Son Güncelleme
6 Mayıs 2008
Bilimkurgu2000 Ana Sayfayeni çıkan kitaplarkitaplardan bölümlerİlginç bilimsel konularBilimkurgu ve diğer konular
5 Yukarı

İlk Karşılaşma (First Contact) 1945

Murray Leinster

Tommy Dort son çektiği stereo fotoğraflarla(1) kaptanın odasına daldı: "Sanırım görevim bitti. Çektiğim son iki fotoğraf da bunlar," dedi.

Stereo fotoğrafları kaptana verdikten sonra uzay gemisinin, dışındaki kozmik boşluğu yansıtan ekrana bir gözaltı. "Cesaret" adlı uzay gemisi yeryüzünden çok uzaktaydı. Çeşitli büyüklükteki ve parlaklıktaki yıldızlar ekranda yansıyordu. Birçoğu, yeryüzünden görülmesi mümkün olmayan yıldızlardı...

Birdenbire ekranda, uzay gemisinin önünü saran parlak bir sis duvarı göründü. Yengeç Nebulası'ydı(2) bu. Dev gaz bulutunun uzunluğu altı ışık-yılını(3), kalınlığı ise üçbuçuk ışık-yılını buluyordu. Uzay gemisi artık nebulanın içine dalmaktaydı. Bu aşamada Tommy'nin yapacağı hiçbir şey yoktu; görevi sona ermişti. Çektiği son iki fotoğrafla, nebulanın dörtbin yıllık dönemdeki hareketinin bütün tespitlerini tamamlamıştı. Gerçekten büyük bir bilimsel başarıydı bu. Ve Tommy yaptığı işten gurur duyuyordu! Tabii, Tommy Dort dörtbin yaşında değildi. Yaşı sadece 22'ydi ama, Yengeç Nebulası yeryüzünden tam dört bin ışık-yılı uzaktaydı. Ve son iki fotoğrafa yansıyan ışığı ancak dörtbin yıl sonra dünyaya ulaşabilecekti.

Kaptan fotoğraflara göz atarken, Tommy ayakta dikilmiş, aylardan beri uzay gemisinde geçirdikleri serüvenleri düşünüyordu.

Birdenbire alarm zilleri çalmaya başladı; alarm sesi geminin her köşesinde çınlıyordu.

Tommy Dort önce kaptana baktı, sonra gözleri otomatik tespit cihazına kaydı. Cihazın ekranında saniyeden saniyeye hızlı büyüyen bir leke vardı. Sonra ekran birdenbire altın sarısına kesti ve artık hiçbir şey görünmez oldu.

"İzleniyoruz," diye bağırdı kaptan, "birileri bizi takip ediyor, ekran bu yüzden sarıya kesti".

"İzleniyor muyuz?" diye dehşetle sordu Tommy. "Yani ekrandaki leke başka bir uzay gemisine mi ait? Nasıl olabilir? Dünyadan o kadar uzaktayız ki. Bu nebulaya yeryüzünden başka bir uzay gemisi gönderildiğine dair hiçbir mesaj almamıştık!"

"Evet, bir uzay gemisi: Ama dünyadan değil", diye alçak sesle cevap verdi kaptan.

Sonra kontrol masasına geçerek iç haberleşme düğmesine bastı.

"Herkes tetikte olsun! Herkes silah başına!"

"Demek dünyalı bir uzay gemisi değil, öyle mi?" diye sordu Tommy Dort. "Demek ki..."

"Galaksimizde(4) kaç güneş sistemi var?" dedi kaptan. "Ve kaçında hayat var? Ve ne biçim hayat? Eğer bu uzay gemisi yeryüzünden gelmiyorsa... yani başka bir yıldızdansa... onun için her ihtimale karşı tetikte olmalıyız."

O anda kaptan, Tommy'e çok bitkin görünüyordu.

"Bizim kadar yada bizden daha uygar başka canlıların varolup olmadığı bilimsel kitaplarda ve dergilerde defalarca tartışıldı, işte bunlarla ilk defa karşılaşmak bize nasip oluyor. Başka canlılarla ilk defa karşılaşmak sorununu şimdi pratik olarak çözmek durumundayız," diye devam etti kaptan.

"Bize karşı dostça davranırlar mı dersiniz?" Kaptan tekrar ekrana baktı, ekrandaki leke gittikçe daha büyüyordu. Ve göstergelere bakılırsa 80 bin mil uzakta olmalıydı.

"İlerliyor," dedi, "bize doğru yaklaşıyor. Dostça mı? Belki! Kendileriyle temas kurmaya çalışacağız. Fakat her ihtimale karşı topları atışa hazır tutalım."

