|
Dünyadan gayrı bir yerde yaşamamışsanız, çıplak gözle
güneşi görmemişsinizdir. Işınlarını dayanılır bir parlaklığa
indirgeyen güçlü filtrelerin ardından bakabilmişsinizdir ona... Küçük dünyamızın
tepesinde, gözlemevinin az batısında, alçak kayalıklı tepelerin ardına asılı
durur. Ne doğar, ne batar. Seksen sekiz günün bir yıl ettiği dünyamızda,
küçük daireler çizer.
Merkür'ün hep aynı yüzünün güneşi gördüğünü söylemek
istemiyorum. Dikkatle bakarsanız, ekseninin titreştiğini görürsünüz.
Dahası, çok dar bir alacakaranlık kuşağı vardır ki burada, öteki dünyanın
bildiği, gündoğusu ve günbatışı gibi sıradan olayları yaşarsınız.
Bizim bulunduğumuz yer, alacakaranlık kuşağının kenarıydı.
Bundan yararlanarak, hem serin gölgeliklerde rahat ediyor, hem de tepemizde asılı
duran güneşi sürekli gözlem altında tutabiliyorduk. Tam gün çalışma
gerektiren bir işti bu gözlem... Tastamam elli gökbilimci ve yardımcı
teknik personel görevlendirilmişti. o Gözlem çalışmaları yüz yıldır
kesintisiz sürüyordu. Görevimiz, dünya denilen öteki gezegene hayat vermiş
bulunan o küçük yıldız konusunda ne varsa, ne yoksa öğrenmekti.
Atmaca gibi izliyorduk, güneşin o her hareketini... Güneşin
tek tek her radyasyon kuşağının incelenmesine bilimsel ömrünü vermiş büyük
uzmanlar vardı aramızda... En uzaktaki röntgen ışınlarından en uzun radyo
dalgalarına kadar tüm araçlarımızı seferber etmiştik, güneşte meydana
gelecek en küçük kıpırtı ve değişikliği yakalamak, gözlemek, değerlendirmek
için... Güneşin sunabileceği her türlü "sürpriz" için hazırlıklıydık,
kısacası... Daha doğrusu kendimizi hazırlıklı sanıyorduk.
Güneşin alkor halindeki kalbi on bir yıllık bir ritimle
atar. Devresinin zirvesine yaklaşmıştık o sırada... Yüzlerce dünyayı
yutabilecek büyüklükte kapkara güneş lekeleri girmişti, güneşin görünür
yüzünün önüne... "Kapkara" sözcüğünü burada izafî biçimde
kullanıyoruz... Fondaki göz kamaştırıcı parlaklığa göre oluşan bir
siyahlıktı bu... Derken lekelerden ilki, sonra da ikincisi güneşin yüzeyini
terk etmiş, gözden yitip gitmişti. Ekvatorda patlamalar meydana gelip de bu
lekeler iki hafta sonra yeniden belirdiklerinde, sağ kalıp da olayı gözleyecek
birileri olacak mıydı, acaba? Yüksek sesle söylemesek bile, hepimizin kafasının
gerisinde bu soru vardı.
Hemen altımızda, güneşin tam orta yerinde oluştuğu için,
manzara, ilk bakışta çok çarpıcı değildi. Güneşin oluşturduğu çemberin
yanlarına doğru bir yerde, uzay boşluğunun karanlığını kendisine fon
alarak görülseydi, kuşkusuz, soluk kesici olurdu.
Aynı anda bir milyon hidrojen bombasının patladığını
kafanızda canlandırın. Canlandıramadınız, değil mi? Biz de canlandıramıyor,
ama saniyede yüzlerce kilometre hızla yükselen, güneşin fırıldak gibi dönen
ekvatorundan bize doğru tırmanan olayın boyutlarını hiç değilse kuramsal
olarak kafamızda canlandırabiliyorduk. Başlarda, ince bir mızrak gibiydi.
