|
İşin içinde iş olduğunu Ay'a varışının ikinci haftasında
anladı Henry Cooper... Ama, sezgi ve kuşkularını hemencecik kağıda dökmeyen,
emin olana kadar araştırmalarını sürdüren her tecrübeli gazeteci gibi,
bir süre susmayı, olayların gelişmesini en şüpheci biçimde gözlemeyi
tercih etti.
Haklıydı bu temkinli davranışında... En ünlü
gazetelerde, dürüstlüğü ve satın alınmayacağıyla bilinen bir bilim
yazarı olarak çalışmıştı. Ay'a da Birleşmiş Milletler Uzay Yönetimi'nin
çağrılısı olarak gelmişti. Halkla ve basınla ilişkilerini düzenlemede
titizlik ve duyarlılığıyla bilinen bir kuruluştu BMUY... Dahası, ertesi ay
bütçe görüşmeleri başlayacaktı. Dünyanın açlıktan kırıldığı,
insanlar için daha çok yol, daha çok okul, daha çok denizaltı çiftliğinin
istendiği bir ortamda, uzay boşluğuna milyarlarca, trilyonlarca lira dökülmesine
karşı çıkan insanlar çoktu. Bütçe görüşmeleri sırasında çıkabilecek
herhangi bir terslik, BMUY'nin ödeneklerinde çok önemli kısıtlamalara yol açabilirdi.
Onun için, beliren kuşkularını bir süre kendine saklamaya
karar verdi Henry Cooper... Hiçbir şey olmamışçasına görevini yapmaya
devam etti. Her gün aksatmadan iki bin kelimelik yazı ve röportajlarını gönderdi
Dünya'ya... Mare Imbrium'daki ünlü anıtı ziyaret etti. Dünya'dan fırlatılan
insan yapısı ilk aracın 13 Eylül 1959 tarihinde Ay'a inişini simgeliyordu
bu anıt... Daha sonra, Lunik-ll'nin kabrini, ondan sonra da onun peşinden Ay'a
gelen astronotların mezarını gezdi.
Gezisinin ikinci haftasının sonunda da artık dayanamadı,
Ay'ın yörüngesindeki ikinci haberleşme turunu tamamladıktan sonra Arşimet
Uzay Limanı'na indi. Hemen telefon kulübesine koşup bir numara çevirdi.
"Bana polisi bağlayın" dedi. "Başmüfettişle
görüşmek istiyorum."
Gazeteci Henry Cooper'la Ay Polisi Başmüfettişi Chandra
Coomarasvvamy, sözleştikleri yer ve zamanda, 24 saatlik yapay Ay gününün
tan saatlerinde, Plato Parkı'nda buluştular. El sıkışıp çakıllı yolda yürümeye
başladıklarında, belki de sabahın erkenliğinden, in-cin top oynuyordu ortalıkta...
Sözü uzatmak istemedi Cooper... "Dostum Chandra"
diye söze girdi, 'Ay'ın her yerinde gözün ve kulağın var senin... Burada
olup da senin bilmediğin hiçbir şey yoktur. Ay'a beni BMUY çağırdı. Dünya'ya
döndüğümde yazacağım kitap için malzeme topluyorum. Merkezin talimatına
aykırı olarak buradaki insanların benden bir şeyler gizledikleri izlenimine
kapıldım. Bu tutumlarına akıl sır erdiremiyorum."
"Gizleyenler kim?" diye sordu Chandra birdenbire...
"Sen bilmeyeceksin de ben mi bileceğim?"diye
diklendi Cooper, "Ama ağzımdan laf almaya çalışıyorsan hemen söyleyeyim.
Tıbbi Araştırmalar bölümündekiler hariç, herkes elinden gelen yardımı
yapıyor bana... Bir tek onlar uzak durmaya, sorularımı havadan sudan yanıtlarla
geçiştirmeye çalışıyorlar. Orada bir şeyler dönüyor dostum..."
"Hıımmm..." Sonra uzun bir sessizlik...
"Arı gibi uğuldamaktan başka söyleyeceğin yok
mu?"
Derin bir iç geçirdi Chandra... Sonra konuştu: "Kusura
bakma Henry, ama, siz gazetecilerin bereketli hayal gücü bizim gibi dar kafalı
polislerde yok... Elle tutulur hiçbir şey vermedin bana... İnsanların sana
soğuk davrandıklarından kuşkulandığını söylüyorsun. Buna dayanarak
soruşturma yapmaya kalksam herkes güler bana..."
