|
Tommy Dort son çektiği stereo fotoğraflarla(1) kaptanın
odasına daldı: "Sanırım görevim bitti. Çektiğim
son iki fotoğraf da bunlar," dedi.
Stereo fotoğrafları kaptana verdikten sonra uzay
gemisinin, dışındaki kozmik boşluğu yansıtan ekrana
bir gözaltı. "Cesaret" adlı uzay gemisi
yeryüzünden çok uzaktaydı. Çeşitli büyüklükteki
ve parlaklıktaki yıldızlar ekranda yansıyordu. Birçoğu,
yeryüzünden görülmesi mümkün olmayan yıldızlardı...
Birdenbire ekranda, uzay gemisinin önünü saran parlak
bir sis duvarı göründü. Yengeç Nebulası'ydı(2) bu.
Dev gaz bulutunun uzunluğu altı ışık-yılını(3),
kalınlığı ise üçbuçuk ışık-yılını buluyordu. Uzay
gemisi artık nebulanın içine dalmaktaydı. Bu aşamada
Tommy'nin yapacağı hiçbir şey yoktu; görevi sona
ermişti. Çektiği son iki fotoğrafla, nebulanın dörtbin
yıllık dönemdeki hareketinin bütün tespitlerini
tamamlamıştı. Gerçekten büyük bir bilimsel başarıydı
bu. Ve Tommy yaptığı işten gurur duyuyordu! Tabii,
Tommy Dort dörtbin yaşında değildi. Yaşı sadece
22'ydi ama, Yengeç Nebulası yeryüzünden tam dört
bin ışık-yılı uzaktaydı. Ve son iki fotoğrafa yansıyan
ışığı ancak dörtbin yıl sonra dünyaya ulaşabilecekti.
Kaptan fotoğraflara göz atarken, Tommy ayakta dikilmiş,
aylardan beri uzay gemisinde geçirdikleri serüvenleri
düşünüyordu.
Birdenbire alarm zilleri çalmaya başladı; alarm
sesi geminin her köşesinde çınlıyordu.
Tommy Dort önce kaptana baktı, sonra gözleri otomatik
tespit cihazına kaydı. Cihazın ekranında saniyeden
saniyeye hızlı büyüyen bir leke vardı. Sonra ekran
birdenbire altın sarısına kesti ve artık hiçbir
şey görünmez oldu.
"İzleniyoruz," diye bağırdı kaptan, "birileri
bizi takip ediyor, ekran bu yüzden sarıya kesti".
"İzleniyor muyuz?" diye dehşetle sordu
Tommy. "Yani ekrandaki leke başka bir uzay
gemisine mi ait? Nasıl olabilir? Dünyadan o kadar
uzaktayız ki. Bu nebulaya yeryüzünden başka bir
uzay gemisi gönderildiğine dair hiçbir mesaj almamıştık!"
"Evet, bir uzay gemisi: Ama dünyadan değil",
diye alçak sesle cevap verdi kaptan.
Sonra kontrol masasına geçerek iç haberleşme düğmesine
bastı.
"Herkes tetikte olsun! Herkes silah başına!"
"Demek dünyalı bir uzay gemisi değil, öyle
mi?" diye sordu Tommy Dort. "Demek ki..."
"Galaksimizde(4) kaç güneş sistemi var?"
dedi kaptan. "Ve kaçında hayat var? Ve ne biçim
hayat? Eğer bu uzay gemisi yeryüzünden gelmiyorsa...
yani başka bir yıldızdansa... onun için her ihtimale
karşı tetikte olmalıyız."
O anda kaptan, Tommy'e çok bitkin görünüyordu.
"Bizim kadar yada bizden daha uygar başka canlıların
varolup olmadığı bilimsel kitaplarda ve dergilerde
defalarca tartışıldı, işte bunlarla ilk defa karşılaşmak
bize nasip oluyor. Başka canlılarla ilk defa karşılaşmak
sorununu şimdi pratik olarak çözmek durumundayız,"
diye devam etti kaptan.
"Bize karşı dostça davranırlar mı dersiniz?"
Kaptan tekrar ekrana baktı, ekrandaki leke gittikçe
daha büyüyordu. Ve göstergelere bakılırsa 80 bin
mil uzakta olmalıydı.
"İlerliyor," dedi, "bize doğru yaklaşıyor.
Dostça mı? Belki! Kendileriyle temas kurmaya çalışacağız.
Fakat her ihtimale karşı topları atışa hazır tutalım."
Kaptanın "top" dediği silahlar, mahvedici
ışın kusan korkunç metal ejderhalardı. Bunları meteorlara
karşı kullanıyorlardı. Gerçi savaş silahı değillerdi
ama, gerektiğinde bunun için de kullanılabilirlerdi.
