|
Kız çocuğu doğdu derler hep bir ağızdan konuşan
insanların doluştukları odaya anlık bir sessizlik çöktüğünde... Bıçak
yemiş gibi kesilir konuşmalar... Bütün sesleri yutan ağır bir sessizliğin
çöktüğünü hissedersiniz üstünüze... Bunun başkalarını nasıl
etkilediğini bilmem. Ama, ben iliklerime kadar ürperirim her keresinde...
Aslında, eskilerin ihtimaliyat dedikleri rastlantı
yasalarının ürünüdür bu... Birbirlerinden bağımsız, kendi aralarında
konuşan insanların durup soluk almaya karar verdikleri anların denk düşmesidir.
Ama, öyle mi? Her nedense insanların kulakları kiriştedir.
Kız çocuğu doğdu galiba diye işi şakaya boğup konuşmaları
tekrar başlatmaya çalışan kişinin sesinde bir titreme vardır. İzleyen gülüşmeler
bile zorlamadır. İnsanların kulak kabartıp sessizliği dinlediklerini, ne
olduğunu kendilerinin de bilmedikleri bir şeyi duymaya çalıştıklarını
sanırsınız. Ürpertilerin ensemle kuyruk sokumum arasında gezindiği o
anlarda aklıma hep şu dizeler takılır:
Arkamdan her keresinde duyarım,
ZAMAN'ın atlılarının yaklaştığını...
Grupta bulunan insanları ne kadar seversem seveyim, birkaç
saniye öncesine kadar hava ne kadar şen şakrak olursa olsun, böyledir bu...
O gece White Hart'taki küçük meyhanemizde de öyle oldu.
Herkesin işi mi vardı, neydi? Normalden daha az kalabalıktı çevremiz...
Ama, her zamanki gibi, günün yorgunluğunu üstlerinden atan insanların neşesiyle
ortalık yine de cıvıl cıvıldı. Birdenbire, beklenmedik biçimde geliverdi
Sessizlik... Herkes gerginleşiverdi. Mezarlıktan geçerken ıslık çalan adam
gibi. Oharlie Willis ıslıkla en son şarkılardan birini tutturdu. O parçanın
ne olduğunu şimdi hatırlamıyorum, ama, öykücü dostumuz Harry Purvis'in
hemen sonra anlatmaya başladığı olayı da aklımdan bir türlü çıkaramıyorum.
Harry'nin en sinir bozucu öykülerinden biridir bu... Abartmıyorum. Doğruyu söylüyorum.
Harry'nin neredeyse bütün öykülerini dinlediğim için, inanın bu söylediğime...
Charlie... Tanrı aşkına kes şu ıslığı dedi
Harry Purvis... Son iki haftadır ne zaman radyoyu açsam onu duyuyorum.
Aklımı oynatacağım.
Burun kıvırdı John Christopher... Harry'e dönerek.
Sen de Üçüncü Program'ı aç. bu tür müziği duymak istemiyorsan...
Hep klasik müzik çalıyorlar orada...
Görgüsüz herif diye güldü Harry...
Senin gibi cahil birinin madrigallerden zevk almasını beklemek zaten
hata olur. Ama. bırakın bu tartışmayı... Önemli olan. dostumuz Charlie'nin
ıslıkla neden o parçayı çaldığı... Bilmem dikkat ettiniz mi? Bu gibi
listebaşı parçalar sanki birer mıknatıs..
Ne demek istediğini tam anlayamadım dedi John.
Ne demek istediğim açık diye devam etti
Harry... Bu melodiler durup dururken çıkıveriyorlar ortaya... Çıktıktan
sonra da. tıpkı Charlie gibi. haftalar boyunca insanlar onu dillerinden,
dudaklarından düşürmüyorlar. Farkında bile olmadan mırıldanıyorlar sözlerini,melodisini...
Uykunuzda bile bırakmıyor yakanızı... Sonra, birdenbire, ortaya çıktıkları
gibi sırra kadem basıyorlar. Böyle bir şarkının olduğunu bile
unutuveriyorsunuz.
