Son Güncelleme
6 Mayıs 2008
Bilimkurgu2000 Ana Sayfayeni çıkan kitaplarkitaplardan bölümlerİlginç bilimsel konularBilimkurgu ve diğer konular
5 Yukarı

Her Çıkışın Bir İnişi Vardır

Arthur C.Clarke

White Harfin nerede olduğunu sizlerden gizlemeye, bu konuda en ufak bir ipucu vermemeye neden böylesine özen gösterdiğimi merak etmişsinizdir herhalde... Bizimkisi kulüpçülük değil aslında... Dostça bir araya gelip bir bardak bira. bir kadeh içki içebildiğimiz tek yer orası... Her işe burunlarını sokan, size tek söz bile ettirmeden makineli tüfek gibi takırdayan insanlardan bıktık. Baş başa kalmak, oturup söyleşmek istiyoruz.

Bu yüzden de gücümüz yettiğince White Hart'ın nerede olduğunu gizlemeye çalışacağız sizlerden...

Gizlemezsek başımıza ne geleceğini çok iyi biliyoruz. Bilim adamlarının, yayıncıların, bilim-kurgu yazarlarının White Hart gibi bir yerde toplanıp gün batımından gece yansına kadar içki içip söyleştikleri haberi yayılsa, üstelik bunun yeri bilinse, herkes doluşur oraya... Evrenin oluşumu konusunda çok parlak fikirleri bulunan şarlatanlardan tutun da üçüncü cininden sonra medyumluğu tutan kocakarılara kadar herkes başınıza bela olur.

Yine bunlara da razıyız. Asıl korkumuz Uçan Daireciler... Kapıdan atsanız bacadan girer bunlar... Sille-tokat dövmek de para etmez. Alimallah, kene gibi yapışırlar adama... Bayıltana kadar da konuşurlar. White Hart'ı herkesten gizlerken,asıl amacımız, bu Uçan Dairecilerden yakamızı kurtarmak...

Aslında dertli olduğum için bu kadar uzattım giriş faslını...

Geçenlerde. Uçan Dairecilerden biri. üstelik en sülük tiplisi, nasıl bulmuşsa bulmuş. White Hart'ın nerede olduğunu çakızlamış... Geldi yapıştı adam... Mal bulmuş mağribi gibi çığlıklar atarak, sevinçle daldı aramıza... Aynı sevinci bizim de paylaştığımızı sanarak, kaptığı sandalyeyi masamıza çekip oturdu. Nasıl sevinmesin adam? Gökbilimciler orada... Bilim-kurgu yazarları orada... Yayıncılar orada... O sevgili uçan daireleriyle ilgili kimler varsa toplanmışlar...

Elinden düşürmediği büyük siyah çantasını şappadak masanın üstüne koydu, açtı. Uçan dairelerle ilgili neyi varsa, neyi yoksa tepeleme yığdı masanın üstüne...

Önce lastik bantla tutturulmuş bir deste fotoğraf çıktı ortaya... Sıfırlamış konkencinin keyfiyle yelpaze gibi yaydı fotoğrafları... Ben diyeyim on. siz deyin elli fotoğraf... Söylediğine göre, Greenwich Gözlemevi'nin birkaç adım ötesinde oturan amatör bir gökbilimci çekmiş bunları... İnsanın ister istemez gözü gidiyor. Bir de baktım, irili ufaklı, sarılı yeşilli yüzlerce uçan daire var bu resimlerde... Greenwich Gözlemevindeki profesyoneller sinek avlarken, komşudaki amatör bayağı yük tutmuş anlaşılan... Devlet profesyonellere neden maaş öder ki?

Sonra upuzun bir yazı çıktı ortaya... Noter onaylıymış. Venüs'e giderken şöyle bir Dallas'a da uğrayalım diyen bir uçan dairenin mürettebatıyla Teksaslı 'bir çiftçinin konuşmaları var tutanakta... Anlaşılan, dil sorunu da olmamış aralarında... Birkaç kere el kol sallayıp, Ben Tarzan, sen Ceyn dedikten sonra sohbeti koyulaştırmışlar... Önce dünya sorunlarını halletmişler, sonra Dallas basketbol takımının profesyonel liglerdeki şansını tartışmışlar, sonra da uzay yolculuğunun sırlan ve güçlükleri üstüne biraz kafa yormuşlar.