"Topları mı emrettiniz? Niçin?" Kaptan
gözlerini ekrandan ayırmıyordu:
"Niçin," diye tekrarladı ve devam etti:
"öteki uzay gemisi hakkında hiçbir şey bilmiyoruz,
kendimizi tehlikeye atmamalıyız. Kuşkusuz, kendileriyle
temas kurmaya çalışacağız; neyin nesi olduklarını
ve hele nereden geldiklerini öğrenebilmek için elimizden
geleni yapacağız. Dostluk kurabilmek için hiçbir
gayreti esirgemeyeceğiz. Ama pek de şanslı olduğumuzu
sanmıyorum. Büyük bir tehlikeyle karşı karşıyayız.
Düşünsene bir kere! Tespit cihazları var ve belki
bizimkilerden de mükemmel. Farkına varmadan bizi
yeryüzüne kadar izleyebilirler. O zaman olacakları
düşünebiliyor musun? Ne yaparlar dersin? Kesinlikle
bilemeyiz ama, uzay gemilerini yeryüzüne gönderip
tüm insanlığı birkaç saniyede yok edemezler mi?"
"Neyin nesi olduklarını bilemediğimize göre,
kendimizi göz göre göre tehlikeye almamalıyız,"
diye üstüne basarak tekrarladı kaptan.İç haberleşme
cihazının düğmesini çevirdi:
"Brown," diye emretti. "Gemideki
bütün yıldız haritaları, bütün diyagramlar(5) ve
yeryüzüne dönüş yolunu gösteren bütün fotoğraflar
imha edilmeye hazır hale getirilsin. Emir verilir
verilmez de yokedilsin!"
Kaptan kabini çok sakindi. Ekrandaki cisim büyüdükçe
büyüyordu. Artık bu cismin bir uzay gemisi olduğu
açıkça fark edilmeye başlamıştı. Fakat, "Cesaret"ten
çok farklı bir uzay gemisiydi bu. Siyah renkte ve
armut biçimindeydi. Ve Cesaret'e hızla yaklaşıyordu.
"Bize doğru geliyor," dedi Tommy. "Belki
onlar da aynı şeyi düşünüyorlar. Kendilerini takibedip,
yıldızlarının yerini öğrenmemiz tehlikesini... Ne
yapacaklar dersiniz? Bizimle temas kurmaya mı çalışacaklar,
yoksa derhal silaha mı davranacaklar?"
Gemiler, birbirlerine gittikçe daha çok yaklaşıyorlardı.
Cesaret'in kaptanı sükunetle ayakta dikiliyor, parmağını,
ışın toplarını en kahredici şekilde ateşleyecek
olan düğmenin üzerinden ayırmıyordu.
Tommy Dört yabancı gemiye bakarak düşünüyordu. Bu
yabancılar böyle bir uzay gemisine sahip bulunduklarına
göre, uygarlıkta hayli ileri olmalıydılar. Uygarlık
ise, ancak uzak görüşlülüğün eseri olabilirdi. Şu
halde bu yabancılarda iki uygar neslin ilk karşılaşmasındaki
tüm tehlikeleri en az Cesaret'in mürettebatı kadar
farkediyor olmalıydılar.
Barışçı bir buluşma her iki tarafın da teknolojilerini
ve bilimsel gelişmelerini birbirlerine tanıtmalarını
sağlayabilirdi. Bu en az dünya insanları kadar onlar
için de önemliydi. Ama ya bu iki farklı uygarlığın
insanları birbirleriyle ilişkiye geçtikten sonra,
bir taraf diğerini egemenliği altına almaya kalkışırsa...
öyle ya, belki de yabancılar yeryüzü insanlığını
pençeleri altına almak hevesindeydiler. Belki de
yeryüzü insanlarının böyle bir heves peşinde olduğunu
düşünüyorlardı. Nasıl ki, yeryüzü insanları bu konuda
yabancılara karşı içlerinde şüphe taşıyorlarsa,
büyük bir ihtimalle onlar da yeryüzü insanlarının
barışseverliği konusunda kuşkulu olabilirlerdi.
Ama herhalde onlar da derhal silaha davranmayacaklardı.
Her iki taraf da kendi uygarlıklarını güvenlik altına
almak için önce karşı tarafı tanımaya ve gerçek
niyetlerini yoklamaya çalışacaklardı.
Kaptan parmağını hâlâ düğmenin üzerinden kaldırmıyor,
bekliyordu.Hoparlörden sessizliği yırtan bir konuşma
duyuldu:
"Öteki gemi durdu kaptan!"
"Modüle edilmiş(6) kısa dalga bir sinyal gönderdiler.
Sinyal olmasına sinyal ama, hiçbir şey anlayamadık,"
diye ekledi bir başka ses.
"Herkes gemiye dikkat kesilsin. Bir şeyler
yapıyorlar," diye bağırdı kaptan.
