Son Güncelleme
6 Mayıs 2008
Bilimkurgu2000 Ana Sayfayeni çıkan kitaplarkitaplardan bölümlerİlginç bilimsel konularBilimkurgu ve diğer konular
5 Yukarı

Güneşi Görmek

Arthur C.Clarke

Dünyadan gayrı bir yerde yaşamamışsanız, çıplak gözle güneşi görmemişsinizdir. Işınlarını dayanılır bir parlaklığa indirgeyen güçlü filtrelerin ardından bakabilmişsinizdir ona... Küçük dünyamızın tepesinde, gözlemevinin az batısında, alçak kayalıklı tepelerin ardına asılı durur. Ne doğar, ne batar. Seksen sekiz günün bir yıl ettiği dünyamızda, küçük daireler çizer.

Merkür'ün hep aynı yüzünün güneşi gördüğünü söylemek istemiyorum. Dikkatle bakarsanız, ekseninin titreştiğini görürsünüz. Dahası, çok dar bir alacakaranlık kuşağı vardır ki burada, öteki dünyanın bildiği, gündoğusu ve günbatışı gibi sıradan olayları yaşarsınız.

Bizim bulunduğumuz yer, alacakaranlık kuşağının kenarıydı. Bundan yararlanarak, hem serin gölgeliklerde rahat ediyor, hem de tepemizde asılı duran güneşi sürekli gözlem altında tutabiliyorduk. Tam gün çalışma gerektiren bir işti bu gözlem... Tastamam elli gökbilimci ve yardımcı teknik personel görevlendirilmişti. o Gözlem çalışmaları yüz yıldır kesintisiz sürüyordu. Görevimiz, dünya denilen öteki gezegene hayat vermiş bulunan o küçük yıldız konusunda ne varsa, ne yoksa öğrenmekti.

Atmaca gibi izliyorduk, güneşin o her hareketini... Güneşin tek tek her radyasyon kuşağının incelenmesine bilimsel ömrünü vermiş büyük uzmanlar vardı aramızda... En uzaktaki röntgen ışınlarından en uzun radyo dalgalarına kadar tüm araçlarımızı seferber etmiştik, güneşte meydana gelecek en küçük kıpırtı ve değişikliği yakalamak, gözlemek, değerlendirmek için... Güneşin sunabileceği her türlü "sürpriz" için hazırlıklıydık, kısacası... Daha doğrusu kendimizi hazırlıklı sanıyorduk.

Güneşin alkor halindeki kalbi on bir yıllık bir ritimle atar. Devresinin zirvesine yaklaşmıştık o sırada... Yüzlerce dünyayı yutabilecek büyüklükte kapkara güneş lekeleri girmişti, güneşin görünür yüzünün önüne... "Kapkara" sözcüğünü burada izafî biçimde kullanıyoruz... Fondaki göz kamaştırıcı parlaklığa göre oluşan bir siyahlıktı bu... Derken lekelerden ilki, sonra da ikincisi güneşin yüzeyini terk etmiş, gözden yitip gitmişti. Ekvatorda patlamalar meydana gelip de bu lekeler iki hafta sonra yeniden belirdiklerinde, sağ kalıp da olayı gözleyecek birileri olacak mıydı, acaba? Yüksek sesle söylemesek bile, hepimizin kafasının gerisinde bu soru vardı.

Hemen altımızda, güneşin tam orta yerinde oluştuğu için, manzara, ilk bakışta çok çarpıcı değildi. Güneşin oluşturduğu çemberin yanlarına doğru bir yerde, uzay boşluğunun karanlığını kendisine fon alarak görülseydi, kuşkusuz, soluk kesici olurdu.