İşte, böyleleri yüzünden White Harfin nerede olduğunu gizlemeye çalıştık herkesten... Bizi kıskançlıkla, kulüpçülükle suçladılar. Ama, böylelerinden yakamızı kurtarmak için gizledik yerimizi... Beş kuruş verirsin konuşur, beş yüz lira verirsin susmaz bunlar...

Ohhh... Galiba bitti diye sevinirken Uçan Daireci noter onaylı bir başka belge çıkardı ortaya... Güney Dakotalı bir bakkaldan gelen bir mektuptu bu... Dükkanında otururken uzaylı yaratıklar içeri girmiş, biraz alışveriş yapmış, sonra da bir uzay gezintisine ne dersin? demişlerdi. Adam da sevinerek kabullenmişti bu beklenmedik yolculuğu... Ayın etrafında bir tur atmışlar, sonra da adamı dükkanına bırakmışlar. Örümceğin ağı üstünde hareket etmesi gibi, uçan daire de manyetik güç çizgileri üstünde hareket ediyormuş meğerse...

İşte, sevgili dostumuz Harry Purvis bu noktada isyan etti.

Harry'nin sazı eline almasına bu kadar sevindiğimizi hiç hatırlamıyorum. Allah senden razı olsun dedik içimizden...

O ana kadar susmuş, dinlemişti Harry... Ama, manyetik güçten söz edilince kulakları biraz daha dikilmişti. Uzmanlığı buydu.

Bütün bunlar zırva diye parladı, Uzman olduğum bir konudan söz ettiğinizin farkında mısınız? 

Barmenimiz Drew boşalan bira bardaklarını dolduruyordu o sırada.. Geçen hafta da kristallerin yapısı konusunda uzman olduğunu söylemiştin diye söze karıştı.

Özel uzmanlık alanlarımın bulunduğu doğrudur diye karşılık verdi Harry, hiç istifini bozmadan... Ama, genel uzmanlık alanlarım da var. Bu da onlardan biri... Hemen şunu söyleyeyim ki, manyetik güç çizgileri diye bir şey yoktur. Enlemle boylam türünden matematiksel bir kavramdır o.... Biri çıkıp da tren rayları gibi enlemleri ya da boylamları kullanarak ilerleyen bir taşıt icat ettiğini söylese, hepimiz güleriz buna... Palavra olduğunu hemen anlarız. Bu da öyle... Gerçek şu ki, manyetik güç konusunda insanların fazla bir bilgisi yok... Bu yüzden de, şu Güney Dakotalı serseri gibileri, insanları budala yerine koyup hezeyanlarını bilim diye yutturabiliyor.

White Hart hakkında şu kadarını söyleyeyim: Aramızda çok kıyasıya tartışırız, ama, bunalım anlarında da eşi görülmemiş bir dayanışma, bir güç birliği sergileriz.Ortak bir düşmanımız vardı o anda... Şu sevimsiz Uçan Daireci... Söyleşimize turp sıktığı yetmiyormuş gibi, içki içmemizi de engelliyordu herif... Üstelik, böyle fanatik tiplerden rahatsız olan bazı arkadaşlarımız da usulca çekip evlerine gitmişlerdi. Oysa, o güne kadar, meyhanenin kapanma saatinden önce hiç kimse gitmemişti. Şu sevimsiz Uçan Daireciye birinin dersini vermesi gerekiyordu. Dersi verecek de en az onun kadar dilbaz olan dostumuz Harry Purvis olacaktı anlaşılan...

Harry Purvis'in en akıl almaz, havsala zorlayan öyküsünü o gece dinledik. Başka zaman olsa, aramızda ortak düşman bulunmasa yüz kere keserdik Harry'nin öyküsünü... Ama, bu gece, Harry hepimiz için savaş veriyordu. Geriye yaslanıp öyküyü zevkle dinledik. İnansak da, inanmasak da can kulağımızı verdik ona...

Uzay gemilerinin nasıl hareket ettiklerini anlamak istiyorsanız manyetik gücü falan unutun dedi Harry, Önemli olan yerçekimidir. Evrendeki temel güç odur da ondan... Yerçekimini yabana atmayın sakın...Avustralya'da bir bilim adamının geçen yıl başına gelenleri size anlatsam, ne dediğimi çok daha iyi anlarsınız.

Ne duruyorsun? Anlatsana dedi arkadaşlarımızdan biri...

Uçan Daireciyi iyice susturmuştuk artık...

O dosyanın üstünde 'Çok Gizli' damgası var dedi Harry, yetkililerden gayrısı açamaz... Ama, madem istiyorsunuz, anlatırım. Yalnızca benden duymuş olmayın...

