|
Harry Purvis kimin nesi, kimin fesidir, kimse kestirememiştir
bunu…
Bilimini, bilgisini kimse inkar edemez de, bunları ne zaman,
nereden, nasıl edindiğini kimse bilmez. Kraliyet Bilim Akademisi’nin üstadı
azamlarını birinci adları ile çağırdığını herkes bilir de, bunlarla ne zaman,
nerede nasıl tanıştığını yadırgatıcı bilinmezlerdir. Ama, kimileri vardır, Harry
Purvis’in ağzından çıkanların tek kelimesine inanmazlar, “Palavra” diye
geçiştirirler her söylediğini…
Bu sonuncusu biraz abartılmış gibi geliyor bana. Bill Temple’a da
söyledim bunu... "Harry'i yerin dibine batırmak için fırsat kolluyorsun" dedim,
"Ama, konuşmalarıyla, söyleşileriyle herkesi eğlendirdiğini de inkâr edemezsin.
Çok az insan var bunu yapabilen..."
Bill'in hey-heyleri üstündeydi o sıralarda... Mizah dergilerine
gönderdiği birkaç denemesi, "yeterince güldürücü olmadığı" için daha yeni geri
çevrilmişti. Horoz gibi diklendi, bu sözlerim karşısında... "Bana taş atıyorsan
külahları değişiriz" dedi, "Erkeksen dışarı çık da aynı sözleri tekrarla..."
Sonra yatıştı, onu taşlamak değil de Bill'i savunmak niyetinde
olduğumu anlayınca... Gülümsedi, "Hesaplaşmayı çıkmaz ayın son Çarşambasına
bırakalım, o zaman" dedi. "Sana o çok sevdiğin ananas suyundan bir duble ikram
edeyim" diye ekledi, kısaca duraladıktan sonra...
"Olur" dedim, "Ama, bir gün, o ananas suyunun içine biraz da cin
koymanı isteyeceğim. Sırf seni şaşırtmak için... Galiba, White Hart'da içki
içsem de olur, içmesem de olur diyen, sonra da içmeyen tek kişi benim..."
Daha fazla uzamadı konuşmamız... Az önce sözünü ettiğimiz kişi
girdi kapıdan... Gerçi tartışmayı daha da koyulaştırmak için paha biçilmez bir
fırsattı, ama, Harry'nin yanında tanımadığımız biri vardı. Uslu çocuklar gibi
susmayı, konuyu daha fazla eşmemeyi yeğledik. Kirli çamaşırlarımızı yıkamanın
zamanı değildi kısacası...
"Selam dostlar" dedi Harry, "Sizi arkadaşım Solly Blumberg'le
tanıştırayım. Hollywood'un en usta efektçilerinden biridir Solly..."
"Eğri oturup doğru konuşalım" dedi Solly, "Hollywood'un değil,
Hollywood'dan gayrisinin en usta efektçisi sayılırım".
Harry aldırış etmedi, bu düzeltmeye... "Daha iyi ya?" dedi, "Solly
üstün yeteneklerini İngiliz film sanayinin hizmetine sunmak için geldi buralara
kadar.
"Demek, bir ingiliz film sanayii var" dedi Solly, "Hollywood'daki
arkadaşlara sorduğumda, bazılarının bu konuda kuşkuları vardı".
"Var elbette" dedi Harry, "Hem de hızla gelişiyor. Devlet, önce
ağır eğlence vergileri salıp filmciliğin belini kırıyor, sonra da tam ölüm
döşeğindeyken verdiği bağışlarla, destek akçelerle belini doğrultuyor. Garip
ama, bizim ülkede işler böyle... Neyse, uzatmayalım... İkimizin de boğazı
kurudu... Şuradan iki duble ıslatacak bir şey versen iyi edersin". Sonra ekledi:
"Üstelik, Solly bitti, geberdi".
Şöyle bir baktım Solly'e... Sahibinin tekmelediği bir köpeğin
hüzünlü görünüşü dışında, hiç de öyle bitmiş, gebermiş bir adam hali yoktu
üstünde... Tertemiz giyimli, matruş çehreliydi. Elbiseleri için, anlaşılan,
Hart, Schaffner ve Marx'a tonlarla para dökmüştü.
