|
Genelkurmay başkanlığının inanılmaz düzenli binasının
içindeki halı kaplı merdivenlerinden çıktıktan sonra girdiğimiz odanın
kapısında her ne kadar Brifing odası yazsa da, burası daha çok ufak bir
sinema salonunu andırıyordu. İnönü bulvarının trafik gürültüsü belli
belirsiz duyuluyordu.Rahat mavi koltuklardan birine oturduktan sonra biraz
ileride duran sahne gibi bir yerden bizi izleyen kurmay havacı albaya baktım.
O da bana bakıp gülümsedi. Çeşitli üniversitelerden gelmiş dört öğretim
görevlisi ve ben birlikte toplam beş kişilik izleyici topluluğu yerleşince,
Albay sakin ama otoriter bir sesle konuşmaya başladı.
"Öncelikle davetimizi kabul edip buraya kadar zahmet
edip geldiğiniz için hepinize teşekkür ederim.
Konu bir yönü ile milli güvenlikle alakalı olduğu için
sizi buraya neden çağırdığımızı söylemedik. Bu tür güvenlik
uygulamalar standarttır. Burada verilen bilgilerin birinci dereceden devlet sırrı
olduğunu bilmenizi isterim bu yüzden çalışmalarınız sonucunda ne çıkarsa
çıksın sizden sessiz kalmanızı rica ediyorum.
Ben dahil hepimiz onaylar şekilde başlarımızı salladık.
Bense içimden "reklam kısmını geçsek de filmi izlesek ya!"
diyordum. Askerler meslekleri gereği her şeyi gizlilik esasına göre düşünürlerdi.
Bazı durumlarda kışla kantinindeki kolaların sayısı bile gizli sayılabiliyordu.
"Sizlerden birazdan açıklayacağım bir konuda yardım
istiyoruz. Hepiniz kendi alanlarında en iyinin en iyisisiniz; Fizik dalında
Prof. Dr. Hüseyin Aymer, kimya dalında Prof.Dr. Ahmet Geylani, biyoloji dalında
Prof.Dr. Osman Narlı, tıp alanında Prof.Dr.Yücel Aytma ve tabi bir
bilimkurgu yazarımız Mehmet Emin Arı. Kendisiyle daha önceden kuzey Anadolu
fay hattı komplosu nedeniyle tanıştık.
Merakla bana bakan diğer üyeleri başımla selamladım.
Onlar da aynı nezaketi gösterip beni selamladılar. Bu kadar seçkin bir
grubun içinde yer almak açıkçası insanın gururunu okşuyordu.
Tanışma faslından sonra Albay asıl konuya girdi. Koltukta
doğrulup can kulağı ile dinlemeye başladım.
Albay önündeki Dia makinesini çalıştırdı. Perdede bir
enkaz fotoğrafı belirdi.
"Bundan dört gün önce yani 16 temmuz 2000 tarihinde
Apache tipi bir helikopterimiz Güneydoğuda düştü. Muhtemelen haberlerde
duymuşsunuzdur. Pilot, yardımcı pilot, üç astsubay ve iki er olmak üzere
helikopterde bulunan tüm personel öldü.
Helikopter düşmeden önce son olarak Diyarbakır'daki askeri
havaalanı ile aşağıdaki konuşmayı yaptı. Bölge halen olağanüstü hal
kapsamında olduğu için tüm iletişim uzun zamandır kaydediliyor. Lütfen
dinleyin"
Albay önündeki teybin düğmesine bastı.
Helikopter: "bir sorunum var. motor durdu. Motor birden
durdu. Kalbim..." Yer : "koordinatını bildir. koordinatını bildir.
Cevap ver. Cevap ver."
Düşen helikopter bir karakola erzak, tıbbı malzeme, mektup
vs. ve yeni bir eri götürüyordu. Her on günde bir yapılan rutin bir uçuş.
Helikopterle bağlantı koptuktan hemen sonra uçuş planında belirtilen rotayı
aşağı yukarı bildiğimiz için arama, bulma ve kurtarma için bir başka
helikopter gönderdik. PKK'nın Stinger füzesi aldığı yönünde kesin
olmayan bir istihbaratımız vardı. İlk başta helikopterin yerden atılan bir
Stinger ile vurulduğunu sandık. Fakat böyle bir durumda pilot isabet aldığını
bildirir. Çoğu durumda buna bile vakti olmaz. Ani bir teknik arıza da buna
neden olabilir. Neyse... Böyle durumlar için uyguladığımız normal
emercensi prosedürünü uyguladık.
Yarım saat sonra ikinci helikopter birinci helikopterin düştüğü
yeri buldu.İkinci helikopterin pilotu ile havaalanı arasında geçen konuşmayı
dikkatle dinlemenizi istiyorum."
Önündeki teybin düğmesine tekrar bastı. Kaydın kalitesi
iyi değildi ama sesler çok rahat seçiliyordu.
Helikopter: Yer kontrol, Apache'yi buldum. Düşmüş.
Koordinatları veriyorum...
Yer: Sağ kalan var mı? Hasarı görebiliyor musun? Yangın
var mı? Yanına inebilecek misin?
Helikopter: Yere çakılmış ama yangın yok, yanına
inebilirim sanırım. Sağ kalan yok gibi, kimseyi göremiyorum.
Yer : tamam, yanına in ve tekrar rapor ver.
Helikopter (sesi heyecanlıydı ve panik içindeydi): Motor
aniden durdu. Yer kontrol. Beynim...
Albay teybi kapattı.
"Gönderilen ikinci helikopter de yere çakıldı. Bu
durumda bir terslik olduğu düşüncesiyle hemen 3. derece alarma geçildi. En
düşük derecede alarmdır, zaten 3,2,1 diye gider. Bu sefer bakması için bölgeye
bir F-16 gönderdik. Tabi bu arada yerdeki birliklerde belirtilen noktaya
karadan erişmeye çalışıyorlardı. Ne olur ne olmaz diye makineli tüfeğinin
yanı sıra F-16'ya dört adet Sidewinder füzesi de yüklendi. Yer kontrol ile
F-16 pilotu arasında geçen konuşma çok daha ilginç. Allahtan bu uçağımız
düşmedi.