Daha sonra, yer çekimiyle manyetik alanın etkisiyle yanlarından çıkıntılar
vermeye başlamış, dalları ev çatısı gibi yana doğru çıkıntı yapan
bir çam ağacı görüntüsünü almıştı. İlk gözlemlerden sonra, bu kor
alev mızrağının güneşin çekim alanından bütünüyle kurtulduğunu, büyük
bir hızla uzaydaki en yakın hedefine, yani BİZ'e doğru yol aldığını
anlamıştık.
İlk kez olmuyordu bu... En azından yarım düzine kere tanık
olmuştuk, koralevlerin güneş yüzeyinden kurtulup da bize doğru yönelişine...
Ama, görüntü öylesine etkileyiciydi ki, o ilk heyecanı her keresinde
yeniden duyuyorduk. Ama, bir de görevimiz vardı, görmezlikten gelemeyeceğimiz...
Elektrik yüklü bir gaz bulutu halinde yanımızdan geçip giden o koralevin
yakalayabildiğimiz kadarını yakalamak, güneşin "hayat verici" sırrını
çözmekti bu görev... Dahası, büyük bir tehlikesi de yoktu. Uzay boşluğunda
onca yol aldıktan sonra dağılıyor, etkisini yitiriyor, gözlem altına alınabilmek
için bile çok hassas aygıtların kullanılmasını gerektiriyordu. Kısacası,
tehlikeden uzak, rahattık.
Kullandığımız araçlardan biri de gözlemevinin radarıydı.
Radarın işlevi, milyonlarca kilometrelik bir alanda güneşi çevreleyen görünmez
iyonize katmanların bir haritasını çıkarmaktı. Bu işten sorumlu bölümün
başkanı da bendim. Dünyamıza doğru yaklaşan bir bulutun varlığını güneşin
fonuna karşı saptadığımızda hemen gereken komutları veriyor,
radyo-aynalarımızla yaklaşan kitleyi adım adım izliyorduk.
Bu keresinde de öyle olmuş, radarın uzak mesafe ekranında
saniyede yüzlerce kilometre hızla bize yaklaşan dev bulutu yakalamıştık.
Aramızda daha çok mesafe olduğu için ayrıntılarını tam seçemiyorduk
bulutun... Gönderdiğimiz radar sinyallerinin kitleye ulaşıp geri dönmesi,
sonra da ekranda yorumlu biçimde yer alması dakikalar sürüyordu. Saatte 1.5
milyon kilometre hızla yol alan kitlenin Merkür'ün yörüngesine varması,
daha sonra da yanımızdan hızla geçip uzay boşluğunda kaybolmaya başlaması
için en azından iki günümüz vardı, yaptığımız hesaplara göre... Öteki
Dünya ile Venüs gezegenleri rahattı bu arada... Bırakınız kayıtlarını
tutmayı, gözlem yapmakta bile güçlük çekiyorlardı. Kıyısından, köşesinden
bile geçmiyordu koralev, bu iki gezegenin...
Saatler geçti, güneş yüzeyindeki patlamadan sonra...
Bekleyiş heyecanımız da artmıştı bu arada... Güneşi için için sarstıktan
sonra ondan ebediyen kopan milyonlarca tonluk kitlenin, hem de dünyanın birkaç
katını kaplayan bulut kitlesinin yakın mesafe radarlarımızın denetimine
girmesine az kalmıştı. Bilimsel açıdan can alıcı önem taşıyan küçük
ayrıntıları kısa süre sonra görebilecektik.
Yıllardır bu işteyim. Ama, o upuzun ışık çizgisinin,
vericimizin neşrettiği dar radyo dalgalarıyla senkronize biçimde hareket edişi
yine de bana özel bir heyecan verir. Kör bir adamın, elindeki milyonlarca
kilometre uzunluğundaki bastonla çevresini kolaçan etmesine benzetirim yaptığımı...
Nedeni de basit... Okudukça, gözledikçe, öğrendikçe, insanın çevresinde
olup bitenler karşısında Kör Adam'dan farksız olduğunu bugün daha iyi anlıyorum.