Adamın derdinin ne olabileceğini düşündüm bir ara... "İnşallah şu
Amerika aleyhtarı faaliyetlerle ilgili değildir" diye düşündüm. O konu açıldı
mı, köşede, sessiz sedasız satranç tahtasının başında oturan evcil
komünistimizin çenesini ömür-billah tutamazdınız.
Üzüntüsünü paylaştığımızı belirten bir-iki ses çıkardık hepimiz...
"Vahhh... Vahhh..." dedim. John da karıştı söze... "Derdinizi bize anlatırsanız
açılırsınız belki... Böyle şeyleri içine atmak insana yaramıyor. Üstelik, burada
değişik bir ses dinlemek de zevk verir bize..."
"O kadar da alçakgönüllü olma John" dedi Harry, "seni dinlemekten
daha henüz bana bıkkınlık gelmedi. Ama-, Solly'nin başından geçenleri bir kere
daha anlatmaya tahammül edebileceğini sanmıyorum. Öyle değil mi, Solly?"
"Haklısın" dedi Solly, "Yine anlatırsam bela olur başıma... İyisi
mi, olanları sen anlat arkadaşlarına..."
"Harry'nin ne yapıp edip konuşma sırasını alacağını biliyordum"
diye fısıldadı John kulağıma... "İş konuşmaya geldi mi, fırsatı kaçırmaz..."
"Nereden başlayayım olayı anlatmaya?" diye sordu Harry... "Lillian
Ross'un seninle röportaj yapmaya geldiği zamandan mı?"
"Nereden başlarsan başla da oradan başlama" dedi Solly, "Aslında,
her şey, o Kaptan Zoom dizisinin çekimine geçtiğimiz zaman başladı".
"Kaptan Zoom mu?" diye homurdandı odadakilerden biri... "O iki
kelime buradaki herkesi rahatsız eder. O abuk-sabuk dizinin sorumlusu siz
misiniz yoksa?"
"Sakin olun çocuklar" diye araya girdi Harry, en yatıştırıcı ses
tonuyla... "Bu kadar acımasız olmanız gerekmez. Çok yüksek tuttuğumuz eleştiri
standartlarımızı elbette herkese uygulayamayız. Haksızlık olur bu... Üstüne
üstlük, insanlar geçimlerini sağlamak zorunda... Kaptan Zoom'u seven, dizilerini
merakla ve heyecanla bekleyen milyonlarca çocuk olduğunu da unutmayın bu
arada... Noel bu kadar yakınken, onların minik kalplerini kırmak istemezsiniz
herhalde..."
"Kalplerini kırmak mı?" dedi biri... "O Kaptan Zoom'u
seviyorlarsa, boyunlarını bile koparsak azdır, o veletlerin..."
"Ne kadar kabasınız" dedi Harry, Solly'e dönerek... "Bazı
arkadaşlarım hesabına özür dilemem gerekecek Solly... O dizinin ilk bölümünün
adı neydi? Hatırlıyor musun?"
"Kaptan Zoom ve Merih'ten Gelen Tehlike..."
"Tamam, şimdi hatırladım. İlginç, ama, hep düşünmüşümdür, dünyaya
yönelik bütün tehlikelerin neden Merih'ten geldiğini... O Wells denen adam
başlattı, yüreklerimizdeki Merih korkusunu... Bu iş biraz daha sürerse,
Merih'tiler tazminat davası bile açabilirler hakkımızda... O zaman da, onların
bize büyük kötülükler yaptıklarını kanıtlamamız gerekir".
"Merih'ten Gelen Tehlike'yi ben görmedim" dedi Harry...
"Ne yazık ki ben gördüm" diye yüksek sesle mırıldandı,
odadakilerden biri, "Etkisinden kurtulmaya çalışıyorum".
