|
Kapının üzerine dikkatle bakınca küçük vida izlerini
ve isim plakasından geriye kalan dikdörtgen gölgeyi fark etmişti.
Koridorun loş ortamında merakla diğer kapılara da baktı. Hepsi
aynı durumdaydılar. İsimler yok olmuşlardı. Dairelerden en ufak
bir ses de gelmiyordu. Kalbi çarparak üçüncü kata çıktı. Daha
merdivenleri bitirmeden, defalarca geldiği ve sevgiyle karşılandığı
kapıyı gördü. Gözlerine yaşlar birikerek yaklaştı, açmak için
değil, sadece dokunmak için hafifçe itince, kapı ince bir gıcırtıyla
açılıverdi. Açıkcası bunu hiç beklemiyordu. Bir an eşikte kalakaldı.
Garsi Amca'ya her gelişinde böyle bir tereddüd geçirirdi. Çünkü
yaşlı birinin evine girmesi, onunla dost olması yasaktı. Sonra
da "boşver" deyip kapıyı çalardı. Hiç bilmediği bir şeyle karşılaşacakmış
gibi yavaş adımlarla daireye girdi. Mobilyalar yerli yerindeydiler.
Demirbaş olduklarından, bir yere gitmeleri söz konusu değildi.
Ama duvarlardaki resimlerden eser yoktu. Garsi Amca'nın gençliğinde
çekilmiş büyük boy fotoğrafın yerini hemen tanıdı. Sonra elbise
dolabına baktı. Askılarla boştu. Dolabın içinde bir şey dikkatini
çekti. Eğilip aldı. Küçük kırmızı bir gömlek düğmesiydi. Garsi
Amca'nın devamlı giydiği gömleği hatırladı. Acıyla gülümsedi.
Mutfağa gitti. Ocağın yanındaki duvara sıçramış
kahve lekelerini gördü. Garsi Amca çok fazla kahve içiyordu.
Bu lekeler de onun yaşamından kalmışlardı. Gidip pencereden
Planeterya'nın ortasını süsleyen Deniz'e baktı. Yelkenliler
gene her zamanki gibi süzülüyorlardı. Hiç biri Garsi Amca'nın
gittiğinden haberdar değillerdi, apartmandaki diğer insanların
yokluklarını da bilmiyorlardı, zaten pek umursayacaklarını da
sanmıyordu. İhtiyarlar mahallesine gelenler baştan kayıp sayılırlardı.
Onlarla kimse görüşmez, kimse dostluk etmezdi. Deniz'in çevresindeki
bembeyaz evlerde de yaşam aynı temposunda akıp gidiyordu. Hiç
bir şey aslında değişmemiş gibi duruyordu. İhtiyarlar diğer
sektöre gönderilmişti. Yakında yerlerine biraz daha gençler
gelecekti. Cama burnunu yasladı. Zaten kirli olan camda burnunun
izini gördü. İçi birden ürperdi. Çocukken bakımevinde de hep
böyle yapar ve ikinci annelerden azar işitirdi. Sonra, artık
on sekiz yaşında olduğunu ve bakım evinden çıkalı beş seneyi
geçtiğini sevinerek hatırladı. Annelerin ne birincisi, ne de
ikincileri vardı onun için. İçi ezilerek yüzünü odaya döndü.
İkinci sektörde yaşamın çok farklı olduğunu söylüyorlardı. Orada
iklim bile bambaşkaymış. Planeterya'daki gibi yazın aşırı sıcaklara,
kışın dondurucu soğuklara orada rastlanmıyormuş. İnsanlar bütün
yaşam boyu verdikleri emeklerinin karşılığını orada alıyorlar,
keyif içinde yaşamlarının son günlerini geçiriyorlarmış. Garsi
Amca'nın daha rahat edeceğini bilmek Timur'un üzülmesine engel
olamıyordu.