Olur dedik. Harry de başladı anlatmaya...

Avustralyalılar öteden beri bilimsel araştırmalara çok düşkündür diye söze girdi Harry, Özellikle de nükleer araştırmalarda çok ileri gitmişlerdir. Dr. Cavor diye gençten birinin önderliğindeki bir ekip, 'hızlı reaktör' dediğimiz evcilleştirilmiş atom bombaları üstünde çalışmalarını yoğunlaştırmıştı. Asıl adı Cavor değildi elbette... Wells'in 'Aydaki İlk insanlar' kitabındaki Cavor'dan esinlenerek ona bu adı verdim. Hani, hatırlayacaksınız,'Cavorite' adı verilen maddeyi keşfetmişti Wells'in kahramanı...

Durup birasından bir yudum aldı Harry... Herkesin kendisini can kulağıyla dinlediğinden emindi artık. ... H.G. Wells dostumuz bu Cavorite konusuna fazla eğilmedi diye devam etti. Bazı genel bilgiler vermekle yetindi. Bir maden tabakası nasıl ışık geçirmezse Wells'in Cavorite'i de yerçekimini geçirmiyordu. Yerle arasına böyle bir cavorite tabakası konulan cisimler yerçekiminin etkisinden kurtuluyor, ağırlıksız bir ortama giriyor, hiç bir engelle karşılaşmadan uzaya tırmanabiliyorlardı. En azından Wells'in söylediği buydu.

Nasıl olur? diye sordu arkadaşlarımızdan biri...

Dedim ya... Wells işi biraz basitleştirmiş. Ağırlık enerji demektir. Hem de yüklü miktarda enerji... Bu yüzden de yerle kitle arasına levhalar yerleştirmek gibi çok basit ve düz yöntemlerle bu enerji yok edilemez. En küçük bir cismi bile ağırlıksız duruma getirebilmek için yoğun çaba ve çalışma gerekir. Cavorite türünden yerçekimini ortadan kaldıran levhalar da bu yüzden olmaz. Artık kimsenin inanmadığı devr-i dâim makineleri gibi bir şey bu Cavorite...

Sevimsiz Uçan Daireci birden sözünü kesti Harry'nin... Öfkeliydi sesi... Kim inanmıyormuş devr-i dâim makinelerine? diye diklendi. Son on yıl içinde üç arkadaşım yaptı bu makinelerden... Tıkır-tıkır çalıştıklarını da kendi gözlerimle gördüm. Sana mı inanayım? Gözlerime mi?

Harry'nin bazen bizi gıcık eden, ama, bu kere yüreklerimizi ferahlatan bir huyu vardır. Öykü anlatırken biri söze karışsa duymazlıktan gelir. Bu kez de öyle yaptı. Huyuna sağlık...

Sözünü ettiğim Dr. Cavor yerçekimini ortadan kaldıracak bir buluşun peşinde değildi diye devam etti Harry, Fizik bilimlerin ilginç bir kuralı vardır. Büyük buluşları, onları arayanlar değil, aramayanlar gerçekleştirir. Oyunun güzel yanı da bu ya... Dr. Cavor'un da yerçekimini etkisiz kılacak bir buluşu gerçekleştirme amacı yoktu. Nükleer enerji üretmede etkili ve pratik bir yöntem geliştirmeye çalışıyordu. Yanlış bir hareket yapılırsa her an patlayabilecek bir de reaktör vardı elinde... Araştırmalarında onu kullanıyordu. Ama, araştırma merkezinin yetkilileri patlama tehlikesinin farkındaydılar. Bu yüzden de, Avustralya'nın uçsuz-bucaksız çöllerinden birine, uzaktan komutayla monte etmişlerdi reaktörü.. Kapalı devre televizyonla deneyleri yönetiyor, izliyorlardı.

Boşalan bardağını doldurması için Drew'a bir işaret çaktı Harry... Çok konuşmaktan kuruyan boğazını ıslattıktan sonra devam etti: Reaktör çalıştırıldı. Korkulduğu gibi patlama da olmadı. Açıklanması güç, beklenmeyen başka bir şey oldu.Zenginleştirilmiş uranyum reaktöre yerleştirilmiş, kontrol çubukları çıkarılmış, reaktörün ibreleri kritik noktaya ayarlanmıştı. Birdenbire ekranlar karardı, tüm ibreler sıfıra iniverdi. Üç kilometre ötedeki reaktörün büyük bir patlamayla yok olmasını bekliyordu herkes... Ama, patlama gerçekleşmedi. Milyarlarca lira dökülerek kurulan reaktör uçsuz-bucaksız çölün ortasında, olduğu gibi duruyordu. Ne yapacaklarını şaşırmıştı herkes... Kendine ilk gelen, toparlanan Dr.Cavor oldu. Geiger sayacını kaptığı gibi jipe atladı, reaktörün yolunu tuttu. İki saat sonra da hastanede kendine geldi.