Harry sözü hiç kesilmemiş gibi devam etti: "Dizinin senaryosu
öykümüz açısından hiç önemli değil... Wilshire Bulvarı'ndaki meyhanelerden
birinde oturan üç kişi tarafından oracıkta kaleme alınmış, bildiğimiz
kadarıyla... Yazarlarımızın sarhoş oldukları için mi "Tehlike"yi gördükleri,
yoksa "Tehlike"yi gördükleri için mi kendilerini içkiye vurdukları bilinmiyor
doğrusu... Ama, Solly'nin bunlarla ilgisi yok... Onun konuyla ilişkisi,
yönetmenin istediği özel efektleri hazırlamaktı.
"Önce Merih gezegenini kurmak zorundaydı. Yarım saat uğrayıp bir
maket hazırlamış, film şirketinin marangozları da oradan giderek dekorları
yapmışlardı. Yaptıkları, boşlukta asılı duran, çok sayıda yıldızlarla çevrili,
fazla olgunlaşıp çürümeye yüz tutmuş bir portakal gibiydi. Gezegenin kendisini
şekillendirmek aslında kolay işti. Asıl güç olan, Merih'teki kentleri çizmekti.
Hem insana yabancı gelecek, hem de insanları yadırgatmayacak bir yapı
oluşturmanın güçlüğünü düşünün... Sanatçının en yaratıcısı bile kolay kolay
gelemez bu işin üstesinden... İnsanların yadırgamamaları için bir benzerini daha
önce görmeleri, hiç değilse hayal-meyal hatırlamaları gerekir. Bizim Solly
günlerce uğraştı bu iş için... Sonunda, ortaya biraz Bizans mimarisi, biraz da
Frank Lloyd Wright karışımı bir şey çıktı. Gerçi yapılarda kapılar vardı, ama,
bu kapılar hiç bir yere açılmıyordu. Varsın açılmasın. Senaryonun gerektirdiği
cambazlıklara, kılıç oyunlarına yetecek kadar serbest alan olsun sette... Bu
yetiyordu yönetmen açısından..."
Sözlerinin etkisi dinleyenlerin üstüne sinsin diye kısaca
durakladı Harry... Gerçekten de şaşırmıştı çoğumuz...
"Evet, yanlış duymadınız. Kılıç oyunu... Bir uygarlık düzeyi
düşünün ki, her şey atom enerjisi, ölüm şuaları, uzay gemileri, televizyon,
lazer ışınları üstüne kurulu... Ama, Kaptan Zoom'la iblis-ruhlu İmparator
Klugg'un kozlarını paylaşmalarına sıra gelince, uygarlıkta birkaç yüzyıl
öncesine dönüp en ilkel silahlardan kılıç kullanılıyor.Sahneyi kafanızda
canlandırın, iki düşman karşı karşıya geçmişler. Çevreleri, lazer silahlarını
sıkı sıkıya kavramış askerlerle çevrili... Ama, bu silahlarını kullanmıyor hiç
biri... Arada sırada askerlerden bazıları akıl edip tetiğe basıyorlar, ama,
Kaptan Zoom kıçının kılı biraz yanarak kurtuluyor bundan... Adamın ışıktan da
hızlı gidecek hali yok ya?"
Diziyi izlemiş olanlardan bazıları, Harry'nin anlatımı sürerken
esnemeye, o saçmasapan sahneleri yeniden beyinlerinin gözüyle görmeye
başlamışlardı.
"Ama, askerlerin süs eşyası gibi yanlarında taşıdıkları o lazer
tabancaları yine de bazılarının başlarını ağrıtmıştı" diye devam etti Harry...
"Hollywood'un garip bir geleneği bu... En saçma filmlerin en saçma sahnelerinin
ayrıntılarına akıl almaz emek katıyorlar, çoğu kez... Boşuna kafa patlatıyorlar,
böylesine abuk-sabuk ayrıntılar konusunda... Kaptan Zoom dizisi yönetmeninin
lazer tabancaları konusunda garip bir tutkusu vardı. Solly de onun gönlünü hoş
etmek için, bazukayla çakaralmaz kırması bir silah geliştirmişti onun
için...Mark I idi bu silahın adı... Solly de, yönetmen de çok hoşlanmıştı bu
lazer tabancasının görünüşünden... Ama, bu hoşlanışları bir gün ya sürdü, ya
sürmedi. Ertesi gün, yönetmen alı-al, morumor stüdyoya girdi. Elinde manivelalı,
düğmeli, mercekli garip bir şey vardı. Solly'e dönüp, 'Şuna bak' dedi, 'Bizim
oğlan bunu süpermarketten satın almış dün... On bisküvi kuponu toplayanlara
bedava dağıtıyorlar. Her bakımdan bizimkinden daha güzel görünüşlü bir silah...