Kaptanın "top" dediği silahlar, mahvedici ışın kusan korkunç metal ejderhalardı. Bunları meteorlara karşı kullanıyorlardı. Gerçi savaş silahı değillerdi ama, gerektiğinde bunun için de kullanılabilirlerdi.

"Topları mı emrettiniz? Niçin?" Kaptan gözlerini ekrandan ayırmıyordu:

"Niçin," diye tekrarladı ve devam etti: "öteki uzay gemisi hakkında hiçbir şey bilmiyoruz, kendimizi tehlikeye atmamalıyız. Kuşkusuz, kendileriyle temas kurmaya çalışacağız; neyin nesi olduklarını ve hele nereden geldiklerini öğrenebilmek için elimizden geleni yapacağız. Dostluk kurabilmek için hiçbir gayreti esirgemeyeceğiz. Ama pek de şanslı olduğumuzu sanmıyorum. Büyük bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Düşünsene bir kere! Tespit cihazları var ve belki bizimkilerden de mükemmel. Farkına varmadan bizi yeryüzüne kadar izleyebilirler. O zaman olacakları düşünebiliyor musun? Ne yaparlar dersin? Kesinlikle bilemeyiz ama, uzay gemilerini yeryüzüne gönderip tüm insanlığı birkaç saniyede yok edemezler mi?"

"Neyin nesi olduklarını bilemediğimize göre, kendimizi göz göre göre tehlikeye almamalıyız," diye üstüne basarak tekrarladı kaptan.İç haberleşme cihazının düğmesini çevirdi:

"Brown," diye emretti. "Gemideki bütün yıldız haritaları, bütün diyagramlar(5) ve yeryüzüne dönüş yolunu gösteren bütün fotoğraflar imha edilmeye hazır hale getirilsin. Emir verilir verilmez de yokedilsin!"

Kaptan kabini çok sakindi. Ekrandaki cisim büyüdükçe büyüyordu. Artık bu cismin bir uzay gemisi olduğu açıkça fark edilmeye başlamıştı. Fakat, "Cesaret"ten çok farklı bir uzay gemisiydi bu. Siyah renkte ve armut biçimindeydi. Ve Cesaret'e hızla yaklaşıyordu.

"Bize doğru geliyor," dedi Tommy. "Belki onlar da aynı şeyi düşünüyorlar. Kendilerini takibedip, yıldızlarının yerini öğrenmemiz tehlikesini... Ne yapacaklar dersiniz? Bizimle temas kurmaya mı çalışacaklar, yoksa derhal silaha mı davranacaklar?"

Gemiler, birbirlerine gittikçe daha çok yaklaşıyorlardı.

Cesaret'in kaptanı sükunetle ayakta dikiliyor, parmağını, ışın toplarını en kahredici şekilde ateşleyecek olan düğmenin üzerinden ayırmıyordu.

Tommy Dört yabancı gemiye bakarak düşünüyordu. Bu yabancılar böyle bir uzay gemisine sahip bulunduklarına göre, uygarlıkta hayli ileri olmalıydılar. Uygarlık ise, ancak uzak görüşlülüğün eseri olabilirdi. Şu halde bu yabancılarda iki uygar neslin ilk karşılaşmasındaki tüm tehlikeleri en az Cesaret'in mürettebatı kadar farkediyor olmalıydılar.

Barışçı bir buluşma her iki tarafın da teknolojilerini ve bilimsel gelişmelerini birbirlerine tanıtmalarını sağlayabilirdi. Bu en az dünya insanları kadar onlar için de önemliydi. Ama ya bu iki farklı uygarlığın insanları birbirleriyle ilişkiye geçtikten sonra, bir taraf diğerini egemenliği altına almaya kalkışırsa... öyle ya, belki de yabancılar yeryüzü insanlığını pençeleri altına almak hevesindeydiler. Belki de yeryüzü insanlarının böyle bir heves peşinde olduğunu düşünüyorlardı. Nasıl ki, yeryüzü insanları bu konuda yabancılara karşı içlerinde şüphe taşıyorlarsa, büyük bir ihtimalle onlar da yeryüzü insanlarının barışseverliği konusunda kuşkulu olabilirlerdi.

Ama herhalde onlar da derhal silaha davranmayacaklardı. Her iki taraf da kendi uygarlıklarını güvenlik altına almak için önce karşı tarafı tanımaya ve gerçek niyetlerini yoklamaya çalışacaklardı.

Kaptan parmağını hâlâ düğmenin üzerinden kaldırmıyor, bekliyordu.Hoparlörden sessizliği yırtan bir konuşma duyuldu:

"Öteki gemi durdu kaptan!"

"Modüle edilmiş(6) kısa dalga bir sinyal gönderdiler. Sinyal olmasına sinyal ama, hiçbir şey anlayamadık," diye ekledi bir başka ses.

