Son Güncelleme
6 Mayıs 2008
Bilimkurgu2000 Ana Sayfayeni çıkan kitaplarkitaplardan bölümlerİlginç bilimsel konularBilimkurgu ve diğer konular
5 Yukarı

Beyler, Lütfen Oturun (Gentleman, Be Seated)

Robert A. Heinlein

Çeviri:Sadri Konuralp

Ay'ı kolonileştirmek hem agorafobi, hem de klastrofobiye neden oldu. Ya da uzayın derinliklerine giden ve fobisi olmayanları da agorafobili yada klastrofobili yaptı. Eğer bir gezegenin yüzeyindeki, üzerindeki veya çevredeki gezegenlerin boş köşelerindeki bir insanı korkutabiliyorsa, o zaman Dünya Anaya sımsıkı yapışmalıdır. Eğer bir kimse yeryüzünün kara parçalarından yaşamını sağlıyorsa, mezarı olabileceğini bilse bile bir uzay gemisine kapatılmaya gönüllü olabilir, gene de uzayın kendisinden ve geniş uzay parçalarından korkmamalıdır. Uzay adamları; uzayda çatışan pilotlar, jetçiler ve astrogatorlar ile dirsek dirseğe çalışmaktan birkaç milyon mil uzakta olmayı sevenlerdir.

Diğer yandan Ay kolonileri yeraltında köstebek yuvası gibi delikte yaşamaktadırlar.

Ay kentine ikinci yolculuğumda Richardson gözlemevine gittim. Amacım hem Büyük Gözü görmek hem de tatilimi karşılayacak bir hikaye yakalamaktı. Gazeteci kartımı çıkarttım, tatlı tatlı konuştum ve sonunda kendimi bir görevliye bana etrafı gezdirirken buldum. Kuzey Tüneline gittik. Burası Koronoskop projesinin bulunduğu yere bağlıydı.

Bir tekerlekli kızağın üstünde, bütünüyle biçimsiz bir tünelde sıkıntılı bir yolculuk yaptık. Tırmanıp bir hava kilidine doğru gittik, sonra başka bir kızağa bindik. Mr. Knowles konuşup duruyordu, "Bu geçici" diye açıkladı. "İkinci tünel oyuğuna geldiğimizde, çapraz bağlanacağız, hava kilitlerini açacağız ve kuzeye bağlantılı bir yol ile diğer yanda güneye bağlantılı bir yol oluşturacağız ve tüm bu yolculuğu üç dakikadan daha kısa bir sürede tamamlayabileceğiz. Tıpkı Ay kenti veya Manhattan'daki gibi."

"Hava kilitlerini hemen şimdi açmıyorsunuz?" diye sordum, bu sırada sanırım yedinci kilidin bulunduğu yere gelmiştik. "Yine de, hava basıncı hava kilidinin her iki yanında da aynıdır."

Knowles bana tuhaf tuhaf baktı. "Bu gezegenin sıradışılığını yalnızca sansasyonel bir hîkaye peşinde dolaşarak yakalayamazsın."

Sıkılmıştım. "Buraya bak" dedim. Belki pek inandırıcı olmayabilirim, ama bu projede ters bir durum yoksa, hemen şimdi geri dönelim ve bu konuyu unutalım. Ayrıca sansüre de aldırmıyorum".

"Rahat ol Jack" dedi, yavaşça - bu ilk adımı ilk kez kullanışıydı.-Kimse seni sansürlemeyecek. Senin gibilerle işbirliği yapmaktan her zaman memnun olmuşuzdur, fakat Ayda çok fazla rahatlık var hak etmedikleri kadar fazla".

Hiç bir şey söylemedim.

"Her mühendislik çalışmasının kendi tehlikesi vardır," diye üsteledi, "ayrıca kendi avantajları da". "Adamlarımız Malarya olmuyorlar ve çıngıraklı yılanlara da dikkat etmek zorunda değiller. Sana Ayda kumdomuzu olmanın Des Moines'te dosya memuru olmaktan daha güvenilir olduğunu gösteren rakamları verebilirim. Örneğin Ayda ender olarak kemik kırılmasına rastlanır, çünkü yerçekimi çok düşüktür. Dos Moines'teki dosya memuru kendi banyosuna adım atarken bile hayati tehlike altındadır.

