Son Güncelleme
6 Mayıs 2008
Bilimkurgu2000 Ana Sayfayeni çıkan kitaplarkitaplardan bölümlerİlginç bilimsel konularBilimkurgu ve diğer konular
5 Yukarı

En Güzel Melodi (The Ultimate Melody) 1956

Arthur C.Clarke

Kız çocuğu doğdu derler hep bir ağızdan konuşan insanların doluştukları odaya anlık bir sessizlik çöktüğünde... Bıçak yemiş gibi kesilir konuşmalar... Bütün sesleri yutan ağır bir sessizliğin çöktüğünü hissedersiniz üstünüze... Bunun başkalarını nasıl etkilediğini bilmem. Ama, ben iliklerime kadar ürperirim her keresinde...

Aslında, eskilerin ihtimaliyat dedikleri rastlantı yasalarının ürünüdür bu... Birbirlerinden bağımsız, kendi aralarında konuşan insanların durup soluk almaya karar verdikleri anların denk düşmesidir.

Ama, öyle mi? Her nedense insanların kulakları kiriştedir. Kız çocuğu doğdu galiba diye işi şakaya boğup konuşmaları tekrar başlatmaya çalışan kişinin sesinde bir titreme vardır. İzleyen gülüşmeler bile zorlamadır. İnsanların kulak kabartıp sessizliği dinlediklerini, ne olduğunu kendilerinin de bilmedikleri bir şeyi duymaya çalıştıklarını sanırsınız. Ürpertilerin ensemle kuyruk sokumum arasında gezindiği o anlarda aklıma hep şu dizeler takılır:

Arkamdan her keresinde duyarım,

ZAMAN'ın atlılarının yaklaştığını...

Grupta bulunan insanları ne kadar seversem seveyim, birkaç saniye öncesine kadar hava ne kadar şen şakrak olursa olsun, böyledir bu...

O gece White Hart'taki küçük meyhanemizde de öyle oldu. Herkesin işi mi vardı, neydi? Normalden daha az kalabalıktı çevremiz... Ama, her zamanki gibi, günün yorgunluğunu üstlerinden atan insanların neşesiyle ortalık yine de cıvıl cıvıldı. Birdenbire, beklenmedik biçimde geliverdi Sessizlik... Herkes gerginleşiverdi. Mezarlıktan geçerken ıslık çalan adam gibi. Oharlie Willis ıslıkla en son şarkılardan birini tutturdu. O parçanın ne olduğunu şimdi hatırlamıyorum, ama, öykücü dostumuz Harry Purvis'in hemen sonra anlatmaya başladığı olayı da aklımdan bir türlü çıkaramıyorum. Harry'nin en sinir bozucu öykülerinden biridir bu... Abartmıyorum. Doğruyu söylüyorum. Harry'nin neredeyse bütün öykülerini dinlediğim için, inanın bu söylediğime...

 

Charlie... Tanrı aşkına kes şu ıslığı dedi Harry Purvis... Son iki haftadır ne zaman radyoyu açsam onu duyuyorum. Aklımı oynatacağım.

Burun kıvırdı John Christopher... Harry'e dönerek. Sen de Üçüncü Program'ı aç. bu tür müziği duymak istemiyorsan... Hep klasik müzik çalıyorlar orada...

Görgüsüz herif diye güldü Harry... Senin gibi cahil birinin madrigallerden zevk almasını beklemek zaten hata olur. Ama. bırakın bu tartışmayı... Önemli olan. dostumuz Charlie'nin ıslıkla neden o parçayı çaldığı... Bilmem dikkat ettiniz mi? Bu gibi listebaşı parçalar sanki birer mıknatıs..

Ne demek istediğini tam anlayamadım dedi John.

Ne demek istediğim açık diye devam etti Harry... Bu melodiler durup dururken çıkıveriyorlar ortaya... Çıktıktan sonra da. tıpkı Charlie gibi. haftalar boyunca insanlar onu dillerinden, dudaklarından düşürmüyorlar. Farkında bile olmadan mırıldanıyorlar sözlerini,melodisini... Uykunuzda bile bırakmıyor yakanızı... Sonra, birdenbire, ortaya çıktıkları gibi sırra kadem basıyorlar. Böyle bir şarkının olduğunu bile unutuveriyorsunuz.

