Son Güncelleme
6 Mayıs 2008
Bilimkurgu2000 Ana Sayfayeni çıkan kitaplarkitaplardan bölümlerİlginç bilimsel konularBilimkurgu ve diğer konular

X...

Gurur Ası

X..

Ekim 4, 1999, yeni bin yıla'a yüz günden az kaldı.

Bu gün sokakta onlardan beş adet daha gördüm. Sayıları gittikçe çoğalıyor. Gazete büfesindeki adamı da ele geçirmişler. O da onlardan. İşlerine gidenler, her zamanki müşterileri, gelgeç insanlar, sabah gazetelerini alıyor, ona gülümseyerek selam bile veriyorlar. Allahım çıldırmak üzereyim kimse onun ne olduğunu görmüyor mu?

Büfenin önünden, kafam eğik bakışlarımı kaçırarak geçtim, içimin bulanmasını derin derin soluk alarak engellemeye çalışıyorum, çok ama çok korkuyorum. Ofisime gider gitmez tırnaklarımı incelemem gerek. Oradan başladığını biliyorum. Ya, ben de…

Onlara. Olanaksız. Olamaz. Ben, ben onları tanıyabiliyorum. Fark ederdim. Onlara dönüş-seydim bilirdim. Aman allahım, hepimiz yok olacağız.

Not:Tırnaklarımı inceledim, küfler yok, çok, çok şükür. Tırnaklarım sağlıksız, kalsiyum tabletlerinden almalıyım. Çok korkuyorum, korku beni terletiyor, terimin kokusu ekşi,  burnuma çarpıp duruyor. Paniğe kapılmamam lazım.  Kendi kendimi eğitiyorum,  günde iki kere içimden ona kadar sayıp 'Sakinim,her şey yolunda, panik yok 'diyorum. Bir süre de olsa işe yarıyor. Korkumun beni yemesine izin vermemeliyim. Onlara zayıflığımı göstermemeliyim.

 

Yıl 2019

Paslanmaz çelik parmaklar

Boğazımızı sıkana kadar

Bekleyecek miyiz.

 

Akşam…

Evimdeyim. Evim, zemin katta. Kalın, bordo perdeler ile kaplı pis camlar pasaklı bir devin gözleri gibi bana kilitlenmişler. Çıplak tavandan sarkan,tozlu 60 mumluk ampul, odamın kasvetini sonsuz kere sonsuza bölüyor. Şikayetçi değilim. Yatağım (sıradan yaylı bir somya üzerine konmuş, ince pide gibi, pamuklu bir  şilte) duvara dayalı değil. Odanın ortasında. Onlar, duvarlardan içeri süzülebilirler. Geldiklerinde hazır olmak istiyorum. Ağır bir nezle geçirmiş gibi duran yılgın duvarlardaki, rutubet izleri, derbeder salyangozların arkalarında bıraktıkları izler gibi, izler yol yol, parlak. Tıkanmış damarlar  onlar. Nereye çıkacağı belli olmayan yollar onlar ..

Gazete bayiinin önünden geçerken usulcacık, yaratığın, onlarca minik beşgenlerden oluşan gözleri bana çakıldı kaldı.Beynimin en ücra köşelerine onun kanca gibi delen bakışları battı, hissettim.

Diğerlerine bakıyorum, yürüyen kalabalığa, rengarenk giysilere bürünmüş genç kızlara, sevimli parlak yüzlü oğlan çocuklarına, kırış kırış ihtiyarlara, hepsi gülüyor, hepsi hayatından memnun. Gündelik hayatın arasına sıkıştırılmış çizgi film gibiler, üç boyutlu karton karakterler.  VE farkında değiller, hiç bir şeyin farkında değiller.

İşten eve dönerken, onlardan altı tane daha gördüm. Mantar misali, pıtır pıtır her yerden fışkırıyorlar. Uyumaya çalışmalıyım. Güç toplamam gerek. Bir tek ben kalabilirim. Gözlerimi kapatıyorum. Yorumsuzum. Issızım. Dipsiz kuyularda tek başımdayım. Kendi gerçekliğimden başka inanacağım bir şeyim yok.

Ekim 5,1999

Mesaj kutumda, yanıp sönen mavi ışığa, batıp gittim. Dalgalanan o yumuşacık ışığa. Rahatlatıcıydı, ılık bir sonbahar denizinin dibine dalmak  gibi.

