|
Özbeöz, doğma-büyüme Afrikalıyım ben...
Ama, bildiğiniz Afrikalılardan değil...
Avrupa'nın beş yüz yılda gerçekleştirdiği gelişmeyi
elli yıla sığdıramadığı için ne ülkemden utanıyorum, ne ayrılmaz parçası
olduğum kıtadan...
Belki daha çabuk gelişebilirdik. Chaka gibi diktatörler başımızda
olmasaydı, Avrupa'nın yarım bin yılda yaptığını yarım yüzyıla sığdırabilirdik.
Olmadı işte... Yapamadık. Bunun da tek sorumlusu bizleriz.
Bunu böyle bellemedikçe, geri kalışımızın suç ve sorumluluğunu kendi
omuzlarımıza almadıkça, gıdım ileri gidemeyiz. Benimsediğim ilke şu: Suç
bizdeyse, tedavinin sorumluluğu da bizde... iş bu kadar basit...
Eskilerin deyimiyle "Âlim-i Mutlak", yani her şeyi
bilen, yine eskilerin deyimiyle "Kâdir-i Mutlak", yani her şeyi
yapabilen o Chaka alçağını ortadan kaldırmak için herkesten çok benim
nedenim yar. Bir kere, aynı kabileden geliyoruz. İkincisi, sayılarını babamın
bile bilmediği karılarından biri kanalıyla akrabayız. En önemlisi,
iktidara geldiği günden beri, ailemin hayatını zehir etmek için elinden
geleni yapıyor. Başarılı da oluyor bunda...
Siyasete bulaşmışlığı yok ailemin... Ama, kardeşlerimden
ikisi, kayboldu. Biri de "beklenmedik" bir araba kazasında can verdi.
Bana niye mi dokunmadı?
Doğrusunu söylemek gerekirse, benim ülkemdeki iler-tutar
bilim adamlarının sayısı tek elin parmaklarıyla gösterilecek kadar az...
Bunlardan kaçının uluslararası üne sahip olduğunu sorarsanız, o beş
parmaktan dördü iner. Yalnızca bir işaret parmağı kalır havada...
O da benimki olur.
Uluslararası üne sahip bir bilim adamı olarak, ülkemin
siyasetiyle fazla ilgilenmemiştim. Zamanımın ve ilgimin çok büyük bölümünü
alan bilimsel çalışmalarım, araştırmalarım vardı. Ülkemde olup
bitenlere, Chaka'nın bütün yaptıklarına bir bakıma sırt çevirmiş, görmezlikten
gelmiştim. Şimdi, geriye doğru bakıyorum da, 1930'lı yılların Almanlarına
benzetiyorum kendimi... Tam bir kargaşa vardı o dönemin Almanya'sında...
Her şey rayından çıkmıştı. Onlar nasıl Hitler'e arka
çıkıp destek vermişlerse, biz de vaktiyle Chaka'ya öylesi dört elle sarılmıştık.
Kendi elcağızlarımızla tahta oturtmuştuk onu... Başımıza
gelecek felaketlerin ilk habercisi, Chaka'nın aile adını bir yana atıp on
dokuzuncu yüzyıl Zulu imparatoru Chaka'nın adını almasıydı. O zaman bile
anlamamıştık işlerin nereye gittiğini... Chaka'nın ruhuyla bütünleşerek
yeniden dünyaya geldiğini kalabalıklara açıkladığında da fazla üstünde
durmamıştık.
Ama, o açıklamasından sonra, kendi megalomanisinin girdabına
düştü Chaka... Ondan sonra da her şeyden, herkesten korkmaya başladı.
Kendilerine alternatif birileri olduğunda diktatörlüklerinin sarsılacağından
korkan tüm despotlar gibi, yanındaki aklı başımda adamları ortadan kaldırdı
önce... Sonra da her köşe başında düşman, her taşın altında kendisine
karşı komplo aramaya başladı.
Aslına bakılırsa, çevresinin düşmanla, her taşın altının
komployla dolu olduğunu düşünmekte pek de haksız sayılmazdı. Dünya basınına
yansıyan altı suikast girişimine uğramıştı. Bir o kadar da basına sızmayan
başarısız girişim olmuştu.