Şimdi anladım dedi Arthur Vincent.. Binlerce müzik parçası yazılıyor, ama, bunlardan ancak bir avucu tutuyor. Radyoyu açtığınızda çoğunu duymadan dinliyorsunuz. Sonra da hatırlamıyorsunuz Ama, arada öyle parçalar çıkıyor ki, kafanıza, beyninize.belleğinize sülük gibi yapışıyor. Ne yapsanız, etseniz, kurtulamıyorsunuz onlardan...

Tastamam üstüne bastın dostum dedi Harry... Sibelius 2'nin finalini ilk kez duyduğumda benim de başıma gelmişti bu durum... Uyumak için başımı yastığa koyduktan sonra bile dinlemiştim o müziği.... Sonra, haftalar sonra uyandığımda bir de ne duyayım? Orkestra susmuş...

Durakladı Harry... Derin bir nefes alıp çevresine bakındı. Başların, bakışların üstünde toplanmasını bekledi. Her öykü anlatmaya hazırlanışında yapardı bunu...

Hepimizin başından geçmiştir diye devam etti, Alın. 'Üçüncü Adam' şarkısını... Etkilenmeyeniniz mi oldu? Haftalarca mırıldandınız sözlerini, melodisini... Bazı melodiler insanı böyle etkiliyor. Neden etkilediğini de bilmiyorsunuz. Kimisi gerçekten büyük müzik yapıtları, kimisi de adinin bayağısı... Ama. aralarındaki bunca farka rağmen insanları mıknatıs gibi kendilerine çektiklerine göre, bir ortak yanları olsa gerek...

Devam et dedi Charlie... Gereksizdi bu dürtme... Bir kere başladıktan sonra yer yerinden oynasa susmazdı Harry...

Bu ortak yanın ne olduğunu bilmiyorum dedi Harry. Öğrenmek de istemiyorum. Öğrenen birinin başına gelenleri gördükten sonra bilgim eksik olsun.

Harry'nin elinde köpükleri kubbe yapmış bir bardak bira beliriverdi. Öykü anlatırken boğazı sık sık kuruduğu için, anlatımın en heyecanlı yerinde sözünü keser, bara gidip birasını tazelerdi. Dinleyenleri çileden çıkartırdı bu kesintiler... Herkes iğne üstünde olduğu için ihtiyatlı davranmayı akıl etmişti Arthur... Birayı baştan getirmişti.

Nedenini bilmiyorum, ama bilim adamlarının büyük çoğunluğu müzikle yakından ilgilidirler diye devam etti Harry... Dahası müzik dinlemekle yetinmezler. Bir enstrüman çalarlar, beste yapar, güfte yazarlar. Boş zamanlarda orkestrada çalışanları bile vardır. Matematikçilerin ilgisini anlıyorum. Müzik, özellikle klasik müzik matematiksel bir yapıya, bir biçime sahiptir. Fizikçilerin neden ilgilendiklerini de tahmin edebiliyorum. Müzik, sonunda, uyum, dalgaboyu analizi, frekans dağılımı gibi kavramlar içeriyor. Sizin anlayacağınız, bilimsel beyinleri büyüleyen, çeken özellikleri var müziğin... Üstelik, müziğin 'müzik' olarak beğenilmesini, salt estetik değeri açısından takdir edilmesini de engellemiyor öbür yönleri...

Etrafına bakındı, devam etti Harry... Gilbert Lister adında bir dostum vardı. Fizyologdu. Uzmanlık alanı da insan beyniydi. Sorsanız Koral Senfoni ile 'O Solo Mio'nun farkını bilmezdi. Hepsi müzikti onun için... Ama, müzikle, müzik olarak çok ilgiliydi. Onu ilgilendiren notalar, sesler değil, kulakları aşıp da beyne ulaştıklarında o seslerin ne yaptıklarıydı, işitilen seslerin beyin üstünde ne gibi etkiler oluşturduğunu anlamayı, öğrenmeyi aklına koymuştu bir kere...

