Son Güncelleme
6 Mayıs 2008
Bilimkurgu2000 Ana Sayfayeni çıkan kitaplarkitaplardan bölümlerİlginç bilimsel konularBilimkurgu ve diğer konular
5 Yukarı

Sabah Saat 8'de (Eight O'clock in the Morning) 1963

Ray Nelson

Çeviri:Dr.Sönmez Güven

Gösterinin sonunda hipnotizmacı deneklerine "Uyanın!" dedi.

Beklenmedik bir şey oldu. Deneklerden biri tamamen uyandı. Bu daha önce hiç olmamıştı. Adı George Nada'ydı ve ilk önce olağanın dışında bir şeylerin cereyan etmekte olduğundan habersiz gözlerini kırpıştırarak tiyatro salonundaki yüzler denizinden doğruldu.

Sonra kalabalığın içine rastgele serpiştirilmiş insan olmayan suratları - Tılsımcıların suratlarını - farketti. Onlar başından beri oradaydılar, kuskusuz, ama sadece George tamamen uyanıktı, dolayısıyla sadece George onlan gerçek halleriyle görebiliyordu. Eğer tanıdığını belli edecek en ufak bir işaret verirse, Tılsımcıların derhal, eski hallerine dönmesini emredecekleri ve onun da buna uyacağı gerçeği dahil her şey bir kıvılcım gibi çaktı beyninde.

Dünyayı yönlendiren yeşil, yılan derilerini ya da çok sayıdaki sarı gözlerini gördüğüne ilişkin en ufak bir açık vermemeye özen göstererek kendini itiş kakış tiyatrodan dışarı, neon ışıklı geceye doğru attı. İçlerinden biri ona "Ateşin var mı, dostum?" diye sordu. George ona çakmağını uzattı ve yoluna devam etti.

George cadde boyunca aralıklarla asılmış posterlerde Tılsımcıların bol gözlü fotoğraflarını ve altlarında yazılı "Sekiz saat çalış, sekiz saat eğlen, sekiz saat uyu," ya da "Evlen ve üre," gibi emirlerini gördü. Bir mağaza vitrinindeki TV ekranı George'un dikkatini çekti, ama tam zamanında kaçırdı bakışlarını. Ekrandaki Tılsımcı'nın gözlerine bakmadığı zaman "istasyonumuzdan ayrılmayın!" buyruğuna direnmeyi becerebiliyordu.

George küçük bir yatak odasında tek başına yaşıyordu ve eve vardığında yaptığı ilk iş televizyonun fişini çekmek oldu. Ancak, diğer odalardaki komşularının televizyonundan gelen sesleri işitebiliyordu. Duydukları genelde insan sesleriydi, ama arada sırada yaratıkların kuşa benzer garip ve mağrur gıdaklamalarını da ayırt edebiliyordu. "Devletinize itaat edin!" diye gıdakladı biri. "Devlet biziz!" dedi bir başkası. "Biz sizin dostunuzuz; bir dost için her şeyi yaparsınız, değil mi?" "İtaat edin!"

"Çalışın!"

Aniden telefon çaldı.

George ahizeyi kaldırdı. Diğer uçta Tılsımcılardan biri vardı. "Alo," diye gıdakladı. Ben sizin denetmeniniz, Polis Şefi Robinson. Siz yaşlı bir adamsınız, George Nada. Yarın sabah saat sekizde kalbiniz duracak. Lütfen yineleyin." "Ben yaşlı bir adamım," dedi George. "Yarın sabah saat sekizde kalbim duracak." Denetmen telefonu kapattı.

"Hayır durmayacak," diye fısıldadı George. Onu niçin ölü istediklerini merak etti. Uyanmış olduğundan kuşkulanıyorlar mıydı? Belki de. Birileri onu saptamış, diğerleri gibi tepki vermediğini fark etmiş olmalıydı. Yarın sabah saat sekizi bir geçe George halâ yaşıyorsa, işte o zaman emin olacaklardı.

"Burada durup sonumun gelmesini beklememde mantık yok," diye düşündü.

Yine dışarı çıktı. Her ne kadar itaat etmesi, olguları efendilerinin istedikleri biçimde algılaması için kuvvetle kışkırtılıyorsa da posterlerin, televizyonun, gelip geçen yaratıklardan arada bir aldığı emirlerin onun üzerinde pek etkileri olmuyordu. Bir çıkmaz sokağın girişinden geçerken durdu. Yaratıklardan biri sokakta yalnız başına duvara yaslanmıştı. George ona doğru yürüdü. "Yoluna git," diye homurdandı yaratık ölümcül gözlerini George'a odaklayarak.