Dahası, çalışıyor da.
Yine derin bir soluk aldı Harry, sözlerinin etkisini daha da
çarpıcı kılmak için... "Yönetmen, silahın etkisini göstermek için ,bir mandala
bastı" diye devam etti Harry, "Su püskürdü tabancanın ağzından... Kaptan Zoom'un
uzay gemisinin altında yatan, henüz sönmemiş bir sigara izmaritinde 'tııss' diye
ses çıktı, suyu yiyince... Sonra, uzay gemisinin açık duran kapağına çevirip
tetiğe bir daha bastı. Geminin içinden bir küfür koptu. Teknisyenlerden biri
öfkeyle fırladı kapaktan dışarı, kendisini kimin ıslattığını bulmak için... Kim
olduğunu görünce de yelkenleri indiriverdi. 'Sendikam bunun hesabını senden
sorar eşşoğlu eşşek' diye homurdanarak yerine döndü".
"Solly'nin ilgisini çekmişti silah... Aldı, evirdi çevirdi, bu
işlerden anlayan birinin özeniyle sağını, solunu kurcaladı. Gerçekten de kendi
yaptıklarından çok daha çarpıcı bir görünüşü vardı silahın... Konuyla
ilgileneceğini söyleyip silahı yanına aldı, odasına kapandı. Mark II adını
verdiği silahta, bir silahtan istenebilecek her şey vardı doğrusu... Diyelim ki,
Kaptan Zoom'a garip bir uzay yaratığı saldırıyor. Kaptan Zoom'un yapacağı iş,
silahın elektrik sistemini çalıştırmak, makinenin ısınmasını beklemek, kanal
selektörünü ayarlayıp dalga boyunu saptamak, göz, gez, arpacığı denkleştirip
tetiğe basmaktı. Neyse ki, Kaptan Zoom'un refleksleri çok iyiydi de, hayvan
üstüne gelmeden yapıp bitirebiliyorlardı bütün bu işleri...
"Solly yeni bir dizayn geliştirdi, Mark II için... Mark II-A adını
verdiği bu silahın seri imalatına geçtiler, İmparator Klugg'un hempaları için...
Dost ve düşman birliklerinin aynı silahlarla donatılması söz konusu olamayacağı
için yaptılar
bunu... Pandemik Film Şirketi için ne derseniz deyin, böylesi canalıcı
ayrıntıları gözden kaçırdıklarını söyleyemezsiniz. Neyse, ilk çekimlere kadar
işler yolunda gitti. Sonra tabancalarını hedeflere çevirip tetiklere basmaya,
tabancalar da kıvılcımlar saçmaya başladılar. Bir İsviçre Bankasının kasasının
korunduğu titizlikle korunan bir karanlık odada, iki kişi, filmlerin
negatiflerini banyo etmeye koyuldular. Buraya kadar da bir sorun olmadı.
Teknisyenler işlerini iyi becerdiler. Ama, yönetmen, bir süre sonra, aşırı
gelişmiş sanatçı vicdanında kıpırdanmalar, sızıltılar hissetmeye başladı.
Solly'i yanına çağırdı. 'Bu tabanca da yetmiyor' dedi. 'Gerçekten bir şeyler
yapabilen bir tabanca geliştirmeni istiyorum senden...'
"Solly'nin içi cız etmişti, bu sözleri duyunca... 'Aman efendim'
diye karşı çıktı, 'Bütün o sahneleri yeni baştan mı çekeceğiz yani?'
" 'Hayır' dedi yönetmen, 'Bunu yapamayız. Elimizdeki çekilmiş
sahneleri kullanmak zorundayız. Ama, içim rahat değil... Pek bir yapaymış gibi
geliyor çekimler..."
Dinleyenlerimizin ilgisi uyanmıştı artık... Harry'nin ağzının
içine bakıyorduk kimimiz...