Harry'nin öykü anlatırken rahatsız edici bir özelliği de herkesin bildiklerini parantezler arasında tekrarlaması, dinleyenlere kibarca cahil demesidir. Beklenen iğnesini arada batırıverdi, anlatımını sürdürürken...

Sizin kadar okumuş, sizin kadar bilgili bir topluluk önünde elbette söylemeye gerek yok, ama ben yine de söyleyeyim. Beyindeki faaliyetlerin çok büyük bölümü elektrik faaliyetidir. Bir metronom düzeniyle sürekli çalışan ritimleri vardır. Gelişkin aygıtlarla beyindeki bu faaliyeti saptayabilir, tahlil edebilirsiniz. Dostum Gilbert'in uzmanlığı da bu alandaydı. İnsanın kafasına elektrodları yerleştirir, sonra da beynin neşrettiği dalgaları saptardı. Beyin dalgalarının kaydedildiği şeride şöyle bir bakarak da, size. hakkınızda, sizin bile bilmediğiniz şeyleri anlatırdı. İddiasına göre. bir insanın enkefalogramı, parmak izlerinden bile daha kişiye özeldi. Çok düşük bir ihtimalle de olsa iki kişide aynı parmak izi çıkabilir, ama, bir beyin haritası ömür-billah iki kişide görülmezdi. 'Gün gelecek, insanlar beyin transplantasyonu yapacaklar' derdi, 'Ama, bu da kuralı değiştirmez. İnsanın beyni değiştikten sonra, zaten o insan bambaşka biri olup çıkar'. İşte, dostum Gilbert. beynin alfa, beta ve öteki ritimleriyle uğraşırken müziğe ilgi duymaya başladı.

Bakındı çevresine Harry... Herkesin can kulağıyla dinlediğine karar verince devam etti. Aslına bakarsanız, yürüttüğü mantık hem basit, hem gerçekçiydi. Müziksel ve zihinsel ritimler arasında bir ilişki. bir bağlantı bulunması gerektiğini düşünüyordu. Muayene odasına çok hassas, çok ayrıntılı, çok gelişkin bir müzik seti yerleştirmişti. Hastalarına peş peşe değişik tempolarda müzik çalar, bunların beyin dalgalarını nasıl etkilediğini kağıt üstünde saptamaya çalışırdı. Tahmin edebileceğiniz gibi, değişik tempolarda çalınan müziğin normal beyin frekansları üstünde belirgin etkileri vardır. Dostum Gilbert bunu saptadıktan sonra daha derin felsefî' konulara yönelmeye başladı, insan beyniyle ilgili olarak... Bu konudaki teorilerini yalnızca bir kere konuşmak, tartışmak fırsatını buldum kendisiyle... Aslına bakarsanız ketum biri değildi. Gizlisi-saklısı yoktu. Tanıdığım bütün bilim adamları gibi, Gilbert da, dinleyecek kulak buldu mu, bıktırıncaya kadar boşalırdı içine... Ama, dostumun özelliği, yapmakta olduğu bir işin nereye gittiğini, ne sonuç vereceğini kesinkes öğrenmeden o konuda konuşmaktan kaçınmasıydı. Dostluğumuzun o günlerinde esrarengiz bir hava içinde, çok önemli bir iz üstünde olduğunu, beyin fizyolojisinde çığır açacak bir buluşun eşiğinde olduğunu söylemekle yetiniyordu.

Farkında bile olmadan, ağzımız açık, iskemlelerimizde öne doğru kaykılmıştık. Can kulağıyla dinliyorduk, Harry'nin giderek ilginçleşen öyküsünü...

