devam etmesine yetecek kadar ilahi kuvveti içinde barındıran bir yıldıza odaklanmıştı. Orada bir şeyler görür gibi oldu. Sanki biri ona yıldızların çevresindeki gezegenlerden el sallayarak, "Ben buradayım," diye bağırıyordu. Herkes buna delilik desin ama o, "Oralarda birileri var mı," diye sormaktan kendini alamıyordu. Odada süren sessizliği bozan, hala dışarıyı gözetler bir haldeyken konuşan Komutan oldu..

 "Amacımız neydi, ne için başladık, ne yapıyoruz? Evrende zeki yaşamlar aradık durduk. Ama var olanlardan çok azına ulaşabildik. Daha etkin raporların hazırlanması gerekli.  Evren ortalaması neredeyse yüzde seksen *TGP. Seçeneklerin çok olması artık canımı sıkmaya başladı. Özellikle bu sektör çok yoğun. "

 Komutan, içini çekerek yüzünü Yüzbaşı'ya döndü. "Yani raporlarda çizilecek kısım olmayınca benim için sıkıntı artıyor. Dolasıyla çok yoruluyorum."

 Bu sırada yüzünde ufak bir gülümseme belirdiyse de çabucak eski haline döndü.

 "Komutan'ım bugünkü listede sadece iki gezegen var."

 Komutan bunu duyduğunda bir anda kendine geldi ve sersemlikten kurtulmuş bir halde, "Nasıl olur? Her zaman en az yirmi sistem olurdu," dedi. "Her neyse bu benim için daha iyi"

 Bu sözler rahatlamış birinden geliyor diye düşünen Yüzbaşı, serin kanlılıkla araya girdi.

 "İlkinin TGP derecesi yüzde yüz. Ama diğerinde büyük bir sorun var. Yaptıklarına bir anlam veremedim.” Açığının Komutan tarafından fark edilmemesini umup, koca bir kahkaha atarak, “İşin komik tarafı bizimle aynı adı taşıyan bir kurumları bile var,” dedi.

 “Neee!”

 Komutan oranlara bakmak için onca kağıdın arasında raporu aramaya başladı. Koyduğu yeri bulmaya çalışırken homurdanıp durdu. Masanın üzeri o kadar karışıktı ki işin içinden çıkamayarak bir süre sonra aramayı bıraktı, Yüzbaşı'nın uzattığı ikinci rapora bakmak zorunda kaldı. Bu dosyayı da bir sürü evrağın arasına sokmadan önce, son sayfasına baktı ve konuştu.

 "Eee. Bunda bir problem yok ki. Bunun oranı da yüzde yüz."

 "Sorun oranlarda değil!"

 "Nasıl yani? Sorun ne peki, yaptıkları savaşlar mı?"

 "Tam olarak değil... Bilerek ve isteyerek zehir içiyorlar."

 Komutan, kalemi istedi ve dosyanın içindeki raporun son sayfasını yırtarcasına açarak, listedeki TÜR ADI : İNSAN kısmını görünmeyecek kadar karaladı. Onun için önemsiz bir işlemdi bu.

 Bunca zamandır yapılan araştırmalarda birçok canlı türünün inançları yüzünden farklı davranışlarda bulunması ile karşılaşılmıştı. Bunlar varoluş amaçları oluşturma çabalarının bir parçasıydı. Komutan bilmiş bir hava takınarak, "Dini bir nedeni olabilir mi," diye sordu.

 "Sorun burada başlıyor işte. Üretim tesislerinin toksik atıklarını içme sularına karıştırıyorlar ve bunun nedeni inançları değil."

 Bu sözleri duyan Komutan, şaşkınlıktan ve sinirden bir an için yerinden fırlarken, "Bunlar çıldırmış olmalı," diye bağırdı. Bu sırada ikisinin de görmediği bir dosya süzülerek yere düşmüştü.

 "Dahası da var. Ayrıca yaşam fonksiyonlarını zedeleyecek gazların atmosfere karışmasına da izin veriyorlar."

