|
Plüton'da
gece. Keskin ve belirgin ufuk çizgisi, görüş alanım
boyunca uzanıyor. Bu kırık çizginin altında
yıldızların ışığında donuk, grimsi görünen beyaz kar
var. üstünde uzayın karanlığı ve parlak yıldızlar.
Sivri uçlu donmuş bir dağ sırasının ardından soğuk
beyaz noktacıklar halinde teker teker, küme küme,
sütun sütun yıldızlar fışkırıyor. Hareketleri yavaş,
ama izlenebiliyor. Ancak devamlı bakan bir gözün
farkedebileceği bir hızla hareket ediyorlar. Bunda
bir yanlışlık var. Plüto'nun dönme süresi uzun. 6,39
gün. Benim için zaman yavaşladı herhalde. Durmuş olmalıydı.
Hata mı ettim diye düşünüyorum.
Gezegenin küçük oluşu ufku yakınlaştırıyor.
Mesafeleri bu-lanıklaştıracak bir atmosfer dumanın
yokluğu daha da yakınlaşmasına yol açıyor. İki sivri
tepe, savaşçı bir yamyamın törpülenmiş dişleri gibi
yıldız öbeğinin içine uzanıyor. Birden tepelerin
arasındaki boşlukta parlak bir nokta beliriyor.
Oldukça kısık renkli, herhangi bir yıldızdan daha
büyük olmayan noktasına rağmen Güneş'i çıkarıyorum.
Güneş, donmuş tepelerin arasında soğuk bir nokta
halinde parlıyor, kayalardan kurtulup gözlerime
ulaşıyor.
Güneş gitti, yıldız bölgesi kaydı. Dalmış
olacağım.
Öyle görünüyor.
Bir hata mı yaptım? Yaptıysam da ölmem ya.
Delirebilirim olsa olsa.
Delirecek gibi hissetmiyorum. Hiçbir şey
hissetmiyorum; ne acı, ne sızı, ne yenilgi, ne
keder, ne korku. Acıma bile hissetmiyorum. Ama — Şu
hale bak.
Grimsi beyaza karşı grimsi beyaz: kısa, geniş ve
konik iniş modülü göz hattımın altındaki buzlu bir
ovada yarısına kadar gömülü duruyor. Ben de burada
durmuş doğuya bakıyor, bekliyorum.
Kıssadan hisse: Ölmek istememenin sonu budur
işte.
Plüton en uzak gezegen değildi. On yıl önce,
1979'da öyle olmaktan çıkmıştı. Plüton şimdi hadid
noktasında, Güneş'e ve Dünya'ya, olabileceği kadar
yakındı. Böyle bir fırsat değerlendirilmezse çok
yazık olurdu.
Biz de kalkıp geldik. Bir iyon jetinin üstüne
yerleştirilmiş plastikten şişirme bir çadırın içinde
bir buçuk yıl geçirdik. Bu kadar uzun süre birlikte
olunca, üstelik hemen hiç yalnız kalamadığımız bir
durumda birbirimizden nefret etmemiz gerekirdi.
Etmedik. BM psikoloji ekibi iyi bir seçim yapmış
olacak.
Ama var ya, birkaç dakikalığına da olsa
ötekilerin gözünden uzakta kalabilsen... İş olsun
dîye, öylesine, tahmin edilemeyecek bir şey
yapabilsen... Yeni bir dünya sonsuz sürprizlerle
dolu olabilirdi. Aslına bakılırsa bizim laboratuvar
deneylerinden geçmiş araçlarımız da öyle.
Hiçbirimizin iniş modülünün altındaki Nerva-K'ye
gerçekten güvendiğini sanmıyorum.
Başından al. Uzaydaki uzun yolculuklarda, uzun
sürelerle küçük itişler yapan iyon jetleri
kullanılıyor. Bizim gemideki gibi iyon jetleri
yıllardır kullanılıyor. Çekimin maddi olarak
Dünya'nınkinden düşük olduğu yerlere güvenililir
kimyasal roketlerle inilir. Dünya'ya ve Venüs'e
yapılacak inişlerde ısı perdeleri ve atmosferin
frenleme gücü kullanılır. Gaz devrelerine
inerken...inen kim?
Nerva türü fızyon roketleri, itişin ve
yeterliliğin geçer akçe olduğu Dünya'dan kalkışlarda
kullanılır sadece: Enerjili bir inişte uyum ve
manevra yeteneği çok önemlidir. Kütlesi büyük bir
gezegende ise frenlemeye izin verecek bir atmosfer
her zaman vardır.