"Söylenecek somut bir şey olsaydı söylerdim"
dedi Cooper, "Tek bildiğim şey, Tıbbi Araştırmalar bölümünde bana
soğuk ve mesafeli davranıldığı... Üst kademelere çıkıldıkça da davranışlar
soğuyor, ağızlar daha da sıkılaşıyor. 'Hava durumu nasıl?' diye soracak
olsam, onun yanıtını bile ağızlardan kerpetenle alıyorum. Ay'a son gelişimde
çok farklıydı davranışları... Bana yardım etmek, çalışmalarını en
ince ayrıntılarına kadar anlatmak için herkes birbiriyle yarışıyordu
sanki... Bu gelişimdeyse, bölüm yöneticisini göremedim bile... Ya işler başından
aşkın, ya Ay'ın öbür yüzünde görev gezisindeydi. Ne biçim bir adam
bu?"
"Dr. Hastings mi? Gördüğüm kadarıyla, işinde çok
uzman, ama geçinilmesi ve birlikte çalışılması çok güç biri.."
"Gizlemeye çalıştığı bir şey olabilir mi?"
"Seni yıllardır tanırım Henry" dedi Başmüfettiş,
"Belli kuşkuların olmasaydı bu soruyu sormazdın bana... Aklından geçenlerin
hepsini ortaya dök de birlikte düşünelim."
"Gel şu banka oturalım" dedi Cooper. Oturdular.
"Önceleri uyuşturucu madde üretimi ve kaçakçılığından kuşkulandım"
diye devam etti Cooper, "Sonra sahtecilik ya da siyasal komplo ihtimalleri
geldi aklıma... Ama, bunların hepsi, bugün içinde yaşadığımız koşullarda
saçmalık... Hangi çağda yaşıyoruz?"
Piposunu ağzının solundan sağına kaydırarak, "Devam
et" dedi Chandra, "Seni dinliyorum."
"Bütün ihtimalleri tek tek gözden geçirip
olmayacakları eledim" diye devam etti Cooper, "Geriye tek ihtimal kalıyor,
ama, o da düşünmek istemediğim kadar korkunç..."
Chandra'nın bir şeyler söylemesini, soru sormasını bir süre
bekledi Cooper... Ses çıkmayınca da, baklayı ağzından çıkardı.
"Tek ihtimal gezegenlerarası veba salgını" dedi.
"Yanılmıyorsam böyle bir salgının imkansız olduğunu
sen yazmıştın" diye konuştu Chandra...
"Haklısın" dedi Cooper, "Yazmıştım. Başka
gök cisimlerinde rastladığımız hayat türlerinin biyokimyalarının bizden
çok farklı olduğunu, bu yüzden birbirimizle, olumlu olumsuz, herhangi bir biçimde
etkileşmemizin söz konusu olmadığını söylemiştim. Bu hayat türleriyle
ancak birkaç yüzyıldır iletişim içindeyiz. Oysa, Dünya'mızdaki bakteri
ve virüslerin bizim vücutlarımıza alışmaları için milyonlarca yıl geçmesi
gerekti. O yazıyı yazdığımda bütün söylediklerim inandırıcıydı.
Kendim de inanıyordum yazdıklarıma... Ama, aradan geçen zaman içinde, ister
istemez 'acaba?' diye sorular takılıyor insanın kafasına..."
"Neden o?" diye sordu Chandra...
"Bazı gezegenlere ötekilerden daha çok gidip geldik.
Oradaki hayat türleriyle daha sıkı fıkı olduk. Uzay gemilerimizden biri o aşina
gezegenlerden, örneğin Merih'ten, bizim vücutlarımıza uyum sağlamayı başarmış
bir öldürücü virüs ya da bakteri getirmiş olabilir."
"Tıbbi Araştırmalar Merkezi'ndeki kuşkulandırıcı
sessizliği, bu virüsle baş etmede doktorların çaresizliğine mi bağlıyorsun?"
diye sordu Chandra...
"Evet..."
İki dostun arasına bir iki dakikalık yeni bir sessizlik
çöktü. İki dakikanın sonunda piposuna tekrar yer değiştirtti Chandra...
"Günahı senin boynuna" dedi, "Soruşturmayı bugünden tezi yok
başlatacağım. Belki sana söylemem yanlış, ama, Tıbbi Araştırmalar
Merkezi'ndeki durum bir süredir beni de rahatsız ediyordu. Son bir ay içinde,
merkezdeki uzman hekimlerden üçü ruhsal bunalım geçirerek hastaneye kaldırıldılar.
İlk kez oldu böyle bir şey..."
Önce saatine, sonra da gökyüzüne baktı Chandra..
"Seninle haberleşiriz" dedi, "Günlük yağmurumuzun başlamasına
sekiz dakika var. Bulutlar toplanmaya başladı bile... Ben de yağmurluğumu
almamıştım."
Sonra, gece yarısına doğru bir telefon aldı Henry
Cooper...
"Sen misin Henry?" dedi karşıdaki ses, "Ben
Chandra... Yarım saate kadar Beş Numaralı Basınçlı Hava Bölmesinde buluşalım.
