|
“Ne kadar mesafedeyiz diye sordu,
komutan Fau.
Bir yandan elinde tuttuğu kartlara
tekrar tekrar göz gezdiriyor, bir yandan da sağına soluna emirler yağdırıyordu.
Her talimatının sonuna da, zaten sert olan sesine daha otoriter bir vurgu katıp
“En ufak bir hata bile istemem ona göre!..” diye ekledi.
“1.8 pion, efendim” diye yanıtladı,
seyir mühendisi.
“Evet. D-25193 gezegenine kalan mesafe
bu!” diyerek de ilave yaptı, hesabından şüphe duymadığını göstermek istercesine.
Komutan Fau, belli belirsiz başını
sallayıp, dev ekranı tam karşıdan gören makam koltuğuna oturdu. Her iki
dirseğini koltuğunun iki koluna dikkatlice yerleştirip ellerini çenesinin
altında kavuşturduktan sonra “Vakum menziline girmişiz. Artık, zamanı gelmiş
olmalı” diye söylendi. Hemen önündeki ana klavyenin ihtişamlı tuşları üzerinde
kısa bir süre için parmaklarını gezdirdi, nazikçe. Kafasını kaldırıp aslında
isteksiz olmalarına rağmen görevleri gereği takdire değer bir incelik ve özenle
çalışmakta olan personeli üzerinde dolaştırdı, yorgun gözlerini.
Ve kararını verdi:
“ Herkes beni dinlesin...
....Artık, Treton ile yüzyüze gelmek
durumundayız. Zaten, bundan sonra bizim yapacağımız bir iş de kalmadı. Nasıl bir
görevle yükümlü olduğumuzu hatırlatmama gerek yok. Zira, bu bizim ilk vakumumuz
değil... Ve açıkçası, bir Sarton olarak bu tip görevlerden hoşlandığımı ya da
haz duyduğumu da söyleyemem. Bilakis, hem atalarımızın acı geçmişleri, hem
evrensel yaşam anlayışımıza ters düştüğünü ve hem de inançlarımıza Tanrısal
öğretilerimize bütünüyle aykırı olduğunu bildiğimiz halde, muhtemelen uygulamak
durumunda kalacağımız bir emir daha işiteceğiz.
Her ne kadar bunu, yüreğimizin
derinliklerine gömmek, az-çok vicdan azabıyla yaşamak zorunda kalsak da asla
unutmayın ki amaç , intikam, çekemezlik ya da doğruyu inkar değildir. Kendi
türümüzün, kolonilerimizin ve medeniyetimizin varlığını ve kaderini, sadece
kendi ellerimizde tutabilmek için. Sonsuza kadar tutabilmek için alınmış mecburi
bir karardır. Duygusal olmakla, bu amacı, yalnızca zedelemiş oluruz. Bu nedenle
de D-25193 gezegeninin muhtemel kaderine razı olacağız”
Komutan Fau’nun gözleri dolu doluydu.
Ancak personelinin de en az kendisi kadar yürekli birer Sarton olduğuna duyduğu
yüksek inanç, bir an için bile olsa, duygusal bir görüntü yarattığı düşüncesinin
zihnini bulandırmasına izin vermedi.
Ne de olsa bir Sarton, nihayetinde bir
Sarton’du. Zekice düşünebilen bir beyinleri ama onunla dizdize yaşamak zorunda
olan bir de yürekleri vardı.
....Yanlışları, doğrular arasından
kolayca ayıklayabilen bir beyin!.
....Ve zaman zaman da o yanlışı yeniden
biçimlendirip sorumsuzca doğruya katan, ya da tersini yapan, aciz ama bir o
kadar da güçlü bir yürek!..
Komutan Fau, ses tonunu iyice
sertleştirip “Söyleyeceklerim bu kadar. Şimdi, hepiniz yerlerinize!” diyerek,
bitirdi söylevini.
Personelin ağzından çıt çıkmıyordu.
İdare odası, neredeyse, gece yarısında
bir mezarlığın sükunetini ve yarattığı tedirginliği bile özletecek bir havaya
bürünmüştü.
