|
X..
Ekim 4, 1999, yeni bin
yıla'a yüz günden az kaldı.
Bu gün sokakta onlardan beş
adet daha gördüm. Sayıları gittikçe çoğalıyor. Gazete
büfesindeki adamı da ele geçirmişler. O da onlardan.
İşlerine gidenler, her zamanki müşterileri, gelgeç insanlar,
sabah gazetelerini alıyor, ona gülümseyerek selam bile
veriyorlar. Allahım çıldırmak üzereyim kimse onun ne
olduğunu görmüyor mu?
Büfenin önünden, kafam eğik
bakışlarımı kaçırarak geçtim, içimin bulanmasını derin derin
soluk alarak engellemeye çalışıyorum, çok ama çok
korkuyorum. Ofisime gider gitmez tırnaklarımı incelemem
gerek. Oradan başladığını biliyorum. Ya, ben de…
Onlara. Olanaksız. Olamaz.
Ben, ben onları tanıyabiliyorum. Fark ederdim. Onlara dönüş-seydim
bilirdim. Aman allahım, hepimiz yok olacağız.
Not:Tırnaklarımı inceledim,
küfler yok, çok, çok şükür. Tırnaklarım sağlıksız, kalsiyum
tabletlerinden almalıyım. Çok korkuyorum, korku beni
terletiyor, terimin kokusu ekşi, burnuma çarpıp duruyor.
Paniğe kapılmamam lazım. Kendi kendimi eğitiyorum, günde
iki kere içimden ona kadar sayıp 'Sakinim,her şey yolunda,
panik yok 'diyorum. Bir süre de olsa işe yarıyor. Korkumun
beni yemesine izin vermemeliyim. Onlara zayıflığımı
göstermemeliyim.
Yıl 2019
Paslanmaz çelik parmaklar
Boğazımızı sıkana kadar
Bekleyecek miyiz.
Akşam…
Evimdeyim. Evim, zemin
katta. Kalın, bordo perdeler ile kaplı pis camlar pasaklı
bir devin gözleri gibi bana kilitlenmişler. Çıplak tavandan
sarkan,tozlu 60 mumluk ampul, odamın kasvetini sonsuz kere
sonsuza bölüyor. Şikayetçi değilim. Yatağım (sıradan yaylı
bir somya üzerine konmuş, ince pide gibi, pamuklu bir
şilte) duvara dayalı değil. Odanın ortasında. Onlar,
duvarlardan içeri süzülebilirler. Geldiklerinde hazır olmak
istiyorum. Ağır bir nezle geçirmiş gibi duran yılgın
duvarlardaki, rutubet izleri, derbeder salyangozların
arkalarında bıraktıkları izler gibi, izler yol yol, parlak.
Tıkanmış damarlar onlar. Nereye çıkacağı belli olmayan
yollar onlar ..
Gazete bayiinin önünden geçerken usulcacık,
yaratığın, onlarca minik beşgenlerden oluşan gözleri bana
çakıldı kaldı.Beynimin en ücra köşelerine onun kanca gibi
delen bakışları battı, hissettim.
Diğerlerine bakıyorum,
yürüyen kalabalığa, rengarenk giysilere bürünmüş genç
kızlara, sevimli parlak yüzlü oğlan çocuklarına, kırış kırış
ihtiyarlara, hepsi gülüyor, hepsi hayatından memnun.
Gündelik hayatın arasına sıkıştırılmış çizgi film gibiler,
üç boyutlu karton karakterler. VE farkında değiller, hiç
bir şeyin farkında değiller.
İşten eve dönerken, onlardan
altı tane daha gördüm. Mantar misali, pıtır pıtır her yerden
fışkırıyorlar. Uyumaya çalışmalıyım. Güç toplamam gerek. Bir
tek ben kalabilirim. Gözlerimi kapatıyorum. Yorumsuzum.
Issızım. Dipsiz kuyularda tek başımdayım. Kendi
gerçekliğimden başka inanacağım bir şeyim yok.
Ekim 5,1999
Mesaj kutumda, yanıp sönen
mavi ışığa, batıp gittim. Dalgalanan o yumuşacık ışığa.
Rahatlatıcıydı, ılık bir sonbahar denizinin dibine dalmak
gibi.
Tırnaklarım dün nasılsa, bu
günde öyle. Küf yok. Dudaklarım çatlamamış, damağım,diş
etlerim pespembe, sağlıklı.