"Tamam, Tamam" diye araya girdim. "Bölge güvenli, konu ne?"

"Çok güvenli. Ne şirket göstergeleri ne de Ay Kenti Ticaret Odası göstergelerine, fakat Londra Lloyds şirketine de göre."

"Demek ki gereksiz hava kilitleri bulunduruyorsunuz.Neden?"

"Cevap vermeden önce tereddüt etti." "Sarsıntılar."

"Sarsıntılar, Yer sarsıntıları - Ay sarsıntıları,- demek istiyorum". Kıvrılarak uzayıp giden duvarlara baktım ve Des Moines'te olmayı diledim. "Hiç kimse canlı canlı gömülmek istemez, fakat bunun hiç bir şansın bulunmadığı Ayda olmasını hiç istemez. Sana ne kadar çabuk ulaşırsa ulaşsınlar, ciğerlerin parçalanacaktır. Hava yok."

"Her zaman olmaz" diye Knowles devam etti. "Fakat hazırlıklı olmalıyız. Hatırla, Dünya Ayın sekiz katı daha kütlelidir, bu yüzden Ayda ki gelgitler, Dünyadakilerin sekiz katı daha büyük etkiye sahiptir." "Haydi, canım" dedim. "Ayda hiç su yok." "Nasıl gelgit olabilir?"

"Gelgit basıncı için suyun olması gerekmez, bunun nasıl olduğunu düşünme, bir gerçek olarak kabul et. Elde edilen, dengelenmemiş basınçtır. Bu sarsıntıya neden olabilir."

Başımı salladım. "Anlıyorum." "Ayda herşeyin sıkıca kapatılmış olmasına karşın sarsıntılara dikkat etmeniz gerekiyor. Bu hava kilitleri kayıp havayı sınırlı tutuyor." "Böyle bir kaybı gözümün önüne getirmeye çalıştım."

"Evet ve Hayır". "Hava kilitleri bir kazayı sınırlayacaktır, eğer olursa - ve böyle bir şeyde olmayacaktır - burası güvenlidir." Basit olarak, tümünü rahatsız etmeden bizi tünelin bir bölümünde çalışmaya bırakacaklardır. Fakat bundan daha fazlası var; herbiri geçici bir genişleme bağlantı yeridir. Tüm bir yapıyı bağlayabilir ve sarsıntıyı atlatabilirsin, fakat tünelde olabilir. Esnek bir bağlantı Ayda gerçekleştirilmesi zor bir iştir."

"Lastikte yanlış olan nedir?" diye üsteledim. Kendimi tartışmak için sinirli hissediyordum. "Bir yer otomobilim var ve eve gitmek için iki yüz bin mil yapmam gerek, genede Detroit'te takıldıklarından beri lastiklerime dokunmadım."

Knowles iç geçirdi. "Sana mühendislerimden birini getirmeliyim, Jack." "Lastiği yumuşak ve bükülebilir tutan uçucular vakumda buharlaşıp gidiyorlar ve madde katı bir duruma geliyor. Aynı şey esnek plastikler içinde geçerli. Bunları düşük ısılara getirince yumurta kabuklan gibi kırılgan oluyorlar.

Knowles konuşurken tekerlekli kızakta durdu ve diğer hava kilidinden bir düzine adamın gelmesinden önce hemen indik. Hepsi uzay giysileri giymişlerdi daha doğru bir deyişle basınç giysileri. Oksijen tüpleri yerine bağlantı hortumları vardı ve güneş gözlükleri yoktu. Başlıkları arkaya atılmıştı ve giysilerinin önündeki fermuarlar açıktı, bu nedenle iki başlıymışlar gibi bir görüntüleri vardı. Knowles seslendi, "Hey, Konski".

Adamlardan biri döndü. Bir seksen boyunda ve boyuna göre şişmandı. Dünya ölçülerine göre yüzkırk kilo civarında olabileceğini tahmin ettim. "Bu, Mr. Knowles'mış" dedi neşeyle, "terfi aldığımı söylemeyin."

"Şimdiden çok iyi kazanıyorsun, şişko. Jack Arnold'la el sıkışın". "Jack, bu Şişko Konski, dört gezegenin en iyi kum domuzu."

