|
"Otur bakalım, delikanlı" dedi Yetkili...
"Teşekkür ederim" dedi genç adam, yerini alırken...
"Senin hakkında kulağıma bazı söylentiler
geldi" diye söze girdi Yetkili... "Aslında önemli şeyler değil,
ama biraz fazla sinirli olduğun anlaşılıyor. Birkaç aydır adından söz
edildiğini duyuyordum. Seni çağırıp konuşmak istemiştim, ama, bir türlü
fırsatını denk düşürememiştim. Belki görev yerini değiştirmek
istersin. Denizaşırı ülkelere gitmek, tekrar Savaş Bölgesi'ne dönmeye ne
dersin? Senin gibi kavgacı, mücadeleci gençleri masa başı görevler öldürüyor,
bunaltıyor olmalı..."
"Sanmıyorum efendim" diye yanıtladı, kolundan çavuş
sırmaları görünen genç adam...
"Peki öyleyse" dedi Yetkili, "O zaman ne
istediğini söyle."
Omuz silkti genç çavuş... Ellerine dikti gözlerini...
"Barış içinde yaşamaktan başka hiç bir isteğim yok" dedi,
"Bir sabah uyandığımda, bütün topların pas tuttuğunu, bütün
bakteriyolojik silahlardaki mikropların öldüğünü, bir anda bataklığa dönen
yollarda tankların tarih-öncesi yaratıklar gibi batıp kaybolduklarını öğrenmek
istiyorum. Tek istediğim de bu..."
"Hepimiz istiyoruz bunu" dedi Yetkili, babacan bir
tavırla... "Şimdi bu idealist gevezelikleri bırak da nereye gitmek
istediğini söyle... iki tercihin var. Ya Kuzey, ya Güney Savaş Bölgesine
gideceksin.Yetkili bunu söylerken, masasının üstüne açtığı pembe
haritanın üstünde dolaştırıyordu, işaret parmağını..
Ama, genç çavuş gözlerini ellerinden ayırmadan,
Yetkili'nin söylediklerini duymadan konuşmasını sürdürüyordu. "Düşünün
bir kere" dedi, "Yarın sabah uyanmışız. Bütün toplar, silahlar
pas tutmuş. Ne yaparız, o zaman?"

Yetkili bu genç adamla konuşurken biraz daha dikkatli, biraz
daha ölçülü, biraz daha anlayışlı olması gerektiğini anladı o zaman...
Sevecen bir gülümseme kapladı dudaklarım... "ilginç bir soru"
dedi, "Bana sorarsan böyle bir şey olursa, bütün dünyada kitlesel bir
panik meydana gelir. Her ülke, kendisini, silahtan tecrit edilmiş tek ülke
sanır. Başka ülkelerin de bu durumda olduklarım öğrenmeye fırsat
kalmadan, içine düştüğü bu durumdan ötekileri sorumlu tutar. Borsalar
çöker, intiharlar başlar. Durum anlaşılıncaya kadar da olan olur, ölen ölür.
Milyonlarca insanı yitiririz bir anda..."
"Ama bunun sonrası da var" diye inatla sürdürdü
genç adam tartışmasını... "Ölenler öldükten sonra kalanlar kalır.
Durumun farkına varırlar o zamana kadar Korkulacak bir şeyin kalmadığını
anlar, sil-baştan yepyeni, pırıl pırıl bir dünya kurarlar".
"Sen insanları tanımıyorsun delikanlı" dedi
Yetkili... "Durumu kavradıkları anda insanların yapacakları ilk iş,
yeniden silahlanmaktır."
"Durdurulabilir bu..."
"Ellerine silah vermesen bile dövüşmenin başka yollarını
bulur insanlar" dedi Yetkili... "Çıplak yumruklarıyla saldırırlar
birbirlerine... Çelik mahmuzlu boks eldivenleri yaparlar kendilerine... Ordularını
bunlarla donatıp sınırlarına yığınak yaparlar. Alın eldivenlerini, tırnaklarıyla,
ayaklarıyla saldırırlar birbirlerine... Kollarım, bacaklarını kessen, tükürürler
birbirlerinin suratlarına. .. Küfrederler. Dillerini kesip ağızlarını tıkaçla
kapasan, bu kere de sivrisinekleri, kuşları öldürecek pislikte dışkılarını
vururlar ortalığa... Orayı da tıkasan ,bu kere gözeneklerinden kin
kusarlar''.
