Son Güncelleme
6 Mayıs 2008
Bilimkurgu2000 Ana Sayfayeni çıkan kitaplarkitaplardan bölümlerİlginç bilimsel konularBilimkurgu ve diğer konular
5 Yukarı

Yıldız (The Star) 1955

Arthur C.Clarke

Çeviri:Süha Alıncak

Vatikan'dan üçbin ışıkyılı uzakta...

Eskiden evrenin inançlar üzerinde kudreti olmadığını düşünür, gökyüzünün tanrısal yaratılışın görkemini gösterdiğini kabul ederdim. Oysa şimdi ben, bu yaratılışı gördüm ve inancım sarsıldı.

Model VI bilgisayarın üzerinde asılı duran haça dik dik bakıyorum ve ömrümde ilk kez kendi kendime onun boş bir sembol olup olmadığını soruyorum.

Daha kimseye bir şey anlatmadım ama gerçek gizli kalmaz. İşte veriler ortada. Dünya'ya kilometrelerce magnetik bant, binlerce fotoğraf götürüyoruz. Herkes onlardan bilgi alabilir. Diğer bilim adamları da onları benim gibi kolayca değerlendirebilirler. Ben çarpıtılmış gerçeği doğru göstermeye çalışanlardan değilim. Böyle şeyler tarikatıma eski çağlarda genellikle kötü bir ad kazandırmıştır.

Bu durumun Dünya'da nasıl karşılanacağını kendime sorup duruyorum. Mürettebat zaten çoktan çöküntü geçirdi. Çok azı dindar ama gene de bu son silahı bana karşı sürdürdükleri kampanyada kullanmayı düşünmediler. Dünyadan ayrıldığımızdan beri benimle çok uğraştılar, çünkü gemide şef astrofizikçi'nin bir cizvit olması onları eğlendiriyordu. Örneğin gördüklerimiz Dr. Chandler için büyük bir fırsattı. Neden doktorlar hep koyu bir tanrı tanımaz olurlar? Bazen bana gözetleme güvertesinde arkadaşlık eder. Orada aydınlatma yıldızların iyice görülebileceği kadar zayıftır. Gelip yanımda durur ve gemi şimdiye kadar yönünü düzeltmeye hiç gerek duymadığımız sarmal dönüşünü yaparken, büyük oval kabin pencerelerinden çevremizde dönen yıldızları seyreder Evet, efendim diye söze başlar, Gördüğünüz gibi hiç sonu yok ve bir Şey tarafından yaratılmış olabilir. Ama nasıl olur da bu bir Şey'in bize, küçük ve berbat Dünyamıza özel bir ilgi gösterdiğini inanabilirsiniz? Sonra genellikle uzun bir tartışma başlar.

Mürettebatın benimle ilgilenmesinin nedeni onlara ters düşen durumumdu sanıyorum. Astrophysical Journaldeki üç ve Monthly Notices of the Royal Asronomical Societydeki beş yazıma dikkatlerini çekmek boşuna olurdu. Tarikatımın eski yıllardan beri bilimsel çalışmalarıyla ünlü olduğunu hatırlatmak da boşuna olurdu. Artık sayımızın azalmasına karşın on sekizinci yüzyıldan beri astronomi ve jeofizik'te şaşılacak başarılar gösterdik.

Phönix (1) Bulutsusu hakkındaki haberim acaba insanlık tarihinin son bin yılını değiştirecek mi? Sona eren şeyler sanırım çok daha fazla olacak.

Bu bulutsuya Phönix adını kimin verdiğini bilmiyorum. Ama bu adı bütünüyle yanlış buluyorum. Eğer bu bir kehanetse, ancak milyarlarca yıl sonra gerçekleşebilecek bir kehanet. Bulutsu sözcüğü bile yanıltıcı, çünkü söz konusu olan şey samanyolundaki bir sürü yıldızın çevresindeki dev gibi bulutlardan değil. Evrensel ölçülerde Phönix bulutsusu gerçekte küçük bir şey. Tek bir yıldızı çevreleyen ince bir gaz tabakası;

Ya da bir yıldızdan geriye ne kaldıysa onu.