Komutan, birkaç tuşa bastıktan sonra,
kemerinde taşıdığı metal anahtarı, koruma kılıfından çıkartıp serinkanlılıkla,
kırmızı çizgilerle çevrelenmiş deliğe soktu. Derin bir nefes aldıktan sonra da
ani bir hareketle çeviriverdi.
Oda, tamamen kararmıştı. Hala
çalışmakta olan birkaç cihazın arada bir yanıp sönen küçük lambaları ve birkaç
monitörün hoş görüntüsü, zifiri karanlık içinde gözlenebilen son şeylerdi.
Çok geçmeden dev ekranın önündeki dar
boşlukta, ince laser demetlerinin ayırdığı küçük bir alan ve hemen ardından da
Treton’un bir Sarton taklidi olan kırmızı hologramı belirdi.
Treton, kozmolojiden sanata,
felsefeden, tarihe kadar hemen her bilgiyle donatılmış olağanüstü bir
bilgisayardı. Kütlesi, Asen sisteminde çok gizli tutulan bir yerdeydi. Ve heyet
üyeleri ile Treton mühendisleri dışında onun gerçek varlığını görebilen bir tek
kişi bile yoktu. Evrendeki tüm kısa yolları kullanabildiği için, evrenin her
yerinden onunla derhal bağlantı kurabilmek olanaklıydı.
Ona Sarton görüntüsü verilmesinin
nedeni, belki de, bir makine ile konuşuyor olmanın yarattığı soğukluğu, birazcık
olsun yumuşatmak, daha samimi bir diyalog ortamı sağlamaktı.
“Seni dinliyorum komutan” dedi Treton.
“Sanırım, meseleyi biliyorsun. Konuyu
değerlendirip talimatları almak için bağlantı kurdum seninle”
“Kaç kişi var orada? Ve Herkes meseleyi
biliyor mu?”
“14. Elbette biliyorlar”
“Emin olmak istediğim için sordum.
Heyetin bu konuda ne kadar hassas olduğunu biliyorsun. Cevabını bildiğim
soruları bile, gerekirse tekrar tekrar sormak zorundayım, ben.”
“Bak, Treton.. Klasik sohbetlerle zaman
harcamayalım. Şu lanet işin bir an evvel bitmesini istiyorum. Tamam mı?” dedi,
komutan Fau.
“Bunun farkındayım, ama benim de yapmam
gereken onca iş olduğunu hatırlatmak isterim. Zamana olan ihtiyacım seninkinden
daha fazla. Ben sadece görevimi yapıyorum. Sen de öyle yap!” dedi, bilgisayar.
Kızgınlık taşıyan bir cümleyi, ses dalgalarını uygun forma sokarak
yansıtabiliyordu.
“Bu işi yapmak hoşuma gitmiyor, hepsi
bu!”
“O halde, göreve hazır olup
olmadığınızı sormak zorundayım”
Komutan Fau “Evet. Buradaki herkes
adına hazır olduğumuzu söyleyebilirim” dedi, soğukkanlı görünmeye çalışarak.
Oysa, Treton’un onu göremeyeceğini biliyordu.
‘Güzel... öncelikle, bu gezegen
hakkındaki tüm bilimsel verileri değerlendirip puanlamak istiyorum, komutan”
“Bugüne kadar kritik değerin altında
kalıp da kurtulan olmadı. Yani, nasılsa sonuç belli. Gezegenin fiziksel ve
kimyasal özelliklerine göz gezdirmek bile yeterli. Üstelik yapay uyduları da
var. Bütün bunlara rağmen yine de tartışacak mıyız?” diye sordu komutan Fau. En
kısa zamanda bitsin şu vakum! diye düşünüyordu.
Treton, “Bu değerlendirmenin amacı,
kararı nasıl etkileyeceği değil! Tutacağım raporda, keyfi bir uygulama
olmadığını göstermek zorundayım. Herşey çok açık ve net olmalı, komutan!..”
dedi. Biraz bekledikten sonra da devam etti.