Her başarısız girişimden kurtuluşundan sonra daha da artmıştı
megalomanisi... Dahası, "ölümsüz" olduğu inancı da enikonu yer
etmeye başlamıştı kafasında... Dünyaya bir misyon için gönderildiğini düşünüyor,
o misyon gerçekleşinceye kadar da kılına bile dokunulamayacağına inanıyordu.
Ölümsüz olduğunu halka da inandırmıştı. Halkın ona
nasıl destek çıktığını gördükçe muhalefete karşı sertleşiyor,
barbarlaşıyordu. O kadar gözü dönmüştü ki, işkence seanslarından
birini bizzat yönetmiş, dahası bütün dünya görsün diye bunu
televizyondan yayınlatmıştı.
Şiddetin her türlüsünden nefret ederim. Ama, kader bu...
NASA teknisyenleri ülkemde kurdukları tesisi bitirip de Hughes Mark X Kızılötesi
iletişim Sistemi'nin anahtarlarını sorumlu kişi olarak elime tutuşturduklarında
kafamda şimşekler çaktı. Bu zorbalığa son verecek 'silahın elimde olduğunun
bilinciyle, ilk kez o anahtar devir-tesliminde, planlar yapmaya başladım.
Başta da söylemiştim. Afrikalıyım... Hem de Afrika'nın
en geri kalmış ülkelerinden birinin kopmaz parçasıyım. Yine kaderin garip
cilvesine bakın ki, dünyanın en geri kalmış ülkelerinden biri, dünyanın
en ileri atılımlarından birine ev sahipliği yapıyor.
Uzayın fethinde kilit rol oynayacak benim ülkem...
Amerikalılar da, Sovyetler de pek hoşnut değiller bu
durumdan... Ama, oldu işte... Ülkemin uzayın fethine ev sahipliği yapması bütünüyle
bir coğrafî rastlantı sonucu... Ülkem Umbala Ekvator çizgisinin tam üstünde...
Tüm gezegenler bizim tam tepemizden geçiyor. Bir de paha biçilmez bir
jeolojik yapımız var.
Zambue Krateri... Yani sönmüş bir volkan...
Bir milyon yıl önce öldü Zambue... Sonra püskürttüğü
lavlar adım adım geri çekilirken teraslar oluşturdular. Zambue Krateri şimdi
kocaman bir çanağı, bir çorba kasesini andırıyor.iki kilometre çapında,
üç yüz metre derinliğinde bir çanak...
Bu doğal hazineyi dünyanın en büyük radyoteleskopuna dönüştürmek
hiç de zor olmadı. Perdahlı yüzeyiyle insan-yapısı reflektörlerin yüz
katı büyüklükte, en azından bin katı da etkinlikte, doğal bir reflektör
olarak görev yapıyor Zambue... Gerçi sabit olduğu için gökyüzünün belli
bir kesitini her yirmi dört saatte bir ancak birkaç dakika tarayabiliyor, ama,
güneş sisteminin sona erdiği yerlerden bile sinyaller alabilmek için bilim
adamlarının ödemeyi göze aldıkları bir bedel bu...
Uzayın fethinde Zambue'nin oynayabileceği belirleyici rolü
meslektaşlarıma duyurduğumda, açıkçası çok heyecanlanmışlar, projeye
hemen dört elle sarılmışlardı. Chaka'dan çok önce başlayan proje, onun
iktidara geldiği günlerde tamamlanmak üzereydi. Biraz mırın-kırın etmiş,
ama, kasasına girecek her ruble ve dolara ihtiyacı olduğu için sonunda
iznini vermişti. Her kara cahil gibi onun da bilime aşırı saygısının
bulunması da rol oynamıştı bu izinde. Sözün özü, Ekvator Derin Uzay
Tesisi onun megalomanisinden uzak kalmayı başarmıştı. Dahası, o
megalomaniyi pekleştirmeye yaramıştı.
"Büyük Çanak" adını verdiğimiz kraterin ortasında
yükselen beş yüz metrelik alıcı kulesine ilk çıkışımı da hatırlıyorum
bu arada... Üç kişilik asansörle ağır ağır kulenin tepesine tırmanırken,
kratere döşenmiş parlak alüminyum levhalardan başka hiç bir şey görünmüyordu.