Ignatius von Loyola (2) - Rubens'in (3) spektrofotometre üzerinde asılı bakır oyması - benimle gizlice alay eder gibi görünüyor. Senin için evren olan Dünya'dan bu kadar uzakta öğrendiklerimi bilseydin acaba ne yapardın Loyola? Acaba inancın, beni teslim alan bu gerçeklere karşı koyabilir miydi?

Sen geleceği görmüştün Loyola. ama ben, binlerce yıl Önce tarikatımızı kurduğunda tahmin edemeyeceğin kadar uzaktayım. Hiçbir araştırma gemisi şimdiye kadar Dünya'dan bu kadar uzaklaşmamıştı. Biz evrenin keşfedilen en uzak noktasındaydık. Phönix bulutsusuna ulaşmak istiyorduk, başardık ve öğrendiklerimizin yüküyle Dünya'ya dönüyoruz. Bu yükü omuzlarımdan atmak isterdim ve atabilirim ama ben aramızdaki binlerce yüzyıl ve ışıkyılının ardından boşu boşuna sana sesleniyorum.

Elimdeki kitabın üzerindeki sözler kolayca okunabiliyor. Ad maiorem Dei gloriam - Tanrı'nın en yüce şanı için Ama bu artık daha fazla inanamayacağım bir mesaj. Acaba keşfettiklerimizi görseydin sen de inanmaya devam eder miydin?

Tabii ki Phönix bulutsusu hakkında bazı tahminlerimiz vardı. Her yıl gökadamızda yüzden fazla yıldız patlayıp, birkaç gün boyunca parlayıp sonra karanlık boşlukta kayboluyorlar. Bunlar evrenin günlük alışılmış olayları novalardır. Ay gözlemevinde ilk görevime başladığımdan beri böyle düzinelercesinin ışık eğrilerini ve spektrogramlarını çizdim.

Eğer bir yıldız süpernova'ya dönüşürse parlaklığı kısa bir süre için gökadanın bütün yıldızlarını bastırır. Çin astronomları 1054 yılında ne olduğunu bilmeden böyle bir olayı gözlediler. Beş yüzyıl sonra, 1572 yılında kolluk takımyıldızında gündüz bile görülebilen bir süpernova parladı. O zamandan beri geçen bin yılda benzeri üç patlama daha oldu. Görevimiz böyle bir olayın kalıntılarını incelemek ve - olanak dahilinde - nedenlerini araştırmaktı.

Altıbin yıl önce oluşan ve hala genişleyen gaz tabakasını yavaşça geçtik. Olağanüstü sıcaktı ve kızgın mor bir ışık saçıyordu. Ama bizim gemiye zarar verebilmek için çok ince idi. Yıldız patladığında dış tabakalar uzaya olağanüstü bir hızla savrulmuş ve yıldızın çekim alanını tamamen terk etmişlerdi. Şimdi merkezi bu Dünya'dan küçük ama milyonlarca defa daha ağır beyaz cüce yıldız olan bir tabaka oluşturmuşlardı. Kızgın gaz tabakası boşluğu aydınlatarak bizi sardı. Binlerce yıl önce patlayan ve parçaları hala dışarı doğru savrulan evrensel bir bombanın merkezine doğru uçuyorduk. Binlerce millik bir alana moloz yığını saçan olağanüstü patlamadan geriye hiç bir hareket kalmamıştı. Bu dönen gaz bulutlarındaki değişimleri belirlemek için yıllarca gözlemler yapılmıştı ama aradaki uzaklık çok büyüktü.

Ana motorları durdurduk ve küçük kızgın güneşe yavaşça yaklaşmaya başladık. Bir zamanlar bizimki gibi bir güneşmiş ama kendisine milyonlarca yıl yetecek enerjiyi birkaç saat içinde dışarı savurmuş. Şu anda her şeyini gençliğinde harcayıp, korku içinde servetinin son kırıntılarıyla geçinmeye çalışan yaşlı bir cimriyi hatırlatıyor.