Yer : (sinirli ve gergin bir komutan sesi): Gördün mü onları?
F-16: evet gördüm, 3 km kuzeydoğumdalar, saat 2 yönünde.
Yer: Fazla alçalmadan hızla üzerlerinden geç, hızını
0.8 macha çıkar. Fazla yaklaşma, yerden füze tehdidi olabilir.
F-16: anlaşıldı yer kontrol, alçalıyorum, hızım 0.8
mach Yer: ne görüyorsun? makineni çalıştır, ne görüyorsan çek.
F-16: iki helikopter enkazı, birbirlerinden iki yüz metre
uzaklıkta, aman Allahım motor durdu, beynim...
Yer: (bağırarak): Ne oluyor orada, cevap ver, cevap ver
İki saniyelik gergin bir bekleyişten sonra,
F-16: Motor tekrar çalıştı, bilincimi yitirdim bir ara sanırım
Yer (biraz sakinleşmiş bir ses): Yüzbaşım, Ne görüyorsun
orada, yangın yok mu? Teröristler mi var orada? Cevap ver.
F-16: İki enkaz. Sadece iki enkaz, düşman izi yok.
Albay tekrar teybi kapadı.
"F-16 hemen Diyarbakır'a döndü. O dönerken bölgeye
iki F-16 gönderildi fakat bu sefer sadece uzaktan daireler çizerek karadan
gelecek piyade ekiplerini korumak üzere bekleme emri verildi.
Karadan bölgeye beş kişilik bir komando taburu intikal
etti. Onların da hepsi maalesef şehit oldu. Kayda alınan telsiz konuşmalarını
dinleyin. "
"Komutanım verilen koordinatlara intikal ettik. Herhangi
bir düşman izi yok. Sadece uzaktan iki helikopter enkazını görebiliyorum."
"Yaşayan var mı?"
"Gördüğüm kadarıyla yok komutanım. Arazi dürbünü
ile bakıyorum"
"Ters bir durum görüyor musun?"
"Hayır komutanım. Bir dakika, evet garip bir şey.
Enkazdan bir duman çıkıyor"
"Bunun neresi garip?"
"Duman dümdüz çıkıyor komutanım, sanki bir çizgi
gibi, dümdüz göğe yükseliyor, hiç dağılmadan, sanki bir borudan çıkarmış
gibi"
"Peki, iki kişilik bir öncü keşif ekibi çıkar,
gidip baksınlar, sizde arkada onları korumak için hazır bekleyin. Avcı
pozisyonu alın."
Albay teybi kapadı. "Gönderilen iki komando eri şehit
oldu. Birden yere düştüler. Vurulduklarını sanmışlar ama herhangi bir ses
duyulmamış. Etrafta herhangi bir terörist de yokmuş. Zaten bu bölge PKK'nın
etki alanı dışında ve son beş senedir hiç terörist faaliyet görülmedi.
Askerlerin neden öldüğünü bilmiyoruz ve daha da vahimi şehitlerimizi hala
gömemedik."
Albay bir süre çaresiz bir şekilde bize baktı ve konuşmasına
devam etti.
"O bölgeye kimi göndersek öldü. Gaz maskeli ve kurşun
geçirmez yelekli askerlerimiz bile öldü. Şimdiye kadar toplam kaybımız, düşen
helikopterlerdekiler de dahil olmak üzere 19 şehit."
"Verilen kayıplardan sonra o bölgeyi hemen ablukaya aldık.
Askerler öldükten sonra zayiatı daha fazla artırmamak insan göndermedik.
Onun yerine bölgeye mayın eşeği olarak bilinen eşekler de gönderdik. Daha
sonra ufak bir koyun sürüsü. Sonuç hep aynı...
1 kilometre çapındaki bir alan, tıpkı bir zamanlar bermuda
şeytan üçgenine benzer çalışıyor. İçeri giren tüm canlılar ölüyor
ve tüm motorlar duruyor. Bu alan giren kuşlar bile ölüyor...
Uzaktan bölgenin sayısız fotoğrafını çektik."
Albay önündeki dia makinesinin düğmesine basıp çalıştırdı.
Düz bir plato üzerinde birbirlerinden 100 metre uzaktan duran iki helikopter
enkazı resmi görüldü. Birinin pervanesi tuhaf bir şekilde eğrilmişti, diğerinin
ise kuyruğu kopmuştu ve helikopterden yaklaşık 10 metre uzakta ters
duruyordu. Bir başka fotoğrafta ölmüş askerlerin uzaktan teleobjektifle çekilmiş
fotoğrafları vardı. İkisinin hala gözleri açıktı.
Yüzlerinde tuhaf bir ifade vardı, sanki, sanki... Huzurlu
gibi duruyorlardı. Ölüm besbelli çok ani gelmişti. Bölgeye gönderilen
koyunlardan birinin yerde yatan leşinin ağzında hala ot vardı. Berbat bir
cinayet filminden sekanslar gibiydi görüntüler.
Bir saat boyunca değişik uzaklıklardan ve açılardan çekilmiş
yüzlerce fotoğrafa tek, tek baktık. Daha sonra kürsünün yanına konulmuş
büyük televizyonun ekranında çekilmiş video görüntülerini izledik. Bir
kuş sürüsü ölüm alanına doğru uçarken başlayan görüntü, kuşların
nerede saklandığı belli olmayan bir avcı tarafından vurulmuşçasına
birden yere düşmesiyle sona eriyordu. Videoyu çeken askerin şaşkınlık
sesi duyuluyordu,
"Allahım, inanılmaz bir şey bu, inanılmaz".