"Demek ne yaparsak yapalım, boşa gideceğini söylüyorsunuz"
dedi genç çavuş...
"Evet, delikanlı" dedi Yetkili... "Kaplumbağanın
kabuğunu koparmak gibi bir şey bu... Şoktan ölür insanlar..."
Delikanlı ağır-ağır başını salladı, bir o yana, bir
bu yana... "Belki de bana yalan söylüyorsun" dedi,"Savaş
biterse bu rahat görevinin de biteceğinden korkuyorsun. Onun için bu kadar
direniyorsun". "Tutumumu yadırgama sakın... Yüzde doksanı mevcut
durumu hicvetmek, yüzde onu da anlayacağın biçimde sana anlatmak... Öyle
Paslanma'dan falan da sözetme artık... Unut onları.
Genç adam irkilerek başını kaldırdı havaya...
"Paslanma hakkında ne biliyorsun?" diye sordu, "Nereden duydun,
bende Paslanma olduğunu?"
"Ne dediğini anlayamadım" dedi Yetkili, şaşırarak....
"Paslanma'yı nereden biliyorsun?"
"İnan, söylediklerinden tek sözcük bile anlamadım"
dedi Yetkili...
"Paslanma'dan söz ediyorum" dedi genç çavuş,
"istersem, bu gece, Paslanma'yı başlatabilirim."
Kahkahayı bastı Yetkili... "Ciddi olamazsın bu söylediklerinde..."
"Hayatımda hiç bu kadar ciddi olmamıştım" dedi
genç adam... "Aslında beni yanınıza çağırdığınız iyi oldu. Bir süredir
görüşmek istiyordum sizinle... Uzun süre bu Paslanma üstünde çalıştım.
Bu icadımı düşünmekten haftalarca uykusuz gittiğim oldu. Uyuduğumda da düşlerimden
çıkmak bilmedi. Belli bazı atomların yapılarıyla ilgili bir şey... Çelik
zırhları oluşturan atomların düzenleniş biçimi, karşılıklı ilişkileri
üstünde çalıştım. Onlarda bir dengesizlik unsuru arayıp durdum.
Biliyorsunuz, fizik ve metalürji alanda uzmanım ben. Su buharını kullanarak
çelik maddelere 'sinir buhranı' geçirtmenin, yatalak etmenin yollarını
sonunda buldum. Dünya atmosferindeki su buharını çelikten yapılmış her şeyin
üstüne salma yollarını araştırdım. Uygarlığımız çelik üstüne
kurulu... Binalarımızı, fabrikalarımızı yok etmek istemem elbette... Bu yüzden
de, seferber edeceğim su buharlarına belli hedeflere yönelmelerini de öğretebilirim.
Toplan, mermileri, tankları, uçakları, savaş gemilerini hedef alacak benim
bu su buharlarım... Gerekirse,bakır, tunç ve alüminyumu da hedef
alabilecekler kendilerine... Bir silahın Paslanma'sı için, onun yanından geçmem
bile yeterli."
Yetkili, gözleri faltaşı gibi açılmış, gövdesi masanın
üstüne kaykılmış olarak genç çavuşa bakıyordu. Gözlerini ayıramıyordu
üstünden... "Bir soru sormama izin var mı?" diyebildi, bir süre
sonra...
"Sorun"
"Kendini Tanrı yerine koyduğun, kendini peygamber sandığın
zamanlar oldu mu?"
Genç adam ciddiye aldı bu soruyu... "Olmadı, ama, Tanrı'nın
bana bu büyük buluşu yapmam için fırsat tanımasının ne kadar sevindirici
bir şey olduğunu düşündüğüm anlar elbette olmuştur".
Yetkili elini ceketinin iç cebine sokup bir dolmakalem çıkardı.
