Son Güncelleme
6 Mayıs 2008
Bilimkurgu2000 Ana Sayfayeni çıkan kitaplarkitaplardan bölümlerİlginç bilimsel konularBilimkurgu ve diğer konular
5 Yukarı

İşin İçinde İş Var

Arthur C.Clarke

İşin içinde iş olduğunu Ay'a varışının ikinci haftasında anladı Henry Cooper... Ama, sezgi ve kuşkularını hemencecik kağıda dökmeyen, emin olana kadar araştırmalarını sürdüren her tecrübeli gazeteci gibi, bir süre susmayı, olayların gelişmesini en şüpheci biçimde gözlemeyi tercih etti.

Haklıydı bu temkinli davranışında... En ünlü gazetelerde, dürüstlüğü ve satın alınmayacağıyla bilinen bir bilim yazarı olarak çalışmıştı. Ay'a da Birleşmiş Milletler Uzay Yönetimi'nin çağrılısı olarak gelmişti. Halkla ve basınla ilişkilerini düzenlemede titizlik ve duyarlılığıyla bilinen bir kuruluştu BMUY... Dahası, ertesi ay bütçe görüşmeleri başlayacaktı. Dünyanın açlıktan kırıldığı, insanlar için daha çok yol, daha çok okul, daha çok denizaltı çiftliğinin istendiği bir ortamda, uzay boşluğuna milyarlarca, trilyonlarca lira dökülmesine karşı çıkan insanlar çoktu. Bütçe görüşmeleri sırasında çıkabilecek herhangi bir terslik, BMUY'nin ödeneklerinde çok önemli kısıtlamalara yol açabilirdi.

Onun için, beliren kuşkularını bir süre kendine saklamaya karar verdi Henry Cooper... Hiçbir şey olmamışçasına görevini yapmaya devam etti. Her gün aksatmadan iki bin kelimelik yazı ve röportajlarını gönderdi Dünya'ya... Mare Imbrium'daki ünlü anıtı ziyaret etti. Dünya'dan fırlatılan insan yapısı ilk aracın 13 Eylül 1959 tarihinde Ay'a inişini simgeliyordu bu anıt... Daha sonra, Lunik-ll'nin kabrini, ondan sonra da onun peşinden Ay'a gelen astronotların mezarını gezdi.

Gezisinin ikinci haftasının sonunda da artık dayanamadı, Ay'ın yörüngesindeki ikinci haberleşme turunu tamamladıktan sonra Arşimet Uzay Limanı'na indi. Hemen telefon kulübesine koşup bir numara çevirdi.

"Bana polisi bağlayın" dedi. "Başmüfettişle görüşmek istiyorum."

Gazeteci Henry Cooper'la Ay Polisi Başmüfettişi Chandra Coomarasvvamy, sözleştikleri yer ve zamanda, 24 saatlik yapay Ay gününün tan saatlerinde, Plato Parkı'nda buluştular. El sıkışıp çakıllı yolda yürümeye başladıklarında, belki de sabahın erkenliğinden, in-cin top oynuyordu ortalıkta...

Sözü uzatmak istemedi Cooper... "Dostum Chandra" diye söze girdi, 'Ay'ın her yerinde gözün ve kulağın var senin... Burada olup da senin bilmediğin hiçbir şey yoktur. Ay'a beni BMUY çağırdı. Dünya'ya döndüğümde yazacağım kitap için malzeme topluyorum. Merkezin talimatına aykırı olarak buradaki insanların benden bir şeyler gizledikleri izlenimine kapıldım. Bu tutumlarına akıl sır erdiremiyorum."

"Gizleyenler kim?" diye sordu Chandra birdenbire...

"Sen bilmeyeceksin de ben mi bileceğim?"diye diklendi Cooper, "Ama ağzımdan laf almaya çalışıyorsan hemen söyleyeyim. Tıbbi Araştırmalar bölümündekiler hariç, herkes elinden gelen yardımı yapıyor bana... Bir tek onlar uzak durmaya, sorularımı havadan sudan yanıtlarla geçiştirmeye çalışıyorlar. Orada bir şeyler dönüyor dostum..."

"Hıımmm..." Sonra uzun bir sessizlik...

"Arı gibi uğuldamaktan başka söyleyeceğin yok mu?"

Derin bir iç geçirdi Chandra... Sonra konuştu: "Kusura bakma Henry, ama, siz gazetecilerin bereketli hayal gücü bizim gibi dar kafalı polislerde yok... Elle tutulur hiçbir şey vermedin bana... İnsanların sana soğuk davrandıklarından kuşkulandığını söylüyorsun. Buna dayanarak soruşturma yapmaya kalksam herkes güler bana..."