“F-13142 skandalını sanırım
biliyorsunuzdur. Çok yıllar önceydi. Atmosferini, kolonizasyona uygun hale
getirmek için bir dizi kimyasal çalışma yapılmıştı. Gerçi bu, gizli bir
araştırmaydı ama nasıl olduysa, Evrensel Yaşam Derneği ve onun benzeri bir kaç
duygusal kurum, casusları , aracılığıyla durumu öğrenmişler ve henüz
evrimlerinin mikroorganizma aşamasında olan bir gezegende yaşamı sabote
ettikleri gerekçesiyle, heyeti zor durumda bırakmışlardı. Onlar gibiler, bu tip
projelerin önemini kavrayamazlar. Hele ki, D-25193 gibi teknik bir uygarlık söz
konusu ise herşey çok net olmalı. Kayıtlar ve gerekçeler bizi haklı çıkarmalı.”
“Ben olayın sadece politik bir skandal
olduğunu sanıyordum”
“Aynı zamanda öyleydi de... Ancak,
artık tarih konuşmayı bırakıp işimize dönsek iyi olur. Komutan!.. Şimdi ne
yapmanız gerektiğini umarım biliyorsunuzdur” dedi, Treton ukalaca.
Komutan Fau, kısa bir süre içinde
bildiği bütün küfürleri geçiriverdi aklından. Aslında, Treton’dan eskiden beri
hoşlanmazdı. Normalde bir makineye duyulması beklenmeyen bu tuhaf duygu, birkaç
yıl önceki bir vakum işinden miras kalmıştı Fau’ya. Gerçi, bunun garipliğinin
farkındaydı ama onu karşısında gördüğü an akılcı davranmakta zorlanıyordu.
Bu sırada Treton’un istediği bilgi
işlenmiş kartlar, bağlantı cihazının veri girişine takılmıştı bile. Komutan Fau,
yeşil bir düğmeye kuvvetlice basıp kuruldu koltuğuna.
Treton’un gözleri kapalıydı. Düşünürken
hep böyle yapardı. Tıpkı gerçek bir Sarton’muş gibi.
Gemi personeli hala kılını
kıpırdatmaksızın oturuyordu yerinde ve makineler kralının nasıl bir açıklama
yapacağını bekliyordu. Sonuç çok büyük ihtimalle vakum olacaktı ama nasıl bir
medeniyete son vereceklerini bilmek, onlardan daha fazla hiç kimsenin hakkı
olamazdı.
Treton’un değerlendirmesi pek uzun
sürmedi. Ani bir hareketli kaldırdı göz kapaklarını. Şimdi, komutan Fau’nun sert
bakışları ile Treton’un simsiyah gözleri karşı karşıya gelmişti. Bir an da olsa
içinin ürperdiğini hissetti, komutan.
“Pekala” dedi, Treton. Yüzüne biraz
daha ciddi bir görüntü verebilmek için bir-iki holografik düzeltme yaparak devam
etti:
“D-Sınıfı bir gezegen!.. Yani,
yörüngesinde pek çok yapay uydu dolaşan ama henüz kendi yıldız sistemlerinde
bile kolonize olamamış basit bir teknik uygarlık. Ancak, H-gezegeninde (Mars’tan
bahsediyordu) iki araç kalıntısı var. Muhtemelen C-sınıfı olmak için çaba
harcıyorlar. Bundan başka atmosferleri dışında maddesel bir varlık gözlenmemiş.
Gezegenin kimyasal ve fiziksel
özellikleri ise sıradan bir bilgisayarın bile farkedebileceği kadar açık.
Kütlesi düşük ve atmosferi az yoğun sayılır. Çekimi de az olduğu için yatay
hareketler, enerji ve zaman açısından avantaj sağlıyor. Evrimsel süreçlerinde
önemli bir hız faktörü bu!..
Vesaire, vesaire
Komutan!..Değerlendirmemi bu şekilde
özetleyebilirim. Ayrıntılı bilgileri dosyadan bulabilirsiniz. Tabi, Asen’e
döndükten sonra.
Sonuç olarak, yaptığım hesaplar 218,6
puan diyor. Yani, zeka hızları bizimkinden 13,7 puan daha fazla.”
Fau, “Kesin kararın ne?” diye sordu.