Tırnaklarım dün nasılsa, bu günde öyle. Küf yok. Dudaklarım çatlamamış, damağım,diş etlerim pespembe, sağlıklı.

Gerçi, ön dişimdeki beyaz 1 nokta içime şüphe tohumları ekmedi değil. Antibiyotik lekesi olabilir, ama ya değil-se. Bilmeliyim. Bir iki fotoğrafımı bulsam, gülümseyen,yetişir.  Anneme sormalıyım.  Sormayı unutmamalıyım.  

Bu gün işe yürüyerek geldim. Geç kaldım, bu boktan durum için patronumdan sıkı bir azar işittim. Mazeretim vardı,vardı. Ama o asla anlayamazdı. Bundan emin olduğum için, anlatmayı denemedim bile.

Yaratık-insan bir biletçiden bilet almaya çalışırken…diye başlayan bir cümle kimi inandırır.

 

Elektronik bilet  almak için gişeye yaklaştım

-Bana  bir 5'lik lütfen

Dalgındım, sabahın şizofren renkleri içimi acıtır benim. Kabuslarımın renkleri. Dün gece iyi uyuyamamıştım. Paçavra gibiydim. Birden; Biletçinin eli. Eli, eli, eli. Çığlıklarım sessizdi. Ama o el. Biletçinin eli, gözümün önünde (sanki bir kamera yakın çekim yapıyordu) genişledi, genişledi, kocaman oldu, eğri büğrü şekiller, yol yol çizgiler, kırılmış kıllar, etleri dar tırnaklar  veeee KÜF, küf, küf….üf…fff……

> Öylece bakakaldım. Başlamıştı, tırnaklarını okudum. Gözlerinm yüzüne çakıldı, kalakaldım. Korkuyordum, yüzümde deli yangınlar. Midemin içindekileri bir çırpıda kusmak istiyordum. İstila. Biletçinin bedeni, ele geçirilmişti, biletçi, onun bundan haberi bile yoktu. Kalbim deli deli atıyordu, kanım çekilmişti. Ya, kuyruktakiler olanlardan habersiz, sıranın gelmesini bekleyenler. Zavallı sürü. Başımıza ne geleceğini bir bilseniz.

-Otobüsü kaçıracağız, hadi be adam, çabuk olsana biraz.

Biletçi, sakin. Akşamdan kalmalığını gizl(e)yemeyen gözleri kıpkırmızı, ablak, uykulu suratı ile bana bakıyordu. Yüzü hala insandı. Bedeni, allah bilir neydi?. Yaratık-insan, biletçiden 5'lik kartımı aldım. Tiksinerek. Ellerine bakmayı inatla ret ediyordum. Tırnaklarındaki kabusumu görmek beni kuşatıyordu.

Ele geçirildiğini bilmiyordu zavallı.  Zavallı, zavallı adam. Oradan kaçmak istiyordum, ama donup kalmıştım. Yere çivilemişlerdi beni, buz gibi terliyordum. Aysbergin içine gömmüşlerdi beni. Kendi çaresizliğime prangalanmıştım. İmdaaat. İmdaat.. Suskun çığlıklarım boğazımda asılı kaldı. Issızlığımı dolduramaz kimse.

-Hey hemşerim uyan . hişt, kendine gel, buyur kartın. Hişştt alsana….

Sesi ne kadar da yanıltıcı, ama ben onun gırtlağından yükselen  ssttzzzlamasını duyabiliyorum. Beynime  kalın kalın çuvaldızlar batıyor.

Kartı aldım, onun dokunduğu bir şeye dokunmak içimi titretti. Tüylerimin diken diken olduğunu duyumsadım. Yaratığı şüphelendirmemek için normal davranmaya çalışmalıydım, robot gibi olmalıydım, mekanik. Kartı alırken ellerim titrememesine özen gösterdim.

-Te-te-şekkür ederim, te-te-te -şekkür ederim.

Sonra yürüdüm. Yollar, sokaklar, caddeler boyunca, hızlı, hızlı, ayakkabımın tabanının yeri dövdüğünü duyarak, buradayım, işte bu gri taş kaldırıma basıyorum, diyerek. Bakmaya korktuğum şeylere bakmadan,gözlerimi önümden ayırmadan, yürüdüm, yürüdüm. Koşar gibi yürüdüm, kaçar gibi yürüdüm. Aklım hala başımda ..