Aynı anda bir milyon hidrojen bombasının patladığını kafanızda canlandırın. Canlandıramadınız, değil mi? Biz de canlandıramıyor, ama saniyede yüzlerce kilometre hızla yükselen, güneşin fırıldak gibi dönen ekvatorundan bize doğru tırmanan olayın boyutlarını hiç değilse kuramsal olarak kafamızda canlandırabiliyorduk. Başlarda, ince bir mızrak gibiydi. Daha sonra, yer çekimiyle manyetik alanın etkisiyle yanlarından çıkıntılar vermeye başlamış, dalları ev çatısı gibi yana doğru çıkıntı yapan bir çam ağacı görüntüsünü almıştı. İlk gözlemlerden sonra, bu kor alev mızrağının güneşin çekim alanından bütünüyle kurtulduğunu, büyük bir hızla uzaydaki en yakın hedefine, yani BİZ'e doğru yol aldığını anlamıştık.

İlk kez olmuyordu bu... En azından yarım düzine kere tanık olmuştuk, koralevlerin güneş yüzeyinden kurtulup da bize doğru yönelişine... Ama, görüntü öylesine etkileyiciydi ki, o ilk heyecanı her keresinde yeniden duyuyorduk. Ama, bir de görevimiz vardı, görmezlikten gelemeyeceğimiz... Elektrik yüklü bir gaz bulutu halinde yanımızdan geçip giden o koralevin yakalayabildiğimiz kadarını yakalamak, güneşin "hayat verici" sırrını çözmekti bu görev... Dahası, büyük bir tehlikesi de yoktu. Uzay boşluğunda onca yol aldıktan sonra dağılıyor, etkisini yitiriyor, gözlem altına alınabilmek için bile çok hassas aygıtların kullanılmasını gerektiriyordu. Kısacası, tehlikeden uzak, rahattık.

Kullandığımız araçlardan biri de gözlemevinin radarıydı. Radarın işlevi, milyonlarca kilometrelik bir alanda güneşi çevreleyen görünmez iyonize katmanların bir haritasını çıkarmaktı. Bu işten sorumlu bölümün başkanı da bendim. Dünyamıza doğru yaklaşan bir bulutun varlığını güneşin fonuna karşı saptadığımızda hemen gereken komutları veriyor, radyo-aynalarımızla yaklaşan kitleyi adım adım izliyorduk.

Bu keresinde de öyle olmuş, radarın uzak mesafe ekranında saniyede yüzlerce kilometre hızla bize yaklaşan dev bulutu yakalamıştık. Aramızda daha çok mesafe olduğu için ayrıntılarını tam seçemiyorduk bulutun... Gönderdiğimiz radar sinyallerinin kitleye ulaşıp geri dönmesi, sonra da ekranda yorumlu biçimde yer alması dakikalar sürüyordu. Saatte 1.5 milyon kilometre hızla yol alan kitlenin Merkür'ün yörüngesine varması, daha sonra da yanımızdan hızla geçip uzay boşluğunda kaybolmaya başlaması için en azından iki günümüz vardı, yaptığımız hesaplara göre... Öteki Dünya ile Venüs gezegenleri rahattı bu arada... Bırakınız kayıtlarını tutmayı, gözlem yapmakta bile güçlük çekiyorlardı. Kıyısından, köşesinden bile geçmiyordu koralev, bu iki gezegenin...

Saatler geçti, güneş yüzeyindeki patlamadan sonra... Bekleyiş heyecanımız da artmıştı bu arada... Güneşi için için sarstıktan sonra ondan ebediyen kopan milyonlarca tonluk kitlenin, hem de dünyanın birkaç katını kaplayan bulut kitlesinin yakın mesafe radarlarımızın denetimine girmesine az kalmıştı. Bilimsel açıdan can alıcı önem taşıyan küçük ayrıntıları kısa süre sonra görebilecektik.