Şimdi anladım dedi Arthur Vincent..
Binlerce müzik parçası yazılıyor, ama, bunlardan ancak bir avucu
tutuyor. Radyoyu açtığınızda çoğunu duymadan dinliyorsunuz. Sonra da hatırlamıyorsunuz
Ama, arada öyle parçalar çıkıyor ki, kafanıza, beyninize.belleğinize sülük
gibi yapışıyor. Ne yapsanız, etseniz, kurtulamıyorsunuz onlardan...
Tastamam üstüne bastın dostum dedi Harry...
Sibelius 2'nin finalini ilk kez duyduğumda benim de başıma gelmişti bu
durum... Uyumak için başımı yastığa koyduktan sonra bile dinlemiştim o müziği....
Sonra, haftalar sonra uyandığımda bir de ne duyayım? Orkestra susmuş...
Durakladı Harry... Derin bir nefes alıp çevresine bakındı.
Başların, bakışların üstünde toplanmasını bekledi. Her öykü anlatmaya
hazırlanışında yapardı bunu...
Hepimizin başından geçmiştir diye devam etti,
Alın. 'Üçüncü Adam' şarkısını... Etkilenmeyeniniz mi oldu?
Haftalarca mırıldandınız sözlerini, melodisini... Bazı melodiler insanı böyle
etkiliyor. Neden etkilediğini de bilmiyorsunuz. Kimisi gerçekten büyük müzik
yapıtları, kimisi de adinin bayağısı... Ama. aralarındaki bunca farka rağmen
insanları mıknatıs gibi kendilerine çektiklerine göre, bir ortak yanları
olsa gerek...
Devam et dedi Charlie... Gereksizdi bu dürtme...
Bir kere başladıktan sonra yer yerinden oynasa susmazdı Harry...
Bu ortak yanın ne olduğunu bilmiyorum dedi
Harry. Öğrenmek de istemiyorum. Öğrenen birinin başına gelenleri gördükten
sonra bilgim eksik olsun.
Harry'nin elinde köpükleri kubbe yapmış bir bardak bira
beliriverdi. Öykü anlatırken boğazı sık sık kuruduğu için, anlatımın
en heyecanlı yerinde sözünü keser, bara gidip birasını tazelerdi.
Dinleyenleri çileden çıkartırdı bu kesintiler... Herkes iğne üstünde
olduğu için ihtiyatlı davranmayı akıl etmişti Arthur... Birayı baştan
getirmişti.
Nedenini bilmiyorum, ama bilim adamlarının büyük çoğunluğu
müzikle yakından ilgilidirler diye devam etti Harry... Dahası müzik
dinlemekle yetinmezler. Bir enstrüman çalarlar, beste yapar, güfte yazarlar.
Boş zamanlarda orkestrada çalışanları bile vardır. Matematikçilerin
ilgisini anlıyorum. Müzik, özellikle klasik müzik matematiksel bir yapıya,
bir biçime sahiptir. Fizikçilerin neden ilgilendiklerini de tahmin
edebiliyorum. Müzik, sonunda, uyum, dalgaboyu analizi, frekans dağılımı
gibi kavramlar içeriyor. Sizin anlayacağınız, bilimsel beyinleri büyüleyen,
çeken özellikleri var müziğin... Üstelik, müziğin 'müzik' olarak beğenilmesini,
salt estetik değeri açısından takdir edilmesini de engellemiyor öbür yönleri...
Etrafına bakındı, devam etti Harry... Gilbert Lister
adında bir dostum vardı. Fizyologdu. Uzmanlık alanı da insan beyniydi.
Sorsanız Koral Senfoni ile 'O Solo Mio'nun farkını bilmezdi. Hepsi müzikti
onun için... Ama, müzikle, müzik olarak çok ilgiliydi. Onu ilgilendiren
notalar, sesler değil, kulakları aşıp da beyne ulaştıklarında o seslerin
ne yaptıklarıydı, işitilen seslerin beyin üstünde ne gibi etkiler oluşturduğunu
anlamayı, öğrenmeyi aklına koymuştu bir kere...