O zamanlar çalıştığım şirket satardı Gilbert'a, laboratuvar malzemelerinin çoğunu... Ne gibi bir iz üstünde olduğunu öğrenir öğrenmez anlamıştım, buluşlarının bol. para karşılığında pazarlanabileceğini... Başkalarından önce köşebaşlarını kapabilmek için, yanından ayrılmaz olmuştum Gilbert'ın... Popüler, listebaşı parçaların neden böyle olduklarına dair bir kuram geliştirmeye çalışıyordu. Her bilim adamı gibi onun da parada gözü yoktu. Bu kuramı geliştirdikten sonra yazarından, dizerinden, birkaç da meslektaşından başkasının okumayacağı bir bilimsel derginin sayfalarına gömmekle yetinirdi bu görüşlerini... Bense, hemen anlamıştım, bu olduğunda büyük paraların çantada keklik olacağını...

Gilbert'a göre, müziğin ölümsüz başyapıtlarının ya da banal olmakla birlikte listebaşlarına tırmanan melodilerin ortak özelliği, insan beynindeki elektrik ritimleriyle uyum içine girmesi, onlarla senkronize olmasıdır. Müziğin ritmiyle zihinsel ritim arasındaki bu çakışma, bu uyum, o müzik parçasının beyinde kalıcı bir izlenim yaratmasına neden oluyordu. Varsayımın; herkesin anlayacağı biçimde somutlaştırmak için sık sık şu benzetmeye başvururdu: Müzikle beyin arasındaki ilişki, anahtarla Yale kilidi arasındaki ilişki gibidir. Müziği anahtara, beyni kilide benzetebilirsiniz. Anahtarın kilide girebilmesi için, her şeyden önce, dizaynlarının birbirlerine uyması gerekir.'

Dostum Gilbert, soruna iki açıdan yaklaştı, ilk aşamada, klasik ve popüler müziğin gerçekten tutulan, ünlü parçalarından birkaç yüz tanesini gözlem altına alıp yapılarını, dizaynlarını incelemeye başladı. Kendi deyimiyle onların morfolojileri üstünde durarak ortak paydalarının bulunup bulunmadığını araştırmaya koyuldu. Çalışmalarının en kolay aşamalarından biriydi bu... Melodileri bir 'Armonika Tahlil Aracı'na veriyor, bu araç da otomatik olarak bütün değişik frekansları ayrıma tabi tutuyordu. Kısa sürede bitirmişti işin bu yönünü...

Dinleyenleri rahatsız edici biçimde ''sus aralarından birini daha verdi Harry... Birasından bir yudum alıp elinin tersiyle dudaklarını sildi.

İkinci aşamada, beyindeki doğal elektrik titreşimlerle müziğin dalga dizaynları arasındaki ilişkileri saptamaya koyuldu. İşte, dostum Gilbert bu noktada derin felsefe konularına girmeye başladı. Açıkça belirtmese bile, iddiası, liste başına tırmanan yapıtların sayısı çok olsa bile, bunların aslında tek bir melodiye indirgenebileceğiydi. Beyindeki elektrik titreşimlerin dizaynıyla tam uyum içinde olan bu temel melodinin özde yanı kalan varyasyonlarıydı, liste başını tutanlar... 'Müzisyenler yüzyıllardır böyle bir temel melodiyi arıyorlar' derdi, 'Arıyorlar, ama bulamıyorlar. Bir parçanın liste başı olması bestecinin hünerinden değil, sırf rastlantıdan kaynaklanıyor. Arasalar da bulamazlar, kendilerini hep liste başında tutacak o temel melodiyi... Müzikle zihin arasındaki ilişkiyi kurabilecek ve bundan gerekli sonuçları çıkarabilecek bilgiden yoksun oldukları için başaramayacaklar, o En Güzel Melodi'yi bulmayı...