İşe geldiğimde saat 9:00’du.  Çay saati. Şen sekreter Aygeş hanım, günün ilk internet dedikodusunu  yazıyordu, tıkır tıkır.

Sıradan bir iş günü..

 

Akşam;

> Yatağımda otuyorum. Bulabildiğim tek kalem ile. Ucu içine kaçmış, yarısı kırılmış, yeşil bir kurşun kalem. O kadar ufak ki ellerimin arasında kayboluyor. Kağıt yok, çarşafın üzerine, duvarlara ince ince dokuyorum, düşüncelerimi.

 

Bürom temiz. Bu gün, odaları gezdim. Tek tek . Kurye çocuk gibi.  Kimsecikler bana dikkat etmedi.  Henüz ele geçirilmemişler. İnsanlar. Daha ayrıntılı bir inceleme yapmam gerekli, bir ikisinin tırnaklarına bakmak işe yarayabilir. Erkekler tuvaleti bu iş için uygun.

 Geldiler

Uzaklardan

Biliyordum, rüyalarım

Biliyordum, korkularım

Biliyordum, ben onlar-dan-dım.

Not: Kötü bir rüya, yok yok rüya değil, karabasan gördüm; başka bir gezegendeymişim. Baloncuklar ve kabarcıklarla dolu yeşil-mor renkli bir  gezegende. Yüzeyi girintili, çıkıntılı,çiçek bozuğu gibi, ağaç yok, çimen, yok, toprak yok, sadece kabarcıklar ve oyuklar, bir de  koyu bir duman, yerden hınzırca yükselip havaya dağıtılan, ölesiye pis kokan tül gibi, sis gibi bir duman-sonraları kabuslarımdan çıkan bu kokuyu çok sık duydum-oyukların içinde yüz binlerce tuhaf görünüşlü, ıslak, böcek-imsi vücutlar var, gözleri kapalı ama nefes alıyorlar, çarpan kalplerinin ilkel ritmi beni heyecanlandırıyor.

Plesanta sıvısı kadar yoğun, şekerli bir sıvının içine bulanmışım. Biraz sonra doğacağım. Bunu biliyorum. Duyargalarımı sivriltmek, başımın iki tarafında bulunan  içine gömüldükleri oyuklarından yavaş yavaş çıkarmak için beynime komut veriyorum. Sıvının içinde kalmak beni delirtecek. Karnım çok ama çok aç. Beslenmek istiyorum. Karnımı doyuracağım şeylerin, yaşam sıvılarının ağzımdan aşağı bacaklarıma doğru sızmasını, o sulu damlaların beni  yumuşak yumuşak okşamalarını istiyorum. Çünkü BEN bir kralım…….Yüz bin yıllardır beklenen KRAL .

 

Ter içinde, sırılsıklam, uyandım. Boğazlanıyordum sanki, kazağımın yakası boğazımı kavramış beni boğuyordu,pantolonum bacaklarımı mengene gibi sıkıyordu. Yatağımın kenarına oturdum, ayaklarımı yere doğru sarkıttım, alnımdan süzülen ter damlaları beni kaşındırıyordu. Uyuyamadım  bir daha. Duvarlarımdaki izlere baktım, baktım. Saatlerce. Tek, tek, birer birer, kayboldum onlarda.

Midem kazınıyordu, tuhaf bir açlık, arsızca, oburca beynime sarılmıştı. Tonlarca yemek  yesem doyamayacak gibi duyumsuyordum kendimi, dilim dişim şişmişti, etrafımdaki her nesne canımı çok ama çok sıkıyordu. Bakır musluğumun ağzından sızan, ılık su, ben onu içerken boğazımdan aşağı kan gibi bulaşarak süzüldü gitti. Odamın havası, beni tıpkı kabusumda gördüğüm  o plesanta gibi kuşatıyordu.

Gerçekliğe tutunmam şart. Tırnaklarıma baktım. Çok şükür tanrım. Tanrım, eğer VARSAN LÜTFEN BENİ GÖZET.

6 ekim,7 ekim, ekim…… artık günleri saymayacağım.