"Yalnızca dört mü" diye sordu Konski. Sağ elini giysisinden çıkarttı ve çıplak elini benimkine yapıştırdı. "Tanıştığımıza memnun olduğumu" söyledim ve elim parçalanmadan çekmeye çalıştım.

"Jack Arnold bu tünelleri nasıl mühürlediğinizi görmek istiyor" diye devam etti. "Bizimle gelmek istiyor."

Konski başımın üstünden baktı. "Şimdi siz söyleyince Mr. Knowles" dedi. "Vardiyamı yeni bitirmiştim."

Knowles dedi ki, "Şişko sen bir para kurdusun ve hiç misafirperver değilsin" Konski döndü ve hava kilidinin mührünü açmaya başladı.

Önümüzdeki tünel, daha önce geçtiğimiz bölüme çok benziyordu, yalnızca tekerlekli kızaklar yoktu ve ışıklar geçici olarak ek yerlerine konulmuştu. Birkaç yüz metre ilerde, üzerinde dairevi bir kapı olan dev bir kütle tüneli kapamıştı. Şişman adam bakışımı yakaladı. "Bu hareketli kapıdır," diye açıkladı. "Arkasında hava yoktur. Hemen önünü kazıyoruz."

"Nereyi kazdığınızı görebilir miyim?" "Gidip sana bir giysi almadan olmaz."

Kafamı salladım. Tünelde bunun gibi belki bir düzine şişme torba gibi şeylerden vardı, oyuncak balonların boyutu ve biçimindeydiler. Kendi hava ağırlıkları ile duruyormuş gibi görünüyorlardı; yükselmek veya yerleşmek için fazla bir çaba harcamıyor gibiydiler. Konski yolunun üzerindeki Konski, benim sormamdan önce, cevabı verdi, önündeki birini yoldan atarak." Tünelin bu parçasına bugün basınç veriliyor." "Bu tıkaçlar rastgele sızmaları ortaya çıkarmak için. Zaten yapışkandırlar. Bir sızıntıya yapışırlar ve tıkacın sızıntıyı mühürlemesini sağlarlar."

"Bu kalıcı bir onarım mıdır?" diye öğrenmek istedim.

"Dalga mı geçiyorsun?" "Bu yalnızca adamlara nereye kaynak yapacaklarını gösterir."

"Esnek bir bağlantıyı ona gösterin", diye Knowles emir verdi.

"Geliyoruz". Tünelin orta yerinde durduk ve Konski tüp biçimindeki tünelin ortasındaki halka biçimli bölmeyi işaret etti. "Her 30 metrede bir esnek bir bağlantı koyuyoruz. Bu cam bir kap olup bağlandığı iki çelik bölmeye contalanmıştır. Tünele belli bir miktarda esneklik vermektedir."

"Cam bir kap mı? "Bir hava sıkıştırmalı kilit için?" diye sordum.

"Kap sıkıştırmak için değil, güçlendirmek içindir. On tabaka cam katmanı ve bu katmanlar arasına dağılmış silikon yağı kullanıyoruz. Bu bileşim yeni bir kap gerektirmeden beş yıl dayanıyor.

Konski'ye işini sevip sevmediğini sordum, bir hikaye yakalarım diye umuyordum. Omuzlarını silkti. "Herşey yolunda. Bir şey yapmam gerekmiyor. Yanlızca bir atmosferlik basınç var. Sanki Hudson nehrinin altında çalışıyor muşum gibi düşünebilirsin."

"Ve burada aldığının onda birini alabilirsin" diye konuştu Knowles.

"Mr. Knowles, bana acıyorsunuz" diye Konski protesto etti. "Çok para iyi ödüyorlar ve adamlar hazırolda duruyorlar. Çamur o kadar cıvık ki onu dondurmak zorundalar. İnsanları orada çalıştırmak gerçekten sorun. Buradaki serserilerin yarısı yalnızca madenci, en ufak bir sorun onları çok korkutuyor.

"Ona Venüs'lü niye terk ettiğini açıkla, şişko".

Konski gururla başını kaldırdı. "Hareketli' kalkan üzerinde çalışabilir miyiz beyler?" diye sordu.