Harry'nin öykü anlatması sırasında çok ender rastlanan bir olay oldu o anda... Hımff diye küçümseyici bir ses çıktı, John Christopher'ın burnundan... Bütün bakışlar o tarafa döndü. Platon'un bildiğimiz 'İdealler Teorisi' bu dedi John, Senin şu Gilbert dostun yeni hiç bir şey söylemiyor. Maddi dünyadaki bütün nesnelerin, dünya-ötesindeki asıllarının, 'ideal' prototiplerinin kötü ve kusurlu bir karbon kopyası olduğunu iddia ediyor. Ha tek masa, tek iskemle... Ha tek melodi... Hiç fark yok bunlar arasında... Ama, sen yine de anlat... Sevgili dostun Gilbert bulabildi mi o 'En Güzel ve Tek Melodi'yi?

Harry'nin bir özelliği varsa, o da, sözünün kesilmesine istifini bozmadan karşılık verebilmesidir. Hiç değilse bozulduğunu iyi gizler. Devam etti Harry... Tüm malzemenin toplanıp tahlil edilmesi bir yıl kadar sürdü. Gilbert ondan sonra verilerin, gözlemlerinin sentezini yapmaya koyuldu. Gözlemlerine dayanarak geliştirdiği kurallar ışığında, programlanmış ses dizaynları üretecek bir makine yaptı. Osilatörleri, karıştırıcıları, dizicileri vardı bu makinenin... Üretilen sesler daha sonra makinenin besteleyici bölümüne geliyordu. Bir bilim adamının bilinen romantizmiyle, bu beste makinesine 'Ludwig' adını koymuştu Gilbert...

Ludwig'in nasıl çalıştığını daha iyi anlamanız için, onu, ışıkla değil de sesle çalışan bir kaleydoskopa benzetebilirsiniz. Ama, rasgele dizaynlar üreten kaleidoskoplardan farklı olarak, Ludwig, insan zihninin, temel yapısına dayalı kurallar yansıtan belli ses kalıpları ortaya çıkarıyordu. Temel varsayım doğruysa, makinenin ürettiği çeşitli ses dizaynları incelendiğinde, er ya da geç, 'En Güzel Melodi', Tek Melodi' bulunacaktı. Ludwig'i ilk çalıştığında dinleyen iki kişiden biri olduğum için, inanın bana, tek kelimeyle mucizeviydi duyduklarım...

Sıradan bir görünüşü vardı Ludwig'in... Herhangi bir laboratuarda karşılaştığınız elektronik mezbelelerden farkı yoktu. Bilmeyenler amatör telsizcinin radyosu, yeni bir bilgisayar, trafik kontrol sistemi vs. sanabilirlerdi onu... Böylesine sıradan görünüşlü bir makinenin, çalıştığında, bugünün ve yarının tüm müzisyenlerini, tüm bestecilerini işsiz-güçsüz ve beş-parasız sokağa atacağını ömür-billah düşünemezdiniz. Belki biraz abartıyorum. Ludwig'in Tek Melodisi'nin orkestrasyonu sırasında belki yardımları olur, boğaz tokluğuna çalışabilirlerdi.

Özenli hazırlıklardan sonra Ludwig'i çalıştırdı dostum... İlk seslerin hoparlörden çıkıp da kulağıma geldiğini dünmüş gibi anımsıyorum. Hata yapmamaya özen gösteren, ama pek de yetenekli olmayan bir öğren-:inin birkaç piyano dersinden sonra yaptığı temrinleri andırıyordu bu ses... İşlenen temalar basit, banaldi. Önce birini çalıyor, varyasyonlarını deniyor, bütün olasılıklar tükendikten sonra da yeni bir temaya geçiyordu. Kulağa hoş gelen, hatta 'çarpıcı' diyebileceğiniz bir melodi de çıkmıyor değildi, arada sırada... Ama, açık söylemek gerekirse, çok etkilenmemiştim duyduklarımdan...

