|
White Harfin nerede olduğunu sizlerden
gizlemeye, bu konuda en ufak bir ipucu vermemeye neden böylesine özen gösterdiğimi
merak etmişsinizdir herhalde... Bizimkisi kulüpçülük değil aslında...
Dostça bir araya gelip bir bardak bira. bir kadeh içki içebildiğimiz tek yer
orası... Her işe burunlarını sokan, size tek söz bile ettirmeden makineli tüfek
gibi takırdayan insanlardan bıktık. Baş başa kalmak, oturup söyleşmek
istiyoruz.
Bu yüzden de gücümüz yettiğince White Hart'ın
nerede olduğunu gizlemeye çalışacağız sizlerden...
Gizlemezsek başımıza ne geleceğini çok iyi
biliyoruz. Bilim adamlarının, yayıncıların, bilim-kurgu yazarlarının
White Hart gibi bir yerde toplanıp gün batımından gece yansına kadar içki
içip söyleştikleri haberi yayılsa, üstelik bunun yeri bilinse, herkes doluşur
oraya... Evrenin oluşumu konusunda çok parlak fikirleri bulunan şarlatanlardan
tutun da üçüncü cininden sonra medyumluğu tutan kocakarılara kadar herkes
başınıza bela olur.
Yine bunlara da razıyız. Asıl korkumuz Uçan
Daireciler... Kapıdan atsanız bacadan girer bunlar... Sille-tokat dövmek de
para etmez. Alimallah, kene gibi yapışırlar adama... Bayıltana kadar da konuşurlar.
White Hart'ı herkesten gizlerken,asıl amacımız, bu Uçan Dairecilerden yakamızı
kurtarmak...
Aslında dertli olduğum için bu kadar uzattım giriş faslını...
Geçenlerde. Uçan Dairecilerden biri. üstelik
en sülük tiplisi, nasıl bulmuşsa bulmuş. White Hart'ın nerede olduğunu çakızlamış...
Geldi yapıştı adam... Mal bulmuş mağribi gibi çığlıklar atarak, sevinçle
daldı aramıza... Aynı sevinci bizim de paylaştığımızı sanarak, kaptığı
sandalyeyi masamıza çekip oturdu. Nasıl sevinmesin adam? Gökbilimciler
orada... Bilim-kurgu yazarları orada... Yayıncılar orada... O sevgili uçan
daireleriyle ilgili kimler varsa toplanmışlar...
Elinden düşürmediği büyük siyah çantasını
şappadak masanın üstüne koydu, açtı. Uçan dairelerle ilgili neyi varsa,
neyi yoksa tepeleme yığdı masanın üstüne...
Önce lastik bantla tutturulmuş bir deste fotoğraf
çıktı ortaya... Sıfırlamış konkencinin keyfiyle yelpaze gibi yaydı fotoğrafları...
Ben diyeyim on. siz deyin elli fotoğraf... Söylediğine göre, Greenwich Gözlemevi'nin
birkaç adım ötesinde oturan amatör bir gökbilimci çekmiş bunları... İnsanın
ister istemez gözü gidiyor. Bir de baktım, irili ufaklı, sarılı yeşilli yüzlerce
uçan daire var bu resimlerde... Greenwich Gözlemevindeki profesyoneller sinek
avlarken, komşudaki amatör bayağı yük tutmuş anlaşılan... Devlet
profesyonellere neden maaş öder ki?
Sonra upuzun bir yazı çıktı ortaya... Noter
onaylıymış. Venüs'e giderken şöyle bir Dallas'a da uğrayalım
diyen bir uçan dairenin mürettebatıyla Teksaslı 'bir çiftçinin konuşmaları
var tutanakta... Anlaşılan, dil sorunu da olmamış aralarında... Birkaç
kere el kol sallayıp, Ben Tarzan, sen Ceyn dedikten sonra sohbeti
koyulaştırmışlar... Önce dünya sorunlarını halletmişler, sonra Dallas
basketbol takımının profesyonel liglerdeki şansını tartışmışlar, sonra
da uzay yolculuğunun sırlan ve güçlükleri üstüne biraz kafa yormuşlar.
İşte, böyleleri yüzünden White Harfin nerede
olduğunu gizlemeye çalıştık herkesten... Bizi kıskançlıkla, kulüpçülükle
suçladılar. Ama, böylelerinden yakamızı kurtarmak için gizledik
yerimizi... Beş kuruş verirsin konuşur, beş yüz lira verirsin susmaz
bunlar...