Harry'nin öykü anlatırken rahatsız edici bir özelliği de
herkesin bildiklerini parantezler arasında tekrarlaması, dinleyenlere kibarca
cahil demesidir. Beklenen iğnesini arada batırıverdi, anlatımını
sürdürürken...
Sizin kadar okumuş, sizin kadar bilgili bir topluluk önünde
elbette söylemeye gerek yok, ama ben yine de söyleyeyim. Beyindeki
faaliyetlerin çok büyük bölümü elektrik faaliyetidir. Bir metronom düzeniyle
sürekli çalışan ritimleri vardır. Gelişkin aygıtlarla beyindeki bu
faaliyeti saptayabilir, tahlil edebilirsiniz. Dostum Gilbert'in uzmanlığı da
bu alandaydı. İnsanın kafasına elektrodları yerleştirir, sonra da beynin
neşrettiği dalgaları saptardı. Beyin dalgalarının kaydedildiği şeride şöyle
bir bakarak da, size. hakkınızda, sizin bile bilmediğiniz şeyleri anlatırdı.
İddiasına göre. bir insanın enkefalogramı, parmak izlerinden bile daha kişiye
özeldi. Çok düşük bir ihtimalle de olsa iki kişide aynı parmak izi çıkabilir,
ama, bir beyin haritası ömür-billah iki kişide görülmezdi. 'Gün gelecek,
insanlar beyin transplantasyonu yapacaklar' derdi, 'Ama, bu da kuralı değiştirmez.
İnsanın beyni değiştikten sonra, zaten o insan bambaşka biri olup çıkar'.
İşte, dostum Gilbert. beynin alfa, beta ve öteki ritimleriyle uğraşırken müziğe
ilgi duymaya başladı.
Bakındı çevresine Harry... Herkesin can kulağıyla dinlediğine
karar verince devam etti. Aslına bakarsanız, yürüttüğü mantık hem
basit, hem gerçekçiydi. Müziksel ve zihinsel ritimler arasında bir ilişki.
bir bağlantı bulunması gerektiğini düşünüyordu. Muayene odasına çok
hassas, çok ayrıntılı, çok gelişkin bir müzik seti yerleştirmişti.
Hastalarına peş peşe değişik tempolarda müzik çalar, bunların beyin
dalgalarını nasıl etkilediğini kağıt üstünde saptamaya çalışırdı.
Tahmin edebileceğiniz gibi, değişik tempolarda çalınan müziğin normal
beyin frekansları üstünde belirgin etkileri vardır. Dostum Gilbert bunu
saptadıktan sonra daha derin felsefî' konulara yönelmeye başladı, insan
beyniyle ilgili olarak... Bu konudaki teorilerini yalnızca bir kere konuşmak,
tartışmak fırsatını buldum kendisiyle... Aslına bakarsanız ketum biri değildi.
Gizlisi-saklısı yoktu. Tanıdığım bütün bilim adamları gibi, Gilbert da,
dinleyecek kulak buldu mu, bıktırıncaya kadar boşalırdı içine... Ama,
dostumun özelliği, yapmakta olduğu bir işin nereye gittiğini, ne sonuç
vereceğini kesinkes öğrenmeden o konuda konuşmaktan kaçınmasıydı. Dostluğumuzun
o günlerinde esrarengiz bir hava içinde, çok önemli bir iz üstünde olduğunu,
beyin fizyolojisinde çığır açacak bir buluşun eşiğinde olduğunu söylemekle
yetiniyordu.
Farkında bile olmadan, ağzımız açık, iskemlelerimizde öne
doğru kaykılmıştık. Can kulağıyla dinliyorduk, Harry'nin giderek ilginçleşen
öyküsünü...