Yıllardır bu işteyim. Ama, o upuzun ışık çizgisinin, vericimizin neşrettiği dar radyo dalgalarıyla senkronize biçimde hareket edişi yine de bana özel bir heyecan verir. Kör bir adamın, elindeki milyonlarca kilometre uzunluğundaki bastonla çevresini kolaçan etmesine benzetirim yaptığımı... Nedeni de basit... Okudukça, gözledikçe, öğrendikçe, insanın çevresinde olup bitenler karşısında Kör Adam'dan farksız olduğunu bugün daha iyi anlıyorum. En hassas fotoğraf makineleri ve radarlar bile güneşten neşreden bu iyonize gaz bulutunun görüntüsünü yakalayamıyorlar. Ortaya çıkışlarından yok oluşlarına kadar geçen süre, uzay zamanıyla, neredeyse bir göz kirpimi kadar... Belirip yok oluveriyorlar. Radar dalgalarımıza yansımasalar, magnetometrelerimizi harekete geçirmeseler, çıplak gözle göremeyeceğiz onları... Varlıklarından bütünüyle habersiz kalacağız.

Radar ekranında beliren görüntü spiral biçimdeki bir nebüladan fazla farklı değildi. Gaz bulutu, ekseni çevresinde dönerken, on binlerce kilometre uzunluğunda gaz kuyrukları bırakıyordu peşinde... Tepeden bakıldığında, dünyayı kasıp kavuran, yükseldikçe yükselen bir tayfunu, bir hortumu andırıyordu. İç yapısı da sürekli değişim içindeydi, bir saniyeden ötekine... Niteliğini bugün bile bilmediğimiz güçlerin karşılıklı etkileşmesi meydana getiriyordu bu değişiklikleri... Elektrik alanlarının etkisiyle, alevden ırmaklar oluşuyor, yatak değiştiriyor, birbirine kenetleniyor, sonra da gözden kayboluyordu. Nereden gelip nereye gidiyordu bunlar? Yoksa, küçükken bize öğrettikleri "madde yoktan yaratılamaz, yok edilemez" ilkesi geçersiz miydi? Sonra, sel sularına kendisini kaptırıp giden bir kaya gibi, gaz kitlesinin sürüklediği o parlak nodüller neyin nesiydi? Bilim bu soruların yanıtlarını daha vermemişti bizlere... Tüm çabamız, bu soruların yanıtlarına ışık tutacak bilgileri bulup çıkarmaktı.

Bütün bunları teker teker kafamdan geçirirken, 1-2 milyon kilometre yakınımıza kadar gelmişti gaz kitlesi... Radarın her dönüşünde saptayıp otomatik kameralara ilettiği görüntüler ekrana tüm ayrıntılarıyla yansımaya başlamıştı bile... Bu yoldan toplanan bilgiler, güneşin "hayat verici" özelliklerini yıllarca tartışmamıza yetecek kadar malzeme sağlıyordu. Üstümüze büyük bir hızla gelen kitlenin her hareketini, her özelliğini zaptetmek için, gözlemevindeki tüm aygıtlar, araçlar, insanlar seferber olmuşlardı sanki...

Radara ve yakın mesafe tarayıcısına hükmeden düğmelerle oynadım. Amacım, ekrandaki görüntüyü biraz büyütmekti. Ama, kitle o kadar yaklaşmıştı ki, görüntü bütün ekranı kapatmış, tek görünür yer kitlenin göbeği olmuştu. Bu arada tarayıcının frekanslarıyla sürekli oynuyor, değişik katmanların değişik açılardan görüntülerini alabilmek için spektrum ayarlamaları yapıyordum. Dalgaboyu ne kadar kısa olursa, iyonize bir gaz kitlesinin o kadar derinliğine ulaşabilirsiniz. Benim de amacım, hızla yaklaşan kitlenin varılabilecek azami derinliğine, oradaki en küçük ayrıntılara ulaşmaktı. Gaz bulutunun iç kesimlerinin röntgenini çekmeye çalışıyordum, kısacası...

Tıpkı bir kaleidoskop gibi görüntü değişiyordu, gözlerimin önünde... Gaz bulutunun ahtapot kollu dış görünüşünü delip iç bölmelerine geçtikçe, sürekli hareket daha, da hızlanıyordu. Kitlenin dış kısımlarına kıyasla çok daha yoğundu, iç kitle... "Yoğunluk" burada da izafî bir kavram... Öteki Dünya'nın standartlarıyla kıyaslandığında, "uzay boşluğu" kadar seyrekti bu kitle...

