|
Aslında dertli olduğum için bu kadar uzattım giriş faslını...
Harry Purvis dostumuzla daha önce tanışmıştınız. Akıl-almaz,
olağandışı öyküler anlatmada üstüne olmadığını herhalde tahmin etmişsinizdir.
Gerçi biraz abartır ama, yine de bu işin üstad-ı azamıdır.
Kolay çıkmamıştır Harry tahtına…
Kendisi gibi abartarak öykü anlatanlarla kıyasıya mücadelesi
olmuştur. Kimi zaman yenilmiş, güneşinin tutulduğunu görmüştür. Bizim gibi
yetenekleri sıradan kişiler, büyük ustaların yenildiklerini, mahcup duruma
düştüklerini görmekten büyük zevk alırlar, komplekslerini tatmin ederler.
Profesör Hinckelberg'in Harry'i mat edişi de böylesi olaylardan
biriydi. Olanları aktarmadan edemeyeceğim. Sizden tek dileğim, benden
öğrendiklerinizi rastlayabildiğiniz herkese anlatmanızdır.
Bizim oturduğumuz yerin adı "White Hart"
Yolgeçen hanı gibidir..
Sürekli sakinleri gibi, gelip-geçenleri de bilim ve yazın
dünyasının ünlüleridir. White Hart'ın tek bar-lokantası olan Drew'da, bir de
özel imza defteri bulunur, geçip gidenlerin görece daha ünlülerinin imzalarını
anı niyetine atmaları için...
White Hart'a gelenler ya kendi özgür iradeleriyle, eli boş
gelirler, ya da kendilerini tanıtan kartvizitler taşırlar. Eliboş gelenler
başkalarından kartvizit istemeyecek kadar çekingen ya da herkesin kendilerini
tanımak zorunda olduğunu düşünecek kadar ünlüdürler. Bir keresinde, sıkılgan bir
Nobel Ödülü sahibi, barın köşesinde iki saat oturmuş, kimseyle konuşmamış,
kimsenin aldırışına da hedef olmamıştı. Neden sonra, biri kalkıp onu tanımıştı
da herkese tanıştırmıştı.
Profesör Hinckelberg'in White Hart'a geldiği günü dün gibi
anımsıyorum. Upuzun, kuyruklu bir Cadillacla gelip dayanmıştı, White Hart'ın
doğru-dürüst tek toplanma yeri olan Drew'un kapısına... Grosvener Meydanından
kiralamıştı Cadillacı... White Hart'ın dar sokaklarından bu kadar geniş bir
arabayı nasıl olup da geçirdiği konusunda şaşırmıştım. Ama, hayret, boyası
çizilmiş, farları yamrulmuş, kapıları göçertilmiş arabalar da yoktu, Drew'a
gelirken izlediği yol üstünde...
Uzun boylu, sırım gibi, güneş-yanığı ciltli bir adamdı. Gören,
eylemin sözden daha değerli olduğunu bilen, az konuşup çok iş yapan bir adam
sanırdı kendisini... Ama, bu izlenim, Profesör Hinckelberg ağzını açtığında
silinip giderdi. 78 hiza ayarlanmış bir pikaba yerleştirilmiş 33'lük bir plak
gibiydi. Drew'a ayak basmasını izleyen ilk 10 dakika içinde, anasını, babasını,
ailesini, North Virginia üniversitesindeki görevinden bir-yıllık izinli
olduğunu, zooloji alanında uzmanlaştığını deniz mikro-organizmaları konusunda
Deniz İşleri Bürosu'ndan bir proje aldığını, Londra'dan çok hoşlandığını,
ingiliz birasına bayıldığını, White Hart'ta yaptığımız işleri Science
dergisinden okuduğunu, siyasetten hoşlanmadığını, Amerikalıların oy verme
alışkanlıklarına akıl-sır erdiremediğini, ama herkesin dilediği gibi oy
kullanmakta özgür olduğunu, gelmiş-geçmiş en büyük devlet adamının Winston
Churchill olduğunu, Amerikan telefonlarının jeton yutmada çok hünerli olduğunu,
masamızdaki bardakların her ne hikmetse boş durduğunu öğrenmiştik.
