Son Güncelleme
6 Mayıs 2008
Bilimkurgu2000 Ana Sayfayeni çıkan kitaplarkitaplardan bölümlerİlginç bilimsel konularBilimkurgu ve diğer konular
5 Yukarı

Büyük Av (Big game hunt) 1954

Arthur C.Clarke

Aslında dertli olduğum için bu kadar uzattım giriş faslını...

Harry Purvis dostumuzla daha önce tanışmıştınız. Akıl-almaz, olağandışı öyküler anlatmada üstüne olmadığını herhalde tahmin etmişsinizdir. Gerçi biraz abartır ama, yine de bu işin üstad-ı azamıdır.

Kolay çıkmamıştır Harry tahtına…

Kendisi gibi abartarak öykü anlatanlarla kıyasıya mücadelesi olmuştur. Kimi zaman yenilmiş, güneşinin tutulduğunu görmüştür. Bizim gibi yetenekleri sıradan kişiler, büyük ustaların yenildiklerini, mahcup duruma düştüklerini görmekten büyük zevk alırlar, komplekslerini tatmin ederler.

Profesör Hinckelberg'in Harry'i mat edişi de böylesi olaylardan biriydi. Olanları aktarmadan edemeyeceğim. Sizden tek dileğim, benden öğrendiklerinizi rastlayabildiğiniz herkese anlatmanızdır.

 

Bizim oturduğumuz yerin adı "White Hart"

Yolgeçen hanı gibidir..

Sürekli sakinleri gibi, gelip-geçenleri de bilim ve yazın dünyasının ünlüleridir. White Hart'ın tek bar-lokantası olan Drew'da, bir de özel imza defteri bulunur, geçip gidenlerin görece daha ünlülerinin imzalarını anı niyetine atmaları için...

White Hart'a gelenler ya kendi özgür iradeleriyle, eli boş gelirler, ya da kendilerini tanıtan kartvizitler taşırlar. Eliboş gelenler başkalarından kartvizit istemeyecek kadar çekingen ya da herkesin kendilerini tanımak zorunda olduğunu düşünecek kadar ünlüdürler. Bir keresinde, sıkılgan bir Nobel Ödülü sahibi, barın köşesinde iki saat oturmuş, kimseyle konuşmamış, kimsenin aldırışına da hedef olmamıştı. Neden sonra, biri kalkıp onu tanımıştı da herkese tanıştırmıştı.

Profesör Hinckelberg'in White Hart'a geldiği günü dün gibi anımsıyorum. Upuzun, kuyruklu bir Cadillacla gelip dayanmıştı, White Hart'ın doğru-dürüst tek toplanma yeri olan Drew'un kapısına... Grosvener Meydanından kiralamıştı Cadillacı... White Hart'ın dar sokaklarından bu kadar geniş bir arabayı nasıl olup da geçirdiği konusunda şaşırmıştım. Ama, hayret, boyası çizilmiş, farları yamrulmuş, kapıları göçertilmiş arabalar da yoktu, Drew'a gelirken izlediği yol üstünde...

Uzun boylu, sırım gibi, güneş-yanığı ciltli bir adamdı. Gören, eylemin sözden daha değerli olduğunu bilen, az konuşup çok iş yapan bir adam sanırdı kendisini... Ama, bu izlenim, Profesör Hinckelberg ağzını açtığında silinip giderdi. 78 hiza ayarlanmış bir pikaba yerleştirilmiş 33'lük bir plak gibiydi. Drew'a ayak basmasını izleyen ilk 10 dakika içinde, anasını, babasını, ailesini, North Virginia üniversitesindeki görevinden bir-yıllık izinli olduğunu, zooloji alanında uzmanlaştığını deniz mikro-organizmaları konusunda Deniz İşleri Bürosu'ndan bir proje aldığını, Londra'dan çok hoşlandığını, ingiliz birasına bayıldığını, White Hart'ta yaptığımız işleri Science dergisinden okuduğunu, siyasetten hoşlanmadığını, Amerikalıların oy verme alışkanlıklarına akıl-sır erdiremediğini, ama herkesin dilediği gibi oy kullanmakta özgür olduğunu, gelmiş-geçmiş en büyük devlet adamının Winston Churchill olduğunu, Amerikan telefonlarının jeton yutmada çok hünerli olduğunu, masamızdaki bardakların her ne hikmetse boş durduğunu öğrenmiştik.