Bir mermi vardı kalemin ucunda... Kalemin ucunu çıkartmak için düğmeye
bastığınızda, tabanca gibi ateşleniyordu kalem... Mermiyi şimdilik etkisiz
kılmak için . kalemin ucunu kıvırdı, sonra düğmeye bastı. Önüne çektiği
bir formu doldurmaya başladı. "Öğleden sonra şu formu Dr. Matthews'a
bizzat götürmem istiyorum" dedi, "Ciddi bir şeyin olmadığım
biliyorum, ama, tepeden tırnağa iyi bir muayeneden geçsen iyi olur. Sanırım,
sen de zaman zaman rahatsızlık hissediyorsundur".
"Delirdiğimi zannediyordunuz değil mi?" dedi genç
çavuş, buruk bir gülümsemeyle... "Söylediklerimin tek sözcüğüne
bile inanmadınız, değil mi? Ama, inanın, her söylediğim doğru... Küçük
bir makine, benim bu icadım... Sigara paketinin bile içine sığabilecek kadar
küçük... Bin beş yüz kilometre çapındaki bir alana etki yapabiliyor.
Belli bir çelik alaşımına programlanmış olarak bu makineyi birkaç gün içinde
bütün ülkede dolaştırabilirim. Düşmanın üstümüze saldırması
tehlikesi de yok... Bize yaklaşmaya kalktıkları anda onların da silahlan
Paslanma' ya uğrayacak,.. Burası bittikten sonra Avrupa'ya da uçabilirim.
Orayı da halledip dünya turunu tamamladıktan sonra, bütün dünya, sonsuza
dek, savaş tehlikesinden kurtulmuş olur. Bir rastlantı sonucu yaptım bu aracı..
.Nasıl yaptığımı ben de bilmiyorum. Olanaksız diyebilirsiniz, ama, unutmayın
ki, insanlar atom bombasına da olanaksız demişlerdi başlarda... Kaplumbağanın
kabuğunun koparılması benzetmesi benim de aklıma gelmişti. Tastamam bir ay
düşündüm, icadımı kullanıp kullanmamak konusunda... Ama, sizinle yaptığım
bu konuşma kafamı berraklaştırdı, karar vermemi kolaylaştırdı. Atomun
parçalanabileceğine, Uçağın uçabileceğine inanmadı insanlar. Ama, atom
parçalandı, uçak uçtu. Şimdi, hiç kimse, barış gelebileceğine inanmıyor.
Gelecek... Gelecek... GE-LE-CEK..." Son heceleri vurgularken sesi tizleşmişti
genç çavuşun...
"Hey delikanlı" dedi Yetkili, "Şu formu Dr.
Matthews'a bir götürüver. O seninle yakından ilgilenir".
"Demek beni Savaş Bölgesi'ne göndermeyeceksiniz..."
"Hayır" dedi Yetkili, "Şimdilik vazgeçtim
bundan... Seni Dr. Matthews bir görsün. Karan o zaman veririz".
"Olmaz" dedi genç adam, ayağa kalkarak...
"Bir dakika sonra karargahı terketmiş olacağım... Bana değerli zamanınızı
ayırdığınız için teşekkür ederim".
Telaşlanmıştı Yetkili... O da delikanlının peşinden ayağa
fırladı. "Heyecanlanmana gerek yok delikanlı" dedi, "Ayrılman
da gereksiz... Kimsenin sana zarar vermeye, canını yakmaya niyeti yok."
"Kimse bana inanmıyor" dedi delikanlı inatçı biçimde...
"Ben de bu yüzden ayrılmaya karar verdim". Kapıyı açtı ve dışarı
çıktı.

Yetkili yalnız kalmıştı odasında... Kapalı kapıya baktı
bir süre... Önce iç geçirdi, sonra avuçlarıyla yüzünü ovuşturdu.
Tam o sırada telefon çaldı. Ahizeyi kaldırıp kulağına götürdü.
"Haaa... Sen misin doktor... Ben de şimdi seni arayacaktım" dedi,
"Sana bir delikanlı gönderecektim. Böyle birinin ortalıklarda serbestçe
gezinmesinin bir tehlikesi var mı?...