George bilinçle olan bağının gerildiğini hissetti. Kertenkele kafası bir an için sevimli bir ayyaşın yüzüne dönüşür gibi oldu. Elbette ki sevimli olacaktı yaşlı ayyaş. George bir tuğlayı kaparak yaşlı adamın kafasına bütün gücüyle indirdi. Görüntü bir an için bulanıklaştıktan sonra yüzden dışarı mavi-yeşil kan sızmaya başladı ve kertenkele seyirip kıvranarak yere yıkıldı. Bir kaç saniye sonra artık ölmüştü.

George cesedi gölgeye çekerek üzerini aradı. Ceplerin birinde küçük bir radyo, bir diğerinde de tuhaf şekilli bir çatalla bıçak vardı. Küçük radyo anlaşılmaz bir dilde söylenip duruyordu. George radyoyu cesedin yanına bıraktı, ama diğerlerini aldı. "Kaçabileceğimi sanmıyorum," diye düşündü George. "Onlarla niçin mücadele edeyim ki?" Ama yapabilirdi belki de.

Ya diğerlerini de uyandırabilirse? İşte bu denemeye değerdi.

Kız arkadaşı Lil'in on iki blok ötedeki apartmanına yürüdü ve kapıyı çaldı. Kız bornozuna sarılmış halde açtı kapıyı.

"Senin uyanmanı istiyorum," dedi. "Uyanığım," dedi kız. "İçeri gelsene." İçeri girdi. Televizyon açıktı. Kapattı.

"Hayır," dedi, "Gerçekten uyan demek istiyorum." Kız ona anlamsız bakışlarla baktı ve o da parmaklarını şaklatarak haykırdı: "Uyan! Efendilerin sana uyanmanı emrediyorlar!"

"Keçileri mi kaçırdın, George?" diye sordu kız kuşkuyla. "Gerçekten de çok garip davranıyorsun." Kızın suratını tokatladı. "Kes şunu!" diye bağırdı kız. "Derdin ne senin?"

"Hiç," dedi George omuzları çökerek. "Sadece dalga geçiyorum."

"Yüzümü tokatlamaya sen dalga geçmek mi diyorsun?" diye bağırdı kız. Kapının çalındığını duydular. George kapıyı açtı. Gelen yaratıklardan biriydi. "Şu gürültüyü biraz kesemez misiniz?" diye sordu. Sürüngenin derisi ve gözleri kısmen silinir gibi oldular ve George fanila giymiş orta yaşlı şişman bir erkeğin kırpışan yüzünü gördü. George sofra bıçağı ile boğazını doğradığında o halâ bir insandı, ama daha yere düşmeden yaratığa dönüşmüştü bile. Cesedi apartmanın içine sürükledi ve tekmeyle kapıyı kapattı. Yerdeki sarı gözlü yılan yaratığı göstererek "Burada ne görüyorsun?" diye sordu Lil'e. "Bay, Bay Coney'i," diye fısıldadı kız gözleri dehşetten açılarak. "Sen onu öldürdün, sanki hiç önemli değilmiş gibi."

George kıza doğru ilerleyerek "Bağırma sakın!" diye uyardı.

"Bağırmam, George. Yemin ederim ki bağırmam, sadece lütfen, tanrı aşkına, o bıçağı yere bırak." Kürek kemikleri duvara yaslanıncaya dek geriledi. George yararı olmadığını anlamıştı. "Seni bağlayacağım," dedi. "Önce bana Bay Coney'in yaşadığı odayı göster." "Merdivenlere doğru soldaki ilk kapı," dedi kız. "George... Georgie. Bana işkence yapma. Beni öldüreceksen eğer, çabuk olsun. Lütfen, George, lütfen." Yatak örtüleriyle bağladı ve ağzını tıkadı; sonra Tılsımcı'nın giysilerini araştırdı. Yabancı dilde konuşan radyodan bir adet daha ve yemek takımlarını buldu, başka bir şey değil. George bitişik kapıya gitti. Kapıyı çaldığında yaratıklardan birinin sesini duydu: "Kim o?"

"Bay Coney'in bir dostuyum. Onu görmem gerek," dedi George.

"Bir kaç dakikalığına dışarı çıktı, ama hemen döner." Kapı hafifçe aralandı, dört adet sarı göz dışarı baktı. "Girip beklemek ister misiniz?" "Tabii," dedi George gözlere bakmaktan kaçınarak. Yaratık sırtı dönük durumda kapıyı kapatırken "Burada yalnız mısınız?" diye sordu. "Evet, niçin?"

Arkadan uzanarak boğazını kesti, sonra apartman dairesini araştırdı.

İnsan kemik ve kafataslarıyla yarısı yenmiş bir el buldu.

İçlerinde iri ve şişman salyangozların yüzdüğü depolar vardı.