Gerçekten de, son anda profesörün gözleri masamızdaki boş bardaklara takılmasaydı, soluk almadan konuşmaya devam edecekti. Takılınca bir an durakladı, içkilerin tazelenmesi için garsona bir işaret yaptı. Tam ağzını açıp yeniden konuşmaya başlayacakken, araya iki çift lâf da ben sıkıştırabildim nihayet... "Bizim Harry Purvis ayağını denk atsın" diye mırıldandım, "Harry kelime tamamlamadan bu adam cümle tamamlıyor". Az ötede oturan Harry de duymuştu bu söylediklerimi. .. Alnı kırışmıştı. Bir şeyler düşündüğü belliydi. İskemlemde keyifle geri kaykılıp cümbüşün kopmasını beklemeye koyuldum.

Drew başka gecelere kıyasla çok daha kalabalıktı o gece... Bu yüzden de profesörün herkese tanıştırılması epey zaman almıştı. Ünlü kişilerle tanışmak için genellikle başkalarının üstünden atlayan Harry, her nedense, biraz durgun, biraz tutuk, biraz isteksizdi, profesörle tanışmak konusunda... Bizim kulübün genel sekreteri Arthur Vincent bir araya getirdi onları... Tanıştırdı. "Konuşacak çok şeyiniz vardır herhalde" dedi, "ikiniz de bilim adamısınız. Üstelik, Harry'nin başından akıl-almaz, olağanüstü şeyler geçti. Örneğin, posta kutunda Uranyum 235'i nasıl bulduğunu anlatabilirsin profesöre..."

"Profesörün benim bu öykümle fazla ilgileneceğini sanmam" dedi Harry, "Onun da anlatacak çok şeyleri olsa gerek..."

Harry Purvis konuşmaya çağrılacaktı da konuşmayacaktı. Görülmüş, işitilmiş şey değildi bu... Bildiğimiz kişiliğiyle taban tabana zıt bir davranıştı. Çok kafa yordum, Harry'nin bu tutumu üstünde... Kim bilir, belki de pusuya yatmayı tercih etmişti. Profesörü konuşturacak, hatasını yakalayacak, ondan sonra da üstüne atılıp darmaduman edecekti. Evdeki hesap çarşıya uymadı. Profesör Hinckelberg sazı kaptığı gibi çalmaya başladı.

"Çok ilginç" dedi, "Şu anda da üstünde durduğum bir konuyla çok yakından ilgili... Bilimsel bir makale konusu olamayacak durumda... Ama, hiç değilse anlatırsam rahatlarım .Görüşlerinizi de bu arada almış olurum... Bizim çalıştığımız alanlarda gizlilik dereceli damgaları uluorta, her şeye basıyorlar. Neyse ki, Dr. Grinnell'in araştırmalarıyla şimdiye kadar pek ilgilenen çıkmadı. Birisi durumu fark edip de eline 'çok gizli' mühürünü alana kadar bu konuda rahatça konuşabilirim."

Anlatılana göre, Dr. Grinnell, insanlardaki sinir sisteminin kuruluş, işleyiş ve davranışlarını elektrik devresinin kuruluş ve işleyiş biçimiyle açıklamaya çalışan bilim adamlarındandı. Grey Walter ve Shannon gibi, o da, canlı yaratıkların görece basit hareketlerini tekarlayan modeller kurarak çalışmalarını başlatmıştı. Hayatında şimdiye kadar ulaştığı en büyük bilimsel başarı, fare kovalayan ve yüksekten bırakıldığında dört ayağı üstüne düşebilen bir mekanik kediydi. Ama, 'nöral endüksiyon' adını verdiği alanda yaptığı ilginç bir keşif sonucunda, ilk uğraşılarını bir kenara fırlatmış, yepyeni bir yönde çalışmalarını yoğunlaştırmaya başlamıştı. Bilim dilini anlamakta güçlük çekenler için basitleştirip özetlemek gerekirse, hayvanların tutum ve davranışlarının bilfiil denetlenmesi çabasıydı bu...