Gerçi, ön dişimdeki beyaz 1
nokta içime şüphe tohumları ekmedi değil. Antibiyotik lekesi
olabilir, ama ya değil-se. Bilmeliyim. Bir iki fotoğrafımı
bulsam, gülümseyen,yetişir. Anneme sormalıyım. Sormayı
unutmamalıyım.
Bu gün işe yürüyerek geldim.
Geç kaldım, bu boktan durum için patronumdan sıkı bir azar
işittim. Mazeretim vardı,vardı. Ama o asla anlayamazdı.
Bundan emin olduğum için, anlatmayı denemedim bile.
Yaratık-insan bir
biletçiden bilet almaya çalışırken…diye
başlayan bir cümle kimi inandırır.
Elektronik bilet almak için
gişeye yaklaştım
-Bana bir 5'lik lütfen
Dalgındım, sabahın şizofren
renkleri içimi acıtır benim. Kabuslarımın renkleri. Dün gece
iyi uyuyamamıştım. Paçavra gibiydim. Birden; Biletçinin eli.
Eli, eli, eli. Çığlıklarım sessizdi. Ama o el. Biletçinin
eli, gözümün önünde (sanki bir kamera yakın çekim yapıyordu)
genişledi, genişledi, kocaman oldu, eğri büğrü şekiller, yol
yol çizgiler, kırılmış kıllar, etleri dar tırnaklar veeee
KÜF, küf, küf….üf…fff……
>
Öylece bakakaldım.
Başlamıştı, tırnaklarını okudum. Gözlerinm yüzüne çakıldı,
kalakaldım. Korkuyordum, yüzümde deli yangınlar. Midemin
içindekileri bir çırpıda kusmak istiyordum. İstila.
Biletçinin bedeni, ele geçirilmişti, biletçi, onun bundan
haberi bile yoktu. Kalbim deli deli atıyordu, kanım
çekilmişti. Ya, kuyruktakiler olanlardan habersiz, sıranın
gelmesini bekleyenler. Zavallı sürü. Başımıza ne geleceğini
bir bilseniz.
-Otobüsü kaçıracağız, hadi
be adam, çabuk olsana biraz.
Biletçi, sakin. Akşamdan
kalmalığını gizl(e)yemeyen gözleri kıpkırmızı, ablak, uykulu
suratı ile bana bakıyordu. Yüzü hala insandı. Bedeni,
allah bilir neydi?. Yaratık-insan, biletçiden 5'lik
kartımı aldım. Tiksinerek. Ellerine bakmayı inatla ret
ediyordum. Tırnaklarındaki kabusumu görmek beni kuşatıyordu.
Ele geçirildiğini bilmiyordu
zavallı. Zavallı, zavallı adam. Oradan kaçmak istiyordum,
ama donup kalmıştım. Yere çivilemişlerdi beni, buz gibi
terliyordum. Aysbergin içine gömmüşlerdi beni. Kendi
çaresizliğime prangalanmıştım. İmdaaat. İmdaat.. Suskun
çığlıklarım boğazımda asılı kaldı. Issızlığımı dolduramaz
kimse.
-Hey hemşerim uyan . hişt,
kendine gel, buyur kartın. Hişştt alsana….
Sesi ne kadar da yanıltıcı,
ama ben onun gırtlağından yükselen ssttzzzlamasını
duyabiliyorum. Beynime kalın kalın çuvaldızlar batıyor.
Kartı aldım, onun dokunduğu
bir şeye dokunmak içimi titretti. Tüylerimin diken diken
olduğunu duyumsadım. Yaratığı şüphelendirmemek için normal
davranmaya çalışmalıydım, robot gibi olmalıydım, mekanik.
Kartı alırken ellerim titrememesine özen gösterdim.
-Te-te-şekkür ederim, te-te-te
-şekkür ederim.
Sonra yürüdüm. Yollar,
sokaklar, caddeler boyunca, hızlı, hızlı, ayakkabımın
tabanının yeri dövdüğünü duyarak, buradayım, işte bu gri taş
kaldırıma basıyorum, diyerek. Bakmaya korktuğum şeylere
bakmadan,gözlerimi önümden ayırmadan, yürüdüm, yürüdüm.
Koşar gibi yürüdüm, kaçar gibi yürüdüm. Aklım hala başımda
..