Çoğalıyorlar, çekirge gibiler, mantar gibiler. Sokağa her çıktığımda onlardan, yüzlercesini görür oldum artık. Fark edilmeden aralarında dolaşmak gün geçtikçe zorlaşıyor. Ağlamak istiyorum. Çaresizim, Kurtuluş yok. Canıma kıymayı bile düşündüm. Yapamadım, paslı jilet parçası elimde aynanın karşısında öylece kalakaldım, aklım kabusuma takılı. Ben bir zavallıyım. Hatalarımı biliyorum ama onları onarmak için bana bir tek şans bile verilmiyor.

 

Not: Kapıcımızı da  almışlar. Akşam ekmeği getirdiğinde anladım. Bildim. Çember yavaş yavaş daralıyor. (Ondan ölesiye korktuğumu belli etmemeliyim). Kapıcıya, her zamanki gibi davranmaya çalıştım, gülümsedim. Bozuk para için içeri gitmem gerektiğini söyledim; içeride  kendimi tokatladım, canımı acıttım, sinir krizimin eşiğinden geri dönmem gerekiyordu.  Kapıya gittiğimde hemen hemen normaldim. 

-Sağ ol, Kısmet Efendi. Bana ekmek getirme, olur mu, çok uzun bir seyahate çıkıyorum.

-Peki beyim, olur.

Ağır ağır, yavaş çekim uzaklaşıyor kapıdan, ağır bir sülfür kokusunu ardına yayarak.

Uzaklaş benden. Kaybol lanet şey  git, defol, git artık.

Kapıyı kapattım. Sırtımı duvara dayadım, dizlerim inanılmaz titriyor. Ağlıyorum. Böğürüyorum. Hıçkırıyorum, duyan yok.

 

Sokaklarda ipini koparan deliler gibi koşuyorum, bana dikkat eden yok, onlardan başka. Kalabalığın arasındaki onlar, bana bakıyorlar, canavarları bir paratonerin şimşeği çekmesi gibi çekiyorum. Kokularını duyuyorum burnumda,  cıyır cıyır seslerini işitiyorum kulaklarımda.

Korku,midemde korkunç bir sancı, bir bıçak. Koşuyorum, yetişeceğim bir yer varmış gibi; Canım dişimde; Canım ayak parmaklarımın ucunda; dalağım şişene, şişip bana batana kadar koşuyorum. Yönüm yok, nereye gittiğimin önemi yok. Nasıl olduğumun önemi yok. NE olduğumun önemi var.

Ve sonra birden, boşanıp zincirimden gülüyorum. Kahkahalarım bir çığlık, boğazımdan zarifçe fırlıyorlar. Küçük, sarı kafalı bir insan yavrusunu ürkütüyorum, beni görünce,oyuncak bebeğine daha bir sıkı  sarılıyor. Hışşt tamam yavrum, geçti demek istiyorum ona. Kahrolası dürüstlüğüm beni engelliyor. Başına gelecekleri ona fısıldıyorum. Kırmızı saçlı bir kadın yanıma gelerek beni kovalıyor, annesi o.

-Defol pis serseri ,yaklaşma ona, polis çağırırım şimdi.

 Çocuk yüksek sesle ağlıyor. Küçük, ıslak gözlerle yuvarlak yuvarlak bakıyor bana. Ona belli belirsiz el sallıyorum. Hişş küçüğüm sakın korkma.Belki acıtmıyordur. 

 

Şirkete vardığımda, ofisimin kapımı sımsıkı kilitliyorum. Mesaj kutumda mavi mavi yanıp sönen mesajlara dalıyorum. Birazcık sükunete ihtiyacım var. Kendimi toplamaya ihtiyacım var. Yoksa kendimi bölmeye(mi).

Koyu şekersiz bir kahvenin bana iyi geleceğini düşünerek koridora çıkıyorum. Kahve makinesi, plastik metal karışımı bir hayalet gibi, orada, duvarın köşesinde, öylece beni bekliyor. Ona doğru yürüyorum, yavaş yavaş, çekinmeden, o siyah renkli dört köşe makinenin bana ne sunacağını bilerek. Somut, elle tutulur,gözle görülür bir gerçeğe çok ama çok  ihtiyacım var. Koyu siyah şekersiz bir kahve.

-Rica etsem odama kadar gelir misiniz. Duyduğum Müdürümün, kesekağıdı içine hapsedilmiş boğuk sesi.

Yarım saattir, burada koridordayım, sıcakta bırakılmış bir dondurma kadar da hassasım. Elimde tazminat miktarımın, ince süslü bir yazıyla işlendiği  bir çek tutuyorum. Kovuldum, kıçıma tekmeyi yedim.