Fotoğraflardan göründüğü kadarıyla bölge mutlak bir
ablukaya alınmıştı. Bir kilometre çapındaki alan on tane M-1 tankı dahil
olmak üzere neredeyse bir tugay asker tarafından ablukaya alınmıştı. Sanki
aklımdan geçeni okumuş gibi Albay bana baktı ve;
"Dediğim gibi bölgeyi ablukaya aldık. Giriş yok, çıkış
yok. Medyanın bilgisi yok. Kuş uçurtulmuyor. Bir duyulsa dünyanın her
yerinden akın edecek binlerce insanı ve tabi ki olacak paniği düşünün"
dedi.
Albay haklıydı. Gökyüzünde gördüğü her parlak şeyi uçan
daire sanan aklı bir karış havada UFO'cular, dünyanın sonuna neredeyse dini
bütünlükle inanan çılgın kaçıklar, Godzillanın okyanusta yaşadığına
inanan yeni yetmeler ve açıklanamayan her olayı dine bağlayıp halkın gözünü
bağlamak isteyen şarlatanlar ve neler, neler. Olay bir duyulsa babamın dediği
gibi "Allahın unuttuğu bu dağ başı" bir anda panayır yerine dönerdi.
Sadece turizm değil, başka şeyler de patlardı.
"Peki durumu incelediniz mi?" diye sordu yanımda
oturan sakallı fizik profesörü.
"Evet. Askeri mühendisler, doktorlar, biyologlar ve diğer
askeri personel bölgeye gidip durumu incelediler. Fakat ölüm bölgesine giriş
yasak olduğu için, incelemeler uzaktan yapıldı. Zaten kimse o bölgeye
girmeye çok hevesli değil. Bu durumda tam bir inceleme yapmak da imkansız
hale geliyor. Yine de bazı şeyleri gözlemledik;
· İlk helikopterin düşmesinden bu yana yaklaşık dört gün
geçmesine rağmen cesetlerin hiç biri çürümedi. İşin garibi en ufak bir
çürüme belirtisi de yok.
· Bölgenin uzaktan sıcaklığını ölçtük. Her şeyiyle
normal.
· Bölgeye giren bulutlarda tuhaf şekil değişikleri oluşuyor.
Bu mevsimde bulut çok az olmasına rağmen bölgenin biraz üstünden geçen
bulutlar, bölgeye girdiklerinde düz hale geliyorlar. Dümdüz... hiçbir şekilde
dağılmıyorlar. Bölgeyi terk ettiklerinde ise tekrar normal hallerine geri dönüyorlar.
İki kilometre yukarıdan geçen bulutlarda bir değişiklik olmuyor.
Albay bir dia daha gösterdi. Gerçekten tuhaftı bulutlar. Dümdüz
uzuyorlardı, sanki düz sigara dumanı gibi, öyle toparlak bildik bulutlardan
değildi. Ne nimbus ne de başka bir şey. İlk defa gördüğüm bir şey, uzun
tel pişmaniyeler gibi bulutlar...
Uzaktan başka ölçümlerde yaptık, radyasyon yok, zehirli
gaz yok, manyetik alan yok, her şey normal ama ne varsa işte oraya giren her
canlı ölüyor. Bir tuhaf şey daha var. Ölen askerlerin hepsinin kollarındaki
saatler durmuştu. Uzaktan dürbünle bakan bir komando teğmenimiz fark etmiş.
Kaza anında saatin durabileceğini ihtimaline yorduk ama ölen bir askerin
kolundaki saat çok sert şoklara dayanmasıyla ünlü bir saatti. Ama o bile
durmuş...
Telsiz dalgaları bölgeye giriyor ama bölgeden çıkamıyor.
Ölen komando birliğinin taşıdığı Aselsan işi, birinci kalite bir telsiz
vardı. Telsiz alıcı konumda iken yanan bir ufak yeşil led ışığı var.
Yani gönderdiğimiz mesajı alıyor. Normal durumda otomatik olarak "ben
buradayım" mesajı gönderir. Bu mesajı gönderdiğini gösterir ufak kırmızı
ışık yanıyordu. Uzaktan dürbünle gözledik. Fakat biz bu gönderilen mesajı
alamadık. Radyo dalgaları bu bölgeden dışarı çıkamıyorlar. Dümdüz
arazi orası, yani arada bir engel yok.
Ölüler çürümüyor, saatler duruyor, radyo dalgaları saçmalıyor,
bulutlar kafalarına göre takılıyorlar? Albay ölüm bölgesi dese de orası
İstiklal caddesinden bile daha çok sürprizlerle dolu bir yerdi.
Tekrar düşünmeye başladım. Ölüler çürümediğine göre,
onları çürütmek için gerekli mikroorganizmalar bile orada yaşamıyordu.
Tuhaf? Bunun anlamı ne?
Albay uzun süre öylece durdu. Neden sonra konuştu.
"Şimdi olayı yerinde incelemeniz için hep beraber o bölgeye
gidiyoruz. Tabi sizin için sakıncası yoksa?"
Açıklanamayan olaylara karşı, bir çocuğun çikolataya
duyduğu düşkünlüğe benzer bir merakım olagelmiştir. Bu konuda kedilerden
hiçbir farkım yoktu. Oraya gitmek ister miydim? Hem de nasıl... Benim için
şu anda o bölge Maldiv adalarından bile daha çekici bir yerdi. Hemen başımı
salladım. Tabi halletmem gereken ufak bir sorun vardı: sevgili karım! Ondan
izin almalıydım.