İşe geldiğimde saat
9:00’du. Çay saati. Şen sekreter Aygeş hanım, günün ilk
internet dedikodusunu yazıyordu, tıkır tıkır.
Sıradan bir iş günü..
Akşam;
>
Yatağımda otuyorum.
Bulabildiğim tek kalem ile. Ucu içine kaçmış, yarısı
kırılmış, yeşil bir kurşun kalem. O kadar ufak ki ellerimin
arasında kayboluyor. Kağıt yok, çarşafın üzerine, duvarlara
ince ince dokuyorum, düşüncelerimi.
Bürom temiz. Bu gün, odaları
gezdim. Tek tek . Kurye çocuk gibi. Kimsecikler bana dikkat
etmedi. Henüz ele geçirilmemişler. İnsanlar. Daha ayrıntılı
bir inceleme yapmam gerekli, bir ikisinin tırnaklarına
bakmak işe yarayabilir. Erkekler tuvaleti bu iş için uygun.
Geldiler
Uzaklardan
Biliyordum, rüyalarım
Biliyordum, korkularım
Biliyordum, ben
onlar-dan-dım.
Not: Kötü bir rüya, yok yok
rüya değil, karabasan gördüm; başka bir gezegendeymişim.
Baloncuklar ve kabarcıklarla dolu yeşil-mor renkli bir
gezegende. Yüzeyi girintili, çıkıntılı,çiçek bozuğu gibi,
ağaç yok, çimen, yok, toprak yok, sadece kabarcıklar ve
oyuklar, bir de koyu bir duman, yerden hınzırca yükselip
havaya dağıtılan, ölesiye pis kokan tül gibi, sis gibi bir
duman-sonraları kabuslarımdan çıkan bu kokuyu çok sık
duydum-oyukların içinde yüz binlerce tuhaf görünüşlü, ıslak,
böcek-imsi vücutlar var, gözleri kapalı ama nefes alıyorlar,
çarpan kalplerinin ilkel ritmi beni heyecanlandırıyor.
Plesanta sıvısı kadar yoğun,
şekerli bir sıvının içine bulanmışım. Biraz sonra doğacağım.
Bunu biliyorum. Duyargalarımı sivriltmek, başımın iki
tarafında bulunan içine gömüldükleri oyuklarından yavaş
yavaş çıkarmak için beynime komut veriyorum. Sıvının
içinde kalmak beni delirtecek. Karnım çok ama çok aç.
Beslenmek istiyorum. Karnımı doyuracağım şeylerin,
yaşam sıvılarının ağzımdan aşağı bacaklarıma doğru
sızmasını, o sulu damlaların beni yumuşak yumuşak
okşamalarını istiyorum. Çünkü BEN bir kralım…….Yüz bin
yıllardır beklenen KRAL .
Ter içinde, sırılsıklam,
uyandım. Boğazlanıyordum sanki, kazağımın yakası boğazımı
kavramış beni boğuyordu,pantolonum bacaklarımı mengene gibi
sıkıyordu. Yatağımın kenarına oturdum, ayaklarımı yere doğru
sarkıttım, alnımdan süzülen ter damlaları beni
kaşındırıyordu. Uyuyamadım bir daha. Duvarlarımdaki izlere
baktım, baktım. Saatlerce. Tek, tek, birer birer, kayboldum
onlarda.
Midem kazınıyordu, tuhaf bir
açlık, arsızca, oburca beynime sarılmıştı. Tonlarca yemek
yesem doyamayacak gibi duyumsuyordum kendimi, dilim dişim
şişmişti, etrafımdaki her nesne canımı çok ama çok
sıkıyordu. Bakır musluğumun ağzından sızan, ılık su, ben onu
içerken boğazımdan aşağı kan gibi bulaşarak süzüldü gitti.
Odamın havası, beni tıpkı kabusumda gördüğüm o plesanta
gibi kuşatıyordu.
Gerçekliğe tutunmam şart.
Tırnaklarıma baktım. Çok şükür tanrım. Tanrım, eğer
VARSAN LÜTFEN BENİ GÖZET.
6 ekim,7 ekim, ekim…… artık
günleri saymayacağım.
Çoğalıyorlar, çekirge
gibiler, mantar gibiler. Sokağa her çıktığımda onlardan,
yüzlercesini görür oldum artık. Fark edilmeden aralarında
dolaşmak gün geçtikçe zorlaşıyor. Ağlamak istiyorum.