Son günlerde ki garip davranışlarım, dahi bir programcı olduğum için hoşgörüyle karşılanmış, uzunca bir süre tahammül etmişler, ama şen sekreter Aygeş hanımın tırnaklarını zorla incelemem bardağı taşıran son damlaymış. Bilge bir sırtlan gibi sırıtıyorum .Onlara anlatsam mı? En baştan başlıyorum.

-Efendim, yeni bin yıla 100 gün kalmıştı, yaşam, eh hepimizin bildiği gibi sıradandı, yani en azından benim için öyle, sonra bir sabah, gazeteciden gazete alırken, ben onları  gördüm. Onlar… sonra küçük çocuğu uyardım. Tırnaklardaki küf lekeleri, evet böyle başlıyor. Nasıl mı biliyorum bunları,  bunu bende bilmiyorum ama şu anda bunu BİLMEK  önemli değil mi ?

Genel müdür bana öyle bir baktı ki, düşünce balonunu okuyabiliyorum.

Onu kovduğumuz iyi oldu, adam kafayı yemiş.

Çeki yırttım, param parça oldu, parçalarını konfeti gibi başımın üzerinden havaya doğru fırlattım. Kağıt parçacıkları ağır ağır yere düşerken, arkama bile bakmadan, şirketimi terk ettim. Onlara  ne olacağı umurumda bile değil.

Canavarların  dünyasında paranın geçmeyeceğinden çok eminim. 

Akşam üzeri;

Eve gitmek anlamsız. Ev. Evim diyebileceğim bir yer var mı acaba.  Yuvası başkası tarafından istila edilmiş hayvanlar gibiyim. Parka gitmeye karar verdim. Manavdan bir portakal sandığı aldım. Sağlam, kahverengi budaklı. İçinde,  portakalların sıra sıra  güneşler gibi dizildiğini, saklamayan, onurlu bir sandık bu.  Parkın en görünür yerine sandığımı koyup üzerine çıktım.

Görün, onlar aramızda, bizi tek tek avlıyorlar, gözünüzü açın, biraz gayret edin. Nasıl bu kadar duyarsız olabilirsiniz.  Etrafınıza bir bakın. Çoğalıyorlar. Dün beştiler, bu gün altı.

Annenize bakın, karınıza kardeşinize, komşunuza. Buradalar. Yaratıklar, onlar aramızdalar, dinleyin beni, ne olur,  tırnaklarda başlıyor. İnsanlığımızı kaybediyoruz. Kendimizi kaybediyoruz.

 

Sizin için düşünmeye çalıştığım şey

Bu değildi, inan

Seni burada tek başına bırakmak istemezdim.

Çöl ortasında, güneşin yakıcı ışıkları altında,

Safir bir mücevher gibi yanan, şimşek kanatlı uzay gemimin yanında,

Krom gözlü, kar beyazı, at kuyruklu yabancılar arasında,

Benim de onlardan biri olduğumu öğrenmeni istemedim.

Krom gözlüleri yiyen, altın gözlülüleriz biz

Siz de bizim savaş ganimetimiz olacaksınız

Gece yarısı;

Nezarethane soğuktu, soğuğun hiç durmadan, acımadan ciğerlerime vurduğunu hissettim. Yerde, taşların üzerinde yatıyorum, tüm bedenim et kırığı. Dayak yedim. Beni dövdüler. Huzuru bozmuşum.

İşaretleri göremeyecek kadar körler onlar, kapısı ineceğim yerde açılmayan ve beni devamlı aşağı daha aşağı indiren çılgın bir asansörün içindeyim sanki.  Babil kulesindeyim ve kimse ne dediğimi anlamıyor. O halde yıkılsın, bitsin bu  dünya, kanım kurumuş, dudaklarımın kenarında, yenilgimi kutluyor. Çünkü....

Kimseyi inandır(a)madım. Yaratıklar, bana pür dikkat baktılar. Bir tek onlar, bir tek onlar. Şakacı  sttstzzzlamaları  kulaklarımda. Sıra bende, tamam, benim de başıma gelecek ve ben hep ben mi, neden her şey beni buluyor demeden, kaderime katlanacağım.  Beni ele geçirecekleri güne kadar dinlenmeliyim. O gün direnebildiğim kadar onlara direnmeyi hedefliyorum.