Aaaaa diye bir hayret ünlemi ortaklaşa döküldü dudaklarımızdan. Sakin giden anlatım içinde böyle bir şeyi beklemiyordu hiç birimiz...

Evet dedi Harry, Dr. Cavor birkaç saat sonra hastanede kendine geldi. Başı çatlarcasına zonkluyordu... Hepsi o kadar... Hatırlayabildiği kadarıyla cipine atlamış, reaktörün 5-6 metre kadar yakınına gelmiş, sonra da ne olduğunu göremediği bir şeye bodoslamasına çarpmıştı. Göğsü neredeyse direksiyona geçecekmiş... Ama, birkaç sıyrık ve morartı dışında bir şeyi yoktu. O da anlayamamıştı, ne olduğunu...

Ne olduğunu anlayan çıktı mı? diye sordu arkadaşlardan biri...

Uzaktan olayı izleyenlere göre, hızla giden bir arabanın ağaca çarpması gibi bir şeydi olanlar... Ama, Dr Cavor Allah'tan hızlı gitmiyordu. Üstelik, ağaç türünden çarpıtabilecek bir şey de yoktu ortada... Tek açıklaması vardı olayın... Reaktörü çevreleyen görünmez bir duvara çarpmıştı. Cam gibi saydam, ama çelik gibi dayanıklı bir yarımküre inmişti reaktörün üstüne... Çok büyük ve önemli bir buluştu bu... Belki de yüzyılın buluşuydu. Başta Dr.Cavor, herkesi bir heyecan fırtınası sarmıştı. Tam iyileşmeyi beklemeden yatağından fırladı Dr. Cavor... Durdurabilirsen durdur. Nükleer enerji üretimini de bu arada herkes unutmuştu. Varsa, yoksa, o saydam duvar... Gerçi aramadıkları bir şeyi aramadıkları bir zamanda bulmuşlardı, ama, bulduktan sonra da bırakmaya kesinkes niyetleri yoktu. Dr. Cavor'un da dediği gibi, 'Güç Küresi' denilebilirdi bu bulduklarına...

Sağ eliyle sıkı sıkıya kavradığı bardağını dudaklarına götürdü Harry... Çölden çıkmışların yudumlarından birini aldı. Sözlerindeki etkinin üstümüze sinmesini bekliyordu besbelli...

Şimdi hepiniz soracaksınız, 'Güç Küresi' denilen şeyle yerçekimsizliği, ağırlıksızlık arasında ne gibi bir ilişkinin bulunabileceğini... Sizi daha fazla merakta tutmamak için, öykümde birkaç gün atlayıp Dr. Cavor ve arkadaşlarının uzun çalışmalardan, birkaç fıçı biradan sonra vardıkları sonucu anlatayım. Reaktöre enerji verildiğinde, nasıldır, nedendir bilinmez, çevresinde yerçekimsiz bir alan oluşmuştu. Reaktöre yerleştirilen zenginleştirilmiş uranyum, sırrı çözülemeyen bir biçimde, çok yüklü miktarda enerji salgılamış, bu enerji de reaktörün çevresindeki 5-6 metre yarıçapındaki alanda her şeyi ağırlıksız duruma getirmişti. Yapılan hesaplara göre, reaktördeki enerji, bu etkiyi oluşturabilecek miktardaydı. Enerji kaynaklan biraz daha fazla olsaymış, alan da daha geniş olacakmış...

Harry dostumuz öykü anlatmaya başladı mı, elinizi verseniz, kolunuzu kapar. Bir yerde çizgi çekmek gerekir. Madem ağırlıksız bir ortam vardı, oradaki kitle neden havalanıp uzay boşluğuna uçmadı? diye sorduk, ağız birliği etmişçesine...