Plüton'da yoktu.
Plüton söz konusu olduğunda bizi oraya indirip
geri getirecek kimyasal jetler o kadar uzun yolda
taşınamayacak kadar ağırdı. Bize manevra yeteneği
yüksek, tepkime kütlesi olarak hidrojen kullanan
Nerva tipi atomik bir roket motoru gerekliydi.
Bulduk da. Ama güvenemiyorduk.
Jerome Glass'le ben, Sammy Gross'u yörüngede
bırakarak aşağı indik. O biraz hayıflandı tabii.
Sızlanmaya daha yola çıkarken başlamıştı ve bir
buçuk yıl sürdürdü. Ama birinin kalması gerekiyordu.
Birinin Dünya'ya dönüş aracında kalıp, aksayan bir
şey varsa düzeltmesi, Dünya'yla haberleşmeyi
sürdürmesi ve Plüton'un gerçek sırrını çözecek
bombaları ateşlemesi gerekiyordu.
O sırrı hiçbir zaman çözemedik. Plüton onca
kütleyi nereden alıyordu? Gezegen hakkı olandan on
kat daha yoğundu. Bombalarla bunu çözebilirdik,
tıpkı geçen yüzyılda Dünya'nın sırrını çözdükleri
gibi. Dünya'nın gövdesi boyunca uzanan deprem
dalgacıklarının haritasını çıkarmışlardı. Gerçi bu
dalgacıklar Krakatoa patlaması gibi doğal
nedenlerden kaynaklanıyordu, Plüton'daysa aynı işi
bombalar görecekti. Daha da iyi olacaktı.
Dağın iki azı dişi arasından aniden parlak bir
güneş yıldızı parıldıyor. Bakalım gece nöbetim sona
erdiğinde cevapları bulmuş olacaklar mı?
Gökyüzü sıçrayıp sakinleşiyor ve...
Doğuya, gemiyi indirdiğimiz taraftaki ovaya
bakıyorum. Ova ve arkadaki dağlar Atlantis gibi
batıyor sanki: Akıp duran yıldızların yarattığı bir
serap. Jerome, ben ve batık gemi, karanlık
gökyüzünde durmadan aşağı kayıyoruz.
Nerva K kusursuzdu. Çeşitli donmuş gaz tabakaları
arasında kendimize bir yol eritmek ve üzerine
inebileceğimiz sağlam bir yer bulmak için birkaç
dakika dönüp dolandık. Yoğunlaşanuçucular çevremizde
buharlaşıyor, altımızda kabarıyordu, öyle ki
hidrojen aleviyle aydınlanan yumuşak, beyaz bir sis
koruna konduk.
Konduğumuz noktanın eteklerindeki eğimin altında
siyah ıslak toprak belirdi. Gemiyi dikkatle, çok
büyük bir dikkatle indirdim ve yere dokunduk.
Tekneyi kontrol edip dışarı çıkmaya hazırlanmak
bir saat sürdü. Ama hangimiz önce çıkacaktık? Bu
öyle hafife alınacak bir konu değildi. Plüton,
yazılacak tarihin büyük bölümünde güneş sisteminin
son ileri karakolu olacaktı ve Plüton'daki ilk
insanın heykeli saygınlığını sonsuza dek
yitirmeyecekti.
Kurayı Jerome kazandı. Bozuk paranın teki
fazladan bir tur attı diye tarih kitaplarında önce
Jerome'un adı yazılacaktı. Gülümseyebilmek için
kendimi nasıl zorladığımı hatırlıyorum! Keşke şimdi
de zorlayabilsem. Kapaktan çıkarken gülerek mermer
heykellerden söz ediyordu.
Tam bu noktada, böyle şeylerden hoşlananlar için
ince bir nükte var.
Başlığımı vidalıyorum ki Jerome başlığın
mikrofonuna müstehcen sözler haykırmaya başladı.
Kontrol listesini kısa kestim ve peşinden dışarı
çıktım.
Bir bakış yetti.
İndiğimiz noktanın altındaki siyah ıslak pislik,
kirli buzdu; daha hafif gazlar ve bildiğimiz kayayla
gelişigüzel karışmış su buzu. Nerva motorundan çıkan
ısı o buzu eritmişti. Buzun içindeki kayalar,
dolayısıyla da araç batmıştı; öyle ki su yeniden
donduğunda teknenin yarışma kadar çıkmıştı, iniş
modülümüz buzun içinde donup kalmıştı.