“Atmosferini vakumlayıp, yaşamı sona
erdirin. Zaten dördüncü bölgedeki kolonilerimizde azot açığı vardı. Diğer
gazları her zamanki gibi boşluğa püskürtün. Yapacağınız iş, bu kadar basit,
komutan!”
Komutan Fau, Treton’un ardı sıra gelen
ukalaca emirlerine öfkelenmişti.
“Hayır, bu kadar basit değil! Son bir
deneme yapacağım. Senin vardığın sonuçlara itimadım olmadığından değil, fakat
yaklaşımlarını fazla mekanik buluyorum” dedi, Fau.
Treton şaşırmıştı “Mekanik mi? Evrensel
yasalar, evrenin her noktası ve her anı için aynı geçerliliktedir. Ancak,
anladığım kadarıyla, senin amacın, imtiyaz hakkını kullanıp beni oyalamak.
Böylelikle, personelin karşısında itibar kazanacağını umuyorsun. Unutma ki, ben
senden daha çok şey bilirim ve senden çok daha hızlı düşünürüm ama gurur
kelimesinin tek harfi bile çok yabancıdır bana”
“199 ile 220 puan arası için örnek
incelemesi yapma yetkim var, Treton. Buna heyet bile itiraz edemez” dedi, Fau.
Ünlü bilgisayar, kaşı andıran
holografik deri kıvrımlarını çatıp “Örnek incelemesi yaptığında ne değişecek
sanıyorsun?. İnşa edildiğim günden bu yana en büyük hesap hatam 10-18 .
Yani milyar kere milyarda bir. Şimdi söyle bana 218,6 puan ne kadar değişir ?”
dedi.
Komutan Fau, kendinden emin bir şekilde cevapladı “Eğer öyleyse,
bunu bana değil, kuralları koyanlara anlatmalısın.”
“Pekala komutan. Kurallar işlemeli. Ama
seni uyardım. İncelemen sonucunda da hiç bir şeyin değişmeyeceğini göreceksin.
Ve yetkilerini, ahmakça problemlerin doğrultusunda kullandığını rapor edeceğim.
Bundan hiç şüphe duyma!..”
“Tekrar görüşeceğiz, ukala makine!
Kendine iyi bak” dedi Fau, en alaycı gülümsemesiyle.
Aslında, komutan Fau, boşa kürek
çektiğinin farkındaydı ama bunu biliyor olmasına rağmen neden böyle davrandığını
da açıklayamıyordu. “Artık yaşlandım herhalde, bu işi kaldıramıyorum” diyordu
kendi kendine. Neyse ki, yasaların ona tanıdığı bir hakkı kullanmasını kimse
yadırgayamazdı. Bir makineye ders vermek ha! Ne saçma” diye geçirdi içinden. Kim
olursa olsun, her Sarton’un yaşadığı gibi, gençlik dönemlerinin idealizmi ve
akılcılığı, yerini duygusallığa bırakıyordu zamanla.
Treton’un görüntüsü kaybolup da oda
tekrar aydınlanınca, mühendis Kaor, yüzünde şaşkın bir ifadeyle komutan Fau’nun
yanına geldi.
“Bunu yapmanız şart değildi, komutan”
dedi. Kaor’un amacı komutanını eleştirmek ya da kararını kötülemek değildi.
Fau’nun mantıklı bir açıklaması olabileceğine ihtimal vermişti. Komutan ise
derhal bir mazeret uydurup aptalca davrandığı gerçeğini perdelemek istiyordu.
“Sence bir gün erken ya da bir gün geç, bu önemli mi? Onların, bir gün içinde
sınıf atlayıp başımıza bela olabileceklerini düşünebilir misin? “dedi zaman
kazanmayı hedefleyerek. “Elbette, düşünmem bunu” diye cevapladı, Kaor.
Komutan Fau, ne yaptığını iyi bilen
adam rolünü oynamaya çalışıyordu. Çok geçmeden, düzmece bir sebep uydurmayı da
başardı. “Şey... Örnek incelenmesi yapmak istememin nedeni, tarihe ışık tutmak.