"Herkes gemiye dikkat kesilsin. Bir şeyler yapıyorlar," diye bağırdı kaptan.

Ufak tefek ve yuvarlak bir şeyi boşluğa bıraktıktan sonra, siyah uzay gemisi uzaklaşmaya başladı.

"Uzaklaşıyorlar kaptan," diye bağırdı bir ses, "boşluğa bıraktıkları şey ise olduğu yerde duruyor."

Bir başka ses devam etti, "modüle edilmiş kısa dalga sinyalleri artırdılar kaptan."

"Yerinde bir iş yaptılar kaptan," dedi Tommy, "eğer o şeyi bize doğru gönderselerdi bomba yada benzeri bir şey fırlattılar diye düşünecektik. Oysa sadece yaklaşıp bu cismi sabit bir şekilde bıraktıktan sonra uzaklaştılar. Artık biz de gemimizi tehlikeye atmadan temas kurmak için bu cisme bir arkadaş yada bir araç gönderebiliriz."

Kaptan gözlerini ekrandan ayırmadan cevap verdi:

"Dort, uzaya çıkıp bu esrarengiz cismi gözden geçirmeni istesem... Bu bir emir değil ama..."

"Baş üstüne kaptan," diye çakıldı Tommy, "araç falan da istemem. Atomik tepkili bir uzay elbisesi ile bir inceleme cihazı yeter bana."

Yabancı gemi uzaklaşmaya devam etti. Kırk, seksen, dörtyüz mil... Sonra orada stop edip beklemeye başladı.

Tommy, uzay elbisesini üstüne geçirip, hava boşluğundan süzülerek Cesaret'ten ayrıldı. Artık nebulanın ışıl ışıl boşluğunda küçük siyah cisme doğru yüzüyordu. Etrafındaki boşlukta başka hiçbir katı cisim yoktu.

Nihayet hedefine ulaştı. Bu, iki metre çapında siyah bir küre idi. Dört tarafa açılan küçük vantuzları vardı. Tommy önce küreye şöyle bir gözattı. Fakat dikkatini çekecek bir şeye rastlayamadı. Alt tarafı, üzerinde vantuzlar bulunan siyah metal bir küre idi işte.

"Ben bir şey fark edemedim kaptan," diye konuştu mikrofona, "sizin ekrandan gördüğünüzden farklı bir şey göremedim." Tam sözünü bitirmişti ki, birdenbire bir titreşim hissetti. Küçük siyah kürenin bir bölümü açıldı. Tommy kürenin içinde donuk kırmızı ışık saçan bir levha gördü.

"Çok güzel Dort," diye seslendi kaptan, "şimdi inceleme cihazını levha ile karşı karşıya gelecek şekilde içeriye bırakıp gemiye dön! Küçük kürenin neden, oraya bırakıldığını anladık. Bizimle haberleşmek için kızıl-ötesi(7) sinyal gönderen bir robot bu! Şimdi bizim mesajlarımızı iletecek aracı küreye yerleştirmek üzere oraya bir arkadaş daha yolluyorum."

Tommy gemiye dönerken, atomik tepkili uzay elbisesi giymiş öbür arkadaşı, aracı yerleştirmek üzere küreye doğru yüzüyordu.
 


Daha sonraki birkaç gün Cesaret'te hava çok gergindi. Ve tabii yabancı gemide de... Yabancılar sürekli olarak karşılarındakileri gözetlerken, dünyalılar da aynı şeyi yapıyorlardı. Siyah küçük küre, nebulanın parlak boşluğunda hâlâ olduğu gibi duruyordu. Her iki geminin haberleşme araçları, kürenin içindeydi ve bu sayede artık haberleşme mümkün hale gelmişti.

Tommy Dort, bu haberleşme faaliyetinde en aktif olanlardan biriydi. Gerçi onun asıl görevi Yengeç Nebulası'nın fotoğraf tespitlerini yapmaktan ibaretti. Ama artık bu konuda yapacağı bir şey kalmamıştı, bu yüzden kaptan, yabancılarla haberleşme görevini ona vermişti.

Birkaç gün sonra geminin yardımcı bilgini ile birlikte, haberleşme konusunda raporunu vermek üzere kaptan kabinine gitti.

"Haberleşme sorununu nihayet çözebildik," dedi yardımcı bilgin. "Artık onlara istediğiniz mesajı gönderebileceğimiz gibi, onların verecekleri cevapları da anlayabiliriz. Söylediklerinin gerçek olup olmadığını garanti edemeyiz tabii."