Tekneyi çalıştırmayı denemeden önce biraz
araştırma yapabilirdik. Sammy'yi aradığımızda o da
aynen bunu önerdi. Ama Sammy yukarda Dünya'ya dönüş
aracındaydı, bizse başka bir dünyanın buzuna
gömülmüş olan iniş modülümüzle burada.
Dehşete kapılmıştık. Buradan kurtuluncaya kadar
bizden hayır yoktu. Bunu ikimiz de biliyorduk.
Korkuyu neden hatırlıyamadığımı merak ediyorum.
Tek
şansımız vardı. İniş aracımız Plüton'un yüzeyinde
dolaşabilmek üzere tasarlanmıştı; dolayısıyla iniş
bacakları yerine iniş etekleri vardı. Yarım çekimlik
bir itme bize zemin etkisi yapardı, gemiyi balistik
füze gibi kullanmaktan daha emin ve daha ucuz. Tekne
batarken iniş eteği altında Nerva-K motorunu balon
gibi bir çukurun içinde bırakacak biçimde gaz tutmuş
olmalıydı. .
Çıkış yolunu eritebilirdik.
Ürkmüş iki adamın olabileceği kadar dikkatli
olduğumuzu hatırlıyorum. Nerva-K'de ısı iç bayıltıcı
bir yavaşlıkla yükseliyordu. Uçuş sırasında, soğuk
hidrojen yakıtının atom reaktöründen geçmesi
soğutucu bir etki yapardı. Bundan yararlanamazdık.
Ama motorun çevresi dehşetli soğuktu. Bu iki etmen
birbirinin açığını kapatabilirdi, ya da...
Göstergeler birden sapıttı. Aşın ısı
farklılığından bir şeyler zortlamıştı. Jerome
nemlendirici çubukları kullandı ama bir yaran
olmadı. Belki de erimişlerdi. Belki elektrik
donanımı bozulmuştu, ya da soğuktan dirençler
süperiletken haline gelmişti. Belki de reaktör...ama
artık ne önemi var?
Korkuyu neden hatırlayamıyorum acaba?
Güneş ışığı...
Ve ağır, uykulu bir duygu. Kendime geldim. Aynı
yıldızlar aynı karanlık dağlardan düzenle
yükseliyor.
Ağır birşey yavaş yavaş yaklaşıyor. Ağırlığını
sırtımda ve bacaklarımın arkasında duyuyorum. Ne bu?
Neden ürkmüyorum?
Dolanıp önüme geliyor, izliyor. Şekilsiz ve
içinde daha koyu renkli cisimlerin göründüğü yan
şeffaf dev bir amipe benziyor. Ağırlığının benimkine
yakın olduğunu söyleyebilirim.
Plüton'da hayat! Ama nasıl? Süpersıvılar mı?
Karmaşık moleküllerle kirlenmiş Helyum II mi?
öyleyse eğer, bu yaratık bir an önce çekip gitse iyi
eder. Güneş doğunca gölgeye ihtiyacı olacak.
Plüton'da güneş gören tarafın ısısı Mutlak 50 (—223)
derece.
Yok, yok gel! Çamur kraterine doğru akıp gidiyor.
Gitmesine düşüncelerim mi yol açtı? Saçma. Tadımı
beğenmedi herhalde. Hareketlerini izleyebildiğime
göre çok yavaş olmalı. Yaratığı hâlâ görebiliyorum.
Ama doğrudan bakamadığım için bulanıklaşmış. İniş
aracıyla Plüton'da ölen ilk insanın anısına dikilmiş
minik heykele doğru, bayıraşağı iniyor.
Nerva-K fiyaskosundan sonra birimizin aşağı inip
hasarın boyutuna bakmamız gerekti. Bu, tepkili bir
sırt çantasının alevinde aşağıya doğru tünel kazıp,
sürünerek iniş eteklerinin altına girmek demekti.
Bunun ne anlama geldiği üzerine hiç yorum yapmadık.
Muhtemelen ölecektik. Hava boşluğuna gidenin ölümü
daha da olasıydı. Olsun ne çıkar? Ölen ölür.
Suçluluk duymuyorum. Atışı ben kaybetseydim, ben
inecektim.
Nerva K fizyon reaktörünün erimiş parçacıklarım
hava boşluğunun her tarafına püskürtmüştü. İyice
kapana kısılmıştık. Daha doğrusu ben kapana
kısılmıştım, Jerome ölmüştü. Hava boşluğu bir
radyasyon cehennemiydi.
Jerome içeri girerken hafiften küfrediyordu.