Böyle bir soru soracağınızı tahmin etmeliydim dedi Harry, Yer kitlesi kendi çekim gücüyle bir arada duruyordu.Sıfır yerçekimli bölgedeki hava kitlesinin neden uçup gitmediğiyse ayrı bir soru... Üstelik de belirleyici önem taşıyor. Bu soruya cevap verdiğiniz zaman, olayı da anlamış olacaksınız. Emniyet kemerlerinizi bağlamanızı öğütlerim. Anlatacaklarım çok sarsabilir sizi...

Sarsıntıya hazırlanmamızı beklerken boşalan bardağının doldurulması için her zamanki işaretini yaptı Harry...

Yerçekimsizlikten söz edenler genellikle bunun anlam ve önemi üstünde fazla durmazlar diye devam etti Harry, Bu yüzden de önemli saydığım birkaç noktaya dikkatinizi çekmek isterim. İyi dinleyin söyleyeceklerimi.. . Bir kere, 'ağırlık' demek 'enerji' demektir. Hem de çok büyük miktarlarda enerji... Bu enerjinin kaynağı da dünyamızın yerçekimi alanıdır; Bir nesnenin ağırlığını ortadan kaldırmak, onu dünyamızın yerçekiminden koparıp almak demektir. Uzay mühendislerine sorun, bunun ne kadar büyük miktarda enerji gerektirdiğini size hemen anlatırlar. Dünyanın yerçekimiyle boğuşmayı, dipsiz bir kuyudan gün ışığına tırmanmaya da benzetebilirsiniz. Herhangi bir nesneyi dünyamızın yerçekiminden kurtulacak kadar uzaklaştırabilmek için harcanan enerji,aynı nesneyi normal yerçekiminin direncine karşı koyarak 6-7 bin kilometre yükseğe çıkartmak için harcanan enerjiye eşdeğerdir. Anlatabildim mi?

Anladık der gibi başlarımızı salladık.

Güzel dedi Harry, Şimdi devam ediyorum. Cavor'un bilmeden oluşturduğu güç bölgesinin içindeki maddeler, yerle temas halinde olmalarına rağmen ağırlıksızdı. Salt enerji açısından olaya baktığımızda, dünyânın yerçekimi alanı dışındaydılar. Kısacası, bu maddeler, 6-7 bin kilometre yükseklikteki bir dağın tepesine kondurulmuş gibi uzaktaydılar. Sözün özü, Dr. Cavor yerçekimsiz alanın burnunun dibine gelebilir, içeri bakıp her şeyi görebilirdi. Ama, iş gelip de o birkaç santimetrelik güç duvarını aşmaya dayanınca, Everest'in tepesine tastamam 700 kere tırmanmayı gerektiren bir enerji harcamak gerekirdi. Cavor'un kullandığı cipte öyle enerji ne gezer? Duvara çarpmış gibi duruverdi. Gerçi 'maddî' bir engel değildi bu... Ama, yarattığı etki, 6-7 bin kilometrelik bir duyara hızla çarpma etkisiydi...

İpin ucunu kaçırmıştı çoğumuz... Boş bakışlarla süzüyorduk Harry'i... O da görmüştü, olayın dışında kaldığımızı.. . Kafanızı fazla yormayın dedi Harry, anlayışlı bir sesle... İsteseniz de anlayamazsınız bazı incelikleri... Söylediklerimi doğru belleyin, dinlemekle yetinin... İşin asıl heyecanlı tarafı şimdi başlıyor.

Benim gibi herkes galiba öyle olsun dedi içinden...

Cavor akıllı bir gençti. Tüm çağların en büyük buluşlarından birini yaptığını farketmişti. Gerçi neyin nasıl olduğunu bilmiyordu, ama, sonuçları ortadaydı. Oluşan alanın nitelikleri hakkında biraz daha fazla bilgi edinebilmek için oraya tüfekle ateş edip merminin seyrini yüksek-hızlı kameralarla saptamaya karar verdiler. Dahiyane bir buluştu bu... Akıl edenleri kutlamak gerekir. Ateş ettiler alana... Kurşun geçirmez çelik bir levhaya ateş edilmiş gibi, mermi sekti, uçup gitti.

Artık nefes alıp vermeyi bile unutmuştuk.