Ufak tefek ve yuvarlak bir şeyi boşluğa bıraktıktan
sonra, siyah uzay gemisi uzaklaşmaya başladı.
"Uzaklaşıyorlar kaptan," diye bağırdı
bir ses, "boşluğa bıraktıkları şey ise olduğu
yerde duruyor."
Bir başka ses devam etti, "modüle edilmiş kısa
dalga sinyalleri artırdılar kaptan."
"Yerinde bir iş yaptılar kaptan," dedi
Tommy, "eğer o şeyi bize doğru gönderselerdi
bomba yada benzeri bir şey fırlattılar diye düşünecektik.
Oysa sadece yaklaşıp bu cismi sabit bir şekilde
bıraktıktan sonra uzaklaştılar. Artık biz de gemimizi
tehlikeye atmadan temas kurmak için bu cisme bir
arkadaş yada bir araç gönderebiliriz."
Kaptan gözlerini ekrandan ayırmadan cevap verdi:
"Dort, uzaya çıkıp bu esrarengiz cismi gözden
geçirmeni istesem... Bu bir emir değil ama..."
"Baş üstüne kaptan," diye çakıldı Tommy,
"araç falan da istemem. Atomik tepkili bir
uzay elbisesi ile bir inceleme cihazı yeter bana."
Yabancı gemi uzaklaşmaya devam etti. Kırk, seksen,
dörtyüz mil... Sonra orada stop edip beklemeye başladı.
Tommy, uzay elbisesini üstüne geçirip, hava boşluğundan
süzülerek Cesaret'ten ayrıldı. Artık nebulanın ışıl
ışıl boşluğunda küçük siyah cisme doğru yüzüyordu.
Etrafındaki boşlukta başka hiçbir katı cisim yoktu.
Nihayet hedefine ulaştı. Bu, iki metre çapında siyah
bir küre idi. Dört tarafa açılan küçük vantuzları
vardı. Tommy önce küreye şöyle bir gözattı. Fakat
dikkatini çekecek bir şeye rastlayamadı. Alt tarafı,
üzerinde vantuzlar bulunan siyah metal bir küre
idi işte.
"Ben bir şey fark edemedim kaptan," diye
konuştu mikrofona, "sizin ekrandan gördüğünüzden
farklı bir şey göremedim." Tam sözünü bitirmişti
ki, birdenbire bir titreşim hissetti. Küçük siyah
kürenin bir bölümü açıldı. Tommy kürenin içinde
donuk kırmızı ışık saçan bir levha gördü.
"Çok güzel Dort," diye seslendi kaptan,
"şimdi inceleme cihazını levha ile karşı karşıya
gelecek şekilde içeriye bırakıp gemiye dön! Küçük
kürenin neden, oraya bırakıldığını anladık. Bizimle
haberleşmek için kızıl-ötesi(7) sinyal gönderen
bir robot bu! Şimdi bizim mesajlarımızı iletecek
aracı küreye yerleştirmek üzere oraya bir arkadaş
daha yolluyorum."
Tommy gemiye dönerken, atomik tepkili uzay elbisesi
giymiş öbür arkadaşı, aracı yerleştirmek üzere küreye
doğru yüzüyordu.
Daha sonraki birkaç gün Cesaret'te hava çok gergindi.
Ve tabii yabancı gemide de... Yabancılar sürekli
olarak karşılarındakileri gözetlerken, dünyalılar
da aynı şeyi yapıyorlardı. Siyah küçük küre, nebulanın
parlak boşluğunda hâlâ olduğu gibi duruyordu. Her
iki geminin haberleşme araçları, kürenin içindeydi
ve bu sayede artık haberleşme mümkün hale gelmişti.
Tommy Dort, bu haberleşme faaliyetinde en aktif
olanlardan biriydi. Gerçi onun asıl görevi Yengeç
Nebulası'nın fotoğraf tespitlerini yapmaktan ibaretti.
Ama artık bu konuda yapacağı bir şey kalmamıştı,
bu yüzden kaptan, yabancılarla haberleşme görevini
ona vermişti.
Birkaç gün sonra geminin yardımcı bilgini ile birlikte,
haberleşme konusunda raporunu vermek üzere kaptan
kabinine gitti.
"Haberleşme sorununu nihayet çözebildik,"
dedi yardımcı bilgin. "Artık onlara istediğiniz
mesajı gönderebileceğimiz gibi, onların verecekleri
cevapları da anlayabiliriz. Söylediklerinin gerçek
olup olmadığını garanti edemeyiz tabii."
"Bazı cihazları kullanarak," diye devam
etti genç bilgin, "bir çeşit çeviri cihazı
yaptık. Onlar bize kısa dalga frekans(8) modülasyonları
gönderiyorlar, biz de hazırladığımız bir kod sayesinde
bunları sese dönüştürüyoruz. Onlara bir şey söylemek
istediğimizde de, sesleri frekans modülasyonlarına
çeviriyoruz."