Hayal kırıklığına uğradığımı yüzümden anlamıştı Gilbert... Makinenin henüz deneme aşamasında olduğunu, ana devrelerin daha henüz tamamlanmadığını söyledi bana... Ludwig rasgele çalışıyor, önüne ne gelirse deniyordu. Âna devreler tamamlandıktan sonra daha alıcı gözle davranacak, ayrım yapacak, yalnızca iyiler üstünde odaklaşacaktı. İşte, o noktaya gelindiğinde ortaya çıkacaktı, Ludwig'in gerçek ve sınırsız yetenekleri...
Sesini tırmandırışından, Harry'nin öyküsünün en dramatik yerine, kreşendosuna yaklaştığını hissettik. Kulak kesilmiştik. Çıt çıkmıyordu.

O ilk denemenin yapıldığı günden sonra dostum Gilbert Lister'i bir daha görmedim 'dedi Harry, Bir hafta sonra buluşmaya sözleşmiştik. Aradaki zamanda gerekli düzeltmeleri yapacak, ama devreleri de harekete geçirecekti. Dağın fare doğurmadığına o zaman inandıracaktı beni... Özkulaklarımla duyacaktım, Ludwig mucizesini...

Bir işim çıktı, bir saatlik gecikmeyle vardım Gilbert'ın laboratuvarı-na.. İyi ki de geç kalmışım...

Laboratuvara vardığımda, Gilbert'ı az önce götürmüşlerdi. Yıllardır yanında çalışan yaşlı laborantı, başını ellerinin arasına almış, Ludwig'in karman-çorman olmuş kablolarının arasında oturuyordu. Nelerin olup bittiğini bin bir güçlükle öğrenebildim yaşlı adamdan... Ne olduğunu öğrendikten sonra, neden olduğunu anlamak daha da uzun zaman aldı. Olayları kafamda yerli yerine ancak birkaç hafta sonra oturtabildim.

Tartışma götürmeyen en büyük gerçek, Ludwig'in amaçlanan biçimde çalışmış olduğuydu. Yaşlı laborant yemeğe çıkmış, Gilbert'sa son düzeltmeleri yapıp makineyi onur konuğu olacağım müzik şölenine hazır duruma getirmek için geride kalmıştı. Adam yemekten döndüğünde, laboratuar, uzun ve son derece karmaşık bir melodiyle çın-çın ötüyordu. Ya makine bir yerde kırık plak gibi takılmış, ya da Gilbert Tekrar düğmesine basmıştı. Her neyse, makine, biter bitmez başa alıp aynı melodiyi tekrarlıyordu. Neredeyse yüzlerce kere tekrarlanmıştı müzik...

Yaşlı yardımcısı yanına vardığında trans halinde bulmuştu Gilbert'ı... Kollan, bacakları kaskatı kesilmişti. Gözleri açıktı, ama bakışları bomboştu. Görmeyen gözlerle bakıyordu Ludwig'e... Adamcağız elini uzatıp 'Stop' düğmesine basmıştı. Basmasına basmış, Ludwig de susmasına susmuştu, ama, bunun Gilbert'a artık yararı, yardımı yoktu. Dönüşü olmayan noktayı çoktan geçmişti.

Yaşlı laborantın yemeğe gitmesiyle dönmesi arasındaki kısa sürede neler olmuştu orada? Aslında olan belliydi. Bunun böyle olacağını tahmin etmeliydik önceden... Ama, insanların akılları başlarına her ne hikmetse hep olaydan sonra gelir. Bir bestecinin bütünüyle rastlantı sonucu ortaya çıkardığı liste başını hatırınıza getirin. Bir kez dinleyenlerin aklından çıkmaz, bir an için çıksa bile en olmadık yerlerde insanın dilinin ucuna geliverir. O müziği, o melodiyi uykusu sırasında duyar insan... Tütün kokusunun elbiseye sinmesi gibi, çıkmamacasına benliğine yerleşir, siner insanın... Ayda, yılda bir kulağa gelen bir melodidir bu... Ama, bir de, o Tek Melodi'yi düşünün. O En Güzel Melodi'nin insan zihni üstündeki muhtemel etkilerini, kafanızda canlandırın. Onun ilkel ve katışıklı, eksik ve hatta bozuk bir varyasyonu günlerce insan zihnini meşgul edebiliyorsa, aslı ne yapmaz? İnsan zihnindeki bellek devrelerine yapışıp kalır. Tekrar tekrar çalınır. Öteki bütün düşüncelere baskın gelir, hatta onları beyinden kovar, oranın Tek Egemen'i olup çıkar. Tüm düşünceler, tüm hayat kıpırtıları artık kölesidir Tek Melodi'nin... Köle sahibi gibi atar, satar, öldürür onları... Tüm beyni ele geçirip 'bilinç' dediğimiz olayın fiziksel dışavurumu olan titreşimleri kendi dalga boyuna alır. Bu da sonu olur insanın... Yalnızca o Tek Melodi'i dinleyen, başka hiç bir şeyi algılamayan bir bitkiye, bir asalağa dönüşür. Dostum Gilbert Lister'ın da başına bu geldi işte...