Etrafta çok bakınmıştık ve geri dönmeye hazırdım. Görülecek pek fazla bir şey yoktu. Ne kadar fazla görürsem o kadar sevmemeye başlamıştım. Konski geri dönüş kapısının hava kilidini açmaya çalışıyordu ki bir şey oldu.

Yerde ellerimin ve dizlerimin üzerindeydim ve etraf zifiri karanlıktı.

Belki, bağırmışımdır, hatırlamıyorum kulaklarımda bir çınlama vardı. Ayağa kalkmaya çalıştım ve daha önce durduğumuz yere ulaşmaya çabaladım. Gördüğüm en koyu karanlık tümüyle kapkara. Kör olduğumu sandım.

Bir fener ışığı karanlığı deldi, beni buldu ve hareket etti. "Bu neydi?" diye haykırdım. "Ne oldu? Bir sarsıntı mıydı?"

"Bağırmayı kes" diye Konski'nin sesi cevapladı. "Bu bir sarsıntı değildi, bir çeşit patlamaydı. Mr. Knowles iyi misiniz?"

"Sanırım" diye cevap verdi zorlukla soluyarak, "Ne oldu?"

"Bilmiyorum. Etrafa bakmalım." Konski ayağa kalktı ve fenerin ışığını tünelde gezdirdi, yavaşça ıslık çalıyordu. Işık iyi yanmıyor sürekli titreşip duruyordu.

"Sağlam görünüyor, fakat sanırım, aman Tanrım." Işık demeti tavan yakınındaki bir esnek bağlantının üzerine odaklanmıştı.

Sıkıştırma balonları bu bağlantı noktasında toplanmıştı. Üç tanesi zaten oradaydı, diğerleri de yavaşça sürüklenerek geliyorlardı. İzlerken içlerinden biri patladı ve sızıntıyı işaretleyen yapışkan bir kütle oluşturdu.

Delik patlayan balonlarla kaplanmaya ve tıslamaya başlamıştı. Diğer bir tanesi yuvarlanarak geldi, bir süre durdu ve sonra o da patladı. Sızıntının bu sakızımsı kütleyi yutması bir parça daha uzun zaman aldı...
Konski ışığı bana uzattı. "Pompalamaya devam et evlat" Sağ omuzundan giysisini çıkarıp çıplak eliyle sızıntı noktasını örtmeye çalışırken üçüncü balon da patladı.

"Durum nasıl Şişko?" diye Mr. Knowles bilmek istedi.

"Şu anda söyleyemem. Sanırım baş parmağım büyüklüğünde bir sızıntı. Canavar gibi havayı sevmiyor."

"Böyle bir deliği nasıl elde edebilirdin?" - Dışardan itme ile olabilir, belki." "Sızıntıyı kontrol etmiş miydin?"

"Sanırım, Geri dön ve vanayı kontrol et. Jack, ışığı ona ver."

Knowles hava kilidine doğru seğirtti. Sonra da bağırdı, "Basınç normal."

"Göstergeyi okuyabilir misin?" Konski ona doğru seslendi.

"Elbette. Göstergeler hazır."

"Ne kadar kaybettik?"

"Bir, iki puandan fazla değil. Önceden, basınç ne kadardı?"

"Normal Dünya standartı."

"Onda dördünü kaybetmişiz, o zaman."

"Kötü değil. Devam edin Mr. Knowles. Bir sonraki bölümün kilidi önünde bir alet çantası var. Bana üç numaralı veya biraz daha büyük olan anahtarı verin."

"Tamam". Kapının açıldığını ve gürültü ile kapandığını duyduk ama sonra yine zifiri karanlığa gömüldük. Biraz gevezelik etmeye başlamıştım ki Konski çenemi kapatmamı söyledi.

Aynı anda kapıyı duyduk, ve ışık tekrar titriyordu. "Öbür tarafta hava yok. Diğer kapı açılmıyor."

"Sıkışmıştır, herhalde?"

"Hayır, manometreyi kontrol ettim. Diğer bölümde hiç basınç yok. Konski tekrar fısıldadı. "Sanırım diğerlerinin bizi bulmalarından başka çaremiz yok. Bu durumda ışığı bana doğru tutun, Mr. Knowles Jack, bu giysiden çıkmama yardım et."