"Peki ama," diye sordu kaptan, "bütün
bu değişikliklere neden gerek duydunuz?" Bunu
Tommy cevaplandırdı:
"Sanıyorum ki, bunlar konuşmalarında bile,
ses kullanmıyorlar. Haberleşme odasında bunların
birbirleriyle nasıl konuştuklarına dikkat ettik.
Mikrofon da kullanmıyorlar. Sadece antene benzer
bir şey göze çarpıyor. Herhalde birbirleriyle konuşurken
mikro dalgalar kullanıyorlar. Tıpkı bizim ses çıkartmamız
gibi, onlar da mikro dalgalar yayıyorlar."
Kaptan Tommy'ye baktı. "Telepati mi demek istiyorsun,"
diye sordu. "Evet," dedi Tommy, "tabii
onların açısından bakarsanız, bizimki de onlara
göre telepati. Sağır oldukları için bizim birbirimizle
konuşurken sadece dudaklarımızın kıpırdadığını fark
edebiliyorlar. Fakat bu dudak hareketlerinden ses
çıkarttığımızı anlayamıyorlar. Elektronik cihazların
yardımıyla herşeyi sembolleştirmeye çalıştık. Resim
ve diyagramlarla da fiil ve sıfatları belirledik.
Şu anda gerek onların gerekse bizim anlayabileceğimiz
birkaç bin kelimelik bir sözlüğümüz var. Eğer isterseniz,
onların kaptanıyla derhal konuşabilirsiniz."
"Hımmm... Çok ilginç," dedi kaptan. "Peki,
psikolojileri hakkında ne düşünüyorsunuz?"
Yardımcı bilgin: "Birşey söylemek zor kaptan,"
diye cevap verdi. "Ama sanırım ki, birçok bakımlardan
dünya insanlarından pek de farklı değil. Aşağı yukarı
aynı gelişme seviyesinde olmalılar. Belki de, uzayın
her köşesinde zeka durumu birbirinden pek farklı
değil."
Tommy bu arada söze karıştı:
"Oksijenle solunum yapıyorlar. Daha birçok
bakımdan da bize benziyorlar, üstelik de çok nükteci
adamlar, espriye bayılıyorlar."
"Pekala," dedi kaptan, "gidip kaptanlarıyla
konuşalım bakalım."
Haberleşme odasına geçtiler. Kaptan alıcı-verici
cihazın önüne oturdu. Tommy'de mekanik çeviricinin
başına geçti. Uzay boşluğundan diğer gemiye bir
sinyal gönderir göndermez, ekranda öteki geminin
haberleşme odası göründü. Yabancılardan biri ekrana
yaklaşarak kaptana baktı. Gerçi dünyalılara benziyordu,
fakat alışılmış insan tipi değildi. Kafasında saç,
suratında sakal yoktu. Gözleri minicik yuvarlaklar
biçimindeydi. Boynunun iki tarafında solungaçlar
vardı.
"Bugün, nesillerimiz için çok önemli birgün,"
dedi kaptan, "ilk teması kurduk. Umarım ki
bu dostça bir temas olsun."
Bir dakika sonra bir cevap geldi. Ve Tommy yüksek
sesle okudu:
"Çok haklısınız ama, dünyalarımıza canlı dönmemizi
sağlayacak formülü de söyleyebilirmisiniz? Biz bir
türlü bulamıyoruz. Bana öyle geliyor ki, iki taraftan
biri eninde sonunda öldürülecek..."
Cesaret'in kaptanı böyle bir çıkışa herhangi bir
cevap verebilecek durumda değildi. Sadece:
"Şimdilik bunu bir yana bırakalım. Birbirimiz
hakkında daha fazla şeyler öğrenmeye ve bilgi alışverişinde
bulunmaya bakalım," demekle yetindi.
Bunun cevabı:
"Pekala! Beklemeyi ve bilgi alışverişinde bulunmayı
kabul ediyoruz," oldu.
Bu ilk temastan sonra, Cesaret'in bilginlerinin
başlarını kaşıyacak hali kalmadı. Hergün yabancılardan
yeni bilimsel bilgiler alıyor, kendi bilgilerini
de onlara aktarıyorlardı. Fakat iki taraf da çok
dikkatliydi. Yıldızlarının yerini belirleyecek herhangi
bir bilgi vermekten çekiniyorlar-dı. Çoğu zaman
verdikleri bilgilerden hangisinin karşı tarafa ipucu
sağlayabileceğini önceden kestiremiyorlardı. örneğin,
yabancılar kızıl-ötesi ışınla görüyorlardı. Şu halde
onların, sisteminin güneşi, kızıl-ışın bakımından
kısırdı. Verdiği büyük enerji ışını ise, insan gözünün
görebildiği tayf diliminin altındaydı. Cesaret'in
bilginleri bunu keşfettikleri zaman, yabancıların
insan gözünün görebileceği ışık tayfı sayesinde
dünyanın güneşini de tespit edebileceklerini anladılar.