Yok mu?... Sen bilirsin doktor... Uzunca bir dinlenmeye
ihtiyacı mı var?... Hayal görüyor olmalı bu delikanlı... Evet, evet...
Parlak bir genç... Ama 16 yıldır savaşın içinde... Savaş koşulları kimi
insanı böyle etkiliyor".
Bir süre dinledi karşısındaki sesi... Söylenenlere
sessizce başını salladı, elini cebine götürüp kalemini aradı. "Bir
dakika" dedi, "Şu söylediklerini not edeyim." Baktı, kalemi
ortalarda yok... "Ben de bu kalemimi hep kaybediyorum" diye mırıldandı,
kendi,kendine... Kalemini koyduğunu hatırladığı yere yeniden soktu elini.
Kurcaladı orasını... Sonra işaret parmağıyla başparmağım birleştirip,
orada bulunmaması gereken bir şeyi kavradı.
Masasının üstüne silkeledi, eline geleni... Kırmızı-sarı
pas tozuydu bu.. Pas zerrecikleriydi.
Gözleri yuvalarından uğramış durumda, öyle kalakaldı
birkaç saniye... Sonra telaşla ahizeyi kapıp, "Dr Matthews.. Çabuk
telefonu kapa... Hattı boşalt" diye bağırdı... "İnzibat Karakolu
mu?" diye bağırdı ahizeye...
"Silahlarınızı kapın hemen... Biraz sonra biri
gelecek, nizamiyeye... Yakalayın onu... Yok, yakalamayın... Gördüğünüz
anda gebertin orospu çocuğunu... Evet! Yanlış anlamadınız. Ben
Yetkili'yim. Gebertin o herifi..."
"Aman efendim... Nasıl olur? Nasıl öldürürüm?"
diye kekeledi karşıdaki ses...
"Ulan, budala herif saçmalama" diye kükredi
Yetkili... "Size o tüfekleri oyuncak diye mi verdik? Basarsın tetiğe, öldürürsün
köpeği..."
"Olamaz" diye mırıldandı, nizamiye görevlisi...
Sesi de, soluğu da kesildi ondan sonra...
Elindeki ahizeyi salladı Yetkili.. "Ulan eşşeoğlueşşek"
diye kükredi yeniden..."Tüfeğini hazır etmezsen seni ben
gebertirim".
"Kimseyi öldüremem ben" diye sayıkladı nöbetçi...
İşte, ne olduğunu o zaman kavradı Yetkili... Çöktü
koltuğuna... Pencereden bakıp * olanları kendi gözleriyle görmeye bile
gerek duymadı. Uçak hangarları kahve-kızıl pas yığınlarına dönmüş, uçaklardan
artakalan pas zerrecikleri yellere yem olmuştu kuşkusuz... Tanklar, kamyonlar,
yellerin önüne katılmış toz bulutları gibiydiler.
"Sayın Yetkili".diye bir ses geldi, ahizenin öbür
ucundan...
Toparlamıştı Yetkili kendini...
"İyi kulak verin bana" diye haykırdı,
"Tahta, taş, tuğla, diş- tırnak, yumruk... Ne bulursanız, onunla peşine
düşün... Tekmeleyin, kaburgalarını kırın... Ne yapın, edin yakalayın,
öldürün adamı... Ben hemen geliyorum".
Alışkanlıktan, masasının gözünü çekip elini beylik
tabancasına attı. Deri kılıfın içinde bir kızıl- kahve toz
birikintisinden başka bir şey yoktu. Küfrederek ayağa fırladı.
Bir iskemle kaptı odadan çıkarken... "Gözünü sevdiğimin
tahtası" diye mırıldandı, soluk arasında... Bacaklarını ayırdı
sandalyenin... Eline de tam oturmuştu, sopa... Denemek için bir-iki kere açık
avucuna vurdu sopayı...
"Gözünü sevdiğimin tahtası" diye tekrar mırıldandı.
Sonra da, ilkellerin savaş çığlığını andıran bir haykırışla
elinde, sopa odadan fırladı. Nizamiyeye doğru koşmaya başladı.
|