"Ne yapmayı planlıyorsunuz?"

"Eğer bir yama bulamazsam, bir tane kendim yapmak zorunda kalacağım, Mr. Knowles. Etraftaki tek şeyde bu giysi." Ona yardım etmeye çalıştım bu çok eğreti bir çalışmaydı çünkü bir elini sızıntıda tutmak zorundaydı.

"Benim T-Shirt'umu yarığa tıkabilirsiniz" diye öneride bulundu Knowles.

"Birazdan sandaldan suyu kaşıkla boşaltmaya başlayacağım. Bu kaşık elbise olabilir ancak, çünkü etrafta basıncı tutacak başka hiç bir şey yok. Elbiseyi çıkarttıktan sonra arkasından düzgün bir parçayı verdi ve elini yarıktan çekti, bende elbise parçasını yarığa tıktım. Konski hemen onun üstüne oturdu. "Şimdi" dedi mutlulukla burayı tıpaladık. "Beklemekten başka yapacak iş yok artık."

Ona neden giysi üzerinde iken yangın üzerine oturmadığını sormak üzereydim ki, giysinin oturacak kısmının pürüzlü olduğu ve deliği tıkamak için düzgün bir yüzeye ihtiyaç duyulduğu aklıma geldi.

"Elini göreyim" diye Knowles üsteledi.

"Pek bir şey olmadı." Gene de Knowles yaralı ele baktı. Ben de baktım ve midem kalktı. Avuç içinde
kanayan vıcık vıcık bir yarası vardı. Knowles kendi mendili ile kompres yaptı ve bağlamak için de benim mendilimi kullandı.

"Teşekkür ederim, Baylar," dedi, Konski ve ekledi "zaman geçirmek için bir şeyler yapmalıyız. Küçük bir oyuna ne dersiniz?"

"Senin kartlarınla mı?" diye sordu Knowles.

"Neden sordunuz Mr. Knowles! Neyse önemli değil. Görevlilerin kumar oynaması nasılsa yasaktır. Görevlilerden söz ederken, hava basıncı şimdi normal mi Mr. Knowles?"

"Onda dörtlük bir fark için mi?"

"Eminim sendika bunu göze alacaktır bu koşullar altında elbette"

"Sızıntının üzerinde oturduğumu varsayarsak?"

"Fakat derece almak yardım edenler içinde söz konusudur."

"Tamam, bayım üç kat mesai olsun o zaman."

"Bu daha çok sizin tatlı tabiatınıza bağlı Mr. Knowles. Umarım uzun ve güzel bir bekleyiş olur."

"Ne kadar uzunlukta bir süre için beklemek istiyorsun, Şişko?"

"Eğer Richardson tarafından gelmiyorlarsa bir saatten fazla sürmemesi gerekir."

"Hım., bizi aradıkları düşüncesine de nereden kapıldın?"

"Ha? Ofisiniz nerede olduğunuzu bilmiyor mu?"

"Sanırım, hayır. Onlara bugün geri dönmeyeceğimi söylemiştim."

Konski bunun üzerinde düşündü. "Kartımı basmadım. Bu yüzden hala içeride olduğumu biliyorlar."

"Yarın öğrenebilirler, çünkü kartını benim büromdan kontrol edecekler."

"Kapıda o ciğerkafa duruyor, içerde fazladan üç kişi olduğunu biliyordur."

"Nöbet değişimi sırasında yerine geçene söylememiş veya unutmuş olabilir."

"Sanırım, öyledir" dedi düşünceli bir halde, Konski. "Jack, ışığı pompalamayı bıraksan iyi olur. Sadece fazladan oksijen tüketiyor."

"Karanlıkta uzun bir süre neler olmuş olabileceğini düşünerek oturdum. Konski bunun bir patlama olduğundan emindi; Knowles'in dediğine göre bir yük roketinin kalkış sırasında yere çakılmasını ve patlamasını görmüştü. Bu kafasında yer etmişti. Sonunda konuşacak konu kalmadı. Konski bir takım hikayeler anlattı. Bende bir tane anlatmaya çalıştım fakat son derece sinirliydim ve korkuyordum, o kadar korkuyordum ki çığlıklar atmak istiyordum.