Bilincinin geri gelmesi için her şeyi denedi hekimler... Elektroşok yöntemleri bile para etmedi. Yalnızca bir kez duyduğu, sonra da duymadan dinlediği o Tek Melodi'yi, ne yaptılarsa, kazıyıp atamadılar talihsiz dostumun belleğinden... Beyninin içindeki milyonlarca hücrenin özkulaklarıyla, özduyularıyla, sonsuza dek o Tek ve En Güzel Melodi'yi dinlemeye mahkûm edildi. Dış dünyayı algılamıyor artık... İğne batırıyorsunuz, hissetmiyor. Vücudunun ölmemesi için damardan besliyorlar onu... Hiç kıpırdamıyor. Ama, görenlerden işittim, parmaklarında garip bir tik var. Açıklayamıyorlar, bu gayrı iradî dedikleri kıpırtıyı... Bana sorarsanız, o Tek Melodi'ye tempo tutuyor parmaklarıyla...

Kurtarılması olanaksızmış... Aslında karar veremiyorum. Kimine göre başına gelenler korkunç... Bana sorarsanız o kadar da korkunç olmayabilir. En Güzel Melodi'yi dinliyor. Ömrünün sonuna kadar dinleyecek... Müzik tutkunlarına sorarsanız Gilbert cennette... Bana kalırsa, isi bu kadar da abartmamak gerekir. Platon'dan bu yana bütün düşünürlerin arayıp da bulamadıkları En Büyük Gerçek'i buldu belki de... Ama, bir insan, ''en büyük'' de olsa, aynı gerçeği bıkıp usanmadan kaç kere dinleyebilir? 'Tek' de olsa, 'En Güzel' de olsa can mı dayanır, kulak mı dayanır, tekrar-tekrar aynı parçanın çalınmasına...

İnanır mısınız, bir kez olsun duymak isterdim o Tek Ve En Güzel Melodi'yi. Kim bilir, nasıl bir şeydi... Gilbert'in başına gelenlere uğramadan üstesinden gelinebilirdi belki de... Sirenlerin şarkısını duyan her kes ölüme giderken, Ulysses ecelin elinden yakasını, kayalıklardan gemisini kurtarmanın yolunu bulmadı mı

 

Tahmin etmeliydim dedi Charles Willis, hırçın bir ses tonuyla... Gilbert devre dışı kalınca, makinede bozuluverdi. Öykü dîye bize dinlettiğin bütün palavralarında hep makine bozuluyor sonunda... Anlattıklarının yalan olup olmadığını sınayamıyoruz o zaman... Allah için bir kere de sınanabilir bir şeyler anlat... Hiç kızmadı Harry, Willis'in bu sert çıkışına... Alışkındı bunlara... Alıştığımız acıma-dolu bakışını fırlattı dostumuza...