"Bazı cihazları kullanarak," diye devam etti genç bilgin, "bir çeşit çeviri cihazı yaptık. Onlar bize kısa dalga frekans(8) modülasyonları gönderiyorlar, biz de hazırladığımız bir kod sayesinde bunları sese dönüştürüyoruz. Onlara bir şey söylemek istediğimizde de, sesleri frekans modülasyonlarına çeviriyoruz."

"Peki ama," diye sordu kaptan, "bütün bu değişikliklere neden gerek duydunuz?" Bunu Tommy cevaplandırdı:

"Sanıyorum ki, bunlar konuşmalarında bile, ses kullanmıyorlar. Haberleşme odasında bunların birbirleriyle nasıl konuştuklarına dikkat ettik. Mikrofon da kullanmıyorlar. Sadece antene benzer bir şey göze çarpıyor. Herhalde birbirleriyle konuşurken mikro dalgalar kullanıyorlar. Tıpkı bizim ses çıkartmamız gibi, onlar da mikro dalgalar yayıyorlar."

Kaptan Tommy'ye baktı. "Telepati mi demek istiyorsun," diye sordu. "Evet," dedi Tommy, "tabii onların açısından bakarsanız, bizimki de onlara göre telepati. Sağır oldukları için bizim birbirimizle konuşurken sadece dudaklarımızın kıpırdadığını fark edebiliyorlar. Fakat bu dudak hareketlerinden ses çıkarttığımızı anlayamıyorlar. Elektronik cihazların yardımıyla herşeyi sembolleştirmeye çalıştık. Resim ve diyagramlarla da fiil ve sıfatları belirledik. Şu anda gerek onların gerekse bizim anlayabileceğimiz birkaç bin kelimelik bir sözlüğümüz var. Eğer isterseniz, onların kaptanıyla derhal konuşabilirsiniz."

"Hımmm... Çok ilginç," dedi kaptan. "Peki, psikolojileri hakkında ne düşünüyorsunuz?"

Yardımcı bilgin: "Birşey söylemek zor kaptan," diye cevap verdi. "Ama sanırım ki, birçok bakımlardan dünya insanlarından pek de farklı değil. Aşağı yukarı aynı gelişme seviyesinde olmalılar. Belki de, uzayın her köşesinde zeka durumu birbirinden pek farklı değil."

Tommy bu arada söze karıştı:

"Oksijenle solunum yapıyorlar. Daha birçok bakımdan da bize benziyorlar, üstelik de çok nükteci adamlar, espriye bayılıyorlar."

"Pekala," dedi kaptan, "gidip kaptanlarıyla konuşalım bakalım."

Haberleşme odasına geçtiler. Kaptan alıcı-verici cihazın önüne oturdu. Tommy'de mekanik çeviricinin başına geçti. Uzay boşluğundan diğer gemiye bir sinyal gönderir göndermez, ekranda öteki geminin haberleşme odası göründü. Yabancılardan biri ekrana yaklaşarak kaptana baktı. Gerçi dünyalılara benziyordu, fakat alışılmış insan tipi değildi. Kafasında saç, suratında sakal yoktu. Gözleri minicik yuvarlaklar biçimindeydi. Boynunun iki tarafında solungaçlar vardı.

"Bugün, nesillerimiz için çok önemli birgün," dedi kaptan, "ilk teması kurduk. Umarım ki bu dostça bir temas olsun."

Bir dakika sonra bir cevap geldi. Ve Tommy yüksek sesle okudu:

"Çok haklısınız ama, dünyalarımıza canlı dönmemizi sağlayacak formülü de söyleyebilirmisiniz? Biz bir türlü bulamıyoruz. Bana öyle geliyor ki, iki taraftan biri eninde sonunda öldürülecek..."

Cesaret'in kaptanı böyle bir çıkışa herhangi bir cevap verebilecek durumda değildi. Sadece:

"Şimdilik bunu bir yana bırakalım. Birbirimiz hakkında daha fazla şeyler öğrenmeye ve bilgi alışverişinde bulunmaya bakalım," demekle yetindi.

Bunun cevabı:

"Pekala! Beklemeyi ve bilgi alışverişinde bulunmayı kabul ediyoruz," oldu.

Bu ilk temastan sonra, Cesaret'in bilginlerinin başlarını kaşıyacak hali kalmadı. Hergün yabancılardan yeni bilimsel bilgiler alıyor, kendi bilgilerini de onlara aktarıyorlardı. Fakat iki taraf da çok dikkatliydi. Yıldızlarının yerini belirleyecek herhangi bir bilgi vermekten çekiniyorlar-dı. Çoğu zaman verdikleri bilgilerden hangisinin karşı tarafa ipucu sağlayabileceğini önceden kestiremiyorlardı. örneğin, yabancılar kızıl-ötesi ışınla görüyorlardı. Şu halde onların, sisteminin güneşi, kızıl-ışın bakımından kısırdı. Verdiği büyük enerji ışını ise, insan gözünün görebildiği tayf diliminin altındaydı. Cesaret'in bilginleri bunu keşfettikleri zaman, yabancıların insan gözünün görebileceği ışık tayfı sayesinde dünyanın güneşini de tespit edebileceklerini anladılar. Böylece dünyanın yerini de tahmin edebilirlerdi.