Biraz bilimsel mürekkep yalamış herkes bilir ki, insan beyninde oluşan tüm süreçler içinde küçük elektrik akımları meydana gelir. Bu karmaşık hareket ve dalgalanmalar gerçi saptanmıştır, ama, nasıl yorumlanmaları gerektiği konusu tartışmaya açıktır. Grinnell 'analiz' yapmanın güçlüklerini bildiği, gerçekleri bulsa bile yıpratıcı biçimde buna karşı çıkılacağını 'bilimsel eşyanın tabiatı' saydığı için hiç yönelmemişti bu yola.. Karmaşık yollardan giderek, sonuçları bakımından çok basit bir şey gerçekleştirmişti. Çeşitli hayvan türlerinin vücutlarına ses kayıt cihazları bağlamış, davranışla ilgili elektrik hareketlerinin kaydedildiği bantlarla bir küçük kütüphane, bir videotek kurmuştu. Voltaj dizaynlarıyla belli davranışların eşleştirilmesi özellikle önemliydi, araştırmanın daha ileri aşamalara geçebilmesi için... Gerekli eşleştirmeleri Dr. Grinnell yapmış belli bir dizaynın sağa doğru hareketi, bir başka dizaynın dairevî hareketi, daha da başka bir dizaynın sola doğru hareketi getirdiğini görmüştü. Belli voltaj dizaynlarıyla belli tutum ve davranışlann bir tür sebep-sonuç ilişkisine girdiklerinin anlaşılması, öğrenilmesi bile başlı başına bilimsel bir zaferdi, Dr. Grinnell için... Ne var ki, Dr. Grinnell çalışmalarını burada kesmemiş, daha da ilerilere götürmek için yoğun bir çabaya girmişti. 'Playback' yapıyordu Grinnell, kaydettiği teyplerle... Teyp geriye çalındığında da, hayvanlar, playback yapılan bir filmdeki gibi, hareketlerini, geriye doğru, ilk başlangıç noktaları yönünde tekrarlıyorlardı. İsteseler de, istemeseler de oluyordu bu...

Nörologlara sorarsanız, belli voltaj dizaynlarıyla ilgili ses saptamalarının geriye doğru oynatılmasının davranışların geriye doğru tekrarlanması sonucunu vermesi, kuramsal düzeyde, geçerli bir

olasılıktır. Ama, aynı nörologlara sorarsanız, sinir sisteminin akıl-sır erdirilemeyen karmaşıklığı yüzünden pratikte gerçekleşemez bu... Bu karşı-çıkışları haklı gösterecek biçimde, Dr. Grinnell'in ilk deneyleri, tepkimeleri görece basit olan ilkel yaşam türleri üstünde gerçekleştirilmişti.

Hinckelberg anlatmaya devam ediyordu: "Ne yazık ki, Dr. Grinnell'in deneylerinden yalnızca birisini izleme olanağını elde ettim. Cam bir yüzey üstüne yerleştirilmiş olan solucana yarım düzine ince tel bağlanmış, onlar da Grinnell'in başında durduğu kumanda paneline ilintilendirilmişti. Solucan çok ağır hareket ediyordu. Komuta panelinde iki düğme vardı. Düğmelere bastığında, solucanın belli yönlere gitmesini sağlıyordu. Sokaktaki adamın gözünde önemsiz sayılabilecek böyle bir deneyin başarıya ulaşması halinde bilim dünyasının çok önemli gelişmelere gebe olacağını, bir bilim adamı olarak hemen oracıkta anlamıştım. George Orwell'in 1984'ünü unutmamıştım. Oradaki iktidar sahiplerinin eline böyle bir araç geçse, nasıl kullanabileceklerini düşünmek bile insanı ürpertmeye yetiyordu. 'Dilerim Tanrıdan, senin şu aracın hiç insanlara uygulanmaz' demiştim, Grinnell'a...