Ohhh... Galiba bitti diye sevinirken
Uçan Daireci noter onaylı bir başka belge çıkardı ortaya... Güney Dakotalı
bir bakkaldan gelen bir mektuptu bu... Dükkanında otururken uzaylı yaratıklar
içeri girmiş, biraz alışveriş yapmış, sonra da bir uzay gezintisine
ne dersin? demişlerdi. Adam da sevinerek kabullenmişti bu beklenmedik
yolculuğu... Ayın etrafında bir tur atmışlar, sonra da adamı dükkanına bırakmışlar.
Örümceğin ağı üstünde hareket etmesi gibi, uçan daire de manyetik güç
çizgileri üstünde hareket ediyormuş meğerse...
İşte, sevgili dostumuz Harry Purvis bu noktada isyan etti.
Harry'nin sazı eline almasına bu kadar sevindiğimizi
hiç hatırlamıyorum. Allah senden razı olsun dedik içimizden...
O ana kadar susmuş, dinlemişti Harry... Ama,
manyetik güçten söz edilince kulakları biraz daha dikilmişti. Uzmanlığı
buydu.
Bütün bunlar zırva diye parladı,
Uzman olduğum bir konudan söz ettiğinizin farkında mısınız?
Barmenimiz Drew boşalan bira bardaklarını dolduruyordu o sırada.. Geçen
hafta da kristallerin yapısı konusunda uzman olduğunu söylemiştin
diye söze karıştı.
Özel uzmanlık alanlarımın bulunduğu doğrudur
diye karşılık verdi Harry, hiç istifini bozmadan... Ama, genel uzmanlık
alanlarım da var. Bu da onlardan biri... Hemen şunu söyleyeyim ki, manyetik güç
çizgileri diye bir şey yoktur. Enlemle boylam türünden matematiksel bir
kavramdır o.... Biri çıkıp da tren rayları gibi enlemleri ya da boylamları
kullanarak ilerleyen bir taşıt icat ettiğini söylese, hepimiz güleriz
buna... Palavra olduğunu hemen anlarız. Bu da öyle... Gerçek şu ki,
manyetik güç konusunda insanların fazla bir bilgisi yok... Bu yüzden de, şu
Güney Dakotalı serseri gibileri, insanları budala yerine koyup hezeyanlarını
bilim diye yutturabiliyor.
White Hart hakkında şu kadarını söyleyeyim:
Aramızda çok kıyasıya tartışırız, ama, bunalım anlarında da eşi görülmemiş
bir dayanışma, bir güç birliği sergileriz.Ortak bir düşmanımız vardı o
anda... Şu sevimsiz Uçan Daireci... Söyleşimize turp sıktığı yetmiyormuş
gibi, içki içmemizi de engelliyordu herif... Üstelik, böyle fanatik
tiplerden rahatsız olan bazı arkadaşlarımız da usulca çekip evlerine gitmişlerdi.
Oysa, o güne kadar, meyhanenin kapanma saatinden önce hiç kimse gitmemişti. Şu sevimsiz Uçan Daireciye birinin dersini vermesi gerekiyordu. Dersi verecek
de en az onun kadar dilbaz olan dostumuz Harry Purvis olacaktı anlaşılan...
Harry Purvis'in en akıl almaz, havsala zorlayan
öyküsünü o gece dinledik. Başka zaman olsa, aramızda ortak düşman
bulunmasa yüz kere keserdik Harry'nin öyküsünü... Ama, bu gece, Harry
hepimiz için savaş veriyordu. Geriye yaslanıp öyküyü zevkle dinledik. İnansak
da, inanmasak da can kulağımızı verdik ona...
Uzay gemilerinin nasıl hareket ettiklerini
anlamak istiyorsanız manyetik gücü falan unutun dedi Harry, Önemli
olan yerçekimidir. Evrendeki temel güç odur da ondan... Yerçekimini yabana
atmayın sakın...Avustralya'da bir bilim adamının geçen yıl başına
gelenleri size anlatsam, ne dediğimi çok daha iyi anlarsınız.
Ne duruyorsun? Anlatsana dedi arkadaşlarımızdan
biri...
Uçan Daireciyi iyice susturmuştuk artık...
O dosyanın üstünde 'Çok Gizli' damgası
var dedi Harry, yetkililerden gayrısı açamaz... Ama, madem
istiyorsunuz, anlatırım. Yalnızca benden duymuş olmayın...
Olur dedik. Harry de başladı
anlatmaya...