Bütün bunlar çok ciddi sorunlar olmakla beraber, bazı eğlendirici olaylara da yol açmaktan geri kalmıyordu. Bir keresinde Cesaret'in bilginleri yabancılara bir yıldız haritası göndermek zorunluluğu ile karşı karşıya kalmışlardı, fakat gerçek bir yıldız haritası da göstermek işlerine gelmiyordu. Bunun üzerine Tommy Dort, yabancılar için uydurma bir yıldız haritası hazırlayarak, karşı tarafa aktardı.

Buna karşılık yabancılar da kendi yıldızlarına ait olduğunu söyledikleri bir harita gönderdiler. Gel gör ki, Cesaret'in, bilginleri harita üzerinde günlerce çalıştıktan sonra aynı şekilde oyuna getirildiklerini anladılar. Zira bu harita Tommy'nin yabancılara gönderdiği haritanın aynada yansımış aksiydi.

Bütün bu bilgi alışverişi süresince Tommy Dort sürekli mekanik çeviricinin başında çalışıyordu ve çok geçmeden yabancı gemide de bir yabancının aynı şekilde çeviri makinasında sürekli çalıştığını farketti. Derhal dost oldular, hatta Tommy ona "Buck" adını taktı.

Haberleşmenin üçüncü haftasında Tommy beklenmedik bir mesaj aldı:

Sen çok iyi bir insansın. Ama ne yazık ki birbirimizi öldürmek zorundayız. -Buck.

Tommy de aynı endişeyi taşıyordu, derhal cevapladı:

Birbirimizi öldürmekten başka çıkar yol bulamaz mıyız?

Birkaç dakika sonra yeni bir mesaj geldi:

Birbirimize itimat edebilirsek, tabii kî bir çıkar yol bulabiliriz. Sizlere güvenmeyi çok isterdik. Ama mümkün değil, tabii siz de bize güvenemezsiniz. Ya siz bizi yıldızımıza kadar izleyeceksiniz, yada biz sizi. -Buck.

Tommy Dort mesajları kaptana gösterdi:

"Bak kaptan," dedi, "bu yabancılar da insan. Niçin onlarla çarpışalım?"

Kaptan üzüntülü ve yorgun bir sesle cevap verdi:

"Haklısın Tommy. Onlar da insan, onlar da oksijenle yaşıyorlar, onların havası yüzde 28 oksijen, bizim dünyamızınki de yüzde 20! Bu demektir ki, onlar da bizim dünyamızda pekala yaşayabilirler. Ya yıldızları onlara çok dar geliyorsa? O zaman dünyamızın yolunu onlara göstermeyi göze alabilir itliyiz?"

"Ha-hayır," dedi Tommy mutsuzca.
 

 

Gerçi her iki gemi de bilgi alışverişini sürdürüyordu ama, son hesaplaşma için amansızca bir hazırlığı da ihmal etmiyorlardı.

Cesaret'in mürettebatı son savaşa bütün gücüyle hazırlanıyordu: Işın topları tekrar tekrar kontrol ediliyor, atışa hazır hale getiriliyordu. Bütün haritalar, diyagramlar ve fotoğraflar bir yere toplanmış, her an için yok edilmeye hazır duruma getirilmişti. Gemide atom bombası yoktu ama, atom gücüyle çalışan birçok araç vardı. Bunların çoğu da nükleer bombalar haline getirilerek geminin çeşitli yerlerine yerleştirildi. Gerektiğinde geminin bir anda imha edilmesi artık işten bile değildi.

Tabii son mücadelenin kaybedilmesi halinde gemi kendi kendini imha edecekti. Casaret'te hiç kimse son savaşı kaybetmeyi kendine yediremiyordu. Ama işin doğrusu, savaşı kazanmak da bir türlü içlerinden gelmiyordu. Çünkü, her şeyden önce savaşmak istemiyorlardı. Ama başka bir çıkar yol da görünmüyordu.

Bu sorun üzerinde en çok kafa yoranlardan biri hiç şüphesiz çeviri makinesinin başından bir türlü ayrılamayan Tommy Dort idi. Niçin savaşılacaktı? ölmek niçindi? Neden dostu Buck'u öldürmeliydi, yada Buck neden onun canına kast etmeliydi? Hayır, hayır... Bu sorunun başka bir çözümü de mutlaka olmalıydı.