 Odada yankılanan bu cümle, Komutan'ı deli etmeye yetmişti bile. Bir sürü evrağın arasında, Yüzbaşı'nın verdiği son gelen raporları, çılgınca aramaya başladı. Kağıtları karıştırıyor, her şeyin altını üstüne getiriyor ama buna  rağmen aradığını bir türlü bulamıyordu. O sinirlendikçe ortalık daha da karışıyor, ortalık karıştıkça daha da sinirleniyordu. Yüzbaşı artık delirmiş birini izliyordu. Komutan, sonunda dayanamayarak kükrercesine bağırdı.

 "Nerede bu lanet olası raporlar!"

 Komutan'ın yarattığı kargaşayı gören Yüzbaşı, aşağı doğru baktığında, masanın altındaki mavi kapaklı dosyayı da gördü. “Acaba alsam mı,” diye düşündü. Çünkü Komutan'ın sekreterinin yaptıklarının -daha doğrusu yapmadıklarının- faturası kendisine çıkabilirdi. Ama tam tersi bir tepki de gelebilirdi. Bu yüzden dosyayı yerden aldı ve Komutan'a doğru uzattı. Neredeyse fısıldayarak, "Buyrun efendim. İşte aradığınız şey," dedi. Komutan dosyayı söker gibi çekti aldı.   

 "Çabuk ver şu kağıtları. Böyle türler beni sinirlendiriyor. İşimiz gücümüz var, bir de bu aptallarla uğraşamam. Sekreter hazretleri de bir daha bu gemiye asla alınmayacak! Ve ne yapacağını biliyorsun Yüzbaşı," diyerek dosyayı geri uzattı.

 Ayağa kalkan Yüzbaşı, "Evet efendim. Bu tür ile ilgili Temas Projesini hemen iptal ediyorum ve Nötrleştirme düzeyine geçmek için çalışmalara başlıyorum," dedi ve kapıya doğru yöneldi.

 Komutan bir kez daha gözlerini pencerenin ardındaki yıldızlara doğru çevirerek derinlere daldı. Düşünmeye başladı. Yine bir şeyler vardı orada. Ama bu seferki görüntü el sallamıyordu. Kendi elleriyle boğazını sıkan bir İNSAN belirmişti gözünün önünde. Komutan üzüntülü bir ses tonuyla konuştu.

  "Onlara yardım etmenin hiçbir anlamı yok. Zavallı aptallar!"

 Bu sırada çoktan odadan çıkmış olan Yüzbaşı, Komutan Nasiv'in emrinde olmanın, Nasiv Araştırma ve Savunma Aktivitesi'nde (NASA) çalışmanın büyük gururunu yaşıyordu.

 

*TGP:  (Teknolojik Gelişmişlik Potansiyeli)

 

 Uzay boşluğu

 Yeşillere bürünmüş bir güç, uzayın derinliklerinde hızla yol alıyordu. Parlaklığı huzur vericiydi ama bu gücü yıkımdan ve yokoluştan ibaretti. İçindeki enerjinin kararlılığı, hızı artıkça azalıyordu. Her an kötülüğünü kusacak gibiydi. Çok zaman geçmeden bir yıldız sistemine girdi. Dokuz gezegeni olan, yaşamın tek bir yerde varolduğu bir sistem. Yanından geçtiği her şeyi yeşil ışığı ile aydınlatıyordu. Önce, buzlarla kaplı ufak bir kütleyi sıyırdı. Ardından bu soğuk gezegene göre daha büyük olan iki tanesini daha geçti. Anlamsızca ilerlediği söylenemezdi. Asıl amacının dışındakileri önemsemiyordu. Sonra, halkaları olan bir gezegeni daha geçti. Halkalı kütlenin ardından, önündeki ve arkasındaki diğer bütün gezegenlerden büyük olan bir devin yanından geçerken, ondan küçük bir parça koparmasına rağmen hızını daha da arttırdı. Kızıl bir gezegeni geçmesiyle birlikte, mavilerle kaplı bir güzelliğe ölümcül son vuruşunu yapmak için hazırlandı. Mavi yüzeyi ölümün yeşili ile aydınlanan bu yaşam dolu gezegende, aslında her şey yolunda gidiyordu. Hiç kimsenin biraz sonra olacaklardan haberi yoktu. .