Böylece dünyanın yerini de tahmin edebilirlerdi.
Bütün bunlar çok ciddi sorunlar olmakla beraber,
bazı eğlendirici olaylara da yol açmaktan geri kalmıyordu.
Bir keresinde Cesaret'in bilginleri yabancılara
bir yıldız haritası göndermek zorunluluğu ile karşı
karşıya kalmışlardı, fakat gerçek bir yıldız haritası
da göstermek işlerine gelmiyordu. Bunun üzerine
Tommy Dort, yabancılar için uydurma bir yıldız haritası
hazırlayarak, karşı tarafa aktardı.
Buna karşılık yabancılar da kendi yıldızlarına ait
olduğunu söyledikleri bir harita gönderdiler. Gel
gör ki, Cesaret'in, bilginleri harita üzerinde günlerce
çalıştıktan sonra aynı şekilde oyuna getirildiklerini
anladılar. Zira bu harita Tommy'nin yabancılara
gönderdiği haritanın aynada yansımış aksiydi.
Bütün bu bilgi alışverişi süresince Tommy Dort sürekli
mekanik çeviricinin başında çalışıyordu ve çok geçmeden
yabancı gemide de bir yabancının aynı şekilde çeviri
makinasında sürekli çalıştığını farketti. Derhal
dost oldular, hatta Tommy ona "Buck" adını
taktı.
Haberleşmenin üçüncü haftasında Tommy beklenmedik
bir mesaj aldı:
Sen çok iyi bir insansın. Ama ne yazık ki birbirimizi
öldürmek zorundayız. -Buck.
Tommy de aynı endişeyi taşıyordu, derhal cevapladı:
Birbirimizi öldürmekten başka çıkar yol bulamaz
mıyız?
Birkaç dakika sonra yeni bir mesaj geldi:
Birbirimize itimat edebilirsek, tabii kî bir çıkar
yol bulabiliriz. Sizlere güvenmeyi çok isterdik.
Ama mümkün değil, tabii siz de bize güvenemezsiniz.
Ya siz bizi yıldızımıza kadar izleyeceksiniz, yada
biz sizi. -Buck.
Tommy Dort mesajları kaptana gösterdi:
"Bak kaptan," dedi, "bu yabancılar
da insan. Niçin onlarla çarpışalım?"
Kaptan üzüntülü ve yorgun bir sesle cevap verdi:
"Haklısın Tommy. Onlar da insan, onlar da oksijenle
yaşıyorlar, onların havası yüzde 28 oksijen, bizim
dünyamızınki de yüzde 20! Bu demektir ki, onlar
da bizim dünyamızda pekala yaşayabilirler. Ya yıldızları
onlara çok dar geliyorsa? O zaman dünyamızın yolunu
onlara göstermeyi göze alabilir itliyiz?"
"Ha-hayır," dedi Tommy mutsuzca.
Gerçi her iki gemi de bilgi alışverişini sürdürüyordu
ama, son hesaplaşma için amansızca bir hazırlığı
da ihmal etmiyorlardı.
Cesaret'in mürettebatı son savaşa bütün gücüyle
hazırlanıyordu: Işın topları tekrar tekrar kontrol
ediliyor, atışa hazır hale getiriliyordu. Bütün
haritalar, diyagramlar ve fotoğraflar bir yere toplanmış,
her an için yok edilmeye hazır duruma getirilmişti.
Gemide atom bombası yoktu ama, atom gücüyle çalışan
birçok araç vardı. Bunların çoğu da nükleer bombalar
haline getirilerek geminin çeşitli yerlerine yerleştirildi.
Gerektiğinde geminin bir anda imha edilmesi artık
işten bile değildi.
Tabii son mücadelenin kaybedilmesi halinde gemi
kendi kendini imha edecekti. Casaret'te hiç kimse
son savaşı kaybetmeyi kendine yediremiyordu. Ama
işin doğrusu, savaşı kazanmak da bir türlü içlerinden
gelmiyordu. Çünkü, her şeyden önce savaşmak istemiyorlardı.
Ama başka bir çıkar yol da görünmüyordu.
Bu sorun üzerinde en çok kafa yoranlardan biri hiç
şüphesiz çeviri makinesinin başından bir türlü ayrılamayan
Tommy Dort idi. Niçin savaşılacaktı? ölmek niçindi?
Neden dostu Buck'u öldürmeliydi, yada Buck neden
onun canına kast etmeliydi? Hayır, hayır... Bu sorunun
başka bir çözümü de mutlaka olmalıydı.