Not: Nezarethane gecesinde rüya-kabusumun devamını gördüm. Plesantadan çıkmıştım, zarımı delmem çok kolay olmuştu. Ama açlığım beni keskin bir bıçak gibi dilimliyordu. O anda beni yönlendiren beynim değil, devasa açlığımdı.

Etrafıma dizilmiş yakut renkli dişilere-tek bir hamlede- ulaştım. Hareketlerim sarsak ama kararlı. Yakut dişiler tapılacak kadar  güzeller, onlara büyük bir beğeniyle baktım. Ön sıralarda duran, narin bir çiçek gibi boynunu büken dişilerden birine doğru, öldürmeye kurulmuş bir ok gibi fırladım, yumuşak, sulu karnına dişlerimi geçirdiğimde uzaklardan, dipdiri bir uğultu koptu.

Nezarethanede ne kadar kaldım, bilmiyorum. Zaman anlamını yitirmişti. Zaman niceliğini yitirmişti. Bir deri bir kemik kalmıştım. Günlerdir sadece su içiyordum. Midem hiç bir şeyi almıyordu.

Dışarıdayım. Vitrin camlarında yansıyan  görüntüm beni şaşırtıyor, bir ay öncesine kadar semiz,  dolgun yanaklı, bakımlı, tertemiz olan ben, bu çökmüş, saçı sakalı birbirine karışmış, pis, giysileri üzerinden lime lime dökülen adama ne zaman dönüştüm. Görüntüme, dokunmak istiyorum. Dokunuyorum da. Şık mağazalarının camına yapışmış bir sinekmişim gibi beni kovalıyorlar, onlar içeridekiler.

-Defol pis serseri, çek elini oradan ..

Çökmüş bedenimle uzaklaşıyorum, u-zak-laş…….

Not: Kabuslarım devam ediyor, sanki arkası yarın gibiler. Peşpeşe. Orada o baloncuklu gezegendeki hakimiyetim inanılmaz. Ol dememle, oluyor her şey. Yakut dişilerim, turkuvaz askerlerim ve sanki altınla kaplanmış gibi pırıl pırıl yanan sülfür sarısı bir sarayım var; kraliyet oyuğum benim. Acımasız bir kralım. Bunu biliyorlar, onlar bundan zevk duyuyorlar, haz dolu vızıltılarını duydukça ben daha da acımasızlaşıyorum. Halkımı gerektiği gibi yönetiyorum. Ne eksik ne fazla. Beni uzun zamandır bekliyorlar. Ben güçlü çıktım, plesantayı deldim, güçlü bir nesil üreyebilir benden.  Bu bana gurur veriyor. Benden önceki, benzerlerimi-daha aciz olanları- yok ettiklerini biliyorum, ben onların bilincine de sahibim. Ben halkımım, halkım da ben ..

Biz iç içe geçmiş halkalarız. .

…..bilmem hangi ay.

Kaybolduğumu, yok olduğumu  kimse anlamadı. Pis bir şarapçı, iğrenç bir hırsız, bir sokak serserisi, bir kaçık o düzgün, normal, cicili bicili insanların  arasında değildi artık.

Onlar  için hayıflanıp üzülmek mi, ne önemsiz bir ayrıntı. Keşke ama keşke  beni dinleselerdi.

x…

> Asimile olmaları uzun sürecek, ama biz sabırlı bir halkız.  Onları ele geçirmek için her şey hazır. İstila .

Ben buraya, mavi gezegen Dünyaya ait değilim. Hiç de olmadım. Ben seçkin kişiyim. Yaşadığımı sandığım şeyler, yaşadıklarım, doğum öncesi çekilen sancılar.  ŞİMDİ her şeyi anlıyorum. Bölük pörçük parçalar birbirine kilit ve anahtar gibi uyuyor  ve artık ben  korku duymuyorum. ŞİMDİ, halkımın arasındayım. Onlar beni çok seviyorlar. Ben de onları, özellikle yakut dişilerimi. Altın gözlüleriz biz.

Gelişmem, büyümem için yollandığım yerden, olgunlaşmış bir meyve gibi  koparıldığımda.