"Söylenecek somut bir şey olsaydı söylerdim" dedi Cooper, "Tek bildiğim şey, Tıbbi Araştırmalar bölümünde bana soğuk ve mesafeli davranıldığı... Üst kademelere çıkıldıkça da davranışlar soğuyor, ağızlar daha da sıkılaşıyor. 'Hava durumu nasıl?' diye soracak olsam, onun yanıtını bile ağızlardan kerpetenle alıyorum. Ay'a son gelişimde çok farklıydı davranışları... Bana yardım etmek, çalışmalarını en ince ayrıntılarına kadar anlatmak için herkes birbiriyle yarışıyordu sanki... Bu gelişimdeyse, bölüm yöneticisini göremedim bile... Ya işler başından aşkın, ya Ay'ın öbür yüzünde görev gezisindeydi. Ne biçim bir adam bu?"

"Dr. Hastings mi? Gördüğüm kadarıyla, işinde çok uzman, ama geçinilmesi ve birlikte çalışılması çok güç biri.."

"Gizlemeye çalıştığı bir şey olabilir mi?"

"Seni yıllardır tanırım Henry" dedi Başmüfettiş, "Belli kuşkuların olmasaydı bu soruyu sormazdın bana... Aklından geçenlerin hepsini ortaya dök de birlikte düşünelim."

"Gel şu banka oturalım" dedi Cooper. Oturdular. "Önceleri uyuşturucu madde üretimi ve kaçakçılığından kuşkulandım" diye devam etti Cooper, "Sonra sahtecilik ya da siyasal komplo ihtimalleri geldi aklıma... Ama, bunların hepsi, bugün içinde yaşadığımız koşullarda saçmalık... Hangi çağda yaşıyoruz?"

Piposunu ağzının solundan sağına kaydırarak, "Devam et" dedi Chandra, "Seni dinliyorum."

"Bütün ihtimalleri tek tek gözden geçirip olmayacakları eledim" diye devam etti Cooper, "Geriye tek ihtimal kalıyor, ama, o da düşünmek istemediğim kadar korkunç..."

Chandra'nın bir şeyler söylemesini, soru sormasını bir süre bekledi Cooper... Ses çıkmayınca da, baklayı ağzından çıkardı.

"Tek ihtimal gezegenlerarası veba salgını" dedi.

"Yanılmıyorsam böyle bir salgının imkansız olduğunu sen yazmıştın" diye konuştu Chandra...

"Haklısın" dedi Cooper, "Yazmıştım. Başka gök cisimlerinde rastladığımız hayat türlerinin biyokimyalarının bizden çok farklı olduğunu, bu yüzden birbirimizle, olumlu olumsuz, herhangi bir biçimde etkileşmemizin söz konusu olmadığını söylemiştim. Bu hayat türleriyle ancak birkaç yüzyıldır iletişim içindeyiz. Oysa, Dünya'mızdaki bakteri ve virüslerin bizim vücutlarımıza alışmaları için milyonlarca yıl geçmesi gerekti. O yazıyı yazdığımda bütün söylediklerim inandırıcıydı. Kendim de inanıyordum yazdıklarıma... Ama, aradan geçen zaman içinde, ister istemez 'acaba?' diye sorular takılıyor insanın kafasına..."

"Neden o?" diye sordu Chandra...

"Bazı gezegenlere ötekilerden daha çok gidip geldik. Oradaki hayat türleriyle daha sıkı fıkı olduk. Uzay gemilerimizden biri o aşina gezegenlerden, örneğin Merih'ten, bizim vücutlarımıza uyum sağlamayı başarmış bir öldürücü virüs ya da bakteri getirmiş olabilir."

"Tıbbi Araştırmalar Merkezi'ndeki kuşkulandırıcı sessizliği, bu virüsle baş etmede doktorların çaresizliğine mi bağlıyorsun?" diye sordu Chandra...

"Evet..."

İki dostun arasına bir iki dakikalık yeni bir sessizlik çöktü. İki dakikanın sonunda piposuna tekrar yer değiştirtti Chandra... "Günahı senin boynuna" dedi, "Soruşturmayı bugünden tezi yok başlatacağım. Belki sana söylemem yanlış, ama, Tıbbi Araştırmalar Merkezi'ndeki durum bir süredir beni de rahatsız ediyordu. Son bir ay içinde, merkezdeki uzman hekimlerden üçü ruhsal bunalım geçirerek hastaneye kaldırıldılar. İlk kez oldu böyle bir şey..."

Önce saatine, sonra da gökyüzüne baktı Chandra.. "Seninle haberleşiriz" dedi, "Günlük yağmurumuzun başlamasına sekiz dakika var. Bulutlar toplanmaya başladı bile... Ben de yağmurluğumu almamıştım."

Sonra, gece yarısına doğru bir telefon aldı Henry Cooper...