Birdenbire Tommy Dort bu çözümü görür gibi oldu.
Çok basitti... Düşünce silsilesini kaybetmemek için
en ufak bir hareket yapmaktan korkuyordu. Adeta
taş kesilmişti.
Sonra birdenbire ayağa fırladı ve hızla kaptan kabinine
daldı.
"Galiba buldum kaptan," diye tartarak
konuştu, "aradığımız çözümü buldum, öteki gemiye
bir mesaj gönderip şu öneride bulunursak..."
Tommy konuşurken kaptan kabininde sinek uçsa duyulacak
kadar derin bir sessizlik hüküm sürüyordu ve odanın
karanlığını sadece ekranda yansıyan yıldızların
parıltıları bozuyordu.
Kaptan beraberinde Tommy olduğu halde hava boşluğundan
uzayın derinliğine süzüldü. Bu önemli görevi bizzat
üstlenmek istemişti. Eğer kendisi ve Tommy öldürülecek
olursa, aynı anda Cesaret'in kalan mürettebatı savaşa
girecekti.
Gemiden süzülen iki dünyalı, nebulanın bağrında
duran siyah küreye doğru yüzmeye başladılar.
Sonunda küreye ulaştılar ve beklemeye başladılar.
Çok geçmeden nebulanın sisi içinde iki görüntü daha
belirdi. Bunlar, Cesaret'e doğru ilerleyen iki yabancı
idi. Onlar da siyah küreye ulaşıp, orada durdular.
Yabancılar dünyalılara göre daha kısa boyluydular.
Miğferlerinde kendileri için öldürücü olan ultra-viole(9)
ışınlarını süzen filtreler vardı.
Tommy'nin kulaklığından birdenbire Cesaret'in haberleşme
odasının gönderdiği mesaj duyuldu:
"Gemilerinde sizi beklediklerini bildirdiler.
Hava boşluğundan içeri alacaklar."
Tommy daha sonra kaptanın sesini duydu:
"Dort, yabancıların üstlerine bir göz at. Bak
bakalım bombaya benzer birşey var mı?"
"Hayır kaptan, tehlikeli birşey görünmüyor."
Kaptanın verdiği işaret üzerine yabancılar Cesaret'e
doğru süzülmeye başladılar. Kaptanla Tommy'de yabancı
gemiye doğru yola koyuldular.
Çok geçmeden siyah gemiye ulaşmışlardı bile. Bu
çok büyük bir gemiydi, Cesaret'ten de büyük. Hava
boşluğu açıldı ve iki dünyalı içeriye doğru süzüldüler.
Arkalarından kapı kapandı, içerde müthiş bir hava
cereyanı ve suni olarak yaratılmış bir çekim gücü
vardı. Sonra bir diğer kapı açıldı. Karşılarında
karanlık bir koridor belirdi. Tommy ve kaptan miğferlerinin
üzerindeki fenerleri yaktılar. Yabancılar kızıl-ötesi
ışınla görebildikleri ve beyaz ışın gözlerine kör
edici etki yaptığı için, dünyalılar miğferlerine
koyu kızıl fenerler takmışlardı.
Yabancılar, dünyalı konuklarını koridorda bekliyorlardı.
Miğferlerden süzülen ışınlar gözlerini kamaştırmıştı.Tommy
tekrar haberleşme odasının mesajını duydu!
"Kaptanlarının sizi beklediğini bildiriyorlar."
Tommy ile kaptan koridorda ilerlediler. Solgun kızıl
ışıkta kendilerine çok yabancı ve meçhul gelen,
birçok şey gördüler.
"Miğferimi çıkartsam iyi olacak kaptan,"
dedi Tommy.
Başını açtı, hava fena değildi... Suni yerçekimi
Cesaret'tekinden daha zayıftı, öyleyse, yabancıların
yıldızı dünyadan daha küçük olmalıydı.
Sonunda, yabancı kaptanın kendilerini beklediği
odaya vardılar.
Haberleşme odasından yeni bir mesaj geldi: "Yabancı
kaptan sizi görmekle çok mutlu olduğunu söylüyor.
Ama iki geminin karşılaşmasının yarattığı sorunu
çözmek için de bir çare bulamamış. Tek çıkar yol
varmış!"
"Yani savaş," diye tamamladı kaptan. "Ama
ona söyle ki, ben başka bir çözüm yolu önermeye
geldim."
Cesaret'in kaptanı ile, yabancı geminin kaptanı
karşı karşıya duruyorlar, ama birbirleriyle doğrudan,
doğruya konuşamıyorlardı. Cesaret'in kaptanı ancak
sesle konuşabiliyordu. Yabancı kaptan ise, konuşabilmek
için mikro dalgalar kullanmak zorundaydı. Kaptan
birşey söyleyince, sözleri mikrofondan Cesaret'e
iletiliyor, orada çeviri makinesinden geçiyor ve
kısa dalga modülasyonlara çevrilerek tekrar yabancı
gemiye dönüyordu. Aynı şeyler yabancı kaptan konuştuğu
zaman da tersine oluyordu.