Apartman dairesini ziyaretinin üzerinden on gün
geçmesine karşın Timur, Garsi Amca'nın yokluğuna bir türlü alışamıyordu.
Çevresinde keyifle hamburgerlerini tıkınan arkadaşlarına baktı.
Hepsi kendiyle aynı yaş gurubundandılar. Çoğunu da bakımevinden
beri tanıyordu. Zaten diğer yaş guruplarından dostlar edinmek
hoş karşılanan bir davranış değildi. Bu düşüncelere iyice daldığı
bir anda, ilerde kalabalığın içinde Siriya'yı fark etti. Genç
kız elindeki tepsiyi düşürmemek için büyük bir çaba sarf ediyordu.
Uzun kola bardağı bir kaç kez tehlikeli bir şekilde sağa sola
yattıysa da hiç bir şeyi dökmeden masalarına kadar geldi. Timur
kendi yanının boş olduğunu sevinçle fark etmişti. Ama karşısında
oturan Arzar'ın yanı da boştu. İki delikanlı bir an için iki
erkek ala geyik gibi bakıştılar. Siriya da boş yerleri fark
etmişti. Kısa bir duraksamadan sonra Timur'un yanına süzülüverdi.
- Ne haber Timur?
Genç kız çok güzeldi. Timur içinin erimesine engel
olamıyordu. Güçlükle, "İyilik ne olsun?" diyebildi. Siriya abartılı
bir şekilde eğilip, Timur'un tepsisine baktı. Uzun saçları hafifçe
delikanlının yüzüne değmişti. Kalbinin duracağını sandı.
- Seni gidi seni!.. Gene sebzeburger yedin değil
mi?
Timur bir şeyler söylemeye çalışıyordu ama başaramıyordu.
Kız elini dostça veya ablaca veya kimbilir nece? Delikanlının
omzuna koymuştu... Timur tepeden tırnağa titrediğini hissediyordu.
Arzar ise dik dik bakıyordu... Siriya ikinci anneymiş gibi,
şakadan kulağını çekti.
- Ne zaman et yemeğe başlayacaksın?
- Hiç bir zaman?
- Neden?
Kız, ikiz köfteli hamburgerinden kocaman bir ısırık
aldı. Biraz önce öpmek için dayanılmaz istek duyduğu dudaklarının
kenarından mayonez taşıvermişti. Timur, kızın eliyle dudaklarını
kabaca silmesini seyretti. Kaybettiğini sandığı sesini iyice
kazandığını görüyordu.
- Çünkü Siriya, koyunlar da senin benim gibi canlılar.
Her ne kadar bizim alıştıklarımıza pek benzemeseler de, onların
da ruhları ve kişilikleri var. Bunları bize ifade edemiyor olmaları
onları öldürmemizi gerektirmiyor.
Kızın dudağından sızan mayonez şimdi de ketçapla
destekleniyordu. Zarif elleri de fena halde hamburgere batmıştı.
Peçetesini aradı bulamadı. Arzar çevik bir hareketle kendi peçetesini
uzattı. Herif güneşte kalmış salatalık gibi sırıtıyordu. Kız
Arzar'ın yüzüne bile bakmadan başıyla teşekkür ederken, yanıt
vermek için ağzındaki lokmanın bitmesini bekliyordu.
- Ama beslenmemiz gerekli... Bu nedenle de koyunları
yemek durumundayız.
- Evet, beslenmemiz gerekli ama cinayetler işleyerek
değil. Kendilerini her mevsim yenileyen bitkileri yiyerek çok
güzel beslenebiliriz. Çok güzel dost olabileceğimiz başka canlıları
katletmemiz gerekmiyor.
Siria umursamaz bir şekilde omuzlarını silkti.
- Timur şu on milyon kişinin yaşadığı Planeterya'da
senden başka et yemeyen biri daha var mı?
Masadaki diğer gençler dikkatle konuşmayı dinliyorlardı.
Arzar bile biraz önceki rekabetin geriliminden sıyrılmış, ilgiyle
bakıyordu.