Uzun bir sessizlikten sonra Konski "Jack, bize tekrar ışık sağla."

"Bir şeye bakmam gerekiyor."

"O nedir?" diye sordu Knowles.

"Eğer bir yamamız varsa, sen benin giysimi giyebilir ve yardım aramaya gidebilirsin."

"Giysi için oksijen yok."

"Bu yüzden senin giymeni istiyorum". İçimizde en ufak olan sensin, giysinin içinde seni ikinci bölüme götürecek kadar oksijen vardır."

"Peki... Tamam. Siz yama olarak ne kullanacaksınız?" "Ben üstünde oturuyorum."

"Ne?"

"Bu üzerinde oturduğum büyük, geniş şey. Pantolonumu çıkaracağım. Kalçalarımdan birini o deliğe sokacağım, size garanti veririm, çok sıkı bir tıkaç olacaktır."

"Fakat... hayır, Şişko, işe yaramaz. Eline ne olduğunun gördük. Derin yırtılacak ve ben gelene kadar kanamadan öleceksin."

"Ölmeyeceğimedair bire iki bahse girerim... Ellisine diyelim."

"Eğer kazanırsam parayı nasıl alacağım?"

"Sıkı birisiniz. Mr. Knowles. Fakat bakın gövdemde beş, altı santim kalınlığında yağ tabakası var. Bu nedenle çok kanama olmaz, bir çelik lekesi kadar bir şey olur."

Knowles başını salladı. "Bu gerekmez. Eğer sessizce oturursak buradaki hava günlerce idare eder."

"Sorun hava değil, Mr. Knowles. Gittikçe soğuduğuna dikkat etmediniz mi?"

Ben fark etmiştim ama üzerinde düşünmemiştim. Bütün bu acı korku içinde soğuğu önemsememiştim. Şimdi düşündüm, güç hattını kaybettiğimizde ısıtıcıları da kaybetmiştik. Gittikçe soğumaya başlayacak, soğuyacak... soğuyacaktı.

Mr. Knowles da bunu gördü. "Peki, Şişko. Bunun üzerinde çalışacak."

Konski hazırlanana kadar elbisenin üstünde oturdum. Pantolonunu çıkarttıktan sonra tıkaç balonlardan birini yaktı ve içindeki yapışkanı kaba etine sürdü. Sonra bana döndü. "Pekala, evlat yuvada kuluçkaya yatıyorum. Hemen yerlerimizi değiştirdik. Fazla bir hava kaybolmadı ama delik öfkeyle tısladı. "Keyfinize bakın çocuklar", Sırıttı

Knowles giysiyle birlikte hızla gitti ve ışığıda birlikte götürdü. Gene karanlıktaydık.

Bir süre sonra Konski'nin sesini duydum. "Karanlıkta oynayabileceğimiz bir oyun var, Jack. Satranç bilir misin."

"Neden, evet... biraz oynarım."

"İyi oyundur. Hudson nehrinin altında çalışırken basınç boşaltma kısmında oynamaya alışmıştım. Eğlence için yirmiliğe oynayalım mı?

"Ha? Efendim, tamam." Binliğine oynayalım dese benim için fark etmezdi.

"İyi. Şah'ın piyonu, Şah üçe."

"Hım. Şah'ın piyonu, Şah'ın dördüne."

"Tutucu, öyle değil mi? Hobokende tanıdığım bir kızı hatırladım. Kızla ne yaptığının satrançla bir ilgisi yoktu, fakat kızın tutucu olduğunu kanıtladı. "Şahın fili vezirin dördüne. Hatırlat ta sana daha sonra kızkardeşini de anlatayım. Her zaman kızıl saçlı değildi fakat insanların öyle olduğunu düşünmelerini isterdi. Sonrada ... kusura bakma. Hamleni yap."

Düşünmeye çalıştım, fakat kafam karışmaya başlamıştı. Vezir piyonu, vezirin üçüne."

"Vezir, Şahın fili üçe. Herneyse... kız. Ayrıntılara daldı. Yeni şey değildi ve bunun olduğunu da sanmıyordum, fakat beni eğlendiriyordu. Hatta, orada karanlıkta gülümsedim, bile. "Senin sıran" diye ekledi.