En hassas fotoğraf makineleri ve radarlar bile güneşten neşreden bu iyonize
gaz bulutunun görüntüsünü yakalayamıyorlar. Ortaya çıkışlarından yok
oluşlarına kadar geçen süre, uzay zamanıyla, neredeyse bir göz kirpimi
kadar... Belirip yok oluveriyorlar. Radar dalgalarımıza yansımasalar,
magnetometrelerimizi harekete geçirmeseler, çıplak gözle göremeyeceğiz
onları... Varlıklarından bütünüyle habersiz kalacağız.
Radar ekranında beliren görüntü spiral biçimdeki bir nebüladan
fazla farklı değildi. Gaz bulutu, ekseni çevresinde dönerken, on binlerce
kilometre uzunluğunda gaz kuyrukları bırakıyordu peşinde... Tepeden bakıldığında,
dünyayı kasıp kavuran, yükseldikçe yükselen bir tayfunu, bir hortumu andırıyordu.
İç yapısı da sürekli değişim içindeydi, bir saniyeden ötekine... Niteliğini
bugün bile bilmediğimiz güçlerin karşılıklı etkileşmesi meydana
getiriyordu bu değişiklikleri... Elektrik alanlarının etkisiyle, alevden ırmaklar
oluşuyor, yatak değiştiriyor, birbirine kenetleniyor, sonra da gözden
kayboluyordu. Nereden gelip nereye gidiyordu bunlar? Yoksa, küçükken bize öğrettikleri
"madde yoktan yaratılamaz, yok edilemez" ilkesi geçersiz miydi?
Sonra, sel sularına kendisini kaptırıp giden bir kaya gibi, gaz kitlesinin sürüklediği
o parlak nodüller neyin nesiydi? Bilim bu soruların yanıtlarını daha
vermemişti bizlere... Tüm çabamız, bu soruların yanıtlarına ışık
tutacak bilgileri bulup çıkarmaktı.
Bütün bunları teker teker kafamdan geçirirken, 1-2 milyon
kilometre yakınımıza kadar gelmişti gaz kitlesi... Radarın her dönüşünde
saptayıp otomatik kameralara ilettiği görüntüler ekrana tüm ayrıntılarıyla
yansımaya başlamıştı bile... Bu yoldan toplanan bilgiler, güneşin
"hayat verici" özelliklerini yıllarca tartışmamıza yetecek kadar
malzeme sağlıyordu. Üstümüze büyük bir hızla gelen kitlenin her
hareketini, her özelliğini zaptetmek için, gözlemevindeki tüm aygıtlar,
araçlar, insanlar seferber olmuşlardı sanki...
Radara ve yakın mesafe tarayıcısına hükmeden düğmelerle
oynadım. Amacım, ekrandaki görüntüyü biraz büyütmekti. Ama, kitle o
kadar yaklaşmıştı ki, görüntü bütün ekranı kapatmış, tek görünür
yer kitlenin göbeği olmuştu. Bu arada tarayıcının frekanslarıyla sürekli
oynuyor, değişik katmanların değişik açılardan görüntülerini alabilmek
için spektrum ayarlamaları yapıyordum. Dalgaboyu ne kadar kısa olursa,
iyonize bir gaz kitlesinin o kadar derinliğine ulaşabilirsiniz. Benim de amacım,
hızla yaklaşan kitlenin varılabilecek azami derinliğine, oradaki en küçük
ayrıntılara ulaşmaktı. Gaz bulutunun iç kesimlerinin röntgenini çekmeye
çalışıyordum, kısacası...
Tıpkı bir kaleidoskop gibi görüntü değişiyordu, gözlerimin
önünde... Gaz bulutunun ahtapot kollu dış görünüşünü delip iç bölmelerine
geçtikçe, sürekli hareket daha, da hızlanıyordu. Kitlenin dış kısımlarına
kıyasla çok daha yoğundu, iç kitle... "Yoğunluk" burada da izafî
bir kavram... Öteki Dünya'nın standartlarıyla kıyaslandığında,
"uzay boşluğu" kadar seyrekti bu kitle...