O zamanlar çalıştığım şirket satardı Gilbert'a,
laboratuvar malzemelerinin çoğunu... Ne gibi bir iz üstünde olduğunu öğrenir
öğrenmez anlamıştım, buluşlarının bol. para karşılığında
pazarlanabileceğini... Başkalarından önce köşebaşlarını kapabilmek için,
yanından ayrılmaz olmuştum Gilbert'ın... Popüler, listebaşı parçaların
neden böyle olduklarına dair bir kuram geliştirmeye çalışıyordu. Her
bilim adamı gibi onun da parada gözü yoktu. Bu kuramı geliştirdikten sonra
yazarından, dizerinden, birkaç da meslektaşından başkasının okumayacağı
bir bilimsel derginin sayfalarına gömmekle yetinirdi bu görüşlerini...
Bense, hemen anlamıştım, bu olduğunda büyük paraların çantada keklik
olacağını...
Gilbert'a göre, müziğin ölümsüz başyapıtlarının
ya da banal olmakla birlikte listebaşlarına tırmanan melodilerin ortak özelliği,
insan beynindeki elektrik ritimleriyle uyum içine girmesi, onlarla senkronize
olmasıdır. Müziğin ritmiyle zihinsel ritim arasındaki bu çakışma, bu
uyum, o müzik parçasının beyinde kalıcı bir izlenim yaratmasına neden
oluyordu. Varsayımın; herkesin anlayacağı biçimde somutlaştırmak için sık
sık şu benzetmeye başvururdu: Müzikle beyin arasındaki ilişki,
anahtarla Yale kilidi arasındaki ilişki gibidir. Müziği anahtara, beyni
kilide benzetebilirsiniz. Anahtarın kilide girebilmesi için, her şeyden önce,
dizaynlarının birbirlerine uyması gerekir.'
Dostum Gilbert, soruna iki açıdan yaklaştı, ilk aşamada,
klasik ve popüler müziğin gerçekten tutulan, ünlü parçalarından birkaç
yüz tanesini gözlem altına alıp yapılarını, dizaynlarını incelemeye başladı.
Kendi deyimiyle onların morfolojileri üstünde durarak ortak paydalarının
bulunup bulunmadığını araştırmaya koyuldu. Çalışmalarının en kolay aşamalarından
biriydi bu... Melodileri bir 'Armonika Tahlil Aracı'na veriyor, bu araç da
otomatik olarak bütün değişik frekansları ayrıma tabi tutuyordu. Kısa sürede
bitirmişti işin bu yönünü...
Dinleyenleri rahatsız edici biçimde ''sus aralarından
birini daha verdi Harry... Birasından bir yudum alıp elinin tersiyle dudaklarını
sildi.
İkinci aşamada, beyindeki doğal elektrik titreşimlerle
müziğin dalga dizaynları arasındaki ilişkileri saptamaya koyuldu. İşte,
dostum Gilbert bu noktada derin felsefe konularına girmeye başladı. Açıkça
belirtmese bile, iddiası, liste başına tırmanan yapıtların sayısı çok
olsa bile, bunların aslında tek bir melodiye indirgenebileceğiydi. Beyindeki
elektrik titreşimlerin dizaynıyla tam uyum içinde olan bu temel melodinin özde
yanı kalan varyasyonlarıydı, liste başını tutanlar... 'Müzisyenler yüzyıllardır
böyle bir temel melodiyi arıyorlar' derdi, 'Arıyorlar, ama bulamıyorlar. Bir
parçanın liste başı olması bestecinin hünerinden değil, sırf rastlantıdan
kaynaklanıyor. Arasalar da bulamazlar, kendilerini hep liste başında tutacak
o temel melodiyi... Müzikle zihin arasındaki ilişkiyi kurabilecek ve bundan
gerekli sonuçları çıkarabilecek bilgiden yoksun oldukları için başaramayacaklar,
o En Güzel Melodi'yi bulmayı...
Harry'nin öykü anlatması sırasında çok ender rastlanan
bir olay oldu o anda... Hımff diye küçümseyici bir ses çıktı,
John Christopher'ın burnundan... Bütün bakışlar o tarafa döndü.