"At" Satranç tahtasını hatırlayamamıştım. Kaleyi almaya hazırlanıyordum, bir önceki oyunda zorlukla güvendeydi. "Vezirin atı, vezir filinin üçüne."

"Vezir, senin şahının filinin piyonuna. Şah mat. Bana yirmi borçlusun Jack."

"Ne? Bu olamaz."

"Hamleleri bir daha kontrol etmek ister misin?" Onları kontrol etti.

"Hamleleri gözümün önüne getirmeye çalıştım, sonra dedim ki, "Çok üç kağıtçısın! Bana Çoban Matı yaptın!"

Kendi kendine güldü. "Kızıl saçlıyı düşüneceğine, vezirime gözkulak olsaydın."

Kahkahalarla güldüm. "Başka hikayeler biliyor musun."

"Elbette" Başka bir tane anlattı. Ben daha fazlası için ısrar ettim.

"Sanırım biraz dinlenmem gerekiyor Jack" dedi.

Doğruldum. "İyi misin, Şişko?" Cevap vermedi. Karanlıkta ona doğru ilerledim. Yüzü soğuktu ve ona dokunduğumda konuşmadı. Göğsüne kulağımı dayadığımda kalbinin zayıfça attığını duydum. Fakat elleri ve ayakları buz gibiydi.

Onu çekmeye çalıştım, delikte donmuştu. Buzu hissedebiliyordum, fakat bunun soğuk kan olması gerekti. Onu ayıltmaya uğraştım, ovaladım fakat sızıntının tıslaması kısa kesmemi gerektirdi. Kendi pantolonumu çıkardım, karanlıkta doğru deliği buluncaya kadar kısa bir panik yaşadım ve deliğin üstüne oturdum. Sağ kalçamı tam açığın bulunduğu yere yerleştirdim.

Delik beni emme kabı gibi yakaladı, buz gibi soğuktu. Sonra derinde bir ateş dolaştı. Bir süre sonra artık bir şey hissetmiyordum, yalnızca ağır bir ağrı ve soğuk dışında.

Bir yerde bir ışık oynadı. Parladı sonra tekrar söndü.

Bir kapının sesini duydum. Bağırmaya başladım. "Knowles" diye seslendim. "Mr. Knowles." Işık tekrar yandı. "Geliyorum, Jack..." Ağlamaya başladım, "Basardın! Basardın!"

"Başaramadım, Jack." "Diğer bölüme ulaşamadım. Kilide ulaştığımda açamadım." Konuşmayı kesti. "Bir krater var... " Işık titreşti ve gürültüyle yere düştü. "Yardım et, Jack" diye sızlandı.

"Görmüyor musun, yardıma ihtiyacım var. Yapmaya çalıştım... Tökezlediğini ve düştüğünü duydum. Ona seslendim, fakat cevap vermedi.

Kalkmaya çabaladım, fakat şişedeki bir mantar gibi deliğe tıkılmıştım...

Yüzü koyun temiz bir çarşafın üstünde yatarken, ayıldım.

"Daha iyi misiniz?" diye birisi sordu. Bu Knowles'dı, yatağımın kenarında pijamalarıyla dikiliyordu.

Ona "Sen ölmüştün" dedim.

"Pek değil" dedi, sırıtarak. "Bize tam zamanında ulaştılar."

"Ne oldu" diye sordum, gördüklerime hala tam olarak inanmadan.

"Tam düşündüğümüz gibi... düşen bir roket. İnsansız bir posta roketi kontrolden çıkmış ve tünele düşmüş."

"Şişko nerede?" "Merhaba"

Kafamı çevirdim; Konski idi, benim gibi yüzükoyun yatıyordu.

"Bana yirmilik borçlusun" dedi neşeyle.

"Borçluyum" dedim gözlerimden yaşların akmasına engel olamıyordum.

Tamam yirmilik borçluyum fakat parayı almak için Des Moines'e gelmelisin.

 

 

Robert A. Heinlein
  Ana Sayfa  |  Yeni Kitaplar  |  Arama  |  Öyküler  |  Yazarlar  |  Sanal Kitaplar  |  Makaleler  
  Bilimsel Yazılar | Ödüller | Forum | Yayınevleri | e-Posta