 Yeşil ışık, üç tarafı denizlerle çevrili bir kara parçasının kuzeybatısında, iki denizi birleştiren bir bağlantı noktasına düştü. Orada bulunan canlılar kısa bir süre için her yerin yeşil yeşil aydınlandığını farkettiler. Yıkım başladığında, şehirdeki her binanın temelleri sarsıldı. Üzerinde Melek Apartmanı yazan bir binanın kolonları, oluşan gerilime daha fazla dayanamayarak yerinden söküldü. Çevresindeki bütün binalarla birlikte tıpkı bir uçurtma gibi gökyüzüne yükselen apartman, bir süre sonra ivmesini kaybetti ve düşeceği yeri gölgesiyle kararttı.

 

 İstanbul Üniversitesi Kampüsü (Bir ceviz ağacını altı)

 “Abuziddin!!!”

 Abuziddin uyku ile uyanıklık arasında gidip geliyordu. En iyi arkadaşı Bedi, onu iteleyerek uyandırmaya çalıştı. Şekerlemesini yarıda kesen zalim insan Bedi'ye doğru uykulu gözlerle sert bir bakış attı.

 “Ne var lan!”

 “Uyan oğlum derse geç kalıcaz.”

 Abuziddin, sırtüstü yattığı yerden doğrularak, yıllarca aynı yerinde duran ihtişamlı ağaca sırtını dayadı. Gökyüzüne bakarak öylece kalaldı.

 “Abuziddin... Hadi ya! Bak yine aynı şeyi yapma!”

 İçini geçirerek Bedi'ye dönen Abuziddin, konuşmaya başladı. Bir saat önceki ateşli tartışmasının etkisi hala üzerindeydi. Bedi'nin fikirleri aklına gelince yine tepesi attı.

 “Sen bana inanmamaya devam et. Yok onlar bizi yokedeceklermiş, buraya geldiklerinde kökümüzü kurutacaklarmış, sonumuz gelecekmiş, felan da filan... ”

 Bedi üfleyerek cevap verdi.

 “Neden olayın  ters tarafını hiç hesaba katmıyorsun. Biz insanlar da kendi yaşamımız için başka canlıların yaşamlarını tehdit etmiyor muyuz? Aynı konuyu bin defa tartıştık. Hep aynı yere geliyoruz.” İçine işleyen soğuktan da etkilenen Bedi, derse geç kalmış olmanın telaşı ile, “Sonra konuşuruz. Hatta bunu bugünkü tartışma konusu yapılmasını teklif edebiliriz. Ama önce derse yetişmeliyiz,” dedi.

 Abuziddin, “Sen nasıl istiyorsan öyle olsun,” dedi ve gözleri yine gökyüzüne takıldı. Gökyüzünün yeşil bir ışıkla aydınlandığını farketmeyen Bedi, ders notlarını toparlayıp bir kez daha Abuziddin'e baktığında, onun hâlâ eskisi gibi olduğunu görünce daha da sinirlendi. Bu sefer birinin bir tarafı kesin moraracaktı. Ancak tam da yumruğunu sıkmışken eli havada kaldı. Her zamanki şapşal bakışları yoktu Abuziddin'in. Gözbebekleri normâlden kat kat büyümüş, ağzı bir karış açık kalmıştı. Kısa bir süre sonra yer sarsılmaya başladı. Ardından altında oturdukları ağacın gölgesinin üzerine ikinci bir gölge daha düştü. Abuziddin'in işaret parmağı ile gösterdiği yöne doğru akan Bedi, bir daha asla göremeyeceği bir şey gördü. Ve o an için arkadaşının espri yeteneğini kat kat aşan bir şey söyledi.

 “Bugün eve gitmene gerek yok Abuziddin... Çünkü o sana geldi.”

 Dipnot: NASA'nın Porto Rico adasındaki merkezinde uzaya sinyaller gönderilmektedir. Www.setiathome.berkeley.edu adresinden indirilen bir program ile bu analiz işlemine Dünya üzerindeki her insan katılabilir.

İlkay KALKAN
  Ana Sayfa  |  Yeni Kitaplar  |  Arama  |  Öyküler  |  Yazarlar  |  Sanal Kitaplar  |  Makaleler  
  Bilimsel Yazılar | Ödüller | Forum | Yayınevleri | e-Posta