Avustralyalılar öteden beri bilimsel araştırmalara
çok düşkündür diye söze girdi Harry, Özellikle de nükleer
araştırmalarda çok ileri gitmişlerdir. Dr. Cavor diye gençten birinin önderliğindeki
bir ekip, 'hızlı reaktör' dediğimiz evcilleştirilmiş atom bombaları üstünde
çalışmalarını yoğunlaştırmıştı. Asıl adı Cavor değildi elbette...
Wells'in 'Aydaki İlk insanlar' kitabındaki Cavor'dan esinlenerek ona bu adı
verdim. Hani, hatırlayacaksınız,'Cavorite' adı verilen maddeyi keşfetmişti
Wells'in kahramanı...
Durup birasından bir yudum aldı Harry...
Herkesin kendisini can kulağıyla dinlediğinden emindi artık. ... H.G.
Wells dostumuz bu Cavorite konusuna fazla eğilmedi diye devam etti.
Bazı genel bilgiler vermekle yetindi. Bir maden tabakası nasıl ışık
geçirmezse Wells'in Cavorite'i de yerçekimini geçirmiyordu. Yerle arasına böyle
bir cavorite tabakası konulan cisimler yerçekiminin etkisinden kurtuluyor, ağırlıksız
bir ortama giriyor, hiç bir engelle karşılaşmadan uzaya tırmanabiliyorlardı.
En azından Wells'in söylediği buydu.
Nasıl olur? diye sordu arkadaşlarımızdan
biri...
Dedim ya... Wells işi biraz basitleştirmiş.
Ağırlık enerji demektir. Hem de yüklü miktarda enerji... Bu yüzden de
yerle kitle arasına levhalar yerleştirmek gibi çok basit ve düz yöntemlerle
bu enerji yok edilemez. En küçük bir cismi bile ağırlıksız duruma
getirebilmek için yoğun çaba ve çalışma gerekir. Cavorite türünden yerçekimini
ortadan kaldıran levhalar da bu yüzden olmaz. Artık kimsenin inanmadığı
devr-i dâim makineleri gibi bir şey bu Cavorite...
Sevimsiz Uçan Daireci birden sözünü kesti
Harry'nin... Öfkeliydi sesi... Kim inanmıyormuş devr-i dâim
makinelerine? diye diklendi. Son on yıl içinde üç arkadaşım
yaptı bu makinelerden... Tıkır-tıkır çalıştıklarını da kendi gözlerimle
gördüm. Sana mı inanayım? Gözlerime mi?
Harry'nin bazen bizi gıcık eden, ama, bu kere yüreklerimizi
ferahlatan bir huyu vardır. Öykü anlatırken biri söze karışsa duymazlıktan
gelir. Bu kez de öyle yaptı. Huyuna sağlık...
Sözünü ettiğim Dr. Cavor yerçekimini
ortadan kaldıracak bir buluşun peşinde değildi diye devam etti Harry,
Fizik bilimlerin ilginç bir kuralı vardır. Büyük buluşları, onları
arayanlar değil, aramayanlar gerçekleştirir. Oyunun güzel yanı da bu ya...
Dr. Cavor'un da yerçekimini etkisiz kılacak bir buluşu gerçekleştirme amacı
yoktu. Nükleer enerji üretmede etkili ve pratik bir yöntem geliştirmeye çalışıyordu.
Yanlış bir hareket yapılırsa her an patlayabilecek bir de reaktör vardı
elinde... Araştırmalarında onu kullanıyordu. Ama, araştırma merkezinin
yetkilileri patlama tehlikesinin farkındaydılar. Bu yüzden de, Avustralya'nın
uçsuz-bucaksız çöllerinden birine, uzaktan komutayla monte etmişlerdi reaktörü..
Kapalı devre televizyonla deneyleri yönetiyor, izliyorlardı.
Boşalan bardağını doldurması için Drew'a
bir işaret çaktı Harry... Çok konuşmaktan kuruyan boğazını ıslattıktan
sonra devam etti: Reaktör çalıştırıldı. Korkulduğu gibi patlama da
olmadı. Açıklanması güç, beklenmeyen başka bir şey oldu.Zenginleştirilmiş
uranyum reaktöre yerleştirilmiş, kontrol çubukları çıkarılmış, reaktörün
ibreleri kritik noktaya ayarlanmıştı. Birdenbire ekranlar karardı, tüm
ibreler sıfıra iniverdi. Üç kilometre ötedeki reaktörün büyük bir
patlamayla yok olmasını bekliyordu herkes... Ama, patlama gerçekleşmedi.