"Sen misin Henry?" dedi karşıdaki ses, "Ben Chandra... Yarım saate kadar Beş Numaralı Basınçlı Hava Bölmesinde buluşalım. Tamam mı?" Tamam olup olmadığını öğrenmeden de telefonu kapattı.

Heyecanlanmıştı Cooper... Beş Numaralı Bölme... Ay'ın yerleşim bölgesinin dışına çıkacakları anlaşılıyordu. Chandra çok önemli bir şeyler öğrenmişti anlaşılan...

Yerleşim bölgesinin basınçlı kubbesinden çıkıp Ay yüzeyinde yol almaya başladılar. Ay'ın bilinen gri külleriyle döşenmişti yollan... Uzansan değecekmiş gibi yakından görünüyordu, Dünya'nın mavi yeşil renkleri... Kısa sürede, hayat dolu yerleşim kubbesini ufuk hattının altında bıraktılar. Bindikleri aracı bir polis memuru kullandığı için de yol boyunca susmayı, beklemeyi tercih ettiler.

Araç on dakika kadar gittikten sonra ana yoldan küçük bir patikaya döndüler. Bir köşe daha aldıktan sonra da, büyük bir kaya kütlesinin üstüne kondurulmuş pırıl-pırıl bir küre çıktı karşılarına... Kürenin önüne park etmiş bir Kızılhaç arabası vardı, kürenin o andaki tek ziyaretçileri onlar değildi anlaşılan...

Üstelik, "Beklenmedik ziyaretçi"de değildiler. Kürenin önüne gelip durduklarında bir hortum uzandı içeriden... Arabalarını önce basınçlı bölmeye, sonra da binanın içine aldı. İndiler arabadan... Yürümeye başladılar.

Birkaç yüz metre yürüdükten sonra tıslayarak açılan bir kapıdan geçtiler, her tarafı sıkı sıkıya kapalı büyükçe bir kubbenin altında buldular kendilerini... Bir hayvanat bahçesiydi burası... Duvarları boyunca sıralanan irili-ufaklı kafes, akvaryum ve seralarda, Dünya'daki bitki ve hayvan türlerinin çokçası vardı.

Kısa boylu, kır saçlı, suratı asık ve tasalı bir adam karşıladı onları...

"Seni Dr. Hastings'le tanıştırayım" dedi Chandra, "Bu da Henry Cooper..." Sonra devam etti: "Dr. Hastings'le konuyu uzun uzadıya tartıştık. Burada olup bitenler konusunda çeneni tutman için tek çözüm yolunun her şeyi sana anlatmak olduğuna sonunda ikna ettim onu..."

Hastings'in sesi soğuktu. "Artık umurumda değil" diye konuştu, "Olan oldu zaten..."

Tam o sırada duvardaki kafeslerden birinden bir ses geldi.

"Kusura bakmayın... Yine başladı" dedi Dr. Hastings... Neyin başladığını açıklamaya gerek duymadan hızlı adımlarla kafese yaklaştı kapısını açıp iki elini içeri uzattı. Tekrar doğrulduğunda tüy yumağını andıran bir hayvan vardı elerinin arasında... "Bunun ne olduğunu biliyor musun?" diye sordu Dr. Hastings...

"Evet" dedi Coper, "Galiba bir kobay... Sevimli bir laboratuar hayvanı..."

"Sevimli olmasına sevimli de beş yaşında... Tıpkı kafesteki öteki kobaylar gibi..."

"Beş yaşında olmasının bir özelliği mi var?" diye sordu Cooper...

"Elbette var... Kobayların ortalama ömrü iki yıldır. Bununsa beş... O kadarla kalsa yine de iyi.. Bu kafeslerde onuncu yaslarını doldurmak üzere olan hayvanlar da var."

Tam bir ölü sessizliği çökmüştü odaya... En azından insanlar konuşmuyordu. Kafeslerden yükselen seslerse tırmalayıcı boyutlardaydı.

İlk konuşan Cooper oldu. "Harika bir şey bu" diye mırıldandı, "Durum böyleyse, ömür uzatmanın yolunu bulduk demektir."

Buruk bir gülümseme dolaştı Dr. Hastings'in dudaklarında... "Biz bulmadık" dedi, "Burnumuzun dibinde olanı yüzlerce yıldır görememişiz. Onu da bize Ay gösterdi."

"Yeryüzündeki en büyük mücadelemiz hiç tükenmeyen yerçekimine karşıdır" diye söze girdi, "Doğduğumuz günden öldüğümüz güne kadar yerçekimine karşı mücadele veririz. Kaslarımızı yıpratır, vücudumuzu zorlar bu mücadele... Kaç yıl yaşıyoruz? Yetmiş mi? Kalbin o yetmiş yıllık süre içinde kaç ton kanı kaç kilometre pompaladığını hiç düşündünüz mü? İnsanın kalp ve vücuduna binen o yük, var olmak için yerine getirmek zorunda olduğu o yıpratıcı görev, doksan kiloluk bir insanın on beş kilo çektiği Ay yüzeyinde eskisinin altıda birine kadar iniyor."