Çaresizim, Kurtuluş yok. Canıma kıymayı bile düşündüm.
Yapamadım, paslı jilet parçası elimde aynanın karşısında
öylece kalakaldım, aklım kabusuma takılı. Ben bir
zavallıyım. Hatalarımı biliyorum ama onları onarmak için
bana bir tek şans bile verilmiyor.
Not: Kapıcımızı da
almışlar. Akşam ekmeği getirdiğinde anladım. Bildim. Çember
yavaş yavaş daralıyor. (Ondan ölesiye korktuğumu belli
etmemeliyim). Kapıcıya, her zamanki gibi davranmaya
çalıştım, gülümsedim. Bozuk para için içeri gitmem
gerektiğini söyledim; içeride kendimi tokatladım, canımı
acıttım, sinir krizimin eşiğinden geri dönmem gerekiyordu.
Kapıya gittiğimde hemen hemen normaldim.
-Sağ ol, Kısmet Efendi. Bana
ekmek getirme, olur mu, çok uzun bir seyahate çıkıyorum.
-Peki beyim, olur.
Ağır ağır, yavaş çekim
uzaklaşıyor kapıdan, ağır bir sülfür kokusunu ardına
yayarak.
Uzaklaş benden. Kaybol lanet
şey git, defol, git artık.
Kapıyı kapattım. Sırtımı
duvara dayadım, dizlerim inanılmaz titriyor. Ağlıyorum.
Böğürüyorum. Hıçkırıyorum, duyan yok.
Sokaklarda ipini koparan
deliler gibi koşuyorum, bana dikkat eden yok, onlardan
başka. Kalabalığın arasındaki onlar, bana bakıyorlar,
canavarları bir paratonerin şimşeği çekmesi gibi çekiyorum.
Kokularını duyuyorum burnumda, cıyır cıyır seslerini
işitiyorum kulaklarımda.
Korku,midemde korkunç bir
sancı, bir bıçak. Koşuyorum, yetişeceğim bir yer varmış
gibi; Canım dişimde; Canım ayak parmaklarımın ucunda;
dalağım şişene, şişip bana batana kadar koşuyorum. Yönüm
yok, nereye gittiğimin önemi yok. Nasıl olduğumun önemi yok.
NE olduğumun önemi var.
Ve sonra birden, boşanıp
zincirimden gülüyorum. Kahkahalarım bir çığlık, boğazımdan
zarifçe fırlıyorlar. Küçük, sarı kafalı bir insan yavrusunu
ürkütüyorum, beni görünce,oyuncak bebeğine daha bir sıkı
sarılıyor. Hışşt tamam yavrum, geçti demek istiyorum ona.
Kahrolası dürüstlüğüm beni engelliyor. Başına gelecekleri
ona fısıldıyorum. Kırmızı saçlı bir kadın yanıma gelerek
beni kovalıyor, annesi o.
-Defol pis serseri ,yaklaşma
ona, polis çağırırım şimdi.
Çocuk yüksek sesle ağlıyor.
Küçük, ıslak gözlerle yuvarlak yuvarlak bakıyor bana. Ona
belli belirsiz el sallıyorum. Hişş küçüğüm sakın
korkma.Belki acıtmıyordur.
Şirkete vardığımda, ofisimin
kapımı sımsıkı kilitliyorum. Mesaj kutumda mavi mavi yanıp
sönen mesajlara dalıyorum. Birazcık sükunete ihtiyacım var.
Kendimi toplamaya ihtiyacım var. Yoksa kendimi bölmeye(mi).
Koyu şekersiz bir kahvenin
bana iyi geleceğini düşünerek koridora çıkıyorum. Kahve
makinesi, plastik metal karışımı bir hayalet gibi, orada,
duvarın köşesinde, öylece beni bekliyor. Ona doğru
yürüyorum, yavaş yavaş, çekinmeden, o siyah renkli dört köşe
makinenin bana ne sunacağını bilerek. Somut, elle
tutulur,gözle görülür bir gerçeğe çok ama çok ihtiyacım
var. Koyu siyah şekersiz bir kahve.
-Rica etsem odama kadar
gelir misiniz. Duyduğum Müdürümün, kesekağıdı içine
hapsedilmiş boğuk sesi.