Milyarlarca lira dökülerek kurulan reaktör uçsuz-bucaksız çölün ortasında,
olduğu gibi duruyordu. Ne yapacaklarını şaşırmıştı herkes... Kendine
ilk gelen, toparlanan Dr.Cavor oldu. Geiger sayacını kaptığı gibi jipe
atladı, reaktörün yolunu tuttu. İki saat sonra da hastanede kendine
geldi.
Aaaaa diye bir hayret ünlemi ortaklaşa
döküldü dudaklarımızdan. Sakin giden anlatım içinde böyle bir şeyi
beklemiyordu hiç birimiz...
Evet dedi Harry, Dr. Cavor
birkaç saat sonra hastanede kendine geldi. Başı çatlarcasına zonkluyordu...
Hepsi o kadar... Hatırlayabildiği kadarıyla cipine atlamış, reaktörün 5-6
metre kadar yakınına gelmiş, sonra da ne olduğunu göremediği bir şeye
bodoslamasına çarpmıştı. Göğsü neredeyse direksiyona geçecekmiş...
Ama, birkaç sıyrık ve morartı dışında bir şeyi yoktu. O da anlayamamıştı,
ne olduğunu...
Ne olduğunu anlayan çıktı mı?
diye sordu arkadaşlardan biri...
Uzaktan olayı izleyenlere göre, hızla
giden bir arabanın ağaca çarpması gibi bir şeydi olanlar... Ama, Dr Cavor
Allah'tan hızlı gitmiyordu. Üstelik, ağaç türünden çarpıtabilecek bir
şey de yoktu ortada... Tek açıklaması vardı olayın... Reaktörü çevreleyen
görünmez bir duvara çarpmıştı. Cam gibi saydam, ama çelik gibi dayanıklı
bir yarımküre inmişti reaktörün üstüne... Çok büyük ve önemli bir
buluştu bu... Belki de yüzyılın buluşuydu. Başta Dr.Cavor, herkesi bir
heyecan fırtınası sarmıştı. Tam iyileşmeyi beklemeden yatağından fırladı
Dr. Cavor... Durdurabilirsen durdur. Nükleer enerji üretimini de bu arada
herkes unutmuştu. Varsa, yoksa, o saydam duvar... Gerçi aramadıkları bir şeyi
aramadıkları bir zamanda bulmuşlardı, ama, bulduktan sonra da bırakmaya
kesinkes niyetleri yoktu. Dr. Cavor'un da dediği gibi, 'Güç Küresi'
denilebilirdi bu bulduklarına...
Sağ eliyle sıkı sıkıya kavradığı bardağını dudaklarına götürdü
Harry... Çölden çıkmışların yudumlarından birini aldı. Sözlerindeki
etkinin üstümüze sinmesini bekliyordu besbelli...
Şimdi hepiniz soracaksınız, 'Güç Küresi'
denilen şeyle yerçekimsizliği, ağırlıksızlık arasında ne gibi bir ilişkinin
bulunabileceğini... Sizi daha fazla merakta tutmamak için, öykümde birkaç gün
atlayıp Dr. Cavor ve arkadaşlarının uzun çalışmalardan, birkaç fıçı
biradan sonra vardıkları sonucu anlatayım. Reaktöre enerji verildiğinde,
nasıldır, nedendir bilinmez, çevresinde yerçekimsiz bir alan oluşmuştu.
Reaktöre yerleştirilen zenginleştirilmiş uranyum, sırrı çözülemeyen bir
biçimde, çok yüklü miktarda enerji salgılamış, bu enerji de reaktörün
çevresindeki 5-6 metre yarıçapındaki alanda her şeyi ağırlıksız duruma
getirmişti. Yapılan hesaplara göre, reaktördeki enerji, bu etkiyi oluşturabilecek
miktardaydı. Enerji kaynaklan biraz daha fazla olsaymış, alan da daha geniş
olacakmış...
Harry dostumuz öykü anlatmaya başladı mı,
elinizi verseniz, kolunuzu kapar. Bir yerde çizgi çekmek gerekir. Madem
ağırlıksız bir ortam vardı, oradaki kitle neden havalanıp uzay boşluğuna
uçmadı? diye sorduk, ağız birliği etmişçesine...