Çözülmesi gereken ikinci önemli sorun jeneratörle ilgiliydi. Jeneratör çalıştırıldığında besbelli bir şeyler olmuş, reaktör bu olup-bitenlerden garip biçimde etkilenmişti. Ama, Cavor'un eli-kolu bağlıydı. Jeneratör 6-7 metre uzakta, yerçekimsiz alanın göbeğindeydi.Ama, o görünmez duvarı aşıp yaklaşamıyorlardı ona... Uzaktan komuta araçları da etki yapmıyordu artık... Cavor'un kafası harıl harıl çalışıyor, ha babam kuram üretiyordu. En önemli varsayımlarından biri jeneratördeki tüm enerjinin tükendiği, oluşan yerçekimsiz alanınsa yok denilecek kadar az enerjiyle varlığını sürdürebileceğiydi. Ancak, bu varsayımını sınayabilmek için mutlaka jeneratörün yanına gitmesi, yerinde incelemeler yapması gerekiyordu. O görünmez güç duvarı arada oldukça gidemezdi. Sorun da buydu zaten...

Şirret bir kahkaha attı sevimsiz Uzay Daireci... Üstat bari bir şeyler yapabildi mi? diye sordu.

Yaptı elbette dedi Harry, 'Kâğıdı, kalemi eline alıp hesaba koyuldu. Troleybüs tipinde, elektrikle işleyen bir taşıtla yerçekimsiz alana girebileceğini düşündü. Hesaplarına göre, 17 saat kesintisiz çalışacak yüz beygir gücündeki bir jeneratör, ortalama ağırlıkta bir kişinin o 6-7 metrelik tehlikeli yolculuğu yapmasına yeterdi. Saatte 30 santimetrelik bir hızdı bu... Burun kıvırmayın sakın... O yerçekimsiz alana 30 santimetre girmek için harcanacak enerji, dik bir yamaçta 300 kilometre tırmanmak için harcanması gereken enerjiye eşittir.

Bilim karşısında susmuştuk hepimiz. ..

Cavor'un hesapları da, varsayımları da doğruydu. Ama, troleybüs fikri uygulamada tutmadı. Yerçekimsiz alana 1-2 santimetre girmişti ki, taşıt yalpalamaya, kaymaya başladı. Nedeni de açıktı. Yolu alması için gerekli enerji vardı, ama, yol düz değil, dikti. Her 30 santimetrede bir 300-320 kilometre eğim yapan yolu hiçbir taşıt çekemez. Kayar.

Sonra ne oldu? Bu soruyu da ben sormuştum.

Dr. Cavor için muharebe yitirilmişti, ama, savaş sürüyordu. Yılmadı. Sorun üstünde birkaç gün kafa yorması, teorik bir başka çözüm bulmasına yetti. Yüksekçe bir binanın tepesine çıkmak ya da yük çıkarmak için ne yapılması gerekiyorsa, burada da aynı şeyin yapılması gerektiğine karar verdi. Düz yolda giden, yatay hareket eden bir kara taşıtı değil, kriko ya da asansör gibi dikey hareket eden bir taşıt gerekliydi ona... Ne de olsa, 300 kilometre düz yol gitmeyecek, bir o kadar yükseklikte bir dağa tırmanacaktı. Bu tartışmaların sonunda bugüne kadar gördüğüm en garip aygıt çıktı ortaya... Küçük, ama son derece rahat ve konforlu bir kafesti bu... İnsana bir hafta yetecek su ve yiyecek vardı içinde... Kafes 7 metre uzunluğunda, yatay bir demir kirişin ucuna tutturulmuştu Yerçekimsiz alanın dışında konumlanacak, dolayısıyla yeri kavrayabilecek bir buldozer de o kirişi iterek sokacaktı alana...

Çıt çıkmıyordu bizden...

Önce tavşanlarla denediler aygıtı... İlk yolcular olarak tavşanları seçmeleri, hem Avustralyalı, hem bilim adamı olmanın çelişkilerini taşıyordu belki de.. Bilirsiniz, Avustralyalılar hiç hoşlanmazlar tavşandan... Bilim adamı olarak tavşanların sağ-salim geri dönmelerini istiyor, ama, Avustralyalı olarak da 'varsın dönmesinler' diye iç geçiriyorlardı. Neyse, uzatmayalım. O buldozerin dur-durak demeden saatlerce çalışması, zorlanması görülecek şeydi. Göze dümdüz görünen, ama, aslında dimdik olan bir alanda, o buldozer, çelik kirişi ite kaka sokmaya çalışıyordu yerçekimsiz alana... İki küçük tavşanı 6-7 metre öteye ulaştırabilmek için onca enerjinin harcanması doğrusu akıl almaz bir şeydi. Hele tavşanların halini görseydiniz, daha da şaşırırdınız. Çevrelerinde olup-bitenlerden habersiz, bütün ilginin kendi üstlerinde odaklaşmış olmasından son derece mutluydular. Ne kadar önemli bir misyon üstlendiklerinin farkında bile değillerdi. Sonunda yerçekimsiz alanın ortasına ulaşıldı. Tavşanlar orada bir saat kadar kaldıktan sonra, aynı sabırlı çabayla geri getirildiler. Bu arada sayıları altıyı bulmuştu tavşanların... Şaşırdınız, değil mi? Ben de söylemeyi unuttum. Giden tavşanların biri erkek, öteki dişiydi. Gözleri işte, elleri oynaştaydı anlaşılan...