"Çocukları," diye düşündü ve hepsini öldürdü. Silahlar da vardı, daha önce hiç görmediği cinsten. Birini yanlışlıkla ateşledi, ama şansına silah sessizdi. Küçük zehirli iğneler atıyor gibiydi. Tabancayla birlikte bulabildiği kadar iğne kutusunu ceplerine doldurdu ve Lil'in yanına döndü. Kız onu gördüğünde umutsuz bir dehşet içinde kıvrandı. "Sakinleş, tatlım," dedi kızın çantasını açarken. Sadece arabanın anahtarlarını ödünç almak istiyorum." Anahtarları aldı ve merdivenlerden aşağı caddeye indi.

Kızın arabası her zaman park ettiği yerde duruyordu. Sağ çamurluğundaki ezikten tanıdı. Bindi, çalıştırdı ve rastgele sürmeye başladı. Düşünce içinde saatlerce arabayı kullandı - umarsızca bir çıkış yolu aradı. Biraz müzik bulabilme umuduyla arabanın radyosunu açtı, ama haberlerden başka bir şey yoktu, ve hepsi de onun, George Nada'nın, yani sapık katil hakkındaydı. Spiker efendilerden birisiydi, ama çok korkmuşa benziyordu. Peki niçin? Bir tek adam ne yapabilirdi ki?

George yolun kesilmiş olduğunu gördüğünde şaşırmadı ve bir yan sokağa saptı. "Oğlum George, bu bir kır gezintisi olmayacak," diye söylendi kendi kendine.

Lil'in apartmanında neler yaptığını keşfetmişlerdi, demek ki arabayı arıyor olmalıydılar. Arabayı çıkmaz bir sokağa park edip metroya bindi. Bir nedenden dolayı metroda hiç yaratık yoktu. Belki metroyu kullanmayacak kadar havalıydılar, ya da belki sadece gecenin ileri bir saati olmasındandı. En sonunda bir tane bindiğinde, George indi. Cadde boyunca yürüdü ve bir bara girdi. Televizyonda Tılsımcılardan biri vardı ve tekrar tekrar "Biz sizin dostunuzuz. Biz sizin dostunuzuz. Biz sizin dostunuzuz." Diyordu. Aptal kertenkele korkmuş görünüyordu. Niçin? Tek bir adam tümüne birden ne yapabilirdi?

George bir bira ısmarladı ve televizyonda Tılsımcı'nın artık onun üzerinde hiç bir gücü olmadığı aniden kafasına dank etti. Yine görüntüye baktı. "Bana hükmedebilmesi için buna inanması gerek," diye düşündü. "Kendine olan güveninde en ufak bir sarsıntı ve hipnotizma gücü uçup gidiyor." Televizyon ekranına George'nin bir fotoğrafını getirdiler ve George telefon kulübesine geriledi. Denetmenin! aradı, Polis Şefini.

"Alo, Robinson?" diye sordu. "Konuşuyor."

"Ben George Nada. İnsanları nasıl uyandırabileceğimi buldum." "Ne? George kapatma. Neredesin?" Robinson neredeyse sinir krizi geçirecekti. Kapattı, hesabı ödedi ve bardan ayrıldı. Konuşmasını izleyeceklerdi herhalde. Bir metroya atladı ve kent merkezine gitti. Kentteki en büyük televizyon stüdyolarını bulunduran binaya girerken şafak söküyordu. Girişteki isim levhalarına baktı ve asansöre bindi. Stüdyonun girişinde duran polis memuru onu tanıdı. "Ama, sen Nada'sın!" diye haykırdı.

George onu zehirli iğne atan tabancasıyla vurmaktan hiç hoşlanmamıştı, ama buna zorunluydu. Stüdyoya girinceye dek nöbetçi teknisyenler dahil birkaç kişiyi daha vurmak zorunda kaldı. Dışarıdan bir yığın polis sireni, heyecanlı bağrışmalar ve merdivenlerden de koşuşan ayak sesleri geliyordu. Televizyon kamerasının önünde duran yaratık " Biz sizin dostunuzuz. Biz sizin dostunuzuz." deyip duruyordu ve George'ın girdiğini fark edemedi. George onu iğne atan tabancasıyla vurduğunda cümlesini yarım bıraktı ve orada öylece kalakaldı. George yaratığın yanına giderek sesini taklit etti: "Uyanın! Uyanın! Bizi olduğumuz gibi görün ve öldürün!"

Sabah kentin duyduğu George'un sesi oldu. Ama görüntüde bir Tılsımcı vardı ve kent ilk kez gerçekten uyandı ve savaş başladı. George sonunda kavuştukları zaferi göremedi. Saat tam sekizde kalp krizinden ölmüştü.

 

Ray Nelson
  Ana Sayfa  |  Yeni Kitaplar  |  Arama  |  Öyküler  |  Yazarlar  |  Sanal Kitaplar  |  Makaleler  
  Bilimsel Yazılar | Ödüller | Forum | Yayınevleri | e-Posta