Böyle bir soru soracağınızı tahmin
etmeliydim dedi Harry, Yer kitlesi kendi çekim gücüyle bir arada
duruyordu.Sıfır yerçekimli bölgedeki hava kitlesinin neden uçup gitmediğiyse
ayrı bir soru... Üstelik de belirleyici önem taşıyor. Bu soruya cevap verdiğiniz
zaman, olayı da anlamış olacaksınız. Emniyet kemerlerinizi bağlamanızı
öğütlerim. Anlatacaklarım çok sarsabilir sizi...
Sarsıntıya hazırlanmamızı beklerken boşalan
bardağının doldurulması için her zamanki işaretini yaptı Harry...
Yerçekimsizlikten söz edenler genellikle
bunun anlam ve önemi üstünde fazla durmazlar diye devam etti Harry,
Bu yüzden de önemli saydığım birkaç noktaya dikkatinizi çekmek
isterim. İyi dinleyin söyleyeceklerimi.. . Bir kere, 'ağırlık' demek
'enerji' demektir. Hem de çok büyük miktarlarda enerji... Bu enerjinin kaynağı
da dünyamızın yerçekimi alanıdır; Bir nesnenin ağırlığını ortadan
kaldırmak, onu dünyamızın yerçekiminden koparıp almak demektir. Uzay mühendislerine
sorun, bunun ne kadar büyük miktarda enerji gerektirdiğini size hemen anlatırlar.
Dünyanın yerçekimiyle boğuşmayı, dipsiz bir kuyudan gün ışığına tırmanmaya
da benzetebilirsiniz. Herhangi bir nesneyi dünyamızın yerçekiminden
kurtulacak kadar uzaklaştırabilmek için harcanan enerji,aynı nesneyi normal
yerçekiminin direncine karşı koyarak 6-7 bin kilometre yükseğe çıkartmak
için harcanan enerjiye eşdeğerdir. Anlatabildim mi?
Anladık der gibi başlarımızı
salladık.
Güzel dedi Harry, Şimdi devam
ediyorum. Cavor'un bilmeden oluşturduğu güç bölgesinin içindeki
maddeler, yerle temas halinde olmalarına rağmen ağırlıksızdı. Salt enerji
açısından olaya baktığımızda, dünyânın yerçekimi alanı dışındaydılar.
Kısacası, bu maddeler, 6-7 bin kilometre yükseklikteki bir dağın tepesine
kondurulmuş gibi uzaktaydılar. Sözün özü, Dr. Cavor yerçekimsiz alanın
burnunun dibine gelebilir, içeri bakıp her şeyi görebilirdi. Ama, iş gelip
de o birkaç santimetrelik güç duvarını aşmaya dayanınca, Everest'in
tepesine tastamam 700 kere tırmanmayı gerektiren bir enerji harcamak
gerekirdi. Cavor'un kullandığı cipte öyle enerji ne gezer? Duvara çarpmış
gibi duruverdi. Gerçi 'maddî' bir engel değildi bu... Ama, yarattığı etki,
6-7 bin kilometrelik bir duyara hızla çarpma etkisiydi...
İpin ucunu kaçırmıştı çoğumuz... Boş bakışlarla
süzüyorduk Harry'i... O da görmüştü, olayın dışında kaldığımızı..
. Kafanızı fazla yormayın dedi Harry, anlayışlı bir sesle...
İsteseniz de anlayamazsınız bazı incelikleri... Söylediklerimi doğru
belleyin, dinlemekle yetinin... İşin asıl heyecanlı tarafı şimdi başlıyor.
Benim gibi herkes galiba öyle olsun
dedi içinden...
Cavor akıllı bir gençti. Tüm çağların
en büyük buluşlarından birini yaptığını farketmişti. Gerçi neyin nasıl
olduğunu bilmiyordu, ama, sonuçları ortadaydı. Oluşan alanın nitelikleri
hakkında biraz daha fazla bilgi edinebilmek için oraya tüfekle ateş edip
merminin seyrini yüksek-hızlı kameralarla saptamaya karar verdiler. Dahiyane
bir buluştu bu... Akıl edenleri kutlamak gerekir. Ateş ettiler alana... Kurşun
geçirmez çelik bir levhaya ateş edilmiş gibi, mermi sekti, uçup
gitti.
Artık nefes alıp vermeyi bile unutmuştuk.