Ama, kraterin ağız hizasını aştıktan sonra karşılaştığım
manzarayı anlatamam size... Başına kardan bir kukuleta oturtulmuş Afrika'nın
ikinci en yüksek tepesi Tampala görülüyordu uzaklarda... Göz alabildiğince
uzanan yemyeşil bir orman örtüsü ayırıyordu bizi... Ormanın içinden
menderesler çizerek akıyordu Nya Irmağı... "Yol" dedin mi, yüzlerce,
binlerce yıldır yalnızca onu bilirdi halkım... Tek hayat belirtisi, en büyük
kıpırtıları bile seçilemeyecek kadar uzakta olan bir kentti.
Derin uykudaki bir ormana düşen insanların yalnızlığını
ilk kez o zaman hissetmişlim benliğimde... Uçsuz-bucaksız bir orman ve onun
ortasında benek gibi bir insan... Tüyler ürperten bir duyguydu bu...
Yerden beş yüz metre yüksekliğe ulaştığımızda, asansörün
durduğunu anlatan "çıt" sesi de ürpertici biçimde yankılanmıştı
kulaklarımda... Asansörden çıkışımı, kendimi bin türlü cihazla donatılmış
küçük bölmede bulduğumda düşündüklerimi de hatırlıyordum. Yükseklerde
başı dönen kişiler için ölüm demekti burası... Dahası, kulenin tam
tepesine çıkmak için on basamak daha tırmanmak, trabzansız bir platforma
girmek zorunluluğu vardı. Tek tutunulacak yer, yıldırım düşmesine karşı
platforma ilintilendirilen paratonerdi. O da, biraz sıkı sıkıya kavrarsan, rüzgar
yemiş gibi sallanmaya başlıyordu.
Ülkemi daha önce hiç görmediğim biçimde görmüştüm
anten kulesinden... Garip bir heyecan sarmıştı yüreğimi... Zamanın nasıl
uçup gittiğini farketmemiştim bile... Tüm dünyadan, dünyevî sorunlardan
kendini soyutlamış bir tanrı gibi hissediyordum kendimi... Tüm kulların çok
üstünde, onların kaderine hükmeden bir tanrıydım sanki...
"Tam Chaka'ya göre bir yer" diye içimden geçirmiş,
sonra da bilinç altına göndermiş olmalıyım.
Aşağıya indikten sonra tekrar bilinç üstüne çıkmıştı
bu düşünce...
Güvenlik Şefi Albay Mtanga'nın buna şiddetle karşı çıkacağını
çok iyi biliyordum. "Hayır, olmaz" diyecekti. "Orası çok
tehlikeli Yüce Chaka" diye diretecekti. Ama, Chaka'nın huyunu iyi
biliyordum. Aklına koyduğu şeyi oradan çıkartmak, deveye hendek atlatmaktan
bin kere daha zordu.
Tesisin açılış töreninde ister istemez buraya çıkacaktı...
Çıktıktan sonra da benim kapıldığım duyguların aynısına kapılacaktı.
Yemin ederim, dorukta yalnızca kendisinin kalabilmesi için herkesi indirecekti
asansör hizasına... Orada birkaç saniyeliğine de olsa tek başına kalmak,
ülkesini tanrı gibi tepeden süzmek isteyecekti. Hayatında belki de ilk ve
son kez, koruma polisi bile yanında olmayacaktı.
O zaman beş kilometre uzaktan indirecektim darbemi...
Radyoteleskopla benim sorumluluğumdaki gözlemevi arasındaki mesafeydi bu beş
kilometre... Gerçi aramızdaki dağlar bazı küçük sorunlar yaratacaktı,
ama üstesinden gelebilirdim onların... Uzakta oluşum, benden kuşkulanmalarını
önleyecekti. Dağların engel çıkarması gibi bir bedel, kuşkudan arık olma
ödülünün yanında hiçti.
Çok kurnaz, hinoğluhin cinsinden biriydi Albay Mtanga... Dağları
delip geçen, araba gibi viraj alan bir mermiye ihtimal vermeyeceği için,
Chaka'nın yakın çevresinde arayacaktı katili...
istediği kadar arasın. Ne katil bulacaktı, ne mermi...