Yarım saattir, burada
koridordayım, sıcakta bırakılmış bir dondurma kadar da
hassasım. Elimde tazminat miktarımın, ince süslü bir yazıyla
işlendiği bir çek tutuyorum. Kovuldum, kıçıma tekmeyi
yedim.
Son günlerde ki garip
davranışlarım, dahi bir programcı olduğum için hoşgörüyle
karşılanmış, uzunca bir süre tahammül etmişler, ama şen
sekreter Aygeş hanımın tırnaklarını zorla incelemem bardağı
taşıran son damlaymış. Bilge bir sırtlan gibi sırıtıyorum
.Onlara anlatsam mı? En baştan başlıyorum.
-Efendim, yeni bin yıla 100
gün kalmıştı, yaşam, eh hepimizin bildiği gibi sıradandı,
yani en azından benim için öyle, sonra bir sabah,
gazeteciden gazete alırken, ben onları gördüm. Onlar… sonra
küçük çocuğu uyardım. Tırnaklardaki küf lekeleri, evet böyle
başlıyor. Nasıl mı biliyorum bunları, bunu bende bilmiyorum
ama şu anda bunu BİLMEK önemli değil mi ?
Genel müdür bana öyle bir
baktı ki, düşünce balonunu okuyabiliyorum.
Onu kovduğumuz iyi oldu,
adam kafayı yemiş.
Çeki yırttım, param parça
oldu, parçalarını konfeti gibi başımın üzerinden havaya
doğru fırlattım. Kağıt parçacıkları ağır ağır yere düşerken,
arkama bile bakmadan, şirketimi terk ettim. Onlara ne
olacağı umurumda bile değil.
Canavarların dünyasında
paranın geçmeyeceğinden çok eminim.
Akşam üzeri;
Eve gitmek anlamsız. Ev.
Evim diyebileceğim bir yer var mı acaba. Yuvası başkası
tarafından istila edilmiş hayvanlar gibiyim. Parka gitmeye
karar verdim. Manavdan bir portakal sandığı aldım. Sağlam,
kahverengi budaklı. İçinde, portakalların sıra sıra
güneşler gibi dizildiğini, saklamayan, onurlu bir sandık
bu. Parkın en görünür yerine sandığımı koyup üzerine
çıktım.
Görün, onlar aramızda, bizi
tek tek avlıyorlar, gözünüzü açın, biraz gayret edin. Nasıl
bu kadar duyarsız olabilirsiniz. Etrafınıza bir bakın.
Çoğalıyorlar. Dün beştiler, bu gün altı.
Annenize bakın, karınıza
kardeşinize, komşunuza. Buradalar. Yaratıklar,
onlar aramızdalar, dinleyin beni, ne olur, tırnaklarda
başlıyor. İnsanlığımızı kaybediyoruz. Kendimizi
kaybediyoruz.
Sizin için düşünmeye
çalıştığım şey
Bu değildi, inan
Seni burada tek başına
bırakmak istemezdim.
Çöl ortasında, güneşin
yakıcı ışıkları altında,
Safir bir mücevher gibi
yanan, şimşek kanatlı uzay gemimin yanında,
Krom gözlü, kar beyazı, at
kuyruklu yabancılar arasında,
Benim de onlardan biri
olduğumu öğrenmeni istemedim.
Krom gözlüleri yiyen, altın
gözlülüleriz biz
Siz de bizim savaş
ganimetimiz olacaksınız
Gece yarısı;
Nezarethane soğuktu, soğuğun
hiç durmadan, acımadan ciğerlerime vurduğunu hissettim.
Yerde, taşların üzerinde yatıyorum, tüm bedenim et kırığı.
Dayak yedim. Beni dövdüler. Huzuru bozmuşum.
İşaretleri göremeyecek kadar
körler onlar, kapısı ineceğim yerde açılmayan ve beni
devamlı aşağı daha aşağı indiren çılgın bir asansörün
içindeyim sanki. Babil kulesindeyim ve kimse ne dediğimi
anlamıyor. O halde yıkılsın, bitsin bu dünya, kanım
kurumuş, dudaklarımın kenarında, yenilgimi kutluyor.
Çünkü....
Kimseyi inandır(a)madım.
Yaratıklar, bana pür dikkat baktılar. Bir tek onlar, bir tek
onlar. Şakacı sttstzzzlamaları kulaklarımda. Sıra bende,
tamam, benim de başıma gelecek ve ben hep ben mi, neden her
şey beni buluyor demeden, kaderime katlanacağım. Beni ele
geçirecekleri güne kadar dinlenmeliyim. O gün direnebildiğim
kadar onlara direnmeyi hedefliyorum.