Çıktığındaysa tek laf etmedi. En sunturiu
küfürlerini önemsiz şeylere harcayıp tüketmiş
olmalıydı.
Biraz kederden biraz da korkudan ağladığımı
hatırlıyorum. Buna rağmen sesime hâkim olduğumu da
hatırlıyorum. Jerome anlamadı. Tahmin etmeye
çalıştığı kendi durumuydu. Bana olanları anlattı,
veda etti, sonra da geniş adımlarla buza doğru
ilerleyip başlığını çıkardı. Başının çevresinde
kabarık beyaz bir top oluştu, sonra dağılarak
mikroskobik kar taneleri halinde yere kondu.
Ama bütün bunlar sonsuz kadar uzak şimdi. Jerome
başlığı elinde orada durup duruyor:Kendi kendinin
heykeli; Plüton'a ayak basan ilk insan. Yoğunlaşan
nemden oluşan bir buz tabakası, yüzündeki ifadeyi
gizliyor.
Gündoğumu. Umarım amip...
Bu çılgınca bir şeydi. Güneş ikiz tepelerin
arasında beyaz bir ışık kaynağı gibi bir an için
asılı kaldı. Sonra hızla yükseldi ve dönen gökyüzü
durdu. Tevekkeli daha önce görememiştim. O kadar
hızlı olup bitiyordu ki.
Korkunç bir düşünce. Benim başıma gelen Jerome'un
başına da gelebilirdi! Acaba...
Sammy Dünya'ya dönüş aracının içindeydi. O buraya
inemiyordu. Ben oraya çıkamıyordum. Yaşam sistemi
iyi çalışıyordu ama er geç ya soğuktan donacaktım ya
da havasız kalacaktım.
Buz ve toprak örnekleri alarak, onları analiz
ederek, bulguları lazer ışınlarının yardımıyla
Sammy'ye aktararak, hatta yiğitçe veda mesajları
göndererek ve de kendime acıyarak otuz saat kadar
iniş aracında kaldım. Dışarıya çıktıkça Jerome'un
heykelinin yanından geçiyordum. Bir ceset, üstelik
mumya uzmanının ameliyat sonrası ustalıklarıyla
sevimli hale getirilmemiş bir ceset olarak
inanılmayacak kadar iyi görünüyordu. Buz tabakasıyla
pudralanmış cildi mermerden ayırdedilebilecek gibi
değildi, gözleriyse buruk bir özlemle yıldızlara
bakıyordu. Yanından her geçişimde sıram geldiğinde
neye benzeyeceğimi merak ediyordum.
Sammy durmadan 'Bir oksijen tabakası bulmalısın'
diyordu.
'Niye?'
'Hayatta kalasın diye! Er geç bir kurtarma gemisi
gönderecekler. Teslim olamazsın!'
Ben çoktan teslim olmuştum. Oksijen vardı ama
öyle Sammy'nin umduğu gibi tabaka halinde falan
değildi. Kayanın içindeki altın cevheri damarları
gibi, başka şeylerle karışmış oksijen damarları
vardı. Çok az, çok ince dağılmış.
'O zaman su buzunu kullan! Bu şairane bir adalet
olur, öyle değil mi? Elektrolizle oksijen elde
edebilirsin!'
Ama bir kurtarma gemisinin gelişi yıllar alırdı.
Her şeyi yeni baştan yapmaları, iniş aracını da
yeniden tasarlamaları gerekirdi. Elektroliz enerji
ister, ısı da öyle. Benimse sadece pillerim var.
Er geç enerjisiz kalacaktım. Sammy bunu
göremiyordu. O benden daha beter bir durumdaydı.
Veda mesajlarını bitirmiş değildim; Sammy'nin
asabını bozdukları için göndermekten vazgeçtim.
Bir keresinde Jerome'un heykelinin yanından çok
sık geçtim ve aklıma bir fikir geldi.
Ölmeyi istememenin sonu budur işte.
Bundan üç milyar mil uzaktaki Nevada'da yarım
milyon ceset sıvı nitrojenle çevrelenmiş mezarlarda
donmuş halde duruyordu. Yarım milyon ölü, tıp bilimi
buzlarını sağ salim çözdür-meyi, her birini
öldürmekte olan şeyi temizlemeyi ve buz
kristallerinin beyinleriyle bedenlerinin her
noktasında hücre duvar-larının çatlatmasından
kaynaklanan ek hasan gidermeyi keşfettiğinde
yaşanacak dünyevi bir diriliş gününü bekliyorlardı.