Unuttun galiba dedi. Yaşlı laborant döndüğünde makine çalışıyor, Tek Ve En Güzel Melodi çalıyordu. Ondan sonra olanlar yüzünden kendimi hiç bir zaman affedemiyorum. Gilbert'in deneylerine öylesine kendimi kaptırmış, dizi dizi liste başı parçanın getireceği paracıkların hayaline öylesine kendimi kaptırmıştım kî, şirket işlerini son birkaç haftadır epeyi ihmal etmiştim. Sonra da Gilbert'in başına gelenlerin etkisiyle, iki hafta rapor alıp kafa dinlemeye gitmiştim. Döndüğümde ne göreyim? Bizim şirket Gilbert'ın laboratuarındaki bütün araç-gereçlere haciz koydurup satışa çıkarmamış mı? İşe yarayan her şey haraç-mezat gitmiş. Gilbert kendini deneylerine öylesine kaptırmış ki, bizden aldıklarının taksitlerini Ödemeyi unutmuş...

Ludwig'i gördüğümde, işe yarayan bütün parçaları çıkartılmış, satılmıştı. Karnında bıçak yarası alan
adamın bağırsaklarının önüne dökülmesi gibi, kablo sistemi yerlerde yatıyordu. Üç kuruş geri alacağız diye onanmaz biçimde öldürmüşlerdi makineyi... Laboratuara tekrar girdiğimde bu manzarayla karşılaştım Oturup başına hüngür hüngür ağladım.

Her şeye verilecek bir yanıt buluyorsun diye söze girdi Eric Maine... Ama, bana kalırsa, bir yerde daha çuvalladın ahbap... Gilbert'ın yaşlı laborantına ne oldu? O 'Tek Melodi' dediğin şeyi çalıyordu Ludwig, adam yemekten döndüğünde... Gilbert gibi o da işitmiştir çalınanı... O neden aklını oynatmadı?

Bardağındaki son yudum biraya baktı Harry Purvis... Eski bir dostundan ayrılıyormuş gibi üzüntülü üzüntülü başını salladı, sonra da bardağı ağzına götürüp son yudumu boğazından aşağıya boşalttı.

Elinin tersiyle o gece son kez dudaklarını sildi.

Derin bir nefes aldı. Tek tek herkeste durarak bakışlarını odada toplanmışlarda gezdirdi.

Hem insanlara acır, hem de cahil olanları suçlar gibiydi sesi... Ne o? Beni sorguya mı çekiyorsunuz? dedi, Önemli görmediğim için değinmediğim bazı şeyleri alıp büyütüveriyorsunuz hemencecik... O Tek Me-lodi'nin ne, olduğunu, nasıl bir şey olduğunu neden bilemediğimi, öğrenemediğimi hiç düşünmediniz mi? Bakın anlatayım. Gilbert'ın yardımcısı birinci sınıf bir laborant, çok yetenekli bir teknisyendi. Ama, Gilbert'a, Ludwig üstünde çalışırken çok az yardımcı olabilmişti. Yalnızca bazı kablo bağlarını kurmuştu. Müzik kulağı yoktur bazı insanların... Müzik çalınırken dinlerler, ama duymazlar. Sanki sağırdırlar melodilere... Gilbert'ın yardımcısı da bunlardan biriydi. Ha Tek Ve En Güzel Melodi, ha dama çıkmış bir ordu kedinin miyavlaması... Öldürsen, ayırt edemezdi bunları...

 

Kimse başka soru sormadı Harry Purvis'e... Galiba hepimiz susmayı, düşüncelerimizle baş başa kalmayı tercih etmiştik.

O başta sözünü ettiğim garip, açıklanmaz sessizlik çökmüştü White Harfin üstüne... Bıçakla kesilecek kadar koyu bir sessizlikti bu...

Saat tutmadım, ama, sanırım, on dakika kadar sürdü ortak suskunluğumuz...

Derken, Charlie ıslıkla tutturdu, Rayel'in Bolerosunu...

Önce bir-iki kıpırtı geldi bunun üstüne... Sonra da White Hart'ta hayat yeniden başladı.

Bilim Dergisi - Nisan 1983

Arthur C.Clarke
  Ana Sayfa  |  Yeni Kitaplar  |  Arama  |  Öyküler  |  Yazarlar  |  Sanal Kitaplar  |  Makaleler  
  Bilimsel Yazılar | Ödüller | Forum | Yayınevleri | e-Posta