"Kendisine de ki," diye devam etti kaptan,
"savaşmadan da bu sorunu çözebiliriz."
Yabancı:
"Peki, nasıl olacak," diye merakla sordu,
Cesaret'in kaptanı, miğferini çıkararak: "Bakın,"
dedi, "savaşa tutuşsak ve siz kazansanız bile
bizim dünyamızın yerini asla bulamayacaksınız, üstelik
sizin yıldızınızın sakinleri, dünyalıların er yada
geç kendilerini bulabileceği kuşkusu içinde yaşayacaklar.
Tabii aynı şey, biz kazanacak olursak, bizler için
de sözkonusu. Burada bir aya yakın zamandır karşılıklı
bekliyor, ve bilgi alışverişi yapıyoruz. Sanırım
birbirimizden de hoşlandık, öyleyse savaşmak niye?"
"Doğru söylüyorsunuz," diye cevapladı
yabancı, "ama savaşmadan ayrılırsak bizim peşimizi
izleyip yıldızımızın yerini keşfetmeyeceğinizden
nasıl emin olabiliriz?"
Kaptan ikna edici bir sesle karşılık verdi: "Her
iki gemi için de izlenme tehlikesi olmadan geri
dönmenin yolu var." "Nasıl?"
"Gemileri değiştokuş etmek! Evet, gemileri
değiştirip, yabancı gemilerle geri dönmek! Tabii
gemimizdeki araçları ve sayaçları öyle tespit edeceğiz
ki bizi izlemeniz asla mümkün olamayacak. Şüphesiz,
siz de devir teslimden önce aynı şeyi yapacaksınız.
Gemimizi terketmeden önce bütün haritaları ve krokileri
de yanımıza alacağız. Tabii siz de. Gemimizdeki
bütün savaş silahlarını parçalayacağız, siz de sizinkileri.
Sonra her iki tarafta selametle kendi yıldızına
dönecek ve verecekleri raporlarda karşı tarafın
düşman olmadığını, savaşmak istemediğini belirtecekler.
Eğer iki taraf arasında ilerde yeniden bir temas
kurulursa, sizinle yine bu Yengeç nebulasında buluşmaktan
büyük zevk duyacağım.
"işte önerimiz bu, umarım ki siz de kabul edersiniz,"
diye devam etti kaptan, "ama kabul etmeyecek
olursanız, biliniz ki, geminizi hiç tereddüt etmeden
havaya uçuracağız. Evet, bunu tereddütsüz yaparız,
çünkü uzay elbiselerimizin altında küçük atom bombaları
getirdik, bunlar geminizi tamamen yoketmeye yeter
de artar bile."
Bir an derin bir sessizlik oldu, sonra bir kıpırdanma
başladı. Yabancılar adeta paniğe kapılmış, korkudan
titriyor görünüyorlardı. Hatta içlerinden biri kendini
boylu boyunca yere atarak tepinmeye başladı. Tommy
Dort'un kulaklıktan duyduğu mesaj bu acayip hareketlerin
esrarını bir anda çözdü.
"Bu espriye bayılmışlar, çünkü onlar da bizim
gemiye yolladıkları iki yabancının elbiseleri altına
atom bombaları gizlemişler. Ve üstelik onlar da
bize aynı çözüm yolunu önerecek ve aynı tehdidi
savuracaklarmış. Sözün kısası diyorlar ki, gemileri
değiştokuş etmeye hazırdırlar."
Yabancıların bir türlü izah edemediği acayip hareketlerinin,
titremelerinin, yerde tepinmelerinin esrarını nihayet
anlamıştı Tommy. Meğer bu espri karşısında yabancılar
katılarak gülmekten kendilerini alamamışlardı. Onların
gülmesi de demek böyle oluyordu.
Gemileri değiştokuş etmek, göründüğü kadar da kolay
olmadı. Üzerinde uzun uzun düşünülmesi ve çalışılması
gereken bir yığın ayrıntı çıktı. Yabancılar ve dünyalılar
gemilerde bu ayrıntılar üzerine günlerce birlikte
kafa yordular, birlikte çaba harcadılar. Sonunda,
yabancılar Cesaret'in, dünyalılar da siyah geminin
nasıl yönetileceğini kavradılar.
Düşman tespit cihazları ve silahlar tahrip edildi,
yiyecek stokları değiştirildi.Nihayet herşey hazırdı.
iki gemi ayrılmadan önce son bir toplantı yapıldı.