Tamam mı?" Tamam olup olmadığını öğrenmeden de telefonu kapattı.
Heyecanlanmıştı Cooper... Beş Numaralı Bölme... Ay'ın
yerleşim bölgesinin dışına çıkacakları anlaşılıyordu. Chandra çok önemli
bir şeyler öğrenmişti anlaşılan...
Yerleşim bölgesinin basınçlı kubbesinden çıkıp Ay yüzeyinde
yol almaya başladılar. Ay'ın bilinen gri külleriyle döşenmişti yollan...
Uzansan değecekmiş gibi yakından görünüyordu, Dünya'nın mavi yeşil
renkleri... Kısa sürede, hayat dolu yerleşim kubbesini ufuk hattının altında
bıraktılar. Bindikleri aracı bir polis memuru kullandığı için de yol
boyunca susmayı, beklemeyi tercih ettiler.
Araç on dakika kadar gittikten sonra ana yoldan küçük bir
patikaya döndüler. Bir köşe daha aldıktan sonra da, büyük bir kaya kütlesinin
üstüne kondurulmuş pırıl-pırıl bir küre çıktı karşılarına... Kürenin
önüne park etmiş bir Kızılhaç arabası vardı, kürenin o andaki tek
ziyaretçileri onlar değildi anlaşılan...
Üstelik, "Beklenmedik ziyaretçi"de değildiler. Kürenin
önüne gelip durduklarında bir hortum uzandı içeriden... Arabalarını önce
basınçlı bölmeye, sonra da binanın içine aldı. İndiler arabadan... Yürümeye
başladılar.
Birkaç yüz metre yürüdükten sonra tıslayarak açılan
bir kapıdan geçtiler, her tarafı sıkı sıkıya kapalı büyükçe bir
kubbenin altında buldular kendilerini... Bir hayvanat bahçesiydi burası...
Duvarları boyunca sıralanan irili-ufaklı kafes, akvaryum ve seralarda, Dünya'daki
bitki ve hayvan türlerinin çokçası vardı.
Kısa boylu, kır saçlı, suratı asık ve tasalı bir adam
karşıladı onları...
"Seni Dr. Hastings'le tanıştırayım" dedi
Chandra, "Bu da Henry Cooper..." Sonra devam etti: "Dr.
Hastings'le konuyu uzun uzadıya tartıştık. Burada olup bitenler konusunda çeneni
tutman için tek çözüm yolunun her şeyi sana anlatmak olduğuna sonunda ikna
ettim onu..."
Hastings'in sesi soğuktu. "Artık umurumda değil"
diye konuştu, "Olan oldu zaten..."
Tam o sırada duvardaki kafeslerden birinden bir ses geldi.
"Kusura bakmayın... Yine başladı" dedi Dr.
Hastings... Neyin başladığını açıklamaya gerek duymadan hızlı adımlarla
kafese yaklaştı kapısını açıp iki elini içeri uzattı. Tekrar doğrulduğunda
tüy yumağını andıran bir hayvan vardı elerinin arasında... "Bunun ne
olduğunu biliyor musun?" diye sordu Dr. Hastings...
"Evet" dedi Coper, "Galiba bir kobay... Sevimli
bir laboratuar hayvanı..."
"Sevimli olmasına sevimli de beş yaşında... Tıpkı
kafesteki öteki kobaylar gibi..."
"Beş yaşında olmasının bir özelliği mi var?"
diye sordu Cooper...
"Elbette var... Kobayların ortalama ömrü iki yıldır.
Bununsa beş... O kadarla kalsa yine de iyi.. Bu kafeslerde onuncu yaslarını
doldurmak üzere olan hayvanlar da var."
Tam bir ölü sessizliği çökmüştü odaya... En azından
insanlar konuşmuyordu. Kafeslerden yükselen seslerse tırmalayıcı
boyutlardaydı.
İlk konuşan Cooper oldu. "Harika bir şey bu" diye
mırıldandı, "Durum böyleyse, ömür uzatmanın yolunu bulduk
demektir."
Buruk bir gülümseme dolaştı Dr. Hastings'in dudaklarında...
"Biz bulmadık" dedi, "Burnumuzun dibinde olanı yüzlerce yıldır
görememişiz. Onu da bize Ay gösterdi."
"Yeryüzündeki en büyük mücadelemiz hiç tükenmeyen
yerçekimine karşıdır" diye söze girdi, "Doğduğumuz günden öldüğümüz
güne kadar yerçekimine karşı mücadele veririz. Kaslarımızı yıpratır, vücudumuzu
zorlar bu mücadele... Kaç yıl yaşıyoruz? Yetmiş mi? Kalbin o yetmiş yıllık
süre içinde kaç ton kanı kaç kilometre pompaladığını hiç düşündünüz
mü? İnsanın kalp ve vücuduna binen o yük, var olmak için yerine getirmek
zorunda olduğu o yıpratıcı görev, doksan kiloluk bir insanın on beş kilo
çektiği Ay yüzeyinde eskisinin altıda birine kadar iniyor."