Platon'un bildiğimiz 'İdealler Teorisi' bu dedi John, Senin
şu Gilbert dostun yeni hiç bir şey söylemiyor. Maddi dünyadaki bütün
nesnelerin, dünya-ötesindeki asıllarının, 'ideal' prototiplerinin kötü ve
kusurlu bir karbon kopyası olduğunu iddia ediyor. Ha tek masa, tek iskemle...
Ha tek melodi... Hiç fark yok bunlar arasında... Ama, sen yine de anlat...
Sevgili dostun Gilbert bulabildi mi o 'En Güzel ve Tek Melodi'yi?
Harry'nin bir özelliği varsa, o da, sözünün kesilmesine
istifini bozmadan karşılık verebilmesidir. Hiç değilse bozulduğunu iyi
gizler. Devam etti Harry... Tüm malzemenin toplanıp tahlil edilmesi bir
yıl kadar sürdü. Gilbert ondan sonra verilerin, gözlemlerinin sentezini
yapmaya koyuldu. Gözlemlerine dayanarak geliştirdiği kurallar ışığında,
programlanmış ses dizaynları üretecek bir makine yaptı. Osilatörleri, karıştırıcıları,
dizicileri vardı bu makinenin... Üretilen sesler daha sonra makinenin
besteleyici bölümüne geliyordu. Bir bilim adamının bilinen romantizmiyle,
bu beste makinesine 'Ludwig' adını koymuştu Gilbert...
Ludwig'in nasıl çalıştığını daha iyi anlamanız
için, onu, ışıkla değil de sesle çalışan bir kaleydoskopa
benzetebilirsiniz. Ama, rasgele dizaynlar üreten kaleidoskoplardan farklı
olarak, Ludwig, insan zihninin, temel yapısına dayalı kurallar yansıtan
belli ses kalıpları ortaya çıkarıyordu. Temel varsayım doğruysa,
makinenin ürettiği çeşitli ses dizaynları incelendiğinde, er ya da geç,
'En Güzel Melodi', Tek Melodi' bulunacaktı. Ludwig'i ilk çalıştığında
dinleyen iki kişiden biri olduğum için, inanın bana, tek kelimeyle
mucizeviydi duyduklarım...
Sıradan bir görünüşü vardı Ludwig'in... Herhangi
bir laboratuarda karşılaştığınız elektronik mezbelelerden farkı yoktu.
Bilmeyenler amatör telsizcinin radyosu, yeni bir bilgisayar, trafik kontrol
sistemi vs. sanabilirlerdi onu... Böylesine sıradan görünüşlü bir
makinenin, çalıştığında, bugünün ve yarının tüm müzisyenlerini, tüm
bestecilerini işsiz-güçsüz ve beş-parasız sokağa atacağını ömür-billah
düşünemezdiniz. Belki biraz abartıyorum. Ludwig'in Tek Melodisi'nin
orkestrasyonu sırasında belki yardımları olur, boğaz tokluğuna çalışabilirlerdi.
Özenli hazırlıklardan sonra Ludwig'i çalıştırdı
dostum... İlk seslerin hoparlörden çıkıp da kulağıma geldiğini dünmüş
gibi anımsıyorum. Hata yapmamaya özen gösteren, ama pek de yetenekli olmayan
bir öğren-:inin birkaç piyano dersinden sonra yaptığı temrinleri andırıyordu
bu ses... İşlenen temalar basit, banaldi. Önce birini çalıyor, varyasyonlarını
deniyor, bütün olasılıklar tükendikten sonra da yeni bir temaya geçiyordu.
Kulağa hoş gelen, hatta 'çarpıcı' diyebileceğiniz bir melodi de çıkmıyor
değildi, arada sırada... Ama, açık söylemek gerekirse, çok etkilenmemiştim
duyduklarımdan...