Çözülmesi gereken ikinci önemli sorun
jeneratörle ilgiliydi. Jeneratör çalıştırıldığında besbelli bir şeyler
olmuş, reaktör bu olup-bitenlerden garip biçimde etkilenmişti. Ama, Cavor'un
eli-kolu bağlıydı. Jeneratör 6-7 metre uzakta, yerçekimsiz alanın göbeğindeydi.Ama,
o görünmez duvarı aşıp yaklaşamıyorlardı ona... Uzaktan komuta araçları
da etki yapmıyordu artık... Cavor'un kafası harıl harıl çalışıyor, ha
babam kuram üretiyordu. En önemli varsayımlarından biri jeneratördeki tüm
enerjinin tükendiği, oluşan yerçekimsiz alanınsa yok denilecek kadar az
enerjiyle varlığını sürdürebileceğiydi. Ancak, bu varsayımını sınayabilmek
için mutlaka jeneratörün yanına gitmesi, yerinde incelemeler yapması
gerekiyordu. O görünmez güç duvarı arada oldukça gidemezdi. Sorun da buydu
zaten...
Şirret bir kahkaha attı sevimsiz Uzay
Daireci... Üstat bari bir şeyler yapabildi mi? diye sordu.
Yaptı elbette dedi Harry, 'Kâğıdı,
kalemi eline alıp hesaba koyuldu. Troleybüs tipinde, elektrikle işleyen bir
taşıtla yerçekimsiz alana girebileceğini düşündü. Hesaplarına göre, 17
saat kesintisiz çalışacak yüz beygir gücündeki bir jeneratör, ortalama ağırlıkta
bir kişinin o 6-7 metrelik tehlikeli yolculuğu yapmasına yeterdi. Saatte 30
santimetrelik bir hızdı bu... Burun kıvırmayın sakın... O yerçekimsiz
alana 30 santimetre girmek için harcanacak enerji, dik bir yamaçta 300
kilometre tırmanmak için harcanması gereken enerjiye eşittir.
Bilim karşısında susmuştuk hepimiz. ..
Cavor'un hesapları da, varsayımları da
doğruydu. Ama, troleybüs fikri uygulamada tutmadı. Yerçekimsiz alana 1-2
santimetre girmişti ki, taşıt yalpalamaya, kaymaya başladı. Nedeni de açıktı.
Yolu alması için gerekli enerji vardı, ama, yol düz değil, dikti. Her 30
santimetrede bir 300-320 kilometre eğim yapan yolu hiçbir taşıt çekemez.
Kayar.
Sonra ne oldu? Bu soruyu da ben sormuştum.
Dr. Cavor için muharebe yitirilmişti,
ama, savaş sürüyordu. Yılmadı. Sorun üstünde birkaç gün kafa yorması,
teorik bir başka çözüm bulmasına yetti. Yüksekçe bir binanın tepesine çıkmak
ya da yük çıkarmak için ne yapılması gerekiyorsa, burada da aynı şeyin
yapılması gerektiğine karar verdi. Düz yolda giden, yatay hareket eden bir
kara taşıtı değil, kriko ya da asansör gibi dikey hareket eden bir taşıt
gerekliydi ona... Ne de olsa, 300 kilometre düz yol gitmeyecek, bir o kadar yükseklikte
bir dağa tırmanacaktı. Bu tartışmaların sonunda bugüne kadar gördüğüm
en garip aygıt çıktı ortaya... Küçük, ama son derece rahat ve konforlu
bir kafesti bu... İnsana bir hafta yetecek su ve yiyecek vardı içinde...
Kafes 7 metre uzunluğunda, yatay bir demir kirişin ucuna tutturulmuştu Yerçekimsiz
alanın dışında konumlanacak, dolayısıyla yeri kavrayabilecek bir buldozer
de o kirişi iterek sokacaktı alana...
Çıt çıkmıyordu bizden...
Önce tavşanlarla denediler aygıtı... İlk
yolcular olarak tavşanları seçmeleri, hem Avustralyalı, hem bilim adamı
olmanın çelişkilerini taşıyordu belki de.. Bilirsiniz, Avustralyalılar hiç
hoşlanmazlar tavşandan... Bilim adamı olarak tavşanların sağ-salim geri dönmelerini
istiyor, ama, Avustralyalı olarak da 'varsın dönmesinler' diye iç geçiriyorlardı.
Neyse, uzatmayalım. O buldozerin dur-durak demeden saatlerce çalışması,
zorlanması görülecek şeydi. Göze dümdüz görünen, ama, aslında dimdik
olan bir alanda, o buldozer, çelik kirişi ite kaka sokmaya çalışıyordu yerçekimsiz
alana... İki küçük tavşanı 6-7 metre öteye ulaştırabilmek için onca
enerjinin harcanması doğrusu akıl almaz bir şeydi. Hele tavşanların halini
görseydiniz, daha da şaşırırdınız. Çevrelerinde olup-bitenlerden
habersiz, bütün ilginin kendi üstlerinde odaklaşmış olmasından son derece
mutluydular. Ne kadar önemli bir misyon üstlendiklerinin farkında bile değillerdi.