Gerçekten de, son anda profesörün gözleri masamızdaki boş
bardaklara takılmasaydı, soluk almadan konuşmaya devam edecekti. Takılınca bir
an durakladı, içkilerin tazelenmesi için garsona bir işaret yaptı. Tam ağzını
açıp yeniden konuşmaya başlayacakken, araya iki çift lâf da ben sıkıştırabildim
nihayet... "Bizim Harry Purvis ayağını denk atsın" diye mırıldandım, "Harry
kelime tamamlamadan bu adam cümle tamamlıyor". Az ötede oturan Harry de duymuştu
bu söylediklerimi. .. Alnı kırışmıştı. Bir şeyler düşündüğü belliydi. İskemlemde
keyifle geri kaykılıp cümbüşün kopmasını beklemeye koyuldum.
Drew başka gecelere kıyasla çok daha kalabalıktı o gece... Bu
yüzden de profesörün herkese tanıştırılması epey zaman almıştı. Ünlü kişilerle
tanışmak için genellikle başkalarının üstünden atlayan Harry, her nedense, biraz
durgun, biraz tutuk, biraz isteksizdi, profesörle tanışmak konusunda... Bizim
kulübün genel sekreteri Arthur Vincent bir araya getirdi onları... Tanıştırdı.
"Konuşacak çok şeyiniz vardır herhalde" dedi, "ikiniz de bilim adamısınız.
Üstelik, Harry'nin başından akıl-almaz, olağanüstü şeyler geçti. Örneğin, posta
kutunda Uranyum 235'i nasıl bulduğunu anlatabilirsin profesöre..."
"Profesörün benim bu öykümle fazla ilgileneceğini sanmam" dedi
Harry, "Onun da anlatacak çok şeyleri olsa gerek..."
Harry Purvis konuşmaya çağrılacaktı da konuşmayacaktı. Görülmüş,
işitilmiş şey değildi bu... Bildiğimiz kişiliğiyle taban tabana zıt bir
davranıştı. Çok kafa yordum, Harry'nin bu tutumu üstünde... Kim bilir, belki de
pusuya yatmayı tercih etmişti. Profesörü konuşturacak, hatasını yakalayacak,
ondan sonra da üstüne atılıp darmaduman edecekti. Evdeki hesap çarşıya uymadı.
Profesör Hinckelberg sazı kaptığı gibi çalmaya başladı.
"Çok ilginç" dedi, "Şu anda da üstünde durduğum bir konuyla çok
yakından ilgili... Bilimsel bir makale konusu olamayacak durumda... Ama, hiç
değilse anlatırsam rahatlarım .Görüşlerinizi de bu arada almış olurum... Bizim
çalıştığımız alanlarda gizlilik dereceli damgaları uluorta, her şeye basıyorlar.
Neyse ki, Dr. Grinnell'in araştırmalarıyla şimdiye kadar pek ilgilenen çıkmadı.
Birisi durumu fark edip de eline 'çok gizli' mühürünü alana kadar bu konuda
rahatça konuşabilirim."
Anlatılana göre, Dr. Grinnell, insanlardaki sinir sisteminin
kuruluş, işleyiş ve davranışlarını elektrik devresinin kuruluş ve işleyiş
biçimiyle açıklamaya çalışan bilim adamlarındandı. Grey Walter ve Shannon gibi,
o da, canlı yaratıkların görece basit hareketlerini tekarlayan modeller kurarak
çalışmalarını başlatmıştı. Hayatında şimdiye kadar ulaştığı en büyük bilimsel
başarı, fare kovalayan ve yüksekten bırakıldığında dört ayağı üstüne düşebilen
bir mekanik kediydi. Ama, 'nöral endüksiyon' adını verdiği alanda yaptığı ilginç
bir keşif sonucunda, ilk uğraşılarını bir kenara fırlatmış, yepyeni bir yönde
çalışmalarını yoğunlaştırmaya başlamıştı. Bilim dilini anlamakta güçlük çekenler
için basitleştirip özetlemek gerekirse, hayvanların tutum ve davranışlarının
bilfiil denetlenmesi çabasıydı bu...