Not: Nezarethane gecesinde
rüya-kabusumun devamını gördüm. Plesantadan çıkmıştım,
zarımı delmem çok kolay olmuştu. Ama açlığım beni keskin bir
bıçak gibi dilimliyordu. O anda beni yönlendiren beynim
değil, devasa açlığımdı.
Etrafıma dizilmiş yakut
renkli dişilere-tek bir hamlede- ulaştım. Hareketlerim
sarsak ama kararlı. Yakut dişiler tapılacak kadar güzeller,
onlara büyük bir beğeniyle baktım. Ön sıralarda duran, narin
bir çiçek gibi boynunu büken dişilerden birine doğru,
öldürmeye kurulmuş bir ok gibi fırladım, yumuşak, sulu
karnına dişlerimi geçirdiğimde uzaklardan, dipdiri bir
uğultu koptu.
Nezarethanede ne kadar
kaldım, bilmiyorum. Zaman anlamını yitirmişti. Zaman
niceliğini yitirmişti. Bir deri bir kemik kalmıştım.
Günlerdir sadece su içiyordum. Midem hiç bir şeyi almıyordu.
Dışarıdayım. Vitrin
camlarında yansıyan görüntüm beni şaşırtıyor, bir ay
öncesine kadar semiz, dolgun yanaklı, bakımlı, tertemiz
olan ben, bu çökmüş, saçı sakalı birbirine karışmış, pis,
giysileri üzerinden lime lime dökülen adama ne zaman
dönüştüm. Görüntüme, dokunmak istiyorum. Dokunuyorum da. Şık
mağazalarının camına yapışmış bir sinekmişim gibi beni
kovalıyorlar, onlar içeridekiler.
-Defol pis serseri, çek
elini oradan ..
Çökmüş bedenimle
uzaklaşıyorum, u-zak-laş…….
Not: Kabuslarım devam ediyor,
sanki arkası yarın gibiler. Peşpeşe. Orada o baloncuklu
gezegendeki hakimiyetim inanılmaz. Ol dememle, oluyor
her şey. Yakut dişilerim, turkuvaz askerlerim ve sanki
altınla kaplanmış gibi pırıl pırıl yanan sülfür sarısı bir
sarayım var; kraliyet oyuğum benim. Acımasız bir kralım.
Bunu biliyorlar, onlar bundan zevk duyuyorlar, haz dolu
vızıltılarını duydukça ben daha da acımasızlaşıyorum.
Halkımı gerektiği gibi yönetiyorum. Ne eksik ne fazla. Beni
uzun zamandır bekliyorlar. Ben güçlü çıktım, plesantayı
deldim, güçlü bir nesil üreyebilir benden. Bu bana gurur
veriyor. Benden önceki, benzerlerimi-daha aciz olanları- yok
ettiklerini biliyorum, ben onların bilincine de sahibim. Ben
halkımım, halkım da ben ..
Biz iç içe geçmiş
halkalarız. .
…..bilmem hangi ay.
Kaybolduğumu, yok olduğumu
kimse anlamadı. Pis bir şarapçı, iğrenç bir hırsız, bir
sokak serserisi, bir kaçık o düzgün, normal, cicili bicili
insanların arasında değildi artık.
Onlar için hayıflanıp
üzülmek mi, ne önemsiz bir ayrıntı. Keşke ama keşke beni
dinleselerdi.
x…
>
Asimile olmaları uzun
sürecek, ama biz sabırlı bir halkız. Onları ele geçirmek
için her şey hazır. İstila .
Ben buraya, mavi gezegen
Dünyaya ait değilim. Hiç de olmadım. Ben seçkin
kişiyim. Yaşadığımı sandığım şeyler, yaşadıklarım,
doğum öncesi çekilen sancılar. ŞİMDİ her şeyi anlıyorum.
Bölük pörçük parçalar birbirine kilit ve anahtar gibi
uyuyor ve artık ben korku duymuyorum. ŞİMDİ, halkımın
arasındayım. Onlar beni çok seviyorlar. Ben de onları,
özellikle yakut dişilerimi. Altın gözlüleriz biz.
Gelişmem, büyümem için
yollandığım yerden, olgunlaşmış bir meyve gibi
koparıldığımda.