Birdenbire Tommy Dort bu çözümü görür gibi oldu.

Çok basitti... Düşünce silsilesini kaybetmemek için en ufak bir hareket yapmaktan korkuyordu. Adeta taş kesilmişti.

Sonra birdenbire ayağa fırladı ve hızla kaptan kabinine daldı.

"Galiba buldum kaptan," diye tartarak konuştu, "aradığımız çözümü buldum, öteki gemiye bir mesaj gönderip şu öneride bulunursak..." Tommy konuşurken kaptan kabininde sinek uçsa duyulacak kadar derin bir sessizlik hüküm sürüyordu ve odanın karanlığını sadece ekranda yansıyan yıldızların parıltıları bozuyordu.

 

 

Kaptan beraberinde Tommy olduğu halde hava boşluğundan uzayın derinliğine süzüldü. Bu önemli görevi bizzat üstlenmek istemişti. Eğer kendisi ve Tommy öldürülecek olursa, aynı anda Cesaret'in kalan mürettebatı savaşa girecekti.

Gemiden süzülen iki dünyalı, nebulanın bağrında duran siyah küreye doğru yüzmeye başladılar.

Sonunda küreye ulaştılar ve beklemeye başladılar.

Çok geçmeden nebulanın sisi içinde iki görüntü daha belirdi. Bunlar, Cesaret'e doğru ilerleyen iki yabancı idi. Onlar da siyah küreye ulaşıp, orada durdular. Yabancılar dünyalılara göre daha kısa boyluydular. Miğferlerinde kendileri için öldürücü olan ultra-viole(9) ışınlarını süzen filtreler vardı.

Tommy'nin kulaklığından birdenbire Cesaret'in haberleşme odasının gönderdiği mesaj duyuldu:

"Gemilerinde sizi beklediklerini bildirdiler. Hava boşluğundan içeri alacaklar."

Tommy daha sonra kaptanın sesini duydu:

"Dort, yabancıların üstlerine bir göz at. Bak bakalım bombaya benzer birşey var mı?"

"Hayır kaptan, tehlikeli birşey görünmüyor."

Kaptanın verdiği işaret üzerine yabancılar Cesaret'e doğru süzülmeye başladılar. Kaptanla Tommy'de yabancı gemiye doğru yola koyuldular.

Çok geçmeden siyah gemiye ulaşmışlardı bile. Bu çok büyük bir gemiydi, Cesaret'ten de büyük. Hava boşluğu açıldı ve iki dünyalı içeriye doğru süzüldüler. Arkalarından kapı kapandı, içerde müthiş bir hava cereyanı ve suni olarak yaratılmış bir çekim gücü vardı. Sonra bir diğer kapı açıldı. Karşılarında karanlık bir koridor belirdi. Tommy ve kaptan miğferlerinin üzerindeki fenerleri yaktılar. Yabancılar kızıl-ötesi ışınla görebildikleri ve beyaz ışın gözlerine kör edici etki yaptığı için, dünyalılar miğferlerine koyu kızıl fenerler takmışlardı.

Yabancılar, dünyalı konuklarını koridorda bekliyorlardı. Miğferlerden süzülen ışınlar gözlerini kamaştırmıştı.Tommy tekrar haberleşme odasının mesajını duydu!

"Kaptanlarının sizi beklediğini bildiriyorlar."

Tommy ile kaptan koridorda ilerlediler. Solgun kızıl ışıkta kendilerine çok yabancı ve meçhul gelen, birçok şey gördüler.

"Miğferimi çıkartsam iyi olacak kaptan," dedi Tommy.

Başını açtı, hava fena değildi... Suni yerçekimi Cesaret'tekinden daha zayıftı, öyleyse, yabancıların yıldızı dünyadan daha küçük olmalıydı.

Sonunda, yabancı kaptanın kendilerini beklediği odaya vardılar.

Haberleşme odasından yeni bir mesaj geldi: "Yabancı kaptan sizi görmekle çok mutlu olduğunu söylüyor. Ama iki geminin karşılaşmasının yarattığı sorunu çözmek için de bir çare bulamamış. Tek çıkar yol varmış!"

"Yani savaş," diye tamamladı kaptan. "Ama ona söyle ki, ben başka bir çözüm yolu önermeye geldim."

Cesaret'in kaptanı ile, yabancı geminin kaptanı karşı karşıya duruyorlar, ama birbirleriyle doğrudan, doğruya konuşamıyorlardı. Cesaret'in kaptanı ancak sesle konuşabiliyordu. Yabancı kaptan ise, konuşabilmek için mikro dalgalar kullanmak zorundaydı. Kaptan birşey söyleyince, sözleri mikrofondan Cesaret'e iletiliyor, orada çeviri makinesinden geçiyor ve kısa dalga modülasyonlara çevrilerek tekrar yabancı gemiye dönüyordu. Aynı şeyler yabancı kaptan konuştuğu zaman da tersine oluyordu.