Herkesin en heyecanlı olduğu anı çok iyi bilir Harry... Birasının tazelenmesini de hep o ana denk düşürür. Yine öyle oldu. Biranın gelmesi, yudumun alınması için bir-iki dakika bekletti bizi...

Tavşanlara bir şey olmamıştı. Turp gibiydiler. Dr. Cavor tavşanları sıkı bir muayeneden geçirdikten sonra, yerçekiminin sıfır olduğu bir alana ilk giren insanın kendisi olacağını açıkladı herkese... Reaktöre ulaştığında gözlem yapmak için gerekli bütün detektörleri, sayaçları, periskopları yükledi kafese... Bir el işareti yaptı. Buldozer yine çalışmaya başladı. Dr. Cavor'un garip yolculuğu başlamıştı artık...

Dr. Cavor'un sürekli telefon irtibatı vardı dışarıyla... Alan yerçekimsiz olduğu için normal ses dalgaları gidip-gelmiyor, ama, radyo ve telefon kanalıyla hiçbir sorun çıkmadan iletişim sürdürülebiliyordu. Naklen maç yayını yapan bir spiker gibi,Dr. Cavor da, tüm izlenimlerini anında aktarıyordu dışarıdakilere... İlk önemli olay, aslında beklediği bir olaydı. Reaktöre doğru ilerleyişinin ilk birkaç santimetresi içinde, yerce kimsiz alanın sınırlarını tam aştığı sırada, o ana kadar 'dikey' devam eden yükselişi birden yön değiştirerek 'yatay' oldu. Artık gökyüzüne doğru yükselmiyor. 6-7 metre ötesindeki reaktöre doğru dümdüz ilerliyordu. Ama, salt yerçekimi açısından, alanın merkezi de geldiği yerden yüksekteydi. O masum görünüşlü 6-7 metreyi tırmanabilmek için onca enerji harcanması. Dr. Cavor gibi deneyimli bir bilim adamını bile hayrete düşürüyordu. Bu ani değişimin psikolojik etkisi atlatıldıktan sonra. Dr. Cavor, anlatımına bıraktığı yerden devam etti. Yolculukta başka da olay olmadı. Yirmi saatlik sürenin sonunda hedefe ulaşmıştı Cavor... Reaktör kulübesinin duvarına elini uzatsa değebilecek yakınlıktaydı. Dışarıdan bakanlar, dik duran bir kulübenin yanında dik duran bir kafes ve onun içinde de dik duran Dr. Cavor'u görüyorlardı. Dışarıdan yatay görünen zemin ise, o sırada, Dr. Cavor'un gözünde dimdik bir yamaçtı. Kulübeyse sarp bir yamaçtan çıkıntı yapmış bir kayalık gibi, Dr. Cavor'un tam tepesindeydi. Kapıyı görmek için başını yana çevirmesi değil, havaya kaldırması gerekiyordu. İçeriye girmek için kapıyı açıp adım atması değil, ağaca tırmanan bir maymun çevikliğiyle kapının kasasına asılıp kendini yukarı çekmesi lazımdı. Gençliğinde spor yapmış biriydi Dr. Cavor... Kendini yukarı çekmesi için zorlanması gerekmezdi. Üstelik, büyük buluşunun sırrını çözmenin heyecanını duyuyordu benliğinde... Bu yüzden de biraz acele etti, kapı kasasını yakalamak için yukarı sıçrarken... Ayağı kaydı, kendisini oraya kadar taşımış platformun üstünden yere düştü. Bir daha görmedik onu... Görmedik, ama.duyduk. Korkunç bir sesti Dr. Cavor'un çıkardığı...

Buz kesmiştik. Çıt çıkaramıyorduk.