- Evet var.
Siria çok şaşırmıştı.
- İnanmıyorum.
- İster inan ister inanma ama var.
- Timur, onunla hemen tanışmak istiyorum.
Timur neşeyle ayağa kalkıvermişti. Elini Siria'ya
uzattı.
- O zaman, hemen gel benimle.
Daha Arzar ne olduğunu anlamadan kalabalık hamburgercinin
dışına çıkmışlardı bile. Timur bir yere yetişecekmiş gibi hızla
yürüyor, genç kız peşinden gelebilmek için büyük çaba sarf ediyordu.
- Timur! Ne olur söyle, nerde bu insan?.. Nereye
gidiyoruz böyle?
Deniz'in kıyısına kadar gidip durdular. Siria
hem meraklanmış hem de çok eğleniyordu.
- Hadi artık, çabuk söyle.
Timur uzaklara bakıyordu.
- Onunla tanışman olanaksız Siria, çünkü o şimdi
ikinci sektörde.
Kız şaşırmıştı. Duyduklarına bir türlü anlam veremiyordu.
Timur Garsi Amca'yı, nasıl tanıştıklarını, son bir yılki görüşmelerini
anlattı. Kumsala oturdular. Kızın neşesi yerini sessizliğe bırakmıştı.
- Timur, neden bir yaşlıyla arkadaş olmak istedin?
Timur bunun yanıtını çok düşünmüştü.
- Şu anda hangi yıldayız.
Siriya bu sorunun konuyla nasıl bir bağlantısı
olduğunu anlayamamıştı. Gene de yanıt verdi.
- Köpek yılındayız... Yani, Sazan balığının Köpek
yılı... İyi de Timur bunu sen de biliyorsun.
- Biliyorum... Geçen yıl Kurbağa yılıydı, ondan
önceki Martı yılı. Köpek yılının daha önceki gelişini bile hatırlıyorum.
O zaman altı yaşındaydım.
- Ben de hatırlıyorum. Ama Sazan'ın değil, Güvercinin
Köpek yılıydı.
- Ne fark eder ki on iki hayvan ismi, her birinde
on iki başka hayvan ismi. Toplam 144 yıl. Sonra her şey yeni
baştan.
Siriya hiç bir şey anlamıyordu.
- Eh! Timur, yıllar böyle sayılır... Başka nasıl
olabilir ki? Ayrıca 144 yıl o kadar uzun bir süre ki, kimse
hepsini bilemez.
- Siriya, bizden önce burada kimlerin yaşadığını
hiç merak etmiyor musun? 144 yıl önce veya 288 yıl önce şu anda
durduğumuz yerde kimler oturuyordu? Ya da çok daha eski yıllarda
buraları nasıldı?
Siriya bu kez ciddi ciddi düşünmeye başlamıştı.
O da herkes gibi Birinci annesini ve üç değişik ikinci anneyi
hatırlıyordu. Eski diyebileceği, daha önceki yaşamları hatırlatacak
bir tek onları biliyordu. Ama onların dışında hep kendi yaş
gurubuyla birlikte olmuştu. Ürperdiğini hissetti.
- Timur, neden yaşlılar ikinci sektöre gönderiliyorlar?
Timur çok uzun zamandır bu sorunun yanıtı düşünüyordu.
- Sanırım ölümün üzüntüsünü bizlere göstermemek
için.
- Bizden uzakta ölmeleri için mi?
- Evet. Düşünsene senin kedin öldüğünde ne kadar
çok üzülmüştün.
Siriya kedisini hatırlayınca gözleri dolmuştu.
Bir kedinin kaybı bu kadar çok üzüyorsa, gerçek insan dostaların
ki kimbilir ne kadar üzücü olurdu. Timur içgüdüsel olarak kıza
yaklaştı. Ağlamasına dayanamıyordu. Kollarını boynuna doladı.