Evet aynen öyle, tarihe ışık tutmak!.. Düşünsene, Kaor, bizler de aynı yolları
izleyerek sınıf atladık. Binlerce sene önce, yani henüz D-sınıfı bir uygarlıkken
neler düşündüğümüzü, evreni ve Tanrı’yı nasıl algıladığımızı öğrenmenin iyi bir
yolu değil mi, bu. Atmosferini vakumladığımız bir çok gezegenden önemli bilgiler
elde etmedik mi daha önce?”
“Haklı olabilirsiniz” dedi, mühendis.
Ancak, içinden bir ses bu sözlerin pek samimi olmadığını söylüyordu. O esnada,
gözleri, önündeki ekrana takılmış olan komutana “Örnek inceleme işlemine
başlayalım mı komutan?” diye sordu.
Fau, koltuğuna iyice yerleşip derin bir
soluk aldıktan sonra mühendis Kaor’a dönerek “Sen, gerekeni yap. Her cinsten
birer örnek alıp inceleyin. Hata istemiyorum ona göre!” diye emrini verdi.
Örnek incelemesi, yapılacağını bilen
diğer mühendisler de soru sormaya gerek duymadan, odadan ayrılıp laboratuara
gittiler. Kaor, idare odasında bulunan ışınlama idare ünitesine, önceden
hazırlanmış nakil kartlarını takıp çarçabuk bitirdi programlama işini.
Komutan Fau, hipnotize olmuş gibi
kımıldamaksızın oturuyor ve tedirginliğinin her geçen saniye biraz daha
arttığını hissediyordu. “Duygusal budala.. Yaşlı budala!” diye için için
kızıyordu kendine.
Neyse, boş ver! dercesine salladı
elini, sonra da, sık sık yaptığı gibi gözlerini kapayıp kendi felsefi dünyasında
dolaşmaya başladı.
“Tanrı , kullarını yaratır. Nasıl
isterse öyle yaratır, nasıl isterse... Kullar da O’nun isteklerine boyun
eğerler. Onun için çalışırlar. Eğer bir konuda, son kararı Tanrı değil de
kulları veriyorsa, nerede kalır onun Tanrı’lığı? Tanrı sorumsuz ya da umursamaz
değildir..
Lanet olası metal yığını!..Eskiden ne
kadar duyarlıymış, Asen. Treton gibiler yokken!. Yanlış, doğrunun neresine
saklanabilir ki?
A- sınıfı bir medeniyet olabildiysek
sebebi Treton mu? Hayır! Treton’un sebebi biziz. Gerçi, örnek incelemesini de
Tretonun az gelişmiş ataları yapacak. Yine onlar hesap yapacak yine onlar karar
verecek. Kimi kimden soruyoruz? İşe bak!.. Saçmalık bu.”
Komutan Fau, uzunca bir süre, C-sınıfı
dönemimin filozoflarına taş çıkartırcasına boğuştu kendisiyle. Fakat ne yazık
ki, A sınıfı olmanın getirdiği teknik sorunların ve zaman felsefesinin, Treton
ve benzerlerinin varlığını haklı çıkardığını biliyor ve mantıken benimsemek
durumunda olduğunu en az Treton mühendisleri kadar da açıkça farkedebiliyordu.
Zaten, “Mantıksal problemleri, katıksız mantıkla çözmek öğretisinin sonuçları
değil miydi, bunlar?.
Hoparlörden gelen ses, komutan Fau’yu
içinde bulunduğu duygu-mantık savaşından koparıp uyandırıverdi.
“Siz haklıymışsınız!. Haklıymışsınız!”
diye bağırdı,Kaor.
Komutan koltuğundan fırlayıp “Ne oldu,
Kaor? Söyle, ne oldu?” diye sordu sesi titreyerek.
Kaor, heyecanlıydı. “Buradaki hesap,
195,7 çıkıyor!.. Yani 199’un altında. Kritik değerin altında! İnanamıyorum,
Treton yanıldı. Hem de %10’dan fazla saptı. Makineler kralı yanıldı!”
“Hemen gelin buraya, hemen” dedi,
Komutan Fau. Bir anda gelen bu şok dalgasıyla bir sağa bir sola yürüyor, yumruk
şekline soktuğu elini havaya kaldırıp “Yendim seni, budala teneke! Nihayet
yendim” diye zafer naraları atıyordu.