Biraz bilimsel mürekkep yalamış herkes bilir ki, insan beyninde
oluşan tüm süreçler içinde küçük elektrik akımları meydana gelir. Bu karmaşık
hareket ve dalgalanmalar gerçi saptanmıştır, ama, nasıl yorumlanmaları gerektiği
konusu tartışmaya açıktır. Grinnell 'analiz' yapmanın güçlüklerini bildiği,
gerçekleri bulsa bile yıpratıcı biçimde buna karşı çıkılacağını 'bilimsel
eşyanın tabiatı' saydığı için hiç yönelmemişti bu yola.. Karmaşık yollardan
giderek, sonuçları bakımından çok basit bir şey gerçekleştirmişti. Çeşitli
hayvan türlerinin vücutlarına ses kayıt cihazları bağlamış, davranışla ilgili
elektrik hareketlerinin kaydedildiği bantlarla bir küçük kütüphane, bir videotek
kurmuştu. Voltaj dizaynlarıyla belli davranışların eşleştirilmesi özellikle
önemliydi, araştırmanın daha ileri aşamalara geçebilmesi için... Gerekli
eşleştirmeleri Dr. Grinnell yapmış belli bir dizaynın sağa doğru hareketi, bir
başka dizaynın dairevî hareketi, daha da başka bir dizaynın sola doğru hareketi
getirdiğini görmüştü. Belli voltaj dizaynlarıyla belli tutum ve davranışlann bir
tür sebep-sonuç ilişkisine girdiklerinin anlaşılması, öğrenilmesi bile başlı
başına bilimsel bir zaferdi, Dr. Grinnell için... Ne var ki, Dr. Grinnell
çalışmalarını burada kesmemiş, daha da ilerilere götürmek için yoğun bir çabaya
girmişti. 'Playback' yapıyordu Grinnell, kaydettiği teyplerle... Teyp geriye
çalındığında da, hayvanlar, playback yapılan bir filmdeki gibi, hareketlerini,
geriye doğru, ilk başlangıç noktaları yönünde tekrarlıyorlardı. İsteseler de,
istemeseler de oluyordu bu...
Nörologlara sorarsanız, belli voltaj dizaynlarıyla ilgili ses
saptamalarının geriye doğru oynatılmasının davranışların geriye doğru
tekrarlanması sonucunu vermesi, kuramsal düzeyde, geçerli bir
olasılıktır. Ama, aynı nörologlara sorarsanız, sinir sisteminin
akıl-sır erdirilemeyen karmaşıklığı yüzünden pratikte gerçekleşemez bu... Bu
karşı-çıkışları haklı gösterecek biçimde, Dr. Grinnell'in ilk deneyleri,
tepkimeleri görece basit olan ilkel yaşam türleri üstünde gerçekleştirilmişti.
Hinckelberg anlatmaya devam ediyordu: "Ne yazık ki, Dr.
Grinnell'in deneylerinden yalnızca birisini izleme olanağını elde ettim. Cam bir
yüzey üstüne yerleştirilmiş olan solucana yarım düzine ince tel bağlanmış, onlar
da Grinnell'in başında durduğu kumanda paneline ilintilendirilmişti. Solucan çok
ağır hareket ediyordu. Komuta panelinde iki düğme vardı. Düğmelere bastığında,
solucanın belli yönlere gitmesini sağlıyordu. Sokaktaki adamın gözünde önemsiz
sayılabilecek böyle bir deneyin başarıya ulaşması halinde bilim dünyasının çok
önemli gelişmelere gebe olacağını, bir bilim adamı olarak hemen oracıkta
anlamıştım. George Orwell'in 1984'ünü unutmamıştım. Oradaki iktidar sahiplerinin
eline böyle bir araç geçse, nasıl kullanabileceklerini düşünmek bile insanı
ürpertmeye yetiyordu. 'Dilerim Tanrıdan, senin şu aracın hiç insanlara
uygulanmaz' demiştim, Grinnell'a...