Şaşırtıcı bir şekilde genç kız da ona sokulmuştu. Bir an dudakları
buluşuverdi. Timur ağzında mayonezin tadını hissetti, daha sıkı
sarıldı. Başı dönüyordu. Zaman sanki durmuş, havada asılıp kalmıştı.
Siriya yavaşça uzaklaştı, yere bakıyordu. Timur, kızın tepkisini
merak edip titremekte olduğunu fark etti.
- Timur, Garsi Amca dediğin kişinin neden iki
adı var?
Timur gülümsedi. Böyle çağrılmayı Garsi Amca istemişti.
Amca çok eski çağlardan kalma bir sözcükmüş. Aslında babanın
kardeşine bu ad verilirmiş, ve insanlar o zamanlar yaşlılar
gençler ve küçük bebekler hep birlikte yaşarlarmış. Nasıl da
hayretler içinde kalarak dinlemişti bunları. Geçen yıllarla
ilgili çok şey biliyor ve Timur'a elinden geldiğince çok şey
anlatmaya çalışıyordu. Hatta bir keresinde, Timur yaşlandığı
zaman bütün bunları hevesli bir gence aktarması gerektiğini
söylemişti.
Birbirlerine daha fazla sarıldılar, Timur bir
yandan uzun süredir çok sevdiği insana sarılmanın keyfini çıkarıyor,
bir yandan da Garsi Amca'yı bir daha nasıl görebileceğini düşünüyordu.
- Siriya, İkinci Sektöre gideceğim.
Genç kız bu söze fazla şaşırmamıştı.
- Timur, bunu senden bekliyordum, ancak o yerin
nerde olduğunu bilmiyoruz ki? Nasıl bulacaksın?
- Kuzey ormanlarının ötesinde bir yerde olmalı.
Planterya'nın diğer üç tarafı sonsuz bir çölle
çevrili olduğuna göre, bu en mantıklı olasılıktı.
- Ama oraya gitmek yasak.
Timur yasak olduğunu biliyordu. Ama Garsi Amca'yı
bir kez daha görmek için inanılmaz bir istek duyuyordu. Ayrıca
yakalanırsa kendisine ne yapacaklardı ki? Omuzlarını silkti.
Ayağa kalktılar. Sanki sessiz bir anlaşma yapılmış gibi, Timur'un
dairesine doğru yürümeye başladılar. Siriya artık alaycı bir
şekilde bakmıyordu. Gözlerinde nerdeyse hayranlığın izleri vardı.

Planeterya çok geride kalmıştı. Timur çevresini
saran yüksek ağaçlara ve bir görünüp bir kaybolan güneşe baktı.
Derin bir ormanın bin bir türlü küflü kokusu her yanı sarmıştı.
Adımlarını attıkça çürümekte olan yapraklara ve onların arasından
çıkmaya çalışan otlara basıyordu. Büyülü bir hayal ortamına
geldiğini düşünüyordu. Sabahın serinliğine rağmen yürümenin
temposuyla terlemişti. "Şu anda yasak bir şey yapıyorum." diye
düşündü ama yasak olan pek çok başka konu gibi çok keyifliydi.
Mola vermek için, büyük bir ağacın gövdesine yaslandı. Gövdenin
her yanından mantarlar fışkırmıştı. Bir tanesini kırmaya çalıştı,
beceremedi. Elideki pusulaya baktı. Devamlı kuzeye yürürse İkinci
Sektörü bulacağından emindi. Yeniden yola koyuldu. Sırtındaki
spor çantasına bir ince battaniye, su ve bir miktar yiyecek
koymuştu. Bu kadarının yeterli olacağını düşünmüştü.
Ormanda saatlerce yürüdü. Güneş iyice yatık bir
açıyla geliyor, çevresi giderek daha loş oluyordu. Tam durmaya
hazırlanırken, ilerde gözünü alan güçlü bir güneş ışığıyla irkildi.