Ekim’de bir geceydi, renkler
birbiri içinde yitip gidiyordu. Kuruntularımı nemli bir
çaput gibi üzerime sarmıştım, hava soğuk, ellerimi birbirine
sürterek ısınmaya çalışıyordum. İstila tüm hızıyla
sürüyordu. Sayıları, yüz binleri bulmuştu. Onlara her an her
yerde rastlamak artık mümkündü. Alışmıştım onlara.
Varlıkları daha bir katlanabilir olmuştu. Kaderime karşı
çıkmak zorunda değildim. Ben de de başlamıştı küf.
Bulaşmıştı bana. Asimile olacaktım, onlardan, o her gün
gördüğüm şeylerden biri haline dönüşecektim, umurumda
bile değildi. Umursamıyordum. Kabul etmek beni
rahatlatmıştı, sadece beklemek istemiyordum, gözlerim
açıkken bile sevgili rüyamı görür olmuştum. Rüyamın bana
açtığı kapıdan kendi dünyama kaçıyordum, bir tür
gezgindim ben. Rüyam artık beni, eskisi kadar ürkütmüyor
aksine huzur duymamı sağlıyordu. Kendimi olduğu gibi kabul
etmek o kadar da zor değildi. Şimdiye kadar hep sancılarını
çektiğim, ben olmaktan ölesiye utandığım yıllar boyunca
kendimde bu gücü bulamamıştım. Pes ediyordum, gelin alın
beni.
O gece yarısı, tepemde
beliren ve beni yukarı doğru çeken manyetik ışığın içine
girdiğimde….
Gerçek şeklimi
algıladığımda…
Çok şaşırmadım.
Dilimi -böyle bir organım
var mı- yutmadım. Sürpriz olmadı. Bilincim bir şekilde
algıladığım şekle hazırlanmıştı, ona bürünmeyi arzu ediyordu
bedenim, hücrelerim. Déjà vu. Her zaman var olan, onu
kuşatan kılıfından sıyrılmıştı, taşımak zorunda kaldığı
maskesini, insan zırhını üzerinden bir çırpıda
atıvermişti. Zamanı geldiğinde bütün güzelliği, tüm haşmeti,
duyargaları ve acımazsızlığı ile halkının karşısına
çıkabilirdi. Ne müthiş bir şey.
Beni, plesanta-mın içine
enjekte ettiler. Yeni biçimimi oluşturacak genetik şifre ve
sıvılaştırılmış bedenimle birlikte doğum hücresine
aktarıldım. Doğum hücresinde, kaldığım süre boyunca
geliştim, fiziksel olarak, zihinsel olarak. Büyümemin
gümbürtüsünü duyabiliyordu kulaklarım. Bedenime eklenen o
olağan dışı organların bir bulmaca gibi yavaş yavaş
tamamlandığını her hissettiğimde bir çeşit orgazmdı
yaşadığım. Bin bir çeşit duyulara, renklere, kokulara,
tatlara açıktım. Her şey olabilir, her şeyi hiç bir şeye
indirgeyebilirdim. Ve onlar beni bekliyorlardı, onlar
beni istiyorlardı delice, bana aşıktılar. Hücremden
çıkmamı, kabarcığımı delmemi bekliyorlardı, beklentilerinin
kokusu burnumu dalıyordu. Zihinleri bana açıktı.
Ben, onların yüzbinyıllık
Kralları, doğduğumda, kabarcığımı yırttığımda samimi bir
zarafetle, zarımdan sıyrıldığımda bir çırpıda, ihtişamımdan
doğan acımazsızlığımı duyargalarımı birbirine sürterek, kısa
ama net bir çığlık atarak sergilediğimde, doğum hücresinde
bıraktığım zarfımın çirkinliği karşısında kısacık ama beni
derinden sarsan bir şok geçirdim.
Arka ayaklarımın üzerinde
doğrulan bedenim çok ama güzeldi, doğumumu bekleyen yakut
dişilerin kokuları beni, bir mıknatıs gibi kendine
çekiyordu. Açlık korkunç bir açlık, ah bu açlık, kural
tanımaz açlık. Ben yerimi yurdumu bulmaktan memnun mesut
karnımı doyururken tıksa basa, ikinci yüzbinyıllık dönemimin
başladığını belirten uğultular her yandan
duyulabiliyordu,tıpkı rüyalarımdaki gibi.
Şubat 2000
|