"O sıralarda işim-gücüm başımdan aşkın olduğu için Grinnell'i de, yaptığı o ilginç deneyleri de bir süre sonra unutmuştum. Unutkanlığım tastamam bir yıl gitmişti. Aradan geçen yıl içinde Grinnell'in aracını çok daha geliştirdiğini, ama, her nedense, deneylerinde kullandığı hayvanların vertabrasız olmasına özen gösterdiğini öğrendim bu arada... Bu arada, hareketlerini denetleyip yönlendirdiği hayvanlara verebileceği komutların sayılarını da artırmış, karmaşıklık derecelerini fazlalaştırmıştı. Şaşırtıcı gelebilir, ama, solucan, sümüklüböcek ve sinek gibi çok değişik türden hayvanlar aynı elektronik komutlara benzer biçimde tepkime gösteriyorlardı. İster inanın, ister inanmayın, olan da buydu.

"Dr. Jackson araya girmeseydi, Dr. Grinnell belki bugün bile laboratuarında olacak, ilkel hayvan türlerinden karmaşık türlere uzanan tırmanışını sürdürmeye devam edecekti. Ama, Jackson harika bir adamdı. Belki bazı filmlerini görmüşsünüzdür. Kendileri fazla tanınmadığı için onu çekemeyen, 'reklâm-avcısı' olarak suçlayan bazı bilim adamları vardır. İlgi alanının çok geniş olmasından gocunan, bunun uzmanlaşmayla bağdaşmadığını söyleyenler de vardır. Tanımanızı isterdim, Dr. Jackson'u... Gobi Çölü, Amazon ve Antarktika gibi gizemli ve uzak yerlere sayısız gezi düzenlemiş, bu gezilerin yöneticiliğini bizzat yapmıştır. Olağanüstü bir adamdır kısacası... Kilometrelerce film, fotoğraf çekmiştir bu gezilerinde..". Gördüklerini, gözlediklerini anlattığı kitapların her biri best-seller'dir. Neyse, uzatmıyayım, başkaları ne derlerse desinler,rastlantıyla açıklanmayacak kadar önemli buluşları, keşifleri olmuştur Dr. Jackson'un...

"Açıkçası, Grinnell'in deneylerinin Jackson'un kulağına nasıl gittiğini bilmiyorum. Ama, nasıl duymuşsa duymuş, hemen Grinnell’a koşmuş ve kafasındaki bir proje için onun işbirliğini sağlamış... Karşısındakini çok etkileyen bir inandırma üslûbu vardır Jackson'un... Belki de açılacak ün ve servet kapılarını anlatmıştır ona... Grinnell'in katılımını sağlama bağladıktan sonra da, çalıştıkları kuruluşun yöneticilerini ikna etmiş, projeye destek olmaları için..

"Jackson'la işbirliği yapmaya başladıktan sonra esrarengiz bir havaya bürünmüştü Grinnell... O konuşkan adam gitmiş, yerini yaptığı işi saklayan bambaşka bir adam almıştı. Laboratuardan sızan haberlere göre, aracını en son tekniklerle geliştiriyor, donatıyordu. Harta, daha büyük bir makine üstünde çalıştığının söylentileri bile dolaşıyordu ortalarda... Çok üstüne vardığım zamanlarda, 'Büyük bir avın peşindeyiz' demekle yetiniyordu.

'Yapacaklarını söyledikleri büyük avın hazırlıktan bir yıla yakın sürmüştü. Her işi çabuk görmeye meraklı Jackson zaman geçtikçe sabırsızlanmaya, Grinnell'i sıkboğaz etmeye başlıyordu. Ama, sonunda, her şey bitmiş hazırlıklar tamamlanmıştı. En son aldığım haber, Afrika'da bilinmeyen bir yere doğru, içinde ne olduğunu kimsenin bilmediği büyük karton kutularla çıktıkları yolundaydı.