"Mükemmel bir gemiye kondunuz," diye mırıldandı
kaptan, "umarım ki ondan layık olduğu ihtimamı
esirgemezsiniz."
"Ben de aynı kanaattayım," diye cevapladı
yabancı kaptan, "yeni geminiz de en az eskisi
kadar mükemmel. Umarım ki gün gelir iki gezegen
arasında irtibat kurulduktan sonra burada tekrar
karşılaşırız."
Son dünyalı da Cesaret'ten ayrıldı.
Birazdan, Cesaret yolalarak nebulanın sisinde gözden
kayboldu.
Günler çabuk geçiyordu. Birgün kaptan, Tommy'nin
yabancılardan kalan kitap gibi bir şeylerle meşgul
olduğunu farketti. Çok keyiflendi. Demek ki yabancıların
siyah gemideki kalıntılarında teknisyenler ve bilginler
ilgi çekici yeni şeyler bulabiliyorlardı. Şüphesiz
yabancılar da aynı şekilde keyifli olmalıydılar.
Çünkü onlar da herhalde Cesaret'te kendileri için
ilgi çekici yeni şeyler bulabilmişlerdi.
"Dort," dedi kaptan, "seni çok takdir
ediyorum. Dünyalılarla yabancılar arasındaki psikolojik
benzerliği ilk farkeden sen oldun ve bizleri bir
ölüm-kalım savaşından kurtaran da senin buluşun
oldu. Peki, yabancılarla bundan sonraki temaslarımız
hakkında ne düşünüyorsun?"
Tommy güldü:
"Eminim ki dost olacağız! Zaten birbirimize
düşman kesilmek için bir neden yok. Ultra-viole
ışınları onlar için öldürücü olduğuna göre, zaten
dünyamızda yaşayamazlar. Bizler de kızıl-ötesi ışınlarla
göremediğimize göre, onların dünyasında yaşayamayız.
Ama ortak bir yanımız var: BENZER PSİKOLOJİ."
"Benzer psikolojiden kastın ne?"
"Gördüğünüz gibi solungaçlarla teneffüs ediyorlar.
Mikro dalgalarla haberleşiyorlar, kızılötesi ışınlarla
görüyorlar... Ve buna benzer birkaç ayrıntı daha.
Fakat psikolojileri aynı! Onların da aileleri, onların
da çocukları var. Onlar da savaş istemiyorlar ve...
üstelik onlar da çok nükteci varlıklar..."
Tommy sustu.
"Devam etsene," dedi kaptan.
"Peki kaptan... içlerinden biri vardı. Buck
diye isim takmıştım ona. Gerçekten dost olmuştuk.
Gemilerimiz ayrılmadan önce birkaç saati de beraber
geçirdik. Yapacağımız birşey yoktu. Bol bol konuştuk,
inandım ki, dünyalılar ve bu yabancılar gerçekten
dost olabilirler."
"Çok ilginç. Peki nelerden bahsettiniz?"
"Nelerden mi? Nelerden olacak... Onlar da bizim
gibi şakalaşmaya, espri yapmaya bayılıyorlar. Bizim
yaptığımız da bundan başka birşey olmadı..."
|
Notlar
|
|
(1)
Stereo fotoğraf: izdüşümle ekran üzerine alınan
görüntüleri gövdelenmiş olarak, üç boyutlu
gösteren fotoğraflar.
(2)
Nebula: Bulutumsu yığın. Etrafındaki yakın
ve uzak yıldızların ışık saçmasına yada
ışık emmesine göre karanlık yada ışıklı
bir bulut gibi görünür.
(3)
Işık yılı: Işığın boşlukta bir yılda aldığı
yol, ' 5878000000000 mil yada 9 460 000
000000 km.
(4)
Galaksi: Evreni meydana getiren yıldız,
yıldız kümeleri, nebula kümeleri gibi gök
cisimlerinden oluşan büyük yığın.
(5)
Diyagram: Herhangi bir olayın değişimini
gösteren grafik.
(6)
Modüle edilme, modülasyon: Telefon, telgraf,
radyo, televizyon gibi haberleşme araçlarında
kullanılan elektriğin faz, frekans gibi
özelliklerinin değiştirilmesi.
(7)
Kızıl-ötesi: Prizmadan geçen beyaz ışığın
ayrıldığı 7 renkli ışık tayfında kırmızı
ışığın ötesindeki alanda yayılan ve gözle
görülemeyen ışınlar.
(8)
Frekans: Belli bir zaman birimi içinde (çoğunlukla
bir saniyede) sürekli olarak yapılan tekrarların,
titreğim ve salınımların sayısı.
(9)
Ultra-viole: Görülebilen ışık tayfındaki
mor renkten ötede kalan ışın. Dalga boyu
görülebilen ışıktan kısa, X - ışınlarından
uzundur.
|
|