Hiç kimse gezegenin keşfedileceğini sanmıyordu. Patlamadan önce bazı gezegenler bulunsa bile, toz haline gelip, yıldızın çevresindeki moloz yığınına karışmış olmaları gerekirdi. Ama her yabancı güneşe yaklaştığımızda yaptığımız gibi ciddi bir araştırma yaptık ve yıldızın çok uzağında küçük bir Dünya bulduk. Belki de bu sistemin Plüton'u idi. Bu gezegen zamanında üzerinde yaşam bulunabilmesi için yıldızdan çok uzaktı, ama bu uzaklık onu diğerleri gibi yok olmaktan kurtarmıştı.

Alevlerin taşını, toprağını yakıp, felaketler önce onu çevrelemesi gereken gaz tabakasını yok etmişlerdi. Gezegene indik ve bir kule bulduk. Yapanlar, onu bulalım diye çaba göstermişlerdi. Girişteki monolit artık eriyip bir kütük haline gelmişti ama teleobjektifle çekilen ilk fotoğraflar, onun akıllı canlıların elinden çıktığını gösteriyordu. Kısa süre sonra da büyük bir radyoaktif alan bulduk.

Kule ilk yapıldığında yüksekliği iki kilometre kadarmış ama artık erimiş bir mum gibi duruyordu. Erimiş taşı oymamız bir hafta sürdü, çünkü bu iş için gerekli aletlerimiz yoktu. Biz arkeolog değil astronomuz ama gerektiğinde her işi yapabiliyoruz. İlk programımızı hemen bıraktık. Bu kuleyi yapmak için büyük uğraşılara girmenin tek bir nedeni olabilirdi; yok olacağını anlayan bir uygarlık kendini hatırlatacak bir anıt yapmıştı.

Bu kulenin altına bırakılmış her şeyi iyice incelemek için daha uzun zamana gereksinmemiz var. Gene de bütünü bunları hazırlamak için çok zamanları varmış. Çünkü güneşleri onları, patlamadan çok önce uyarmış olmalı. Yaratıcı güçlerinin bütün eserlerini ve başka saklamak istedikleri ne varsa, patlamadan önceki günlerde buraya getirmişler. Tamamen unutulmamak için başka bir ırkın bunları bulmasını ummuşlar.

Keşke biraz daha fazla zamanları olsaydı. Kendi güneş sistemleri arasında gezegenler arası uçuşu başarmışlar ama yıldızlararası uçuşu öğrenememişlerdi ve en yakın güneş sistemi de yüz ışıkyılı uzaktaydı.

Heykellerinin gösterdiği gibi, insana bu kadar çok benzemeseler bile onları takdir edip, acı sonlan için üzüntü duyduk. Geriye binlerce resim ve yazılarını kolayca çözmemize yarayacak çok özenle hazırlanmış diyagramlar bırakmışlar. Bazı konularda bizi geçmiş bu uygarlıktan arta kalanların bir çoğunu inceledik ve altıbin yıl sonra bu uygarlığın yok oluşunun acısını yüreğimizde hissettik. Belki de sadece iyi yönlerini göstermek için çaba harcamışlar ama bunun için onlara kızamayız. Dünya'ları güzel, kentleri de bizimkilerden aşağı kalır değilmiş. Resimlerinde onları çalışırken ve oynarken gördük. Müziklerini dinledik, adetlerini öğrendik. Özellikle bir sahne gözlerimin önünden gitmiyor. Bir grup çocuk acayip mavi bir kumsalda. Dünyadaki yaşıtları gibi dalgalarla oynuyorlar. Ve arkada kısa bir süre sonra bu şanssız canlılara hainlik edecek güneş sıcak, dostça ve yaşam saçarak parlıyor.