Sonra da laboratuarıma dönüp ince hesaplara başlamıştım.
Evdeki pazarın çarşıya uymayabileceğini, bu bakımdan her
etkenin hesaba katılması gerektiğini de ilk kez o zaman anlamıştım.
Beş parmak kalınlığında çelik bir levhayı saniyenin
binde birlik süresinde delebiliyordu lazer ışınları... Bunu daha önce
binlerce kere gördüğüm için, çelik zırhları delebilen bir lazer ışınının
aynı kolaylıkla insanı da delip geçeceğini, kül edeceğini varsaymıştım.
ilk yanılgım da buydu zaten... insan vücudunu delmenin çelik zırh delmekten
farklı olduğunu neden sonra öğrendim. Daha doğrusu, planımı yürürlüğe
koymadan önce yaptığım bazı küçük araştırmalar bunu ortaya çıkardı.
insan vücudunun neredeyse tamama yakını sudur. Çelik zırhı
delebilecek her ışık huzmesinden en az on misli fazla bir ısı kapasitesi
vardır. Bu yüzden, çelik zırhı delebilen, Plüton gezegenine mesaj ulaştırabilen
(benim Mark X'in de görevi buydu) bir lazer ışını insana azıcık acı
verir, azıcık da yakar. Beş kilometre uzaktan lazer ışınımı ateşlediğimde,
en kabadayısı, Chaka'nın üstündeki el örmesi battaniyeyi delerdim. Halktan
biri olduğunu kanıtlamak için her gittiği yere giyerdi, yaşlı bir yerli
kadının ördüğü bu battaniyeyi...
Bir ara her şeyden vazgeçmeyi bile düşündüm. Ama, ne
yaptıysam, o lanet heriften ülkemi kurtarma fikrini kafamdan söküp atamadım.
Görünmez mermilerimle bağlantı kablolarını ya da kulenin ayaklarından
birini koparmayı, tepede Chaka dururken kuleyi yerle bir etmeyi aklımdan geçirdim.
Bunun olabilmesi için lazer cihazının on beş saniye kesintisiz çalışması
gerekiyordu.
Tek seçeneğim buydu, ama, o da ters geliyordu bana... Hem de
fazlasıyla ters... O güzelim teleskopu parçalamak bilime ihanetti gözümde...
Neyse ki, birkaç hesaptan sonra bu seçeneğin de geçersiz olduğuna hükmedip
rahatladım. Herhangi bir kablonun kopması ya da ayağın çökmesi ihtimaline
karşı çok sayıda güvenlik önlemi alınmış, destekler konmuştu. Kulenin
çökmesi için üç kablonun birden kopması gerekiyordu. Böylesine keskin nişancılıksa,
gücün ötesinde, imkansızdı.
"Başka bir şeyler düşün" diye mırıldandım
kendi kendime...
En etkili çözümler insanın burnunun dibinde olanlardır.
Burnunun dibinde olduğu için de çok geç görürler onu... Tastamam bir hafta
kafa patlattıktan sonra, kulenin de açılışına bir hafta kala gördüm ne
yapabileceğimi... ihtimalleri enine boyuna kafamda tartıştıktan sonra da
kararımı verdim.
O sırada kulenin hazırlıkları için benimle çalışan
doktora öğrencilerim cihazların ayar ve kalibrasyonunu yapmışlardı, ilk
tam-kapasite denemelere hazırdık. Gözlemevinin büyük kubbesinin içinde, çift
namlulu bir teleskop gibi ağır ağır dönüyordu Mark X... Doksan santimetre
çapındaki aynası lazer ışınlarını massedip uzaydaki herhangi bir nokta
üstünde odaklaştırıyor, öteki ayna ise uzaydan gelen mesajları alıyordu.
Bu ikinci aynanın bir başka işlevi de, sistemin gez-göz-arpacığı olmasıydı.
Onun yardımıyla nişanlanıyordu ateşleme sistemi...
Son ateşleme hazırlıklarını Ay'ın üstünde yaptım o
gece... İyice nişan alıp bastım ateşleme düğmesine... Birkaç saniye
sonra da Ay'ın tam isabet aldığını bildiren ses titreşimleri yankılandı
alıcıda...