"Sonra yönetmen önündeki senaryoyu karıştırırken heyecanlandı.
Besbelli, aklına esaslı bir fikir gelmişti. . 'Gelecek hafta dizinin 54'üncü
bölümünün çekimine başlıyoruz' dedi yönetmen, 'Solucan Adamların Köleleri'
olacak dizinin bu bölümünün adı... Bu Solucan Adamların da tabancaya ihtiyaçları
olacak..."
"İşte, Mark III bu ilhamdan doğdu. Bu tabancanın dizaynı çok
zamanını aldı Solly'nin... Hem göze güzel ve çarpıcı gelecek, hem de bir işler
yapacaktı. Toynbee'den bir alıntı yapmama izin verirseniz, en uygun tepkiyi
çeken bir meydan okumaydı bu... Solly'nin bütün yeteneklerini, bütün
yaratıcılığını seferber etmesi gerekiyordu, işin üstesinden gelebilmek için.
Basbayağı mühendislik becerileri isteyen bir çabaydı bu... Neyse ki, Solly'nin
bu gibi işlerde eli çok yatkın olan bir teknisyen arkadaşı vardı. Bulduğu fikir
dahiyaneydi. Minyatür bir hava püskürtme motoru kullanarak lazer ışını izlenimi
veren bir toz bulutu fışkırtıyordu, tetiğine basıldığında... Oyuncular da bu
tabancadan öylesine korkmuşlardı ki, en yeteneksizleri bile inandırıcı biçimde
rol kesmeye başlamışlardı."
İlgi, Harry'nin dudaklarının ucundan dökülecek sözcüklerde
odaklaşmıştı artık...
"Yönetmen çok heyecanlandı, Solly'nin geliştirdiği bu son silah
karşısında... Ama, iki-üç gün sonra içine kurt düştü. Solly'i yanına çağırıp,
'Bak dostum' dedi, 'Bu tabancalar çok güçlü ve etkili...Solucan Adamlar
kıllarını bile kıpırdatmadan Kaptan Zoom'u unufak edebilirler. Onun için, Kaptan
Zoom'a daha da güçlü bir silah geliştirmemiz gerekiyor".
Harry durdu, derin bir soluk aldı. Gözlerini odadakilerin üstünde
gezdirdi. En canalıcı cümlesini harcamaya hazırlandığı besbelliydi.
"Evet" dedi, "İşte, o zaman, Solly'nin kafasına bir 'Silahlanma
Yarışı'na girdiği, bir tırmanışın tam ortasında kıskıvrak yakalandığı gerçeği
takıldı. Evet, gerçek bir silahlanma tırmanışıydı bu..."
Çevresine bakınıp devam etti: "Böylece Mark IV'e gelmişti Solly...
Oksi-asetilen sistemle çalışan bir silahtı bu... Yakılan kimyasallar çok
gözalıcı ışıklar, alevler saçıyordu. Üstelik, 50'inci bölümden başlayayarak
şirket siyah-beyazı bırakmış, renkli filme dönmüştü. Saçılan ışıkların görkemini
daha bir artırıyordu bu değişiklik... Bakır ya da baryum püskürterek, istenilen
renkler elde edilebiliyordu, bütün alaca-bulacalarıyla..."
"Öykünün sonuna geldik galiba" diye düşündü bazılarımız... Ama,
Harry aklımızdan geçenleri hissetmiş gibiydi. "Yönetmen bununla yetindi mi?
Elbette yetinmedi. Yetineceğini sananlar Hollywood yönetmenlerini
tanımayanlardır" dedi Harry,. "Onlar kusursuzluğu bulup çıkarmak için kılı kırk
yararlar. Olümsüzleşmek için ömürlerini sanatlarına veren Mikelanj, Titian,
Rembrandt gibileri, Hollywood yönetmenlerinin yanında solda sıfır kalırlar bu
açıdan..