"O sıralarda işim-gücüm başımdan aşkın olduğu için Grinnell'i de,
yaptığı o ilginç deneyleri de bir süre sonra unutmuştum. Unutkanlığım tastamam
bir yıl gitmişti. Aradan geçen yıl içinde Grinnell'in aracını çok daha
geliştirdiğini, ama, her nedense, deneylerinde kullandığı hayvanların
vertabrasız olmasına özen gösterdiğini öğrendim bu arada... Bu arada,
hareketlerini denetleyip yönlendirdiği hayvanlara verebileceği komutların
sayılarını da artırmış, karmaşıklık derecelerini fazlalaştırmıştı. Şaşırtıcı
gelebilir, ama, solucan, sümüklüböcek ve sinek gibi çok değişik türden hayvanlar
aynı elektronik komutlara benzer biçimde tepkime gösteriyorlardı. İster inanın,
ister inanmayın, olan da buydu.
"Dr. Jackson araya girmeseydi, Dr. Grinnell belki bugün bile
laboratuarında olacak, ilkel hayvan türlerinden karmaşık türlere uzanan
tırmanışını sürdürmeye devam edecekti. Ama, Jackson harika bir adamdı. Belki
bazı filmlerini görmüşsünüzdür. Kendileri fazla tanınmadığı için onu çekemeyen,
'reklâm-avcısı' olarak suçlayan bazı bilim adamları vardır. İlgi alanının çok
geniş olmasından gocunan, bunun uzmanlaşmayla bağdaşmadığını söyleyenler de
vardır. Tanımanızı isterdim, Dr. Jackson'u... Gobi Çölü, Amazon ve Antarktika
gibi gizemli ve uzak yerlere sayısız gezi düzenlemiş, bu gezilerin
yöneticiliğini bizzat yapmıştır. Olağanüstü bir adamdır kısacası...
Kilometrelerce film, fotoğraf çekmiştir bu gezilerinde..". Gördüklerini,
gözlediklerini anlattığı kitapların her biri best-seller'dir. Neyse, uzatmıyayım,
başkaları ne derlerse desinler,rastlantıyla açıklanmayacak kadar önemli
buluşları, keşifleri olmuştur Dr. Jackson'un...
"Açıkçası, Grinnell'in deneylerinin Jackson'un kulağına nasıl
gittiğini bilmiyorum. Ama, nasıl duymuşsa duymuş, hemen Grinnell’a koşmuş ve
kafasındaki bir proje için onun işbirliğini sağlamış... Karşısındakini çok
etkileyen bir inandırma üslûbu vardır Jackson'un... Belki de açılacak ün ve
servet kapılarını anlatmıştır ona... Grinnell'in katılımını sağlama bağladıktan
sonra da, çalıştıkları kuruluşun yöneticilerini ikna etmiş, projeye destek
olmaları için..
"Jackson'la işbirliği yapmaya başladıktan sonra esrarengiz bir
havaya bürünmüştü Grinnell... O konuşkan adam gitmiş, yerini yaptığı işi
saklayan bambaşka bir adam almıştı. Laboratuardan sızan haberlere göre, aracını
en son tekniklerle geliştiriyor, donatıyordu. Harta, daha büyük bir makine
üstünde çalıştığının söylentileri bile dolaşıyordu ortalarda... Çok üstüne
vardığım zamanlarda, 'Büyük bir avın peşindeyiz' demekle yetiniyordu.