Her şey yolunda, her şey tamamdı artık...
Son hazırlığı da gizlice benim yapmam gerekiyordu. Gözlemevinin
kuzeyine rastlıyordu radyoteleskop... Bir dağ sırasının arkasında kaldığı
için de gözlemevinden kestirme göremiyorduk onu... İki kilometre kadar güneyimizde
de düzlüğün ortasında sipsivri yükselen tek bir tepe vardı, iyi tanırdım
o dağı...
Yıllar önce oraya bir kozmik ışın istasyonu kurma çalışmalarını
yine ben yönetmiştim. Şimdi, ülkenin özgür olduğu sıralarda aklımın kıyısından
köşesinden geçirmeyeceğini bir iş için kullanacaktım o dağı...
Dağın doruğunun hemen altında, yıllar önce boşaltılmış
bir kale vardı. Enkaz halindeydi kale... Kısa bir aramadan sonra istediğimi
buldum. Duvarlardan kopup düşen iki büyük taş parçasının arasında,
yerden tavana bir metre yükseklikte küçük bir mağara, dağa doğrusu kovuk
buldum. Kovuğun içindeki örümcek ağlarına bakılırsa, neredeyse yüz yıldır
canlı girmemişti içeri...
Kovuğun içine çöreklenildiğinde göz alabildiğine uzanan
yeşilliklerin tam ortasında yükselen Derin Uzay Tesisi kolayca görülebiliyordu.
Ay'a ayak basan ilk insanları geri getirmede kilit rol oynayan ve çoktan
hurdaya çıkmış bulunan Apollo Projesi izleme İstasyonu'nun antenleri de tam
doğuya düşüyordu.
Ama, bunlar ilgilendirmiyordu beni... Benim için tek önemli
şey, Mark X'in zorlanmadan görünen kubbesiyle beş kilometre kuzeyine düşen
radyoteleskop direğiydi.
Optik açıdan kusursuz, gümüşlenip perdahlanmış yansıtıcıyı
mağaraya yerleştirmek üç özenli günümü aldı. İstediğim açıya yansıtıcının
yerleştirilmesi uzun uzadıya hesaplar, incenin incesi ölçümler gerektirdiği,
bu da çok zaman aldığı için bir ara korkuya bile kapıldım. Açılış gününe
yetiştiremeyebilirdim hazırlıkları... Ama, sonunda, doğru açıyı
tutturdum. Sonra dönüp Mark X teleskopunun başına oturdum. Dağın tepesinin
hemen altındaki gizli noktaya nişanladım teleskopu... Görüş açısı biraz
dardı, ama, varsın olsun. Fazlasıyla yeterdi bana...
İstediğim yöne ateşleyebileceğim lazeri...
Teleskopu öylesine ayarlamıştım ki, nereye çevirsem ateş
hattı da orası oluyordu.
Üç gün sonra, teleskopumla, Chaka'nın ateş hattına girişini
izledim. Çığır açacak, tarihin bir yaprağını daha tozlandıracak bir
buluşun eşiğine gelmiş bilim adamlarının heyecanı vardı üstümde...
Teleskopumu ayarlayıp Chaka'nın yüzüne çevirdim. Sanki beş kilometre değil
de on metre ötemdeymiş gibi netleşiverdi, her hattından acımasızlık akan
o körolası profili...
Bana doğru dönmesini, lazer tabancamın içine bakıyor
duruma gelmesini sabırla beklemeye koyuldum.
Böylesi elbette daha iyi olacaktı.
Chaka'yı öldürmek çözüm değildi. Ölse kahraman olacak,
hempalarının elinde o kahrolası rejimi daha bir kemikleşecekti. Sonra
misilleme de yapabilir, binlerce masum insanı öldürebilirlerdi.
Evet, doğru karar vermiştim. En iyisi buydu.
Ateşledim lazeri...
Chaka ölmedi.
Ama, Her Şeyi Bilen, Her Şeyi Gören Chaka artık görmeyecek...
Mikrosaniyelerle ölçülen bir süre içinde, sokaktaki kör dilenciden bile
daha kör ettim onu.
|