"Solly'le o teknisyenin kaç tane Mark silahı yaptıklarının
hesabını ben bile şaşırdım, bir süre sonra... İpin ucunu kaçırdım. Bir tanesi
duman halkaları çıkarıyordu. Sonra bir başkası, içine yerleştirilmiş minyatür
jeneratörle, zararsız kıvılcımlar çıkartıyordu. Bir tür ışık gösterisiydi, bu
sonuncusunun yaptığı... Bir de eğimli ışın vardı. Tabancanın püskürttüğü suyun
içinden ışık geçirilerek elde ediyordu, bu kıvrılma etkisini...Karanlıkta
özellikle ürperticiydi bu manzara... En sonunda, yanılmıyorsam ,Mark 12'yi
yaptılar".
"Mark 13" diye düzeltti Sollly...
"Haaa... Evet... İnsanın yaşı ilerledikçe unutkanlığı da artıyor.
Aslında, rakamın uğursuzluğundan aklımda kalmalıydı. Neyse, bu Mark XIII,
Dünyayı boyunduruk altına almak için Phobos gezegenine monte edilen bir sabit
silah olacaktı. Gerçi Solly bana bunun teknik ayrıntılarını anlatmıştı, ama,
fazla bilimsel olduğu için aklıma gelmiyor şu anda... Kaptan Zoom'u yaratanların
dehalarıyla, bilgileriyle aşık atmak benim neyime? Nasıl yaptığını bilmem, ama,
silahın ne yaptığını kalın çizgileriyle anlatabilirim size... Talihsiz
gezegenimizin atmosferinde bir zincirleme reaksiyon başlatacaktı silah... Bu
reaksiyon sonunda da havadaki nitrojenle oksijen birleşecek, böylece
yeryüzündeki canlılar için ölümcül sonuçlar doğacaktı.
"Artık bu işler Solly'nin bilimsel bilgisinin de boyutlarını çok
aşmıştı. Üzülmek mi gerekir, sevinmek mi, bilmiyorum, ama, Solly, bu silahın
yapımının tüm aşamalarını teknisyen yardımcısına bıraktı. O da bilmiyor fazla
bir şey... Solly'nin aktardığına göre, 500 santimlik bir teleskopla bir
uçak-savar topunun kırması bir aygıt... İki metre boyunda.. . Gerçi pek bir şey
anlaşılmıyor bu tanımdan, ama aktarabildiğim bu kadarı... Sonra dev bir mıknatıs
varmış makinenin içinde... Gözalıcı ama zararsız bir elektrik arkını dilediği
şekle sokabiliyormuş bu mıknatıs...
"Derken, Mark XIII'ün denenmesine gelmiş sıra... Rastlantı bu ya,
silah denenirken Solly sette değilmiş... O gün Meksika'da olması gerekiyormuş...
Telefonla almış olup bitenlerin haberini...
"Tek kelimeyle başarıymış, denemenin sonucu... Şans bu ya, ölen
olmamış, itfaiyenin anında müdahalesiyle de komşu stüdyoların kül olması
önlenmiş... Mark XIII'ün oyuncak bir Ölüm Işını olması beklenirken, gerçek
olduğu anlaşılmış... Neyse ne, bir şey çıkmış silahın içinden... Matkapla delmiş
gibi stüdyo duvarını delmiş, yakmaya başlamış... Sonra stüdyonun tavam çökmüş,
büyük bir gürültüyle...
"Atom Enerjisi Komisyonu ve Federal Polis girmiş devreye...
Soruşturmayı yoğunlaştırmışlar.. Solly akıllı olsaydı, Meksika'dan dönmezdi
buraya..."
Solly'e uzun uzadıya baktı Harry...
"Solly'nin yerinde siz olsaydınız ne yapardınız?" dedi bir süre
sonra... "Olup bitenlerde suçu yoktu, ama, bunu kanıtlaması da olanaksızdı.
Üstelik, Alabama Valisi Henry Wallace'a karşı yürütülen kampanyaya katılmış bir
kişiyi de bir zamanlar çalıştırmıştı. Bu yüzden dönmeye korktu. İngiltere'ye
geldi. Kaptan Zoom'u da orada bıraktı. Tarihi filmler çevirmek istiyor".
Sonra noktaladı sözlerini... "Ama, şunu bilin ki, ok ve yaydan
daha gelişkin silahlar kullanmayacak, bundan sonra çevireceği filmlerde..." |