İşte, dalgaboyunu daha da kısaltmak için tarayıcının düğmelerini
kurcalarken, ekranın tam ortasına yakın bir yerde beliren o hafif, garip yankıyı
ilk kez duydum. Gördüm.
Yumurta biçimindeydi. Gaz kitlesinden fışkıran kollardan
daha keskin uçluydu. Daha ilk bakışta, bugüne kadar güneşte gözlediklerimizden
çok farklı bir şey olduğunu hemen anlamıştım. Birkaç açıdan baktıktan
sonra, radyo - spektrog-rafla uğraşan yardımcımı çağırdım yanıma...
"Şuraya bak, Don" dedim, "Daha önce böyle bir şey görmüş
muydun?"
Görüntüyü dikkatle inceledikten sonra doğruldu Don...
"Hayır" dedi, "Garip bir kitle... Üstelik, iki dakikadır yapısı
hiç değişmedi. Bütünlüğünü nasıl koruyor acaba?"
"Beni de şaşırtan o..." diye konuştum, "Bugüne
kadar gözlediğimiz şeylerden biri olsaydı, şimdiye kadar çoktan parçalanması,
yapı değiştirmesi gerekirdi. Hiç değişmediği gibi, galiba .her an irileşiyor."
"Ne kadar büyük sizce?" diye sordu Don...
Kalibrasyon formatına baktım, "Yaklaşık 800 kilometre
uzunluğunda..." dedim, "Genişliği de onun yaklaşık yarısı..."
"Görüntüyü biraz daha büyütebilir miyiz?" diye
sordu Don..."
"Hayır" dedim, "İçinde neler olup bittiğini
anlamamız için biraz daha yaklaşmasını beklememiz gerekiyor."
Sinirli sinirli güldü Don... "Çılgınca bir şey
bu" dedi, titrek bir sesle... "Sanki mikroskop altında bir amip gözlüyormuşuz
gibi geliyor bana..."
Sustum, karşılık vermedim Don' un bu söylediklerine...
Benim de aklımdan benzeri şeyler geçmişti. Yeni bir keşfin eşiğinde olan
bilim adamlarının heyecanı sarmıştı yüreğimi... Besbelli, kimsenin daha
önce tanık olmadığı şeyler oluyordu karşımızda...
Bakışlarımız ekrandaki o garip, yumurta biçimli görüntü
üstünde kenetlenmişti artık... Neyse ki, otomatik tarayıcılar bu arada çalışıyor,
önemli önemsiz öteki bütün görüntüleri saptıyorlardı. Gözlerimizin önünde
yaklaştıkça büyüyen kitle ayın dünyaya yakınlığına geldiğinde, iç
yapısı da seçilmeye başlamıştı. Sürekli değişen, bir saniyeden ötekine
farklılaşan bir görünüşü vardı.
Gözlemevi çalışanları da çevremizde birikmişti.
Ekrandaki "bilinmez" gezegenimize yaklaştıkça tek tük mırıltılar
sessizliğe dönüşüyor, çıt çıkmaz oluyordu. Burunlamasına üstümüze
geliyordu, o garip kitle... Sürekli gündüzü gören yanımıza çarpması
saniye meselesiydi artık...
Tastamam beş dakika...
O garip görünüşlü kitlenin ekranda belirmesinden,
gezegenimize çarpmasına kadar geçen süre beş dakikaydı.
Soluk alıp verdikçe gözlerimizin önünden gitmeyecek bir
beş dakika...
Saydam sayılabilecek bir kitleydi karşımızdaki...'İçine
doğru girildikçe, görünme/çizgilerin küçük kutucuklar oluşturacak biçimde
kesiştikleri bir desen beliriyordu gözlerimizin önünde... Çizgilerin kesiştikleri
noktalarda sanki parlak ışık nodülleri vardı. Tam görüntünün ekranda
yakalanabilmesi için geçen süre yaklaşık bir dakikaydı. O sırada kitle
birkaç bin kilometre yol aldığı için tam görüntüyü saptayamıyorduk.