İşte, dalgaboyunu daha da kısaltmak için tarayıcının düğmelerini kurcalarken, ekranın tam ortasına yakın bir yerde beliren o hafif, garip yankıyı ilk kez duydum. Gördüm.

Yumurta biçimindeydi. Gaz kitlesinden fışkıran kollardan daha keskin uçluydu. Daha ilk bakışta, bugüne kadar güneşte gözlediklerimizden çok farklı bir şey olduğunu hemen anlamıştım. Birkaç açıdan baktıktan sonra, radyo - spektrog-rafla uğraşan yardımcımı çağırdım yanıma... "Şuraya bak, Don" dedim, "Daha önce böyle bir şey görmüş muydun?"

Görüntüyü dikkatle inceledikten sonra doğruldu Don... "Hayır" dedi, "Garip bir kitle... Üstelik, iki dakikadır yapısı hiç değişmedi. Bütünlüğünü nasıl koruyor acaba?"

"Beni de şaşırtan o..." diye konuştum, "Bugüne kadar gözlediğimiz şeylerden biri olsaydı, şimdiye kadar çoktan parçalanması, yapı değiştirmesi gerekirdi. Hiç değişmediği gibi, galiba .her an irileşiyor."

"Ne kadar büyük sizce?" diye sordu Don...

Kalibrasyon formatına baktım, "Yaklaşık 800 kilometre uzunluğunda..." dedim, "Genişliği de onun yaklaşık yarısı..."

"Görüntüyü biraz daha büyütebilir miyiz?" diye sordu Don..."

"Hayır" dedim, "İçinde neler olup bittiğini anlamamız için biraz daha yaklaşmasını beklememiz gerekiyor."

Sinirli sinirli güldü Don... "Çılgınca bir şey bu" dedi, titrek bir sesle... "Sanki mikroskop altında bir amip gözlüyormuşuz gibi geliyor bana..."

Sustum, karşılık vermedim Don' un bu söylediklerine... Benim de aklımdan benzeri şeyler geçmişti. Yeni bir keşfin eşiğinde olan bilim adamlarının heyecanı sarmıştı yüreğimi... Besbelli, kimsenin daha önce tanık olmadığı şeyler oluyordu karşımızda...

Bakışlarımız ekrandaki o garip, yumurta biçimli görüntü üstünde kenetlenmişti artık... Neyse ki, otomatik tarayıcılar bu arada çalışıyor, önemli önemsiz öteki bütün görüntüleri saptıyorlardı. Gözlerimizin önünde yaklaştıkça büyüyen kitle ayın dünyaya yakınlığına geldiğinde, iç yapısı da seçilmeye başlamıştı. Sürekli değişen, bir saniyeden ötekine farklılaşan bir görünüşü vardı.

Gözlemevi çalışanları da çevremizde birikmişti. Ekrandaki "bilinmez" gezegenimize yaklaştıkça tek tük mırıltılar sessizliğe dönüşüyor, çıt çıkmaz oluyordu. Burunlamasına üstümüze geliyordu, o garip kitle... Sürekli gündüzü gören yanımıza çarpması saniye meselesiydi artık...

Tastamam beş dakika...

O garip görünüşlü kitlenin ekranda belirmesinden, gezegenimize çarpmasına kadar geçen süre beş dakikaydı.

Soluk alıp verdikçe gözlerimizin önünden gitmeyecek bir beş dakika...

Saydam sayılabilecek bir kitleydi karşımızdaki...'İçine doğru girildikçe, görünme/çizgilerin küçük kutucuklar oluşturacak biçimde kesiştikleri bir desen beliriyordu gözlerimizin önünde... Çizgilerin kesiştikleri noktalarda sanki parlak ışık nodülleri vardı. Tam görüntünün ekranda yakalanabilmesi için geçen süre yaklaşık bir dakikaydı. O sırada kitle birkaç bin kilometre yol aldığı için tam görüntüyü saptayamıyorduk. Ama, kesişen çizgilerin bîr tür "şebeke" oluşturdukları da tartışılmaz bir gerçekti. Radyo-kameralarımız kanıtlıyordu bunu...