"Anladınız değil mi, ne yapmak istediklerini? Jackson, yapacakları işin büyüklüğünün kamuoyunda duyulmasının yaratacağı şok etkisini en azda tutabilmek için, besbelli, yaptıkları çalışmaların basına önceden sızmaması için gereken her önlemi almıştı. Zaman zaman sızdırılan haberlerin tümü yalandı. Gerçekten ne yaptıklarını gizlemek için bizi yanlış yola sevk etmişti. 'Herhalde Grinnell'in araçlarını kullanarak yaban hayvanlarının resimlerini çekecek' diye düşünmüştü çoğumuz. .. Gözü dönmüş durumda insanların üstüne saldıran bir aslan, kaplan, fil ya da gergedana Grinnell'in tellerini, elektronlarını bağlamanın mümkün olmadığını, bir telsiz alıcı-vericiyle bu işi yapmanın da olanaksız olduğunu bildiğimiz için, bu ihtimal üstünde hiç kafa yormamış, Jackson'un bizi yönelttiği düşünce çizgisi üzerinde oyalanmıştık...

"Sandığımdan da akıllı ve ileri görüşlüymüşler... Şimdi her şeyi öğrendikten sonra daha iyi anlıyorum bunu... Deniz suyu çok iyi bir iletkendir. İlk bilmeniz gereken şey bu... İkincisi, meğer Afrika'ya gitmiyorlarmış... Atlas Okyanusu'na çaktırmadan açılabilmek için Afrika'ya gittikleri hikayesini uydurmuşlar... Ama hiç değilse bir konuda aldatmamışlardı bizi. Gerçekten de büyük bir avın peşindeydiler. Olabileceğin en büyüğü bir avın... .

"Bulundukları geminin telsizcisi, telsizin boş bir zamanından yararlanıp Amerika'daki amatör radyocu bir arkadaşıyla sohbete dalmasaydı, belki bugün bile öğrenemeyecektik gerçek niyetlerini. O sohbette söylediklerinden, olayların nasıl geliştiğini çıkartabiliyoruz. Yattan bozma küçük tekneleriyle, ekvator hizası yakınlarına, Afrika'nın Batı kıyısının açıklarında, dünya denizlerinin en derin noktalarından birinin üstüne gelip motorları  stop ettirmişlerdi. Grinnell ucuna elektrotlarını bağladığı balık oltasına benzer aracını denizin derinliklerine salmış, Jackson heyecan ve sabırsızlığı artarak fotoğraf makinesini hazır etmişti.

"Tastamam bir hafta beklediler, avlarının ortaya gelmesini... Bu sabırsız bekleyiş içinde sinirler de iyiden iyiye törpülenmişti. Sonra, birdenbire, Grinnell'in makinesindeki ibrelerin oynamaya başladığı görüldü. Uzun bekleyişlerinden sonra canlanıvermişlerdi birdenbire... Elektrodların etki alanına bir canlının girdiği besbelliydi.

"Elektrikli kabloyu yavaş yavaş yukarı çekmeye başladılar ondan sonra... Mürettebat başlarda bu deli bilim adamlarının balık avladıklarını sanıp pek aldırmamışlardı olup bitenlere... Ama, denizin derin karanlıklarından bir şeylerin çıkmaya başladığını hissettiklerinde ilginin yerini heyecan, heyecanın yerini korku, korkunun yerini panik almaya başlamıştı. Herkes güverteye toplanınca telsizcinin telsizi de boş;kalmıştı.Denizin en derin ve karanlık yerinin tepesine tünemiş panik içindeki bir telsizcinin, ayakları toprağa bastığı için ne kadar mutlu olduğunu takdir etmek durumunda bulunmayan 'karaya oturmuş' bir arkadaşını araması, onun sesini duymakla biraz olsun güven kazanmaya çalışması kadar doğal ne olabilir? Jackson istediği kadar yayın yasağı koysun, bu saatten sonra kim dinlerdi onu?