Kaor ve diğer mühendisler koşarak
geldiler. Hepsinin yüzünden tuhaf bir heyecan okunuyordu. Kaor, zafer sarhoşluğu
içinde anlamsızca dolaşan komutanın karşısına çıkıp “Gurur duyuyoruz sizinle,
Treton’un yanılabileceğini kanıtladınız! Ne büyük şeref ” dedi, heyecanla.
Sonra da devam etti “Bunu
farketmiştiniz ama bize söylemediniz. Tarihe ışık tutmak gibi bir mazeretle
örttünüz asıl düşüncenizi. Sizinle herkes gurur duyacak komutan. Herkes!”
Fau, başını sallayıp “Bu iş bitti
artık” diye söylendi. Mühendislerinin övgü dolu sözlerinden ve doruğa erişmiş
heyecanından silkinmeye çalıştı. İfadesini, tekrar ciddileştirip “Tamam!...
Hepiniz yerlerinize. Bakalım şimdi Treton ne yapacak?” dedi.
Komutan Fau, tüm personelini gözünün
ucuyla süzdükten sonra, efsanevi bir imparator’un asil tavırlarıyla gömüldü,
makam koltuğuna.
“Eğlence, başlıyor çocuklar.
Perdelenme fırsatı hiç olmamış bir oyun seyredeceksiniz şimdi” deyip anahtarı
yerine soktu ve sertçe çevirdi. Oda aynı şekilde karardıktan kısa süre sonra da
Treton’un görüntüsü belirdi.
“Tekrar, merhaba komutan” dedi, Treton.
“Merhaba” dedi Fau ukalaca sırıtarak.
“Hesaplarımızın benimki ile aynı
çıkması umarım sizi üzmemiştir.”
“Çok emin konuşuyorsun, Treton”
“Hesap en emin yoldur. Bunu, size
öğretmiş olmalılar, komutan.”
“Elbette... Hazırsan örnek inceleme
kartlarını iletiyorum”
“Ben her zaman hazırım, komutan”
Komutan Fau, kartları bilgisayarın
sürücüsüne sokup birkaç tuşa bastı. “İşte oldu!” dedi, tebessümle.
Treton, tekrar gözlerini kapatıp
verileri incelemeye koyuldu. Odadakiler, sabırsızlıkla Treton’un o siyah
gözlerini açmasını bekliyorlardı bir de ardından gelecek olan bunalımı.
“Olamaz !” dedi, Treton.
“Olamaz !” diye yineledi.
“Ne olamaz?’” diye sordu komutan,
bilmiyormuş gibi.
“Saçmalık bu!.. Benim hesaplarım
yanılmış olamaz!”
“Yanıldın Treton. Bu kez yanıldın.”
“195,7. Bu mümkün değil. Zekaları nasıl
bu kadar geri olabilir? Bilim ve teknolojide iyi sayılabilecek bir düzeydeler.
Binlerce yapay uyduları var. Yıldız sistemi içinde gezegenler arası seyirleri
bile var. H-25194’e iki araç yollamışlar. Astrobiyolojik koşulları mükemmel.
Kesinlikle çelişkili bu! Bir hata var!”
“Hata falan yok, Treton. Sen artık
eskisi gibi iyi hesap yapamıyorsun, hepsi bu.”
“Ben makineyim ve hata yapmam komutan.
Hala, şansımız varken vakumlayın bu gezegeni. Zeka gelişme hızlarının bizim
açımızdan risk olduğundan eminim.”
“Hayır, Treton. Bizden çok daha
yavaşlar. Ne kadar gelişirlerse gelişsinler, bize ulaşamazlar. Hem kuralları
biliyorsun. Öncelik hakkı örnek incelemesinindir.”
“Aptalca davranıyorsun! Bir şeyler de
hata yapmış olmalısınız. İnan bana, bir kaç bin yıla kalmaz bizi yakalayıp
geçebilir bu yaratıklar. Yokasar medeniyeti hata yapmasaydı, Sartonlar hala
köleydi! Bu gezegen, Asen sistemi için risk potansiyeli taşıyor.” dedi, Treton
yalvarırcasına.