Hızla bize yaklaşan kitlenin bir gaz kitlesi değil de katı bir cisim olduğu kafamızda öylesine kesinlik kazanmıştı ki, radar ekranına bakmayı bırakmış, optik teleskoplardan birini uzay boşluğuna çevirmiştim. Görünürde hiçbir şey yoktu. Doğaldı bu... Çıplak gözle seçmek olanaksızdı, karşımızda şekillenen, şekilden sekile giren olguyu... Radarımızın elektronik duyularından gayrisi yakalayamazdı onu... Besbelli, hava kadar saydam, ama yine de, katıydı, güneşin bağrından kopup üstümüze hızla gelen kitle...

Kitlenin gezegenimize varmasına ramak kala, sanırım, gözlemevinin bütün çalışanları görüş birliğine varmıştık. Herkesin anladığını, bildiğini Dirinin dile getirmesi için bekliyorduk sanki... "Olmaz, olamaz" denilen türden bir şey sergileniyordu gözlerimizin önünde... Besbelli, "hayat" olmayan bir yerde hayat vardı. Üstümüze gelen katı kitle de bunu kanıtlıyordu.

Güneşin alev alev yanan atmosferinden, doğal çevresinden fırlatılmış bir kitleydi bu... Uzay boşluğundaki yolculuğunu kazasız belasız sürdürmüş, yamacımıza kadar ulaşmıştı. Gerçi içindeki tek madde o iyonize gaz kitlesiydi, ama, o dev, görünmez bütünlüğünü bir arada tutan güçlerin zayıflaması, kitlenin de sonunda dağılması gerekirdi. Dağılmamıştı oysa...

Ekranlardan izlediğimiz o görüntülerin filmlerini yüzlerce kere seyrettim, olayın üstünden geçen süre içinde... Gördüklerimi ilk bakışta çok garipsemiş, bir türlü açıklayamamıştım. Şimdiyse akla yakın geliyor bana...

Felsefesini bile yapabiliyorum işin... Hayat, organize enerjiden başka ne ki? İster kimyasal olsun, isterse buradaki gibi elektrik, her şey enerji değil mi? Önemli olan, enerjinin iç deseni... Maddenin, kitlenin kendisi hiç önemli değil... Olay gelip geçtikten sonra düşünebiliyorum bunları... Ama, olayı yaşadığım sırada şaşkın, büyülenmiş durumdaydım. Güneşten fışkıran yaratığın varoluşunun son saniyelerini büyülenmiş bir sessizlik içinde izliyor, herhangi bir mantık yürütemiyordum varoluş nedenleri hakkında...

Zeka sahibi bir yaratık mıydı bu? Başına gelenlerin, kendisini bekleyen şaşmaz kaderin bilincinde miydi? Bugün bile yanıtsız olan böylesi yüzlerce soru geçiyordu aklımdan... Besbelli "canlı" olan bu yaratık nasıl olup da güneşin o koralevlerin de yaşayabilmiş, varlığını korumuştu? Ne kadar zeka sahibi olursa olsun, hızla üstüne geldiği dünyamızda başka hayat biçimleri bulunduğunu bilebilir miydi?

Artık gökyüzümüz o kitleyle iyiden iyiye kaplıydı. Galiba o zaman anlamıştı, daha önce hiç görmediği, bilmediği bir nesneye yaklaştığını.. Merkür'ün alabildiğine geniş manyetik alanına girdiğini, çekim gücünden etkilendiğini fark etmemiş olamazdı. Olamazdı, çünkü değişmeye başlamıştı. Yaratığın sinir sistemini oluşturduğu anlaşılan çizgiler kümelenmeye, yeni desenler meydana getirmeye başlamıştı. Ömrümden on yıl verirdim, o yeniden düzenlenmelerin ne anlama geldiğini öğrenmek için... Belki beyinsiz bir yaratığın benliğini saran "korku" duygularının belirtisi, belki de tanrısal bir yaratığın "barış çağrısı" idi bu...