Belki de Dünya'dan çok uzakta ve yalnız olmasaydık bu resim bizi bu kadar çok sarsmazdı. Çoğumuz başka Dünya'larda eski uygarlıkların kalıntılarını gördük ama hiçbiri bizi bu kadar etkilemedi.

Korkunç bir trajedi. Bir uygarlığın en parlak zamanında tamamen yok olması. Bu Tanrı'nın rahmetiyle nasıl bağdaşır?

Arkadaşlarım da bana bu ve benzeri sorular sordular. Bütün bildiklerimle yanıtlamaya çalıştım. Belki sen daha iyi yanıtlar verebilirdin Loyola. Exercitia spiritualia - Ruhsallığın Yücelişi - den de yardım görmedim. Kötü canlılar değillerdi. Hangi Tanrılara inandıklarını bilmiyorum. Daha doğrusu . Tanrıya inanıp inanmadıklarını bilmiyorum.

Arkadaşlarımın Dünya'ya dönünce neler diyeceklerini biliyorum. Evrenin hiçbir anlamı ve şanı olmadığını -Yalnız bizim gökadamızda yılda yüz yıldız patladığına göre - belki de tam şu anda bile bir uygarlığın yok olmakta olduğunu söyleyecekler. Bu uygarlığın iyi ya da kötü şeyler yapmış olması hiç bir şeyi değiştirmiyor. Tanrısal adalet yok, çünkü Tanrı yok.

Tabii ki bütün bunlar kanıt değildir. Aksini savunanlar mantık değil hisleri tarafından etkilenmişlerdir. Tanrı'nın hareketlerini insanlara açıklamasına gerek yoktur. Evreni yaratan Tanrı eğer gerekli görürse bozabilir de.

İnsanların yakıldığını bilmek beni de rahatsız ediyorsa da bu görüşü kabul edebilirim. Ama öyle bir nokta var ki en sarsılmaz inançları bile yerinden oynatabiliyor ve iyice düşünürsem bu noktaya geldiğimi anlıyorum.

Bulutsuya gelmeden önce patlamanın ne zaman olduğunu kesin olarak bilmiyorduk. Şimdi bulduğumuz astronomik veriler ve notlar sayesinde bu tarihi çok doğru hesaplayabilecek durumdayız.

Patlamanın ışınlarının hangi yılda Dünya'ya ulaştığını biliyorum. Artık uzay gemimizin arkasında kaybolan bu süpernovanın gökyüzünü nasıl aydınlattığını biliyorum. Güneş doğmadan önce şafakta, doğu ufkunda bir sinyal alevi gibi parladığım da biliyorum.

Hiç şüphe yok. Eski sır sonunda çözüldü. Ama Tanrım, kullanabileceğin o kadar çok yıldız vardı ki.

Yok oluşlarının sembolü Kudüs üzerinde parlasın diye, bu canlıları yakmak zorunda miydin?

 

 Notlar

Bu öykü ilk olarak Ocak 1980 yılında GÖKTAŞI bilimkurgu dergisinde yayınlanmıştır.

 

(1) Phönix: Kendini yakan bu olağanüstü kuş daha sonra küllerinden gençleşmiş olarak doğmuş ve gökyüzüne yükselmiştir. Yunan söylencesinde ölümsüzlük simgesi.

(2) Ignatius von Loyola: 1534 yılında kurulan Cizvit tarikatının kurucusu.

(3) RUBENS, Peter Paul < 1577-1640): Yüzlerce tablosu bulunan ünlü Flaman ressamı.

(4) 1995 Rama (Rendezvous with Rama) Kavram Yayınları

(5) Arthur C. Clarke'ın Internet'te yapılan tarama sonucu bugüne dek yayınlanan eser sayısı 54'tür. (5.4.1996)

(6) Science Fiction Literatür l.

Arthur C.Clarke
  Ana Sayfa  |  Yeni Kitaplar  |  Arama  |  Öyküler  |  Yazarlar  |  Sanal Kitaplar  |  Makaleler  
  Bilimsel Yazılar | Ödüller | Forum | Yayınevleri | e-Posta