Mantık zincirinin nereye uzandığını anlamıştı Cooper... "Bunun sonucunda kobaylar on yaşına kadar yaşıyor" diye ortaya mırıldandı, "Bu hesaba göre, insan ömrü nereye kadar uzayacak?"

"Bu hesap sanıldığı kadar kolay değil" dedi Dr. Hastings, "Basit bir orantıyla çıkamazsınız işin içinden... Bu yeni koşullarda canlıların ne kadar yaşayacağı, türe ve onun büyüklüğüne bağlıdır. Bir ay öncesine kadar insan ömrünün ne olabileceği konusunda tahmin yürütemiyorduk. Şimdiyse kesine yakın bir tahmine yaklaştık. En azından iki yüz yıl yaşayacak insanlar..."

Cooper şaşkındı. Söyleyecek söz bulamıyordu. Sonunda, patlamamak için kendini zor tutarak konuştu. "Saklamaya çalıştığınız sır bu muydu?" diye sordu, "İnsanlara bunu müjdelemek yerine onu gizlemeye kalkışmak hangi akla hizmet?"

"Aptalsın sen Cooper" diye bağırdı Dr. Hastings, "Saygın bir bilim yazarısın, ama, ilkokullular bile anlar işin nereye gideceğini... Sense anlamamakta direniyorsun."

"Sakin ol Dr. Hastings" dedi Chandra, "Sinirlenmek bir işe yaramaz..."

Başmüfettiş Chandra'nın sakin sesi soğuk duş etkisi yapmıştı doktorda... Kendini çabuk toparlayıp buz gibi bir sesle bıraktığı yerden konuşmasını sürdürdü.

"Şuraya bak" diye parmağıyla kubbenin saydam tepesini gösterdi, "Ne görüyorsun orada?"

Mavi yeşil ışıklarla çevrili Dünya tepeden bakıyordu onlara... Ay'a gelip de Dünya'ya bakmış olanların ömürlerinin sonuna kadar unutamayacakları bir manzaraydı bu...

"Dünya'yı..."

"Güzel... Kaç insan yaşıyor orada?"

"Altı milyar..."

"Evet, altı milyar... Altı milyar insan var Dünya'da... Kristof Kolomb'dan önce sanıldığı gibi, Dünya tepsi olsaydı, o altı milyar insan kenarlarından taşar, uzay boşluğuna düşerlerdi. Zaten bugün bile orada salkım saçak yaşıyorlar. Neredeyse iğne atsan yere düşmeyecek... Biraz soluk alabilmek için deniz yataklarını bile yerleşime açmaya çalışıyorlar. Bizse, burada, neredeyse ıssız sayılacak bir gök cisminde, bilemediniz yüz bin kişiyiz. Yine de, burada yaşayabilmek için, en gelişkin teknolojilere, modern bilimin en son harikalarına bel bağlamışız. Onlarsız bir gün bile barınamayız burada... Üstelik, o yüz bin kişinin her biri seçme insanlar... Burada odacı olmak için bile insanın 'süper zeka' sınıfına girmesi gerek..."

Duvarlara dizilmiş kafeslere, seralara, akvaryumlara baktı Dr. Hastings... Sonra gözlerini Henry Cooper'ın gözlerine gidip konuşmaya bıraktığı yerden başladı.

"Ay'da yüz bin kişiyiz. Burada kalır, yaşarsak, ömrümüzün iki yüz yıla kadar uzayacağını öğrenmiş bulunuyoruz. Bir gün bile yaşamak için Dünya'da kalmaya mahkum olan o milyarlarca insana.burada var olmanın asgari koşullarına sahip bulunmayan onca zavallıya bu haberi nasıl ulaştıracaksın? Bu koşullarda iki saat bile dayanamayacaklarını bilerek, 'Ay'da iki yüz yıl yaşarsınız' mı diyeceksin? Sen kaşındın gazeteci efendi... Öğrenmek istediğini öğrendin. Bilmek mi zor, duyurmak mı zor?"

Ağzını açıp yanıt vermek istedi Henry Cooper... Binbir güçlükle çene kaslarını çalıştırdı, ama söyleyecek söz bulamadı.

Kırk yıllık gazetecilik hayatında yapmadığı bir şey yaptı. Yutkundu.

Tam o sırada da, kafeslerden birinde, bir şebek yavrusu ağlamaya başladı...

Bilim Dergisi - Kasım 1983

Arthur C.Clarke
  Ana Sayfa  |  Yeni Kitaplar  |  Arama  |  Öyküler  |  Yazarlar  |  Sanal Kitaplar  |  Makaleler  
  Bilimsel Yazılar | Ödüller | Forum | Yayınevleri | e-Posta