"Biraz sonra kaşılaştıkları manzarayı anlatmak için hiç bir çaba harcamaya gerek duymuyorum. Bu işin en büyük ustası, benden çok önce kaleme aldı bunu... Telsizciden Amerika'ya, Amerika'dan da bana ulaşan raporun içeriğini öğrenince, eve koşup Herman Melville'in Moby Dick'ini indirdim raftan... Heyecanla, o sahnenin anlatıldığı pasajı bulup okudum. Tek okuyuşta ezberime girdi o satırlar... Bir daha da çıkmadı...

"Büyük usta Melville şöyle yazmıştı: 'Birkaç yüz metre uzunluğunda, neredeyse göz alabildiğince uzanan şekilsiz, krem renkli bir kitle suyun üstünde yüzüyordu. Tam karnından, bir yılan yuvasını andırır biçimde, çok sayıda kol fişkırıyordu. Her biri ayrı biçimde, ayrı yönde kıvranıyordu bu kollar.. .Yakına gelecek avları yakalamak ister gibi bir kıvranış, bir arayıştı bu...'

"Evet. Anladınız, değil mi? Grinnell'la Jackson yaşayan hayvanların en büyüğü ve en gizemlisi olan dev mürekkep balığının peşine düşmüşlerdi. Kuşkunuz olmasın, hayvanların en büyüğüdür Bathyteuthis... Yem oldukları sperm balinaları kadar ağır değildirler, ama, boyları birkaç kat fazladır.

"Evet. Grinnell'Ia Jackson hiç bir insanın böylesi ideal koşullarda göz göze gelmediği bu deniz azmanıyla karşı karşıya kalmışlardı,uzun bekleyişlerinin sonunda... Grinnell komuta panelinin başına oturmuş, büyük bir sükûnetle azman yaratığı istediği biçimde hareket ettirirken, Jacksonda makinesini çalıştırmış, hayvanın filmlerini, fotoğraflarını çekiyordu. İçinde bulunduktan teknenin üç katı büyüklükte olmasına rağmen, hayvanın onlara hiçbir tehlikesi yoktu.Grinnell daha da rahattı. Laboratuardaki mikro-organizmaları oynattığı rahatlıkta, tıpkı bir kuklacı gibi, dev mürekkep balığına dilediğini yaptırıyordu, işleri bitince hayvanı tekrar denizin derinliklerine, eski hayatına yollardı. Olur biterdi.

"O filmi ele geçirmek için paramın tamâmını, yaşamımın yarısını veririm doğrusu. Bırakınız bilimsel değerini, Hollywood'da elini öpene servet karşılığı satarsın. Jackson çok iyi anlamıştı, bu işin maddî yönünü... Ondan sonra olanlarda da kesinkes suçu yoktu..."

Durdu, Profesör Hinckelberg... Önce derin bir nefes aldı, sonra da içkisinden heybetli bir yudum...

"Zavallı Grinnell" dedi, "Ne suç varsa onun... Laboratuarından dışarıya çıkmaya pek alışkın olmadığı için, normal olarak alması gereken bir önlemi almayı unutmuştu. Elektrikli araçlarla çalışırken, kontak ihtimaline karşı insan yanında yedek sigorta bulundurmaz mı?"

Yine durup nefes aldı. Devam etti: "Mürekkep balığı da haklı... Biri beni de itip kaksa, ben de aynı tepkiyi gösterirdim."

Sonra ekledi: "O filmi görmek isterdim. Acaba, Jackson sonuna kadar çekime devam etti mi?"

Bilim Dergisi - Ocak 1983

Arthur C.Clarke
  Ana Sayfa  |  Yeni Kitaplar  |  Arama  |  Öyküler  |  Yazarlar  |  Sanal Kitaplar  |  Makaleler  
  Bilimsel Yazılar | Ödüller | Forum | Yayınevleri | e-Posta