'Yapacaklarını söyledikleri büyük avın hazırlıktan bir yıla yakın
sürmüştü. Her işi çabuk görmeye meraklı Jackson zaman geçtikçe sabırsızlanmaya,
Grinnell'i sıkboğaz etmeye başlıyordu. Ama, sonunda, her şey bitmiş hazırlıklar
tamamlanmıştı. En son aldığım haber, Afrika'da bilinmeyen bir yere doğru, içinde
ne olduğunu kimsenin bilmediği büyük karton kutularla çıktıkları yolundaydı.
"Anladınız değil mi, ne yapmak istediklerini? Jackson, yapacakları
işin büyüklüğünün kamuoyunda duyulmasının yaratacağı şok etkisini en azda
tutabilmek için, besbelli, yaptıkları çalışmaların basına önceden sızmaması için
gereken her önlemi almıştı. Zaman zaman sızdırılan haberlerin tümü yalandı.
Gerçekten ne yaptıklarını gizlemek için bizi yanlış yola sevk etmişti. 'Herhalde
Grinnell'in araçlarını kullanarak yaban hayvanlarının resimlerini çekecek' diye
düşünmüştü çoğumuz. .. Gözü dönmüş durumda insanların üstüne saldıran bir aslan,
kaplan, fil ya da gergedana Grinnell'in tellerini, elektronlarını bağlamanın
mümkün olmadığını, bir telsiz alıcı-vericiyle bu işi yapmanın da olanaksız
olduğunu bildiğimiz için, bu ihtimal üstünde hiç kafa yormamış, Jackson'un bizi
yönelttiği düşünce çizgisi üzerinde oyalanmıştık...
"Sandığımdan da akıllı ve ileri görüşlüymüşler... Şimdi her şeyi
öğrendikten sonra daha iyi anlıyorum bunu... Deniz suyu çok iyi bir iletkendir.
İlk bilmeniz gereken şey bu... İkincisi, meğer Afrika'ya gitmiyorlarmış... Atlas
Okyanusu'na çaktırmadan açılabilmek için Afrika'ya gittikleri hikayesini
uydurmuşlar... Ama hiç değilse bir konuda aldatmamışlardı bizi. Gerçekten de
büyük bir avın peşindeydiler. Olabileceğin en büyüğü bir avın... .
"Bulundukları geminin telsizcisi, telsizin boş bir zamanından
yararlanıp Amerika'daki amatör radyocu bir arkadaşıyla sohbete dalmasaydı, belki
bugün bile öğrenemeyecektik gerçek niyetlerini. O sohbette söylediklerinden,
olayların nasıl geliştiğini çıkartabiliyoruz. Yattan bozma küçük tekneleriyle,
ekvator hizası yakınlarına, Afrika'nın Batı kıyısının açıklarında, dünya
denizlerinin en derin noktalarından birinin üstüne gelip motorları stop
ettirmişlerdi. Grinnell ucuna elektrotlarını bağladığı balık oltasına benzer
aracını denizin derinliklerine salmış, Jackson heyecan ve sabırsızlığı artarak
fotoğraf makinesini hazır etmişti.
"Tastamam bir hafta beklediler, avlarının ortaya gelmesini... Bu
sabırsız bekleyiş içinde sinirler de iyiden iyiye törpülenmişti. Sonra,
birdenbire, Grinnell'in makinesindeki ibrelerin oynamaya başladığı görüldü. Uzun
bekleyişlerinden sonra canlanıvermişlerdi birdenbire... Elektrodların etki
alanına bir canlının girdiği besbelliydi.
"Elektrikli kabloyu yavaş yavaş yukarı çekmeye başladılar ondan
sonra... Mürettebat başlarda bu deli bilim adamlarının balık avladıklarını sanıp
pek aldırmamışlardı olup bitenlere... Ama, denizin derin karanlıklarından bir
şeylerin çıkmaya başladığını hissettiklerinde ilginin yerini heyecan, heyecanın
yerini korku, korkunun yerini panik almaya başlamıştı. Herkes güverteye
toplanınca telsizcinin telsizi de boş;kalmıştı.Denizin en derin ve karanlık
yerinin tepesine tünemiş panik içindeki bir telsizcinin, ayakları toprağa
bastığı için ne kadar mutlu olduğunu takdir etmek durumunda bulunmayan 'karaya
oturmuş' bir arkadaşını araması, onun sesini duymakla biraz olsun güven
kazanmaya çalışması kadar doğal ne olabilir? Jackson istediği kadar yayın yasağı
koysun, bu saatten sonra kim dinlerdi onu?