Sonunda yerçekimsiz alanın ortasına ulaşıldı. Tavşanlar orada bir saat
kadar kaldıktan sonra, aynı sabırlı çabayla geri getirildiler. Bu arada sayıları
altıyı bulmuştu tavşanların... Şaşırdınız, değil mi? Ben de söylemeyi
unuttum. Giden tavşanların biri erkek, öteki dişiydi. Gözleri işte, elleri
oynaştaydı anlaşılan...
Herkesin en heyecanlı olduğu anı çok iyi
bilir Harry... Birasının tazelenmesini de hep o ana denk düşürür. Yine öyle
oldu. Biranın gelmesi, yudumun alınması için bir-iki dakika bekletti bizi...
Tavşanlara bir şey olmamıştı. Turp
gibiydiler. Dr. Cavor tavşanları sıkı bir muayeneden geçirdikten sonra, yerçekiminin
sıfır olduğu bir alana ilk giren insanın kendisi olacağını açıkladı
herkese... Reaktöre ulaştığında gözlem yapmak için gerekli bütün detektörleri,
sayaçları, periskopları yükledi kafese... Bir el işareti yaptı. Buldozer
yine çalışmaya başladı. Dr. Cavor'un garip yolculuğu başlamıştı artık...
Dr. Cavor'un sürekli telefon irtibatı
vardı dışarıyla... Alan yerçekimsiz olduğu için normal ses dalgaları
gidip-gelmiyor, ama, radyo ve telefon kanalıyla hiçbir sorun çıkmadan iletişim
sürdürülebiliyordu. Naklen maç yayını yapan bir spiker gibi,Dr. Cavor da,
tüm izlenimlerini anında aktarıyordu dışarıdakilere... İlk önemli olay,
aslında beklediği bir olaydı. Reaktöre doğru ilerleyişinin ilk birkaç
santimetresi içinde, yerce kimsiz alanın sınırlarını tam aştığı sırada,
o ana kadar 'dikey' devam eden yükselişi birden yön değiştirerek 'yatay'
oldu. Artık gökyüzüne doğru yükselmiyor. 6-7 metre ötesindeki reaktöre
doğru dümdüz ilerliyordu. Ama, salt yerçekimi açısından, alanın merkezi
de geldiği yerden yüksekteydi. O masum görünüşlü 6-7 metreyi tırmanabilmek
için onca enerji harcanması. Dr. Cavor gibi deneyimli bir bilim adamını bile
hayrete düşürüyordu. Bu ani değişimin psikolojik etkisi atlatıldıktan
sonra. Dr. Cavor, anlatımına bıraktığı yerden devam etti. Yolculukta başka
da olay olmadı. Yirmi saatlik sürenin sonunda hedefe ulaşmıştı Cavor...
Reaktör kulübesinin duvarına elini uzatsa değebilecek yakınlıktaydı. Dışarıdan
bakanlar, dik duran bir kulübenin yanında dik duran bir kafes ve onun içinde
de dik duran Dr. Cavor'u görüyorlardı. Dışarıdan yatay görünen zemin
ise, o sırada, Dr. Cavor'un gözünde dimdik bir yamaçtı. Kulübeyse sarp bir
yamaçtan çıkıntı yapmış bir kayalık gibi, Dr. Cavor'un tam tepesindeydi.
Kapıyı görmek için başını yana çevirmesi değil, havaya kaldırması
gerekiyordu. İçeriye girmek için kapıyı açıp adım atması değil, ağaca
tırmanan bir maymun çevikliğiyle kapının kasasına asılıp kendini yukarı
çekmesi lazımdı. Gençliğinde spor yapmış biriydi Dr. Cavor... Kendini
yukarı çekmesi için zorlanması gerekmezdi. Üstelik, büyük buluşunun sırrını
çözmenin heyecanını duyuyordu benliğinde... Bu yüzden de biraz acele etti,
kapı kasasını yakalamak için yukarı sıçrarken... Ayağı kaydı,
kendisini oraya kadar taşımış platformun üstünden yere düştü. Bir daha
görmedik onu... Görmedik, ama.duyduk. Korkunç bir sesti Dr. Cavor'un çıkardığı...
Buz kesmiştik. Çıt çıkaramıyorduk.