Hayal kırıklığına uğradığımı yüzümden anlamıştı
Gilbert... Makinenin henüz deneme aşamasında olduğunu, ana devrelerin daha
henüz tamamlanmadığını söyledi bana... Ludwig rasgele çalışıyor, önüne
ne gelirse deniyordu. Âna devreler tamamlandıktan sonra daha alıcı gözle
davranacak, ayrım yapacak, yalnızca iyiler üstünde odaklaşacaktı. İşte,
o noktaya gelindiğinde ortaya çıkacaktı, Ludwig'in gerçek ve sınırsız
yetenekleri...
Sesini tırmandırışından, Harry'nin öyküsünün en dramatik yerine, kreşendosuna
yaklaştığını hissettik. Kulak kesilmiştik. Çıt çıkmıyordu.
O ilk denemenin yapıldığı günden sonra dostum
Gilbert Lister'i bir daha görmedim 'dedi Harry, Bir hafta sonra
buluşmaya sözleşmiştik. Aradaki zamanda gerekli düzeltmeleri yapacak, ama
devreleri de harekete geçirecekti. Dağın fare doğurmadığına o zaman inandıracaktı
beni... Özkulaklarımla duyacaktım, Ludwig mucizesini...
Bir işim çıktı, bir saatlik gecikmeyle vardım
Gilbert'ın laboratuvarı-na.. İyi ki de geç kalmışım...
Laboratuvara vardığımda, Gilbert'ı az önce götürmüşlerdi.
Yıllardır yanında çalışan yaşlı laborantı, başını ellerinin arasına
almış, Ludwig'in karman-çorman olmuş kablolarının arasında oturuyordu.
Nelerin olup bittiğini bin bir güçlükle öğrenebildim yaşlı adamdan... Ne
olduğunu öğrendikten sonra, neden olduğunu anlamak daha da uzun zaman aldı.
Olayları kafamda yerli yerine ancak birkaç hafta sonra oturtabildim.
Tartışma götürmeyen en büyük gerçek, Ludwig'in
amaçlanan biçimde çalışmış olduğuydu. Yaşlı laborant yemeğe çıkmış,
Gilbert'sa son düzeltmeleri yapıp makineyi onur konuğu olacağım müzik şölenine
hazır duruma getirmek için geride kalmıştı. Adam yemekten döndüğünde,
laboratuar, uzun ve son derece karmaşık bir melodiyle çın-çın ötüyordu.
Ya makine bir yerde kırık plak gibi takılmış, ya da Gilbert
Tekrar düğmesine basmıştı. Her neyse, makine, biter bitmez başa
alıp aynı melodiyi tekrarlıyordu. Neredeyse yüzlerce kere tekrarlanmıştı
müzik...
Yaşlı yardımcısı yanına vardığında trans
halinde bulmuştu Gilbert'ı... Kollan, bacakları kaskatı kesilmişti. Gözleri
açıktı, ama bakışları bomboştu. Görmeyen gözlerle bakıyordu
Ludwig'e... Adamcağız elini uzatıp 'Stop' düğmesine basmıştı. Basmasına
basmış, Ludwig de susmasına susmuştu, ama, bunun Gilbert'a artık yararı,
yardımı yoktu. Dönüşü olmayan noktayı çoktan geçmişti.
Yaşlı laborantın yemeğe gitmesiyle dönmesi arasındaki
kısa sürede neler olmuştu orada? Aslında olan belliydi. Bunun böyle olacağını
tahmin etmeliydik önceden... Ama, insanların akılları başlarına her ne
hikmetse hep olaydan sonra gelir. Bir bestecinin bütünüyle rastlantı sonucu
ortaya çıkardığı liste başını hatırınıza getirin. Bir kez
dinleyenlerin aklından çıkmaz, bir an için çıksa bile en olmadık yerlerde
insanın dilinin ucuna geliverir. O müziği, o melodiyi uykusu sırasında
duyar insan... Tütün kokusunun elbiseye sinmesi gibi, çıkmamacasına benliğine
yerleşir, siner insanın... Ayda, yılda bir kulağa gelen bir melodidir bu...