Yarım milyon salak! Ama başka çareleri var mıydı?
Ölüyorlardı.
Ölüyordum.
İnsan vakumda saniyelerce bilinçli kalabilir.
Hızlı hareket edersem bu süre içinde elbiselerimi
çıkarabilirim. Beni koruyacak bu yalıtım olmayınca
Plüton'un karanlık gecesi bedenimde-ki ısıyı birkaç
saniyede emer bitirir. Mutlak 50'de Kıyamet
Günlerinden herhangi biri gelene kadar buzhanede
kalmış olurum.
Günışığı...
Ve yıldızlar. Dün beni fevkalade lezzetsiz bulan
kocaman damladan ses seda yok. Yanlış yöne bakıyor
olabilirim. Umarım gölgeye sığınabilmiştir. Doğuya
bakıyorum, çamurlu ovaya. Çevresel görüş alanımda
gemi değişmemiş, zedelenmemiş gibi duruyor.
Giysim yanıbaşımda buzun üstünde: Siyah bir
kayanın tepesinde, üzerimde gümüş rengi iç
çamaşırlarımla, gözlerimi sonsuza dek ufka çevirmiş
duruyorum. Soğuk beynime ulaşamadan kahramanca bir
poz verecek kadar vaktim oldu. Doğuya git yiğidim.
Yönleri kanştırdığım belli olmayacak mı? Ama
soluduğum havanın dumanı her şeyi örtüyordu ve ben
çok hızlı hareket ediyordum.
Sammy Gross dönüş yolunda ilerliyordur şimdi.
Nerede olduğumu söyler onlara.
Dağların ardından yıldızlar fışkırıyor. Dağlar,
çamurlu ova, Jerome ve ben gökyüzünün altında yavaş
yavaş eriyoruz.
Benimki tarihte rastlanan en soğuk ceset olsa
gerek. Dünyadaki umutlu ölüler bile sıvı nitrojen
ısılarında saklanıyorlar. Gündüzün Mutlak 50lik
ısısı uzayın içine sızıp yok olunca Plüton'nun
gecesi o ölülerin kaynar kazanda olduklarını
düşündürüyor.
Tam bir süperiletken oldum. Güneş ışığı ısıyı çok
yükseltiyor, her şafakta beni lanetli bir makine
gibi aydınlığa boğuyor. Ama gece olunca sinir
sistemim süperiletken haline geliyor. Elektrik
akıyor, duygular akıyor, düşünceler akıyor. Tembel
tembel. Plüton'un dönüşünün yüz elli üç saati on beş
dakika gibi geçip gidiveriyor. O halde
bekleyebilirim.
Bir heykel, bir işaret noktası gibi duruyorum.
Tevekkeli değil, hiç bir şeyden duygulanmıyorum.
Burada su, kaya gibi; benim guddelerimse içimdeki
sınırları belli buz topakları. Ama bazı duyularım
var: Yerçekimini, kulaklarımdaki ağrıyı, vakumun
bedenimin her santimetre karesini çekiştirmesini
duyuyorum. Vakum kanımı kaynatmayacak. Ama
gerilimler benim buzumun içinde dondu kaldı,
sinirlerim böyle söylüyor. Rüzgârın üflenen bir
sigara dumanı gibi dudaklarımdan ıslık çalarak
geçtiğini hissediyorum.
Ölmeyi istememenin sonu budur işte. Dileğim
gerçekleşse amma matrak olur!
Beni bulurlar mı dersiniz? Plüton bir gezegen
olarak küçük.
Ama küçük de olsa, bir gezegen, kaybolmak için
fazlasıyla büyük. Ama gemi orada.
Gerçi buzla kaplanmış gibi duruyor. Buharlaşmış
gazlar kapakta yeniden yoğunlaşmış. Grimsi beyaz
üstüne grimsi beyaz; bir tabak çifte dondurulmuş
buzun üzerinde bir topak. Burada sonsuza dek durup
gemimi çevresindekilerden kurtarmalarını
bekleyebilirim.
Kes artık.
Gün ışığı...
Yıldızlar gökyüzüne yükseliyor. Sonsuza kadar
aynı noktalardan yükselen aynı biçimler. Jerome'un
cesedi de benim yaşadığım yarım hayatı yaşıyor mu?
Benim gibi soyunmuş olması gerekirdi. Allahım! Keşke
gözlerindeki buzu silmeyi akıl edebilseydim!
O süpersin damlasının dönmesini dilerim.
Lanet olsun, çok soğuk.
|