"Kendisine de ki," diye devam etti kaptan, "savaşmadan da bu sorunu çözebiliriz."

Yabancı:

"Peki, nasıl olacak," diye merakla sordu, Cesaret'in kaptanı, miğferini çıkararak: "Bakın," dedi, "savaşa tutuşsak ve siz kazansanız bile bizim dünyamızın yerini asla bulamayacaksınız, üstelik sizin yıldızınızın sakinleri, dünyalıların er yada geç kendilerini bulabileceği kuşkusu içinde yaşayacaklar. Tabii aynı şey, biz kazanacak olursak, bizler için de sözkonusu. Burada bir aya yakın zamandır karşılıklı bekliyor, ve bilgi alışverişi yapıyoruz. Sanırım birbirimizden de hoşlandık, öyleyse savaşmak niye?"

"Doğru söylüyorsunuz," diye cevapladı yabancı, "ama savaşmadan ayrılırsak bizim peşimizi izleyip yıldızımızın yerini keşfetmeyeceğinizden nasıl emin olabiliriz?"

Kaptan ikna edici bir sesle karşılık verdi: "Her iki gemi için de izlenme tehlikesi olmadan geri dönmenin yolu var." "Nasıl?"

 

 

"Gemileri değiştokuş etmek! Evet, gemileri değiştirip, yabancı gemilerle geri dönmek! Tabii gemimizdeki araçları ve sayaçları öyle tespit edeceğiz ki bizi izlemeniz asla mümkün olamayacak. Şüphesiz, siz de devir teslimden önce aynı şeyi yapacaksınız. Gemimizi terketmeden önce bütün haritaları ve krokileri de yanımıza alacağız. Tabii siz de. Gemimizdeki bütün savaş silahlarını parçalayacağız, siz de sizinkileri. Sonra her iki tarafta selametle kendi yıldızına dönecek ve verecekleri raporlarda karşı tarafın düşman olmadığını, savaşmak istemediğini belirtecekler. Eğer iki taraf arasında ilerde yeniden bir temas kurulursa, sizinle yine bu Yengeç nebulasında buluşmaktan büyük zevk duyacağım.

"işte önerimiz bu, umarım ki siz de kabul edersiniz," diye devam etti kaptan, "ama kabul etmeyecek olursanız, biliniz ki, geminizi hiç tereddüt etmeden havaya uçuracağız. Evet, bunu tereddütsüz yaparız, çünkü uzay elbiselerimizin altında küçük atom bombaları getirdik, bunlar geminizi tamamen yoketmeye yeter de artar bile."

Bir an derin bir sessizlik oldu, sonra bir kıpırdanma başladı. Yabancılar adeta paniğe kapılmış, korkudan titriyor görünüyorlardı. Hatta içlerinden biri kendini boylu boyunca yere atarak tepinmeye başladı. Tommy Dort'un kulaklıktan duyduğu mesaj bu acayip hareketlerin esrarını bir anda çözdü.

"Bu espriye bayılmışlar, çünkü onlar da bizim gemiye yolladıkları iki yabancının elbiseleri altına atom bombaları gizlemişler. Ve üstelik onlar da bize aynı çözüm yolunu önerecek ve aynı tehdidi savuracaklarmış. Sözün kısası diyorlar ki, gemileri değiştokuş etmeye hazırdırlar."

Yabancıların bir türlü izah edemediği acayip hareketlerinin, titremelerinin, yerde tepinmelerinin esrarını nihayet anlamıştı Tommy. Meğer bu espri karşısında yabancılar katılarak gülmekten kendilerini alamamışlardı. Onların gülmesi de demek böyle oluyordu.

Gemileri değiştokuş etmek, göründüğü kadar da kolay olmadı. Üzerinde uzun uzun düşünülmesi ve çalışılması gereken bir yığın ayrıntı çıktı. Yabancılar ve dünyalılar gemilerde bu ayrıntılar üzerine günlerce birlikte kafa yordular, birlikte çaba harcadılar. Sonunda, yabancılar Cesaret'in, dünyalılar da siyah geminin nasıl yönetileceğini kavradılar.

Düşman tespit cihazları ve silahlar tahrip edildi, yiyecek stokları değiştirildi.Nihayet herşey hazırdı.

iki gemi ayrılmadan önce son bir toplantı yapıldı.

"Mükemmel bir gemiye kondunuz," diye mırıldandı kaptan, "umarım ki ondan layık olduğu ihtimamı esirgemezsiniz."