Telefonda çok önemli bir devlet işi için Diyarbakır'a
gideceğimi söylediğimde karımın tepkisi beklediğim gibi Etna yanardağınınkine
benzer oldu. Kuzey Anadolu fay hattı komplosunu ortaya çıkardığımda,
devlet yüksek hizmet madalyası onun gururunu epey bir okşamıştı (her ne
kadar altın günlerinde çıkarıp gösteremiyordu) ama yine de bu tür işlere
bulaşmamam konusunda zamanında beni epey tehditkar bir şekilde uyarmıştı:
"Macera yok Emin!"
"Ne işin var Diyarbakır'da? Başını derde sokmuyorsun
di mi? Neyle gideceksiniz? Orada üşütmeyesin? Bari eve gel de ufak bir valiz
hazırlayayım"
"Gelemem bi tanem hemen yola çıkıyoruz. Hem yaz vakti,
üşümem."
"Ne işin var senin gizli devlet işleriyle falan? Şu
deprem işinden sonra söz vermiştin bak."
"Haklısın bi tanem ama bu çok önemli, hepimizin güvenliği
ile alakalı ve ileride doğacak çocuğumuzun geleceği mevzubahis"
diyerek açıkça duygu sömürüsü yaptım. Çocuk konusu onun en zayıf yanı
olduğu için hemen yelkenleri suya indirdi.
"Peki, peki git! En azından gençten bir sevgili bulup,
Eryaman'da uyduruk bir garsoniyer tutan o sıradan adamlar gibi değilsin.
Leyla'nın kocasını duydun mu?"
Leyla'nın kocasının hikayesinin epey bir uzun süreceğini
bildiğim için konuşmayı kısa kestim. Telefonu kapamadan önce Diyarbakır'dan
baklava getirmemi sıkı, sıkı tembih etti. Konuşma bitince Albaya dönüp çaresizlikle
gülümseyerek "kadınlar" dedim.
Aklıma bir şey gelmişti. Hemen albaya döndüm.
"Sizden bir şey rica edeceğim. Ölüm bölgesine bir
sinek ilaçlama aleti getirtebilir miyiz? Hani şu mazotu atomize hale
getirenlerden, yoğun bir duman oluşturuyor ya. Yakındaki birliklerde ya da
askeri lojmanların birinde muhakkak vardır. Çalışır halde istiyorum, mümkünse.
Ne yapacağımı lütfen sormayın, şimdi açıklayamam"
"Sinek ilaçlama aleti mi? Peki, sanırım
hallederim" dedi Albay şaşkınlıkla.Ondan elli altı model bir Pontiac
isteseydim sanırım yine aynı şekilde şaşırırdı.
Etimesgut askeri havaalanından kalkan askeri bir uçak ile
Diyarbakır'a gittik. Bir saatlik yolculuk epey yorucuydu. Askeri uçakların
konfor konusunda ciddi eksikleri vardı ve yolcu uçaklarında her zaman alışık
olduğum filtreli kahve yoktu; tek kelimeyle bir felaket! Bu sefer mızmızlık
yapmadım çünkü aklım fikrim ölüm alanındaydı ve çok sabırsızdım.
Kafamın içinde huzursuz bir mahkum gibi dolanan teori beni çok heyecanlandırmıştı.
Düşündüğüm şey gerçekten olabilir miydi? Oraya
gitmeden bundan emin olamazdım.
Diyarbakır Askeri havaalanında, Vietnam filmlerinde
benzerini gördüğüm bir helikopter kalkışa hazır bir şekilde bizi
bekliyordu. Askerlerin bu düzenliliğine bayılıyorum. Midemi alt üst eden kırk
beş dakikalık ikinci bir yolculuktan sonra sonunda ölüm bölgesine varmıştık.
Bir kilometre uzakta bir yere indik ve yürüdük. Karım haklıydı, gelmeden
önce bir kazak almalıydım.
Ölüm alanının çevresi Albayın bize fotoğraflarda daha
önce gösterdiği gibi çepeçevre kuşatılmıştı. Her beş metrede bir
mevzilenmiş askerler elleri tetikte bekliyorlardı. Onların hemen gerisinde on
tane tank namlusunu ölüm bölgesine doğrultmuştu.
Topraktan Godzillanın falan mı çıkacağını sanıyorlardı?
Ayrıca korktukları şey her neyse onu bir tüfekle ya da bir tankın topuyla
durdurabilirler miydi?
Bu sırada yakınımızdan bir uçak hızla geçti. Bir F-16!
Eeee, kambersiz düğün olmaz tabi ki.
Sahra çadırının içinde bana sürekli olarak "Komutanım"
diyen bir erin verdiği suyu içip, mide bulantımın geçmesini sabırla
bekledim. Ekibin diğer üyeleri ve özellikle Albay bende çok iyi durumdaydılar.
Ben çadırda kıvranırken hepsi ellerine bir dürbün almış çoktan iki yüz
metre uzaklıkta açık bir mezarlık görünümündeki ölüm alanına bakmaya
başlamışlardı.
Tanrım ne şenlik!
Biraz kendime gelince ben de bir tane dürbün alıp bölgeye
baktım. Yerlerde yatan koyunlar, insan cesetleri ve iki helikopterin enkazıyla
inanılmaz derecede gerçeküstü bir görünüm vardı karşımda. Stephen
King'in romanlarından fırlamış gibi. Bu kadar insan ve hayvan cesedine ve bu
kadar yakın durmamıza rağmen albayın daha önce belirttiği gibi ortalarda
herhangi bir çürüme kokusu yoktu.
Sanki onu düşündüğümü hissetmiş gibi Albay yanıma
geldi.
"Emin bey, istediğiniz sinek öldürme cihazı geldi.
Bingöl'deki askeri lojmanlarda bulmuşlar. Çalışır halde ve içinde mazot
var. Bizden ne yapmamızı istiyorsunuz? dedi.
"Başına bir asker koymanızı ve her yarım saatte bir
o aleti beş dakikalığına çalıştırmanızı rica ediyorum" dedim.
"Her çalıştırılışında bende orada olmak istiyorum" diye
ekledim.