Ama, bir de, o Tek Melodi'yi düşünün. O En Güzel Melodi'nin insan zihni üstündeki
muhtemel etkilerini, kafanızda canlandırın. Onun ilkel ve katışıklı,
eksik ve hatta bozuk bir varyasyonu günlerce insan zihnini meşgul
edebiliyorsa, aslı ne yapmaz? İnsan zihnindeki bellek devrelerine yapışıp
kalır. Tekrar tekrar çalınır. Öteki bütün düşüncelere baskın gelir,
hatta onları beyinden kovar, oranın Tek Egemen'i olup çıkar. Tüm düşünceler,
tüm hayat kıpırtıları artık kölesidir Tek Melodi'nin... Köle sahibi gibi
atar, satar, öldürür onları... Tüm beyni ele geçirip 'bilinç' dediğimiz
olayın fiziksel dışavurumu olan titreşimleri kendi dalga boyuna alır. Bu da
sonu olur insanın... Yalnızca o Tek Melodi'i dinleyen, başka hiç bir şeyi
algılamayan bir bitkiye, bir asalağa dönüşür. Dostum Gilbert Lister'ın da
başına bu geldi işte...
Bilincinin geri gelmesi için her şeyi denedi
hekimler... Elektroşok yöntemleri bile para etmedi. Yalnızca bir kez duyduğu,
sonra da duymadan dinlediği o Tek Melodi'yi, ne yaptılarsa, kazıyıp atamadılar
talihsiz dostumun belleğinden... Beyninin içindeki milyonlarca hücrenin özkulaklarıyla,
özduyularıyla, sonsuza dek o Tek ve En Güzel Melodi'yi dinlemeye mahkûm
edildi. Dış dünyayı algılamıyor artık... İğne batırıyorsunuz,
hissetmiyor. Vücudunun ölmemesi için damardan besliyorlar onu... Hiç kıpırdamıyor.
Ama, görenlerden işittim, parmaklarında garip bir tik var. Açıklayamıyorlar,
bu gayrı iradî dedikleri kıpırtıyı... Bana sorarsanız, o Tek
Melodi'ye tempo tutuyor parmaklarıyla...
Kurtarılması olanaksızmış... Aslında karar
veremiyorum. Kimine göre başına gelenler korkunç... Bana sorarsanız o kadar
da korkunç olmayabilir. En Güzel Melodi'yi dinliyor. Ömrünün sonuna kadar
dinleyecek... Müzik tutkunlarına sorarsanız Gilbert cennette... Bana kalırsa,
isi bu kadar da abartmamak gerekir. Platon'dan bu yana bütün düşünürlerin
arayıp da bulamadıkları En Büyük Gerçek'i buldu belki de...
Ama, bir insan, ''en büyük'' de olsa, aynı gerçeği bıkıp usanmadan kaç
kere dinleyebilir? 'Tek' de olsa, 'En Güzel' de olsa can mı dayanır, kulak mı
dayanır, tekrar-tekrar aynı parçanın çalınmasına...
İnanır mısınız, bir kez olsun duymak isterdim o Tek
Ve En Güzel Melodi'yi. Kim bilir, nasıl bir şeydi... Gilbert'in başına
gelenlere uğramadan üstesinden gelinebilirdi belki de... Sirenlerin şarkısını
duyan her kes ölüme giderken, Ulysses ecelin elinden yakasını, kayalıklardan
gemisini kurtarmanın yolunu bulmadı mı
Tahmin etmeliydim dedi Charles Willis, hırçın
bir ses tonuyla... Gilbert devre dışı kalınca, makinede bozuluverdi.
Öykü dîye bize dinlettiğin bütün palavralarında hep makine bozuluyor
sonunda... Anlattıklarının yalan olup olmadığını sınayamıyoruz o
zaman... Allah için bir kere de sınanabilir bir şeyler anlat... Hiç kızmadı
Harry, Willis'in bu sert çıkışına... Alışkındı bunlara... Alıştığımız
acıma-dolu bakışını fırlattı dostumuza...