“Gurur kelimesine yabancıyım demiştin,
Treton. ”
“Elbette yabancıyım. Ben salt
mantığım!”
Fau “195,7 puanla bizi yakalamaları
olanaksız. Bu sayı kritik değerin epey altında kalıyor. Yani vakumlanmayacak.
Bırakalım, evrensel seleksiyon onları nereye götürürse, oraya varsınlar. Bizimle
bir ilgisi yok bu gezegenin” dedi.
“Dur biraz komutan. Aklını
kullanmalısın. Bu yaratıkların iki cinsi var ve eşeyli ürüyorlar. Ama kalıtsal
materyalleri olan kromozom sayıları, asal sayı!”
“Sen, sadece yenilgine mazeret
arıyorsun. Hesap en emin yoldur, diyen sendin. Hem varsayımında hiç bir gariplik
yok Belki benim gibi düşünebilirsin ama Tanrı gibi değil!... Sen, Tanrı’yı
anlayamazsın. Tartışmamız bitti, Treton. Hata yaptığına dair elimde ciddi bir
kanıt var. Asen’e döndüğümde ne halde olacağını şimdiden merak ediyorum. Çünkü,
heyet hiç hoşlanmayacak bundan!”
“Nedenini henüz bilmiyorum ama yanlış
yapıyorsun, komutan. Yazık ki artık sana karışamam”
“Belki, daha sonra tekrar görüşürüz,
yaşlı makine!” dedi komutan Fau ve daha fazla beklemeden çevirip çıkardı
anahtarı.
Gemi personeli tekrar tekrar tebrik
ettiler komutanlarını.
Ne da olsa tüm Samanyolu’nun dillere
destan Treton’u, Fau’ya yenik düşmüştü. Ne büyük skandal!
Kimbilir, belki Fau’ya onur madalyası
verirlerdi, belki de akademi komutanlığına atanırdı. Ama kesin olan şey, en az
Treton kadar ünlü olacaktı.
Komutan Fau, yavaşça ayağa kalkıp
kibirli bakışlarla dolaştı odada. Geleceği ile ilgili hoş hayaller kurmak için
bir an önce kendi odasına gitmek istiyordu. Treton’u yenmek ve bir medeniyete
yaşam şansı sunmak! Tanrı, onu anlamış ve yardım etmiş olmalıydı.
Sakin ve yumuşak bir ses tonunda karar
kılıp “Vakum ünitesinin programını iptal edin. Asen’e dönüş için de gerekli
hazırlıkları yapın. Ben odamda olacağım. Önemli bir şey olmadıkça rahatsız
edilmek istemiyorum” dedi, hemen sonra da Kaor’a işaret edip “Eksiksiz bir rapor
hazırlamanı istiyorum” diye ekledi.
“Örnekleri geri ışınlayalım mı
efendim?”
Komutan Fau, “Evet” anlamında başını
salladı..
(1 saat kadar sonra. Dünya.)
“.... Söyleyen dışişleri bakanı,
Japonya ile olan ilişkilerin her alanda geliştirilmesi, özellikle de bilgisayar
ithalatı ile ilgili zorlukların ele alınmış olmasından büyük memnuniyet
duyduğunu söyledi.....
Sayın dinleyiciler, şimdi aldığımız bir
haberi aktarıyorum. İki saat kadar önce Üsküdar özel yatılı bakımevinden
kaybolduğunu bildirdiğimiz, halk arasında mongolizm olarak da bilinen Down
sendromlu biri kız biri erkek iki çocuğun, bakımevinin bahçesinde çıplak olarak
uyurken bulunduğu bildirildi. El ve ayak bileklerinde yanıklar olduğunu söyleyen
bakımevi yöneticileri, konuyla ilgili araştırmalara başlandığını açıkladılar..
Şimdi, kaldığımız yerden haberlere...’
“Sesini kıs şu radyonun Refik!.. Çocuk
uyuyor”
“Spor haberlerini dinleyip ben de
yatacağım, zaten!..”
SON
“Evrendeki
en uzun yol kalp ile beyin arasında olandır”
|