Duruma pek anlam veremeyen Albay sadece "peki" dedi.
Her ne kadar her cümlemin sonunda rica ederim desem de bir sivilden emir almak
albayın pek hoşuna gitmiyordu anlaşılan. Her neyse, emir komuta şu anda
bendeydi di mi?
Albayla birlikte, yüz metre ileride bir tahta cephane sandığın
üstüne konulmuş sinek ilaçlama makinesinin yanına gittik. Makineden sorumlu
olan er (askeriyede her şeyin bir sorumlusu vardır) yüksek rütbeli bir subayı
görünce hemen esas duruşa geçti.
"Hadi bakalım asker çalıştır şu makineyi"
dedim.
Asker yüksek perdeden bir "emredersiniz komutanım"
çekti. Sesinin tonundan korktuğunu anladım. Aslında ben de korkuyordum, tabi
diğerleri de.
Sinek ilaçlama makinesi insanı rahatsız eden ve vınlamaya
benzer bir sesle berbat kokulu mazot ve hava karışımını ölüm bölgesine
doğru üflemeye başladı. İğrenç kokuyordu. Beyaz renkteki mazot bulutu
beklediğim gibi davranmıştı. Bölgenin hayali sınırına kadar karışık
bir şekilde, hayali sınırdan sonra ise dümdüz ilerliyordu. Sanki hayali ve
cam bir borunun içinden geçiyormuş gibi göğe yükseliyordu. Bir kilometre
kadar böyle yükseldikten sonra tekrar dağılıyordu.
Mesafeyi ölçen dürbünlerle hayali sınırın nerede başladığına
baktım. Mesafeyi kafama yazdım.
On saniye kadar çalıştırdıktan sonra askere
"dur" dedim. Elli metre ötedeki bölgedeki mazot ve hava karışımı
kayboldu ve ölüm bölgesi tekrar görünür hale geldi.
Bir süre ölüm bölgesine öylece bakakaldım. Albay ve
tedirgin er de bana bakıyorlardı. Tahmin ettiğim şey oluyordu ama yine de
emin olmalıydım.
"Albayım, rica etsem ölüm bölgesinin ilk çekilen
fotoğraflarını tekrar görebilir miyim?" dedim.
"Tabi, derhal. Sahra çadırına gidelim, sanırım hepsi
orada"
Uyduruk bir portatif masanın üstünde çekilen resimleri
incelemeye başladım. İlk şehit olan askerin yerini bir kurşunkalemle
yuvarlak içine aldım. Ağaç olmakla olmamak arasında kararsız kalmış bir
fidanın hemen yanında yerde yatıyordu. Tarihi ve saati not aldım. Daha sonra
bölgeye gönderilen mayın eşeklerinin yerini işaretledim. Allahtan her fotoğrafın
alt köşesinde fotoğrafın çekildiği gün, saat ve dakika ve saniyesi yazılıydı.
On serilik fotoğrafları inceledikten sonra demin çektiğimiz fotoğraflara
baktım. Onların da üzerinde işaretlemelerde bulundum.
Yaptığım hummalı çalışmayı uzaktan şaşkınlıkla
bakan erin getirdiği çayları yudumlayıp hesaplar yapmaya devam ettim. Çay
gerçekten güzeldi, ben askerlik yaparken neden böyle güzel çay çıkmazdı
hiç? Neyse, çay zihnimi açmıştı her zamanki gibi.
İki saat sonra kesin sonucu bulmuştum. Dört saat daha
beklemem gerekiyordu. Her şey hesapladığım şekilde giderse yaklaşık
olarak 3 saat 52 dakika sonra bu kabus bitecekti.
Yapmam gereken tek şey beklemekti.
Benimle birlikte gelen bilim adamları daha önce yapılan gözlemleri
incelerken, ben vakit geçirmek için ordu talimnamelerini okuyordum. İç güvenlik
talimnamesi, radyasyona karşı alınacak önlemler ve diğerleri. Edebi açıdan
pek değer ifade etmese de vakit geçirmek için ideal gibi görünüyorlardı.
Dışarıdaki hengameye kayıtsızlığım Albaya garip gelmiş
olacak ki, "Emin bey, siz neden ölüm bölgesini incelemiyorsunuz?"
diye sordu.
"bakmama gerek yok, ben göreceğimi gördüm. Zaten
baka, baka bir şey olsaydı kediden kasap olurdu" diye bir espri yaptım.
Albay bu esprime gülmedi. Anlaşılan o ki benden epey bir
hayal kırıklığına uğramıştı. Sherlock Holmes'un Türkiye şubesini
beklerken karşısında dalgacı Mahmut tipinde bir adam bulmuştu.
Bu arada tabi ki tamamen boş durmuyordum. Her yarım saatte
bir sinek ilaçlama makinesini yanına gidip, sorumlu erle birlikte çalıştırıp
durumu gözlüyordum. Her seferinde askerin "bir şey olmayacak değil mi
komutanım?" diye sorması dışında her şey yolunda gidiyordu. Askerliğinde
onbaşı bile olamamış biri için böyle paşa muamelesi görmek doğrusu hoştu,
eh insan egosu.
Dördüncü saatin sonunda hakkında her şeyi öğrendiğim
(Adananın yerlisi ve şafağa otuz günü kalan) askerle birlikte sinek ilaçlama
makinesini son bir kez on saniyeliğine çalıştırıp kapadık.
Beklediğim gerçekleşmişti, bingo!
"Yaşasın" diye bağırdım. Adanalı er ve hemen
yanı başımdaki Albay bu vahşi çığlığımdan ürktüler. Hemen yanı başımızda
mevzilenmiş bir şekilde ölüm bölgesine silahlarını doğrultmuş tüm
askerler "Ne oluyor? der gibi bana baktılar. Koşmam gerekiyordu, çok hızla
koşmalıydım.