Mantık zincirinin nereye uzandığını anlamıştı
Cooper... "Bunun sonucunda kobaylar on yaşına kadar yaşıyor" diye
ortaya mırıldandı, "Bu hesaba göre, insan ömrü nereye kadar
uzayacak?"
"Bu hesap sanıldığı kadar kolay değil" dedi Dr.
Hastings, "Basit bir orantıyla çıkamazsınız işin içinden... Bu yeni
koşullarda canlıların ne kadar yaşayacağı, türe ve onun büyüklüğüne
bağlıdır. Bir ay öncesine kadar insan ömrünün ne olabileceği konusunda
tahmin yürütemiyorduk. Şimdiyse kesine yakın bir tahmine yaklaştık. En azından
iki yüz yıl yaşayacak insanlar..."
Cooper şaşkındı. Söyleyecek söz bulamıyordu. Sonunda,
patlamamak için kendini zor tutarak konuştu. "Saklamaya çalıştığınız
sır bu muydu?" diye sordu, "İnsanlara bunu müjdelemek yerine onu
gizlemeye kalkışmak hangi akla hizmet?"
"Aptalsın sen Cooper" diye bağırdı Dr. Hastings,
"Saygın bir bilim yazarısın, ama, ilkokullular bile anlar işin nereye
gideceğini... Sense anlamamakta direniyorsun."
"Sakin ol Dr. Hastings" dedi Chandra,
"Sinirlenmek bir işe yaramaz..."
Başmüfettiş Chandra'nın sakin sesi soğuk duş etkisi yapmıştı
doktorda... Kendini çabuk toparlayıp buz gibi bir sesle bıraktığı yerden
konuşmasını sürdürdü.
"Şuraya bak" diye parmağıyla kubbenin saydam
tepesini gösterdi, "Ne görüyorsun orada?"
Mavi yeşil ışıklarla çevrili Dünya tepeden bakıyordu
onlara... Ay'a gelip de Dünya'ya bakmış olanların ömürlerinin sonuna kadar
unutamayacakları bir manzaraydı bu...
"Dünya'yı..."
"Güzel... Kaç insan yaşıyor orada?"
"Altı milyar..."
"Evet, altı milyar... Altı milyar insan var Dünya'da...
Kristof Kolomb'dan önce sanıldığı gibi, Dünya tepsi olsaydı, o altı
milyar insan kenarlarından taşar, uzay boşluğuna düşerlerdi. Zaten bugün
bile orada salkım saçak yaşıyorlar. Neredeyse iğne atsan yere düşmeyecek...
Biraz soluk alabilmek için deniz yataklarını bile yerleşime açmaya çalışıyorlar.
Bizse, burada, neredeyse ıssız sayılacak bir gök cisminde, bilemediniz yüz
bin kişiyiz. Yine de, burada yaşayabilmek için, en gelişkin teknolojilere,
modern bilimin en son harikalarına bel bağlamışız. Onlarsız bir gün bile
barınamayız burada... Üstelik, o yüz bin kişinin her biri seçme
insanlar... Burada odacı olmak için bile insanın 'süper zeka' sınıfına
girmesi gerek..."
Duvarlara dizilmiş kafeslere, seralara, akvaryumlara baktı
Dr. Hastings... Sonra gözlerini Henry Cooper'ın gözlerine gidip konuşmaya bıraktığı
yerden başladı.
"Ay'da yüz bin kişiyiz. Burada kalır, yaşarsak, ömrümüzün
iki yüz yıla kadar uzayacağını öğrenmiş bulunuyoruz. Bir gün bile yaşamak
için Dünya'da kalmaya mahkum olan o milyarlarca insana.burada var olmanın
asgari koşullarına sahip bulunmayan onca zavallıya bu haberi nasıl ulaştıracaksın?
Bu koşullarda iki saat bile dayanamayacaklarını bilerek, 'Ay'da iki yüz yıl
yaşarsınız' mı diyeceksin? Sen kaşındın gazeteci efendi... Öğrenmek
istediğini öğrendin. Bilmek mi zor, duyurmak mı zor?"
Ağzını açıp yanıt vermek istedi Henry Cooper... Binbir güçlükle
çene kaslarını çalıştırdı, ama söyleyecek söz bulamadı.
Kırk yıllık gazetecilik hayatında yapmadığı bir şey
yaptı. Yutkundu.
Tam o sırada da, kafeslerden birinde, bir şebek yavrusu ağlamaya
başladı...
|