Ne olduğunu anladınız herhalde
dedi Harry, Ayın ötesine gitmesine yetecek kadar enerji, yüzlerce
kilovat saatlik enerji yüklenmişti talihsiz Dr. Cavor'a... Böylece de, sıfır
yerçekimi potansiyelli bir noktaya ulaştırılmıştı. Ama, ayağını basabilecek sağlam bir yerden yoksun kalınca
da o enerji tekrar belirmeye başlamıştı. Sizin anlayacağınız, Dr. Cavor
binbir güçlükle tırmandığı dağın tepesinden boşluğa düşmüştü.
Kolay değil, 6-7 bin kilometre yükseklikte bir dağın tepesinden boşluğa düzmek...
İstim üstündeydi Harry... Keyifle sürdürüyordu
anlatımını... Bütün bir gün boyunca tırmandığı o 6-7 metrelik
mesafeyi bir çırpıda düşüverdi. Hem de ne düşüş... Dünyamıza en uzak
yıldızlardan birinden düşmüş gibiydi. Yerçekiminden kurtulmak için
gereken hıza eşit bir hızla düşmüştü. Yani saniyede 11.2, saatte 40 bin
kilometre hızla...
Heyecandan geberteceksin bizi... Lâfı
uzatma Harry diye terslendi arkadaşlardan biri...
Zaten sonuna geldim diye karşılık
verdi dostumuz. Dr. Cavor yola çıktığı yere döndüğünde bu hızı
yapıyordu.Ama.Mach l'e gelip de hava direnciyle karşılaştığında yanmaya
başladı. Canlı bir fener alayı, bir meşale gibiydi.
Sonra ne oldu?
Ne olacak? O sıfır yerçekimli alan
Avustralya'nın göbeğinde öyle durup duruyor. Bilim adamları sırrını çözmeyi
başaramadılar. Ama, anladığım kadarıyla da daha uzun süre gizli
tutamayacaklar olup bitenleri... Oradaki yerçekimsiz kubbe, dünyanın en yüksek
dağı olarak 6-7 bin kilometre yükseğe tırmanıyor maazallah, oradan bir uçak
geçmeye kalksa çarpıp düşer. Neye çarptıklarının bile farkında
olmazlar...
İnanır mısınız? Uzun yıllardan beri ilk kez
Harry'nin bir öyküsünü bitirmesini istemedik. Olayı bilimsel kulakla dinleyen.. bilimsellikle hiç bağdaşmayan altı küçük yalan
yakalayan arkadaşlarımız bile söze karışmadılar. O günkü kahramanımızdı
Harry Purvis... Dertten uzak dünyamızı, Uçan Dairecilerin, uçan dairelerin
istilasından kurtarmıştı.
Kapanma saati de gelmişti.
O istenmeyen konuğumuzun, o sevimsiz Uçan
Daireci'ye kafa ütüleyecek bir saniyecik zaman bile bırakmamıştı Harry
dostumuz. Öyküsünün bitimini sanki ona göre zamanlamıştı.
Ama, anlaşılan, öykümüzün burada bitmesini
istemeyenler de var. Geçenlerde elimize bir dergi geçti. Uçan Daireden
Gördüklerim diye bir başlık ister istemez dikkatimizi çekti. Konuşmasına
fırsat vermediğimiz o sevimsiz adam kaleme almıştı yazıyı... White
Hart'taki meyhanemizde Harry'nin anlattıklarını olduğu gibi aktarıyordu yazı...
Ne bir kelime eklenmiş, ne bir kelime çıkarılmıştı. Adamın Allahı var,
öyküyü Harry'den dinlediğini bile not düşmüştü.
Çoğu uçan dairelere her nedense pek meraklısı
olan Amerika çıkışlı 4.375 mektup aldı Harry... Bu mektuplardan 24ü
Harry'i yalancılıkla suçluyor, 4.205'i de gerçekleri nihayet dile getirdiği
için onu kutluyordu. Toplam tutmadı mı? Tutmaz elbette... Mektuplardan 146'sı
dünyanın bugün tanımadığı bir dille yazılmış... Çözmeye çalışıyorlar.
Aslına bakılırsa Harry'e de biraz acıyorum. Sırf
bizi o sevimsiz adamdan kurtarmak için, inanılmayacağını bile bile bir öykü
uydurdu. İnanmamız için anlattığı onca öyküden sonra, inanılmaması için
anlattığı bir öykünün bu kadar ciddiye alınması garip doğrusu...
|