"Biraz sonra kaşılaştıkları manzarayı anlatmak için hiç bir çaba
harcamaya gerek duymuyorum. Bu işin en büyük ustası, benden çok önce kaleme aldı
bunu... Telsizciden Amerika'ya, Amerika'dan da bana ulaşan raporun içeriğini
öğrenince, eve koşup Herman Melville'in Moby Dick'ini indirdim raftan...
Heyecanla, o sahnenin anlatıldığı pasajı bulup okudum. Tek okuyuşta ezberime
girdi o satırlar... Bir daha da çıkmadı...
"Büyük usta Melville şöyle yazmıştı: 'Birkaç yüz metre
uzunluğunda, neredeyse göz alabildiğince uzanan şekilsiz, krem renkli bir kitle
suyun üstünde yüzüyordu. Tam karnından, bir yılan yuvasını andırır biçimde, çok
sayıda kol fişkırıyordu. Her biri ayrı biçimde, ayrı yönde kıvranıyordu bu
kollar.. .Yakına gelecek avları yakalamak ister gibi bir kıvranış, bir arayıştı
bu...'
"Evet. Anladınız, değil mi? Grinnell'la Jackson yaşayan
hayvanların en büyüğü ve en gizemlisi olan dev mürekkep balığının peşine
düşmüşlerdi. Kuşkunuz olmasın, hayvanların en büyüğüdür Bathyteuthis... Yem
oldukları sperm balinaları kadar ağır değildirler, ama, boyları birkaç kat
fazladır.
"Evet. Grinnell'Ia Jackson hiç bir insanın böylesi ideal
koşullarda göz göze gelmediği bu deniz azmanıyla karşı karşıya kalmışlardı,uzun
bekleyişlerinin sonunda... Grinnell komuta panelinin başına oturmuş, büyük bir
sükûnetle azman yaratığı istediği biçimde hareket ettirirken, Jacksonda
makinesini çalıştırmış, hayvanın filmlerini, fotoğraflarını çekiyordu. İçinde
bulunduktan teknenin üç katı büyüklükte olmasına rağmen, hayvanın onlara hiçbir
tehlikesi yoktu.Grinnell daha da rahattı. Laboratuardaki mikro-organizmaları
oynattığı rahatlıkta, tıpkı bir kuklacı gibi, dev mürekkep balığına dilediğini
yaptırıyordu, işleri bitince hayvanı tekrar denizin derinliklerine, eski
hayatına yollardı. Olur biterdi.
"O filmi ele geçirmek için paramın tamâmını, yaşamımın yarısını
veririm doğrusu. Bırakınız bilimsel değerini, Hollywood'da elini öpene servet
karşılığı satarsın. Jackson çok iyi anlamıştı, bu işin maddî yönünü... Ondan
sonra olanlarda da kesinkes suçu yoktu..."
Durdu, Profesör Hinckelberg... Önce derin bir nefes aldı, sonra da
içkisinden heybetli bir yudum...
"Zavallı Grinnell" dedi, "Ne suç varsa onun... Laboratuarından
dışarıya çıkmaya pek alışkın olmadığı için, normal olarak alması gereken bir
önlemi almayı unutmuştu. Elektrikli araçlarla çalışırken, kontak ihtimaline
karşı insan yanında yedek sigorta bulundurmaz mı?"
Yine durup nefes aldı. Devam etti: "Mürekkep balığı da haklı...
Biri beni de itip kaksa, ben de aynı tepkiyi gösterirdim."
Sonra ekledi: "O filmi görmek isterdim. Acaba, Jackson sonuna
kadar çekime devam etti mi?" |