Ama, kesişen çizgilerin bîr tür "şebeke" oluşturdukları da tartışılmaz
bir gerçekti. Radyo-kameralarımız kanıtlıyordu bunu...
Hızla bize yaklaşan kitlenin bir gaz kitlesi değil de katı
bir cisim olduğu kafamızda öylesine kesinlik kazanmıştı ki, radar ekranına
bakmayı bırakmış, optik teleskoplardan birini uzay boşluğuna çevirmiştim.
Görünürde hiçbir şey yoktu. Doğaldı bu... Çıplak gözle seçmek olanaksızdı,
karşımızda şekillenen, şekilden sekile giren olguyu... Radarımızın
elektronik duyularından gayrisi yakalayamazdı onu... Besbelli, hava kadar
saydam, ama yine de, katıydı, güneşin bağrından kopup üstümüze hızla
gelen kitle...
Kitlenin gezegenimize varmasına ramak kala, sanırım, gözlemevinin
bütün çalışanları görüş birliğine varmıştık. Herkesin anladığını,
bildiğini Dirinin dile getirmesi için bekliyorduk sanki... "Olmaz,
olamaz" denilen türden bir şey sergileniyordu gözlerimizin önünde...
Besbelli, "hayat" olmayan bir yerde hayat vardı. Üstümüze gelen
katı kitle de bunu kanıtlıyordu.
Güneşin alev alev yanan atmosferinden, doğal çevresinden fırlatılmış
bir kitleydi bu... Uzay boşluğundaki yolculuğunu kazasız belasız sürdürmüş,
yamacımıza kadar ulaşmıştı. Gerçi içindeki tek madde o iyonize gaz
kitlesiydi, ama, o dev, görünmez bütünlüğünü bir arada tutan güçlerin
zayıflaması, kitlenin de sonunda dağılması gerekirdi. Dağılmamıştı
oysa...
Ekranlardan izlediğimiz o görüntülerin filmlerini yüzlerce
kere seyrettim, olayın üstünden geçen süre içinde... Gördüklerimi ilk
bakışta çok garipsemiş, bir türlü açıklayamamıştım. Şimdiyse akla
yakın geliyor bana...
Felsefesini bile yapabiliyorum işin... Hayat, organize
enerjiden başka ne ki? İster kimyasal olsun, isterse buradaki gibi elektrik,
her şey enerji değil mi? Önemli olan, enerjinin iç deseni... Maddenin,
kitlenin kendisi hiç önemli değil... Olay gelip geçtikten sonra düşünebiliyorum
bunları... Ama, olayı yaşadığım sırada şaşkın, büyülenmiş durumdaydım.
Güneşten fışkıran yaratığın varoluşunun son saniyelerini büyülenmiş
bir sessizlik içinde izliyor, herhangi bir mantık yürütemiyordum varoluş
nedenleri hakkında...
Zeka sahibi bir yaratık mıydı bu? Başına gelenlerin,
kendisini bekleyen şaşmaz kaderin bilincinde miydi? Bugün bile yanıtsız
olan böylesi yüzlerce soru geçiyordu aklımdan... Besbelli "canlı"
olan bu yaratık nasıl olup da güneşin o koralevlerin de yaşayabilmiş, varlığını
korumuştu? Ne kadar zeka sahibi olursa olsun, hızla üstüne geldiği dünyamızda
başka hayat biçimleri bulunduğunu bilebilir miydi?
Artık gökyüzümüz o kitleyle iyiden iyiye kaplıydı.