Unuttun galiba dedi. Yaşlı laborant döndüğünde
makine çalışıyor, Tek Ve En Güzel Melodi çalıyordu. Ondan sonra olanlar yüzünden
kendimi hiç bir zaman affedemiyorum. Gilbert'in deneylerine öylesine kendimi
kaptırmış, dizi dizi liste başı parçanın getireceği paracıkların
hayaline öylesine kendimi kaptırmıştım kî, şirket işlerini son birkaç
haftadır epeyi ihmal etmiştim. Sonra da Gilbert'in başına gelenlerin
etkisiyle, iki hafta rapor alıp kafa dinlemeye gitmiştim. Döndüğümde ne göreyim?
Bizim şirket Gilbert'ın laboratuarındaki bütün araç-gereçlere haciz
koydurup satışa çıkarmamış mı? İşe yarayan her şey haraç-mezat gitmiş.
Gilbert kendini deneylerine öylesine kaptırmış ki, bizden aldıklarının
taksitlerini Ödemeyi unutmuş...
Ludwig'i gördüğümde, işe yarayan bütün parçaları
çıkartılmış, satılmıştı. Karnında bıçak yarası alan
adamın bağırsaklarının önüne dökülmesi gibi, kablo sistemi yerlerde yatıyordu.
Üç kuruş geri alacağız diye onanmaz biçimde öldürmüşlerdi makineyi...
Laboratuara tekrar girdiğimde bu manzarayla karşılaştım Oturup başına hüngür
hüngür ağladım.
Her şeye verilecek bir yanıt buluyorsun diye söze
girdi Eric Maine... Ama, bana kalırsa, bir yerde daha çuvalladın
ahbap... Gilbert'ın yaşlı laborantına ne oldu? O 'Tek Melodi' dediğin şeyi
çalıyordu Ludwig, adam yemekten döndüğünde... Gilbert gibi o da işitmiştir
çalınanı... O neden aklını oynatmadı?
Bardağındaki son yudum biraya baktı Harry Purvis... Eski
bir dostundan ayrılıyormuş gibi üzüntülü üzüntülü başını salladı,
sonra da bardağı ağzına götürüp son yudumu boğazından aşağıya boşalttı.
Elinin tersiyle o gece son kez dudaklarını sildi.
Derin bir nefes aldı. Tek tek herkeste durarak bakışlarını
odada toplanmışlarda gezdirdi.
Hem insanlara acır, hem de cahil olanları suçlar gibiydi
sesi... Ne o? Beni sorguya mı çekiyorsunuz? dedi, Önemli görmediğim
için değinmediğim bazı şeyleri alıp büyütüveriyorsunuz hemencecik... O
Tek Me-lodi'nin ne, olduğunu, nasıl bir şey olduğunu neden bilemediğimi, öğrenemediğimi
hiç düşünmediniz mi? Bakın anlatayım. Gilbert'ın yardımcısı birinci sınıf
bir laborant, çok yetenekli bir teknisyendi. Ama, Gilbert'a, Ludwig üstünde
çalışırken çok az yardımcı olabilmişti. Yalnızca bazı kablo bağlarını
kurmuştu. Müzik kulağı yoktur bazı insanların... Müzik çalınırken
dinlerler, ama duymazlar. Sanki sağırdırlar melodilere... Gilbert'ın yardımcısı
da bunlardan biriydi. Ha Tek Ve En Güzel Melodi, ha dama çıkmış bir ordu
kedinin miyavlaması... Öldürsen, ayırt edemezdi bunları...
Kimse başka soru sormadı Harry Purvis'e... Galiba hepimiz
susmayı, düşüncelerimizle baş başa kalmayı tercih etmiştik.
O başta sözünü ettiğim garip, açıklanmaz sessizlik çökmüştü
White Harfin üstüne... Bıçakla kesilecek kadar koyu bir sessizlikti bu...
Saat tutmadım, ama, sanırım, on dakika kadar sürdü ortak
suskunluğumuz...
Derken, Charlie ıslıkla tutturdu, Rayel'in
Bolerosunu...
Önce bir-iki kıpırtı geldi bunun üstüne... Sonra da
White Hart'ta hayat yeniden başladı.
|