Ölüm bölgesine doğru, göbeğimin elverdiği hızda nefes
nefese koşarken arkamdan bağıranları duyuyordum.
"Emin bey durun! Ne yapıyorsunuz? Çıldırdınız mı?
Ölürsünüz!" diyen Albayın bağırışını duydum ama arkama dönmedim
ve tabi ki durmadım.
Tabi ki kimse arkamdan koşup beni durdurmaya pek hevesli değildi.
Ölüm bölgesine yaklaşık beş metre kala birden durdum.
Yavaşça yürümeye başladım. Teorimden ve yaptığım hesaptan çok emin
olmama rağmen yine de korkuyordum. Ya yanıldıysam?
Ölecek miydim?
İki metre ötemde yatan şehit askerin koluna baktım.
Dijital olmayan, normal bir kol saati tıkır, tıkır çalışıyordu. Saniyesi
hareket ediyordu, görebiliyordum. Bu harika bir haberdi. Yürümeye devam
ettim. Gözümü kapayıp hızla tekrar koşmaya başladım.
Beklediğim gibi ölmedim.
Arkamdan bana bakan şaşkın kalabalığın gözleri önünde
ölüm bölgesinin içine doğru yürümeye başladım. Yerde yatan şehitlere
ve koyun ölülerine baktım. Ölüm çok ani geldiği için bir tane onbaşının
gözü hala açıktı. Yere eğildim ve gözlerini kapadım. Yazık...
Daha sonra helikopter enkazının yanına geldim. Biraz baktıktan
sonra arkamı döndüm ve uzaktan bana şaşkınla bakanlara seslendim.
"Tehlike geçti, buraya gelebilirsiniz"
Sadece Albay ileri atılıp ölüm bölgesine doğru koşarak
geldi. Albayın ölmeden yanıma gelmesinden sonra diğerleri de sökün sırayla
sökün ettiler.
Tehlike geçmişti. Ölüm bölgesi kaybolmuştu.
Etrafı epey bir inceledikten sonra tekrar sahra çadırına
geri döndüm. Benim asıl incelemek istediğim şey çoktan oradan gitmişti.
Zaten üşümeye başlamıştım. Bana sürekli komutanım diyen askerin getirdiği
ordu malı demli çayı, kalın su bardağından içerken diğerlerinin
gelmesini bekledim. Aradan bir saat geçtikten sonra önce Albay ve sonra diğer
bilim adamları geldiler.
Albay tekrar idareyi ele alıp "bir değerlendirme
toplantısı yapalım. Bu hazırlayacağımız rapor için gerekli. Toplantı
tutanağı tutacağız" dedi.
Herkes yerine oturduktan sonra Albay bana dönüp, "sanırım
günün kahramanı Mehmet Emin bey bize bir açıklama getirebilir"
Gülümseyerek Albaya teşekkür ettim ve bana bakan
dinleyicilerime bir göz gezdirip, konuşmaya başladım.
"Öncelikle bu talihsiz olay sonucu ölen şehitlerimiz için
baş sağlığı diliyorum. Her zaman dediğimiz gibi vatan sağ olsun.
Bu olay, ölümler ve tabi ki ölüm bölgesi gerçeküstü ya
da doğa üstü bir olay sonucu meydana gelmedi. Bir açıdan doğaüstü sayılabilir
ama bununda bilime ya da mantığa aykırı olduğunu düşünmüyorum. En doğrusu
olayı en başından almak sanırım.
Ankara'da bize verilen brifingde ilk dikkatimi çeken şey
kaydedilmiş konuşmalardı. Bölgeye ilk ulaşan timin komutanı ölmeden önce
ne demişti hatırladınız mı? Dümdüz yukarı çıkan ve hiç dağılmayan
bir dumanı tarif etmişti tim komutanı. Rüzgar esmese bile hiçbir duman yani
akışkan dümdüz yukarı çıkmaz. Bütün akışkanlar bir noktadan sonra tıpkı
sigara dumanı gibi dalgalanmaya ve türbülanslı bir akış göstermeye başlar.
Benzer şekilde bölgenin fotoğraflarında görünen
bulutlarda tuhaftı, alışılmadık şekilde dümdüz ve şekilsizdiler.
Akışkanlarda türbülans dediğimiz şey aslında akışkanın
kaotik bir yapıya girmesi sonucu oluşur. Kaotik olmasının sebebi de akışkanlar
dinamiğini tanımlayan Navier-Stroke denklemlerinin doğrusal olmamasından
kaynaklanır. Bu denklemin içinde bir sürü doğrusal olmayan terim vardır,
kareler, diferansiyel denklemler, üstler vs. Denklem, daha doğrusu denklem
seti doğrusal olmadığı için tüm akışkanlar bir süre sonra kaotik akmaya
başlarlar yani türbülans oluşur.
Peki bu bölgede akışkanlar, yani dumanlar neden türbülanslı
akış göstermiyorlardı? Dumanlar dümdüz yukarı çıkıyor ve bulutlar pişmaniye
telleri gibi oluyordu.
Evet neden?"
Albay sorumu tekrarladı "evet neden?"
"Size garip gelecek ama bunun basit, çok basit bir açıklaması
var. Bulutlar dümdüz oluyordu çünkü bu bölgede kaosu oluşturacak sebep
ortadan kalkmıştı yani Navier-Stroke denklemleri burada işlemiyordu, evet
denklemler çalışmıyordu."
Herkes şaşkınlıkla bana baktı. Beni dinleyenlerden keçi
sakallı biri alaycı gülümsemeyle bana baktı ama sözümü kesmedi.
"Kaos her ne kadar kötü bir şey olarak algılansa da
akışkanların belli durumlarda türbülanslı akım içinde olmaları bizim için
çok önemli; örneğin motorlarda, yakıt ve havanın karışması için şart.
Bu karışım olmazsa motor hemen durur.