Ekim’de bir geceydi, renkler birbiri içinde yitip gidiyordu. Kuruntularımı nemli bir çaput gibi üzerime sarmıştım, hava soğuk, ellerimi birbirine sürterek ısınmaya çalışıyordum. İstila tüm hızıyla sürüyordu. Sayıları, yüz binleri bulmuştu. Onlara her an her yerde rastlamak artık mümkündü. Alışmıştım onlara. Varlıkları daha bir katlanabilir olmuştu. Kaderime karşı çıkmak zorunda değildim. Ben de de başlamıştı küf. Bulaşmıştı bana. Asimile  olacaktım, onlardan, o her gün gördüğüm şeylerden biri haline dönüşecektim, umurumda bile değildi. Umursamıyordum. Kabul etmek beni rahatlatmıştı, sadece beklemek istemiyordum, gözlerim açıkken bile sevgili rüyamı görür olmuştum. Rüyamın bana açtığı kapıdan kendi dünyama kaçıyordum, bir tür gezgindim ben. Rüyam artık beni, eskisi kadar  ürkütmüyor aksine huzur  duymamı sağlıyordu. Kendimi olduğu gibi kabul etmek o kadar da zor değildi. Şimdiye kadar hep sancılarını çektiğim, ben olmaktan ölesiye utandığım yıllar boyunca kendimde bu gücü bulamamıştım. Pes ediyordum, gelin alın beni.

O gece yarısı, tepemde beliren ve beni yukarı doğru çeken manyetik ışığın içine girdiğimde….

Gerçek şeklimi algıladığımda…

Çok şaşırmadım.

Dilimi -böyle bir organım var mı- yutmadım. Sürpriz olmadı. Bilincim bir şekilde algıladığım şekle hazırlanmıştı, ona bürünmeyi arzu ediyordu bedenim, hücrelerim. Déjà vu. Her zaman var olan, onu kuşatan kılıfından sıyrılmıştı, taşımak zorunda kaldığı maskesini, insan zırhını üzerinden bir çırpıda atıvermişti. Zamanı geldiğinde bütün güzelliği, tüm haşmeti, duyargaları ve acımazsızlığı ile halkının karşısına çıkabilirdi. Ne müthiş bir şey. 

Beni, plesanta-mın içine enjekte ettiler. Yeni biçimimi oluşturacak genetik şifre ve sıvılaştırılmış bedenimle birlikte doğum hücresine aktarıldım. Doğum hücresinde, kaldığım süre boyunca geliştim, fiziksel olarak, zihinsel olarak. Büyümemin gümbürtüsünü duyabiliyordu kulaklarım. Bedenime eklenen o olağan dışı organların bir bulmaca gibi yavaş yavaş tamamlandığını her hissettiğimde bir çeşit orgazmdı yaşadığım. Bin bir çeşit duyulara, renklere, kokulara, tatlara açıktım. Her şey olabilir, her şeyi hiç bir şeye indirgeyebilirdim. Ve onlar beni bekliyorlardı, onlar beni istiyorlardı delice, bana aşıktılar. Hücremden çıkmamı, kabarcığımı delmemi bekliyorlardı, beklentilerinin kokusu burnumu dalıyordu. Zihinleri bana açıktı.

Ben, onların yüzbinyıllık Kralları, doğduğumda, kabarcığımı yırttığımda samimi bir zarafetle, zarımdan sıyrıldığımda bir çırpıda, ihtişamımdan doğan acımazsızlığımı duyargalarımı birbirine sürterek, kısa ama net bir çığlık atarak sergilediğimde, doğum hücresinde bıraktığım zarfımın çirkinliği karşısında kısacık ama beni derinden sarsan bir şok geçirdim. 

Arka ayaklarımın üzerinde doğrulan bedenim çok ama güzeldi, doğumumu  bekleyen yakut dişilerin kokuları beni, bir mıknatıs gibi kendine çekiyordu. Açlık korkunç bir açlık, ah bu açlık, kural tanımaz açlık. Ben yerimi yurdumu bulmaktan memnun mesut karnımı doyururken tıksa basa, ikinci yüzbinyıllık dönemimin başladığını belirten uğultular her yandan duyulabiliyordu,tıpkı rüyalarımdaki gibi.

Şubat 2000

Gurur Ası
  Ana Sayfa  |  Yeni Kitaplar  |  Arama  |  Öyküler  |  Yazarlar  |  Sanal Kitaplar  |  Makaleler  
  Bilimsel Yazılar | Ödüller | Forum | Yayınevleri | e-Posta