Adımlarını sıklaştırdı. Biraz sonra geniş bir açık alana varmıştı.
Yerdeki kısa çimen son derece davetkar duruyordu. Kendini keyifle
yere attı. O anda inanılmaz ölçüde yorgun olduğunu anladı. Gözlerini
kapadı. İkinci Sektörü bulmayı ertesi güne bırakabilirdi. İçi
geçiyordu. Siriya'yı gördü. Kız çırılçıplaktı. Kendisinin de
aynı durumda olduğunu biraz utanarak fark etti. Ayakta birbirlerine
sarıldılar. Dairesindeydiler, konuşmadan pencereden Deniz'e
bakmaya başladılar. Gözlerini aniden açtı. Gene aynı açıklıktaydı.
Siriya'yı düşündü, içine bir korku girmişti. Her şey eskisi
gibi duruyordu ama havada asılı gibi duran korkunç bir şeyler
vardı. Sadece hissediyordu. O tanımsız sesi duydu. Arkasına
döndüğünde gözlerine inanamadı. Dev bir ağız üzerine geliyordu.
Böyle bir şeyi ne görmüş ne de işitmişti. Yerinden fırladı.
Toprak, üzerine gelen yaratığın adımlarıyla sarsılıyordu. Dengesini
kaybetti yere düştü. Dönüp korkuyla bakınca onu bir kez daha
gördü. İnanılmaz büyüklükte bir ağız, yüzlerce keskin dişiyle
dev bir gövdeden fırlıyordu. Deli gibi bağırmaya başlamıştı.
Gözlerini kapadı. Son duyacağı seslerin kendi kemiklerinin çatırtısı
olacağına düşündü. Birden şimşekler çaktı. Işık o kadar güçlüydüki,
dehşetle kapadığı gözlerinden içeri girmişti. Akıl almaz çığlıklar
ve bağrışlar duyuyordu. Bunlar kendi sesleri olsa gerekti. Bir
an sonra her şey bitecekti. Sesler kesilmişti. Yüzünü kapadığı
toprağın ve çimenlerin kokusunu duyuyordu. Bir de çirkin başka
bir koku gelmişti, yanık et kokusu. Deli gibi titiriyordu. Bir
süre daha kıpırdamadan durdu. Gözlerini araladı. Bir kaç santimden
çimenleri gördü. Yemyeşildiler.
- Hadi kalk bakalım!
Birisi ona seslenmişti. Yavaşça başını kaldırdı.
On metre ilerde, ayakta duruyordu. İyice kalkıp oturdu. Kendisine
saldıran "Şey'i" aradı. O da az ilerde yatıyordu. Çirkin gövdesinin
her yanında dumanlar çıkıyordu. İnanılmaz ağız ise kapalı olmalıydı.
Oturduğu yerden göremiyordu.
- Onun adı Gromrk!
Timur hala titremeye devam ediyordu. Kendisine
doğru gelen yabancıya dikkatlice baktı. Adam bir doksan boyunda
ince uzun ve yaşlı biriydi. Üzerinde haki renkli eski bir yağmurluk,
başında ekose bir bere, ayağındaysa çamurlu çizmeler vardı.
Yüzündeki kırışıklıklar da Garsi Amca'yı hatırlatıyordu. Son
derece cana yakın ve biraz da yorgun bir ses konuşuyordu. Gelip
Timur'un karşısında yere oturdu. Timur yavaş yavaş olanları
kafasında birleştiriyordu. Bu karşısındaki adam her kimse, onun
hayatını kurtarmıştı.
- Buraya kadar gelmemeliydin. Az daha geciksem
Gromrk'a iyi bir akşam ziyafeti olacaktın.
- Sağ-sağolun efendim...
Her türlü yasağı çiğnemişti. Bazı şeyleri göze
almıştı ama bu kadar ani ve büyük bir cezayı hiç beklememişti.
- Şey... Siz ikinci sektörden misiniz?
Adam yaşlı olduğuna göre