Ayrıca kalp de sonuçta bir pompadır. Beynin normal hali
kaotik bir yapı sergiler, kaos ortadan tamamen kalkarsa beyin dalgaları düzenli
olur yani alfa düzeyine gelir. Bu durumda kalbe gönderilen sinyaller bozulur
ve ani bir ölüm olur.
Doğa bu bölgede, bu bir kilometre çaplık alanda oyunun tüm
kurallarını birdenbire değiştirdi. Birden nasıl olduysa non-linear olmaktan
vazgeçti ve lineer yani doğrusal davranmaya karar verdi. Birdenbire, Allahın
unuttuğu bu dağ başındaki 14 milyar yıllık alışkanlıklarından vazgeçti.
"Olur mu Emin bey? Doğa kanunları her yerde geçerlidir"
diye itiraz etti dinleyicilerimden biri. En sonunda dayanamamıştı.
"Doğa kanunlarının evrenin her yerinde geçerli olduğu
doğrudur. Yani bir laboratuarda bir denklem bulduysanız bunun dünyanın ve
evrenin her yerinde geçerli olması gerekir. Haklısınız, bilimin temel
paradigmalarından biridir bu.
Ama fizik yasalarının geçerli olup olmadığını bilmediğimiz
yerler var, örneğin kara delikler" dedim.
"Hadi canım sizde, orada bir kara delik mi vardı? Peki
niye etrafındaki her şeyi yutmadı" dedi aynı dinleyici gülümseyerek.
Haklısınız, bir kara delik yoktu, orada bir ak delik vardı.
Bildiğiniz gibi, teoriye göre kara delikler uzay-zaman eğrisini bir tekillik
yaratacak şekilde bükerler ve uzay-zaman eğrisinde bir solucan deliği oluştururlar,
teorik olarak bu mümkün. Bir hipoteze göre kara deliğin uzay zaman eğrisinde
bir solucan deliği ile bağlanan bir çıkışı olmalı, buna da ak delik
diyorlar. Bir diğer bulguya dikkatinizi çekmek istiyorum. Şehit olan bütün
askerlerin kolundaki saatler durmuştu. Hatırlıyor musunuz? Aslında saatler
durmadı, o bölge bir ak delik olduğu için zaman durdu. Saatler aslında çalışıyordu
ama o bölgede gösterecek zaman durmuştu. O yüzden biz saatleri durmuş gibi
algıladık.
Benim teorime göre, evrenin herhangi bir yerinde çok büyük
bir yıldız söndü ve kara delik halini aldı. Yaptığım hesaplamalara göre
bir kilometre çapında bir kara deliği oluşturabilecek bir yıldız, yaklaşık
olarak bizim güneşimizden bir milyon kat daha büyük olmalı. Samanyolu
galaksisinde yakın çevremizde bu büyüklükte bir yıldız yok. Messier
kataloguna bakabiliriz tabi. Zaten bize yakın olması da gerekmiyor. Uzay-zamanı
büktüğüne göre evrende herhangi bir yerinde olabilir. Yıldız muhtemelen
bizden çok uzak olduğu için belki de milyonlarca yıl sonra onun ölüp, kara
delik halini aldığını gözlemleyeceğiz. Tabi o bizim ömrümüz yetmez.
Ölüm bölgesinin fotoğraflarına baktığımda bir şey
daha dikkatimi çekmişti. İlk ölen askerler bölgenin dışındaydı. Bölgeye
sürülen mayın eşekleri ise askerlerden otuz metre sonra ölmüşlerdi. Ölümlerin
ani olması gerektiğine göre neden eşekler daha içerde öldü. Eşekler daha
sağlam bir biyolojik yapıya sahip olduğu için mi? Hayır. Bu konuda kafamda
bir çok varsayım geliştirdim ama en doğru açıklama ölüm bölgesinin küçüldüğüydü.
Ak deliğin solucan deliği ile bağlandığı kara delik küçülüyordu,
bu yüzden ak delik de küçülüyordu. Zaten tam bir bağlantı olduğunu sanmıyorum.
Diğer taraftaki kara delik stabil değildi. Fakat o kara deliği yok olması
ile ak deliğin yok olması zaman açısından aynı hızda olmadı. Kara delik
muhtemelen milyon yıllarla ifade edilen bir sürede küçüldü ama ak delik
ise sanırım bir ay içinde küçüldü. Biz son beş güne rastladık. Neyse.
Ak deliğin küçülüp küçülmediğini ve hangi hızda küçüldüğümü ölçmek
için basit bir metot kullandım, bir sinek öldürmek cihazı, adı her neyse işte,
büyük miktarda duman yaratmak için ideal bir çözümdü.
Beklediğim gibi dumanlar ölüm bölgesine girdikten sonra düzgün
ve türbülanssız akışa geçiyorlardı.
Böylece ölüm bölgesinin hayali sınırlarını tam olarak
belirleyebilmem mümkün oldu. Yaptığım ölçümlerden bu hayali sınırın
gitgide küçüldüğünü gördüm. Bu küçülme ivmeli şekilde oluyordu.
Basit ivme hesaplarından bu ivmenin hızını bulmam zor olmadı. İvmeyi
bulduktan sonra bölgenin ne zaman tam olarak yok olacağını hesaplamak için
basit lise matematik bilgisi yeterli, türevin integralini al!
Ve beklediğim gibi oldu. Yaptığım hesaplarla, ölçümleri
karşılaştırınca sonuç aynıydı. Yine de emin olmak için son kez duman püskürttüm.
Bu kara deliğin çıkış kapısı da ölüm bölgesi olarak
burada, dünyamızda oluştu fakat kara delik kararlı halde kalamadığı için
dağıldı ve tabi ki çıkış kapısı da kapandı. Ak delik kayboldu. Doğa
tekrar eski alışkanlıklarına döndü, yani türbülans ve fizik kanunları
tekrar yürürlüğe girdi ve Navier-Stroke denklemleri yeniden çalışmaya başladı.