Ne olduğunu anladınız herhalde dedi Harry, Ayın ötesine gitmesine yetecek kadar enerji, yüzlerce kilovat saatlik enerji yüklenmişti talihsiz Dr. Cavor'a... Böylece de, sıfır yerçekimi potansiyelli bir noktaya ulaştırılmıştı. Ama, ayağını basabilecek sağlam bir yerden yoksun kalınca da o enerji tekrar belirmeye başlamıştı. Sizin anlayacağınız, Dr. Cavor binbir güçlükle tırmandığı dağın tepesinden boşluğa düşmüştü. Kolay değil, 6-7 bin kilometre yükseklikte bir dağın tepesinden boşluğa düzmek...

İstim üstündeydi Harry... Keyifle sürdürüyordu anlatımını... Bütün bir gün boyunca tırmandığı o 6-7 metrelik mesafeyi bir çırpıda düşüverdi. Hem de ne düşüş... Dünyamıza en uzak yıldızlardan birinden düşmüş gibiydi. Yerçekiminden kurtulmak için gereken hıza eşit bir hızla düşmüştü. Yani saniyede 11.2, saatte 40 bin kilometre hızla...

Heyecandan geberteceksin bizi... Lâfı uzatma Harry diye terslendi arkadaşlardan biri...

Zaten sonuna geldim diye karşılık verdi dostumuz. Dr. Cavor yola çıktığı yere döndüğünde bu hızı yapıyordu.Ama.Mach l'e gelip de hava direnciyle karşılaştığında yanmaya başladı. Canlı bir fener alayı, bir meşale gibiydi.

Sonra ne oldu?

Ne olacak? O sıfır yerçekimli alan Avustralya'nın göbeğinde öyle durup duruyor. Bilim adamları sırrını çözmeyi başaramadılar. Ama, anladığım kadarıyla da daha uzun süre gizli tutamayacaklar olup bitenleri... Oradaki yerçekimsiz kubbe, dünyanın en yüksek dağı olarak 6-7 bin kilometre yükseğe tırmanıyor maazallah, oradan bir uçak geçmeye kalksa çarpıp düşer. Neye çarptıklarının bile farkında olmazlar...

İnanır mısınız? Uzun yıllardan beri ilk kez Harry'nin bir öyküsünü bitirmesini istemedik. Olayı bilimsel kulakla dinleyen.. bilimsellikle hiç bağdaşmayan altı küçük yalan yakalayan arkadaşlarımız bile söze karışmadılar. O günkü kahramanımızdı Harry Purvis... Dertten uzak dünyamızı, Uçan Dairecilerin, uçan dairelerin istilasından kurtarmıştı.

Kapanma saati de gelmişti.

O istenmeyen konuğumuzun, o sevimsiz Uçan Daireci'ye kafa ütüleyecek bir saniyecik zaman bile bırakmamıştı Harry dostumuz. Öyküsünün bitimini sanki ona göre zamanlamıştı.

Ama, anlaşılan, öykümüzün burada bitmesini istemeyenler de var. Geçenlerde elimize bir dergi geçti. Uçan Daireden Gördüklerim diye bir başlık ister istemez dikkatimizi çekti. Konuşmasına fırsat vermediğimiz o sevimsiz adam kaleme almıştı yazıyı... White Hart'taki meyhanemizde Harry'nin anlattıklarını olduğu gibi aktarıyordu yazı... Ne bir kelime eklenmiş, ne bir kelime çıkarılmıştı. Adamın Allahı var, öyküyü Harry'den dinlediğini bile not düşmüştü.

Çoğu uçan dairelere her nedense pek meraklısı olan Amerika çıkışlı 4.375 mektup aldı Harry... Bu mektuplardan 24ü Harry'i yalancılıkla suçluyor, 4.205'i de gerçekleri nihayet dile getirdiği için onu kutluyordu. Toplam tutmadı mı? Tutmaz elbette... Mektuplardan 146'sı dünyanın bugün tanımadığı bir dille yazılmış... Çözmeye çalışıyorlar.

Aslına bakılırsa Harry'e de biraz acıyorum. Sırf bizi o sevimsiz adamdan kurtarmak için, inanılmayacağını bile bile bir öykü uydurdu. İnanmamız için anlattığı onca öyküden sonra, inanılmaması için anlattığı bir öykünün bu kadar ciddiye alınması garip doğrusu...

Bilim Dergisi - Kasım 1983

Arthur C.Clarke
  Ana Sayfa  |  Yeni Kitaplar  |  Arama  |  Öyküler  |  Yazarlar  |  Sanal Kitaplar  |  Makaleler  
  Bilimsel Yazılar | Ödüller | Forum | Yayınevleri | e-Posta