Galiba o zaman anlamıştı, daha önce hiç görmediği, bilmediği bir nesneye
yaklaştığını.. Merkür'ün alabildiğine geniş manyetik alanına girdiğini,
çekim gücünden etkilendiğini fark etmemiş olamazdı. Olamazdı, çünkü değişmeye
başlamıştı. Yaratığın sinir sistemini oluşturduğu anlaşılan çizgiler
kümelenmeye, yeni desenler meydana getirmeye başlamıştı. Ömrümden on yıl
verirdim, o yeniden düzenlenmelerin ne anlama geldiğini öğrenmek için...
Belki beyinsiz bir yaratığın benliğini saran "korku" duygularının
belirtisi, belki de tanrısal bir yaratığın "barış çağrısı"
idi bu...
Ekran bir an karardı, sonra da bomboş oldu. Güneşten doğan
o garip yaratık ufuk hattımızın altına, radarlarımızın görüş açısının
dışına düşmüştü. Merkür'ün sürekli güneş gören yüzüne, ancak bir
düzine insanın ayak basıp da daha azının sağ salim döndüğü o eriyik
metal denizine çarpmıştı besbelli... Merkür gibi dev bir kitleye başka bir
kitlenin çarpmasını elbette hissetmezdik, öylesine büyük, öylesine görkemliydik.
Aynı şey o bilinmez kitle için de geçerliydi. Çarpma etkisine kolayca
dayanabilirdi. Dayanamayacağı tek şey, kızgın bir kitlenin katı kitlelerin
göreli soğuğuyla temasıydı
Evet... Soğuk... Soğukluk... Gerçi güneş sisteminin en sıcak
yerine, erimiş madenlerin oluşturduğu 300-400 santigrat derecelik bir denize
düşmüştü, ama, bu geldiği yere göre çok soğuktu. Güney kutbunda çıplak
gezinen bir adam düşünün ... Onun hissettiğini hissetmesi gerekirdi, dünyamıza
çarpan o kitlenin...
"Buz kesmiş" alevlerle ilk kez temasa gelen
kitlenin sessiz ölümünü izleyemedik ekranlarımızdan... En hassas aygıtlarımızın
bile görüş alanı dışında kalan gelişmeleri gözleyemedik. Ama, yine de,
beynimizle, aklımızla bazı çıkarsamalar yaptık. Gözlerimizin önünde
gelişip gözden ırak noktalanan doğa olayını yorumladık.
Ele gelmez, göze görünmez bir beynin ölümüydü bu...
Saptayamadığımız, duysak bile anlayamayacağımız bir "ölüm feryadı"da
basmış olabilirdi. Besbelli, bir "dev" gelip geçmişti, görüş
ufkumuzdan... Yakınını yitirmişlerin acısını duyuyorduk, benliğimizin
derinliklerinde...
Bir devin düşüşü...
Olayı yaşayanların hemen tamamının kafasına takılmıştı
bu klişe... Belki de bir daha hiç kesişmeyecekti yollarımız. Belki ömrümüzün
sonuna kadar tanık olamayacaktık, güneşten doğup Merkür'de ölen benzeri
bir olguyla...
Bu yaratığın bizimkine eş düzeyde bir zekası var mıydı?
Belki hiç alamayacağız bu sorunun yanıtını... Güneşin görünmez
derinliklerinde zeka sahibi bu tür yaratıkların yaşayıp yaşamadığını,
sayılarının ne olduğunu belki hiç öğrenemeyeceğiz.
Yarınlar belki onların, belki bizim... Bugün bile bilmediğimiz
üstün tekniklerle belki binlerce ışık yılı uzaklıktaki gezegenlerle, yıldızlarla
iletişim içindeler...
Belki de kibirli bir sessizlik içinde izliyorlar bizi... Çevrelerindeki
acemi dönüşümüzle belki de alay ediyorlar. "İlkel" görüyorlar
bizi... . Gün gelecek, evrenin bu yaşadığımız soğuk kesimi için bir şeyler
düşünecekler... Güneşin dayanılmaz alevlerini uzatacaklar bizlere... O
zaman da evren başladığı noktaya dönecek...
Başlangıçtaki sıcaklık, paklık yeniden oluşacak o
zaman...
|