Her şeyi bu şekilde açıklamam mümkün. Tek açıklayamadığım
şey ise radyo dalgaları. Dalgalar içeri giriyor ama dışarı çıkamıyorlardı.
Peki ışık nasıl dışarı çıkıyordu?
Ben de bilmiyorum. Yani açıklayamıyorum.
Sözümü bitirince herkes şaşkınlıkla bana bakıyordu.
Katilin kim olduğunu açıklayan bir detektif edasıyla hepsine tek, tek baktım.
"Yani beyler, katil uşak" dedim gülümseyerek.
Esprime ben ve Albay dışında kimse gülümsemedi.
Askeri çadırın içindeki masanın etrafındaki grup sessiz
kalmıştı.
"Peki bu durumda ne yapacağız? Öneriniz ne?" dedi
Albay.
"Hiçbir şey. Fizik yasalarının her yerde çalışmadığının
ortaya çıkması bütün bir fiziğin baştan sona sorgulanması demektir. Bütün
fizik kitaplarını baştan yazmanız gerekli, tam bir felaket. İşin daha da kötüsü,
benim ODTÜ Makine diplomam geçersiz olacak çünkü aldığım fizik dersi tam
anlamıyla doğru değilmiş. Düşünsenize tekrar Fizik 105 dersini almak
zorunda kalacağım. Tam bir kabus!"
Allah'tan bu sefer hepsi gülmüştü.
"Eğer fizik yasaları herhangi bir zamanda ve herhangi
bir yerde çalışmıyorsa bu başka bir yer ve zamanda da çalışmayabilir
demektir. Bu ise bilime duyulan inancı yok eder. Bunu yapmak süpermarketlerde
üst üste dizilen konserve öbeğinin en altındaki konserveyi almaya benzer.
Her şey baş aşağı yıkılır.
Bilime duyulan inanıcı yıkmamak adına hepimiz sessiz
kalacağız. Zaten yapabileceğimiz pek fazla bir şey de yok çünkü kara
delik ortalıktan kayboldu ve geride gözlem yapacağımız hiçbir şey kalmadı.
Var olan gözlemleri açıklamak ise bir sürü spekülasyona yol açar. Şarlatanların
ekmeğine yağ sürmek gibi bir şeydir bu.
Sonuç olarak size sessiz kalmayı öneriyorum. Askerlerin
ailelerine bir şey söylersiniz artık. Bana gelince, tabi ki bunu da bir öykü
haline getireceğim" dedim gülümseyerek.
Albay bunu duyduğuna pek sevinmiş gibi görünmüyordu ama
yinede sesini çıkarmadı.
Şehitler ceset siyah torbalarına konurken biz oradan ayrıldık.
Tekrar helikopterle Diyarbakır havaalanına ve oradan da askeri uçakla
Ankara'ya döndük.
Etimesgut havaalanına indiğimizde eve dönmenin mutluluğunu
yaşadım. Albay makam aracıyla beni eve bırakmak istediğini söyledi.
"hem de yolda laflarız" dedi.
Yol boyunca olayları tekrar konuştuk. Albay oldukça nazik
bir ifadeyle "olan biteni daha önce yaptığım gibi bir öykü haline
getirmemi rica etti".
"Bu bir emir mi Albayım?"
"Hayır sadece bir rica"
"Kusura bakmayın bunu yapamayacağım"
Albay çaresizlikle "peki" dedi. "Yazmanızı
engelleyebiliriz ama size borçlu olduğumuzdan bir şey yapmayacağız. Zaten
her şey o kadar gerçek üstü gibi duruyor ki, bunu yazsanız da en fazla uçuk
bir öykü diyeceklerdir."
Konutkent'e geldiğimizde vedalaşıp arabadan indim. Albay
tekrar görüşmek üzere orduevinde ailece bir akşam yemeğine davet etti.
Yani ben, o ve eşlerimiz. Uygun bir vakitte neden olmasın dedim. Tam ayrılırken,
arkamdan seslendi.
"Emin bey, bir şeyi merak ettim"
"Efendim?"
"Eğer kara delik stabil halde kalsaydı ne olurdu?"
Derin bir nefes aldım. Bu düşünmek bile istemediğim bir
ihtimaldi.
"Ak delik ile olan bağlantısı tam olurdu ve bu tarafta
ne varsa, güneş sistemimiz dahil olmak üzere her şeyi yutardı. Tıpkı bir
elektrikli süpürge gibi ve biz de evrenin hiç bilmediğimiz bir yerine
giderdik. Tabi gidebilirsek."
"Anlıyorum" dedi albay. "Peki geri döner
mi?" diye sordu. Sanki vahşi bir hayvandan bahseder gibi.
"Hayır. Kara delik sanırım şimdi bir beyaz cüce ve
artık tekrar kara delik olacak kütleye sahip değil, tehlike geçti"
"iyi geceler Emin bey, her şey için teşekkürler"
"iyi geceler Albayım" dedim.
Askeri plakalı Renault uzaklaşırken eve doğru yürümeye
başladım. Hava çok güzeldi, yıldızlara baktım. Ne garip bir evrende yaşıyorduk...
Anahtarla apartmanın dış kapısını açarken birden korkunç
bir şeyin farkına vardım. Tanrım bunu nasıl unutmuştum?
Korkunç bir felaketle karşı karşıyaydım!
Karımın tembihlediği baklavayı Diyarbakır'dan almayı
unutmuştum. Yapabileceğim hiç bir şey yoktu. Çok geçti artık. Başıma
gelecekleri kabullenerek merdivenleri hızlıca çıktım. Derin bir nefes alıp
zili çaldım. İçerden neşeli bir kadın sesi "geldim" diye
seslendi.
Kader ve karım karşısında her zaman çaresizim...
|