Ekran bir an karardı, sonra da bomboş oldu. Güneşten doğan o garip yaratık ufuk hattımızın altına, radarlarımızın görüş açısının dışına düşmüştü. Merkür'ün sürekli güneş gören yüzüne, ancak bir düzine insanın ayak basıp da daha azının sağ salim döndüğü o eriyik metal denizine çarpmıştı besbelli... Merkür gibi dev bir kitleye başka bir kitlenin çarpmasını elbette hissetmezdik, öylesine büyük, öylesine görkemliydik. Aynı şey o bilinmez kitle için de geçerliydi. Çarpma etkisine kolayca dayanabilirdi. Dayanamayacağı tek şey, kızgın bir kitlenin katı kitlelerin göreli soğuğuyla temasıydı

Evet... Soğuk... Soğukluk... Gerçi güneş sisteminin en sıcak yerine, erimiş madenlerin oluşturduğu 300-400 santigrat derecelik bir denize düşmüştü, ama, bu geldiği yere göre çok soğuktu. Güney kutbunda çıplak gezinen bir adam düşünün ... Onun hissettiğini hissetmesi gerekirdi, dünyamıza çarpan o kitlenin...

"Buz kesmiş" alevlerle ilk kez temasa gelen kitlenin sessiz ölümünü izleyemedik ekranlarımızdan... En hassas aygıtlarımızın bile görüş alanı dışında kalan gelişmeleri gözleyemedik. Ama, yine de, beynimizle, aklımızla bazı çıkarsamalar yaptık. Gözlerimizin önünde gelişip gözden ırak noktalanan doğa olayını yorumladık.

Ele gelmez, göze görünmez bir beynin ölümüydü bu... Saptayamadığımız, duysak bile anlayamayacağımız bir "ölüm feryadı"da basmış olabilirdi. Besbelli, bir "dev" gelip geçmişti, görüş ufkumuzdan... Yakınını yitirmişlerin acısını duyuyorduk, benliğimizin derinliklerinde...

Bir devin düşüşü...

Olayı yaşayanların hemen tamamının kafasına takılmıştı bu klişe... Belki de bir daha hiç kesişmeyecekti yollarımız. Belki ömrümüzün sonuna kadar tanık olamayacaktık, güneşten doğup Merkür'de ölen benzeri bir olguyla...

Bu yaratığın bizimkine eş düzeyde bir zekası var mıydı? Belki hiç alamayacağız bu sorunun yanıtını... Güneşin görünmez derinliklerinde zeka sahibi bu tür yaratıkların yaşayıp yaşamadığını, sayılarının ne olduğunu belki hiç öğrenemeyeceğiz.

Yarınlar belki onların, belki bizim... Bugün bile bilmediğimiz üstün tekniklerle belki binlerce ışık yılı uzaklıktaki gezegenlerle, yıldızlarla iletişim içindeler...

Belki de kibirli bir sessizlik içinde izliyorlar bizi... Çevrelerindeki acemi dönüşümüzle belki de alay ediyorlar. "İlkel" görüyorlar bizi... . Gün gelecek, evrenin bu yaşadığımız soğuk kesimi için bir şeyler düşünecekler... Güneşin dayanılmaz alevlerini uzatacaklar bizlere... O zaman da evren başladığı noktaya dönecek...

Başlangıçtaki sıcaklık, paklık yeniden oluşacak o zaman...

Bilim Dergisi - Ağustos 1983

Arthur C.Clarke
  Ana Sayfa  |  Yeni Kitaplar  |  Arama  |  Öyküler  |  Yazarlar  |  Sanal Kitaplar  |  Makaleler  
  Bilimsel Yazılar | Ödüller | Forum | Yayınevleri | e-Posta