"Ben de aynı kanaattayım," diye cevapladı yabancı kaptan, "yeni geminiz de en az eskisi kadar mükemmel. Umarım ki gün gelir iki gezegen arasında irtibat kurulduktan sonra burada tekrar karşılaşırız."

Son dünyalı da Cesaret'ten ayrıldı.

Birazdan, Cesaret yolalarak nebulanın sisinde gözden kayboldu.

Günler çabuk geçiyordu. Birgün kaptan, Tommy'nin yabancılardan kalan kitap gibi bir şeylerle meşgul olduğunu farketti. Çok keyiflendi. Demek ki yabancıların siyah gemideki kalıntılarında teknisyenler ve bilginler ilgi çekici yeni şeyler bulabiliyorlardı. Şüphesiz yabancılar da aynı şekilde keyifli olmalıydılar. Çünkü onlar da herhalde Cesaret'te kendileri için ilgi çekici yeni şeyler bulabilmişlerdi.

"Dort," dedi kaptan, "seni çok takdir ediyorum. Dünyalılarla yabancılar arasındaki psikolojik benzerliği ilk farkeden sen oldun ve bizleri bir ölüm-kalım savaşından kurtaran da senin buluşun oldu. Peki, yabancılarla bundan sonraki temaslarımız hakkında ne düşünüyorsun?"

Tommy güldü:

"Eminim ki dost olacağız! Zaten birbirimize düşman kesilmek için bir neden yok. Ultra-viole ışınları onlar için öldürücü olduğuna göre, zaten dünyamızda yaşayamazlar. Bizler de kızıl-ötesi ışınlarla göremediğimize göre, onların dünyasında yaşayamayız. Ama ortak bir yanımız var: BENZER PSİKOLOJİ."

"Benzer psikolojiden kastın ne?"

"Gördüğünüz gibi solungaçlarla teneffüs ediyorlar. Mikro dalgalarla haberleşiyorlar, kızılötesi ışınlarla görüyorlar... Ve buna benzer birkaç ayrıntı daha. Fakat psikolojileri aynı! Onların da aileleri, onların da çocukları var. Onlar da savaş istemiyorlar ve... üstelik onlar da çok nükteci varlıklar..."

Tommy sustu.

"Devam etsene," dedi kaptan.

"Peki kaptan... içlerinden biri vardı. Buck diye isim takmıştım ona. Gerçekten dost olmuştuk. Gemilerimiz ayrılmadan önce birkaç saati de beraber geçirdik. Yapacağımız birşey yoktu. Bol bol konuştuk, inandım ki, dünyalılar ve bu yabancılar gerçekten dost olabilirler."

"Çok ilginç. Peki nelerden bahsettiniz?"

"Nelerden mi? Nelerden olacak... Onlar da bizim gibi şakalaşmaya, espri yapmaya bayılıyorlar. Bizim yaptığımız da bundan başka birşey olmadı..."

 

 Notlar

(1) Stereo fotoğraf: izdüşümle ekran üzerine alınan görüntüleri gövdelenmiş olarak, üç boyutlu gösteren fotoğraflar.

(2) Nebula: Bulutumsu yığın. Etrafındaki yakın ve uzak yıldızların ışık saçmasına yada ışık emmesine göre karanlık yada ışıklı bir bulut gibi görünür.

(3) Işık yılı: Işığın boşlukta bir yılda aldığı yol, ' 5878000000000 mil yada 9 460 000 000000 km.

(4) Galaksi: Evreni meydana getiren yıldız, yıldız kümeleri, nebula kümeleri gibi gök cisimlerinden oluşan büyük yığın.

(5) Diyagram: Herhangi bir olayın değişimini gösteren grafik.

(6) Modüle edilme, modülasyon: Telefon, telgraf, radyo, televizyon gibi haberleşme araçlarında kullanılan elektriğin faz, frekans gibi özelliklerinin değiştirilmesi.

(7) Kızıl-ötesi: Prizmadan geçen beyaz ışığın ayrıldığı 7 renkli ışık tayfında kırmızı ışığın ötesindeki alanda yayılan ve gözle görülemeyen ışınlar.

(8) Frekans: Belli bir zaman birimi içinde (çoğunlukla bir saniyede) sürekli olarak yapılan tekrarların, titreğim ve salınımların sayısı.

(9) Ultra-viole: Görülebilen ışık tayfındaki mor renkten ötede kalan ışın. Dalga boyu görülebilen ışıktan kısa, X - ışınlarından uzundur.

Murray Leinster
  Ana Sayfa  |  Yeni Kitaplar  |  Arama  |  Öyküler  |  Yazarlar  |  Sanal Kitaplar  |  Makaleler  
  Bilimsel Yazılar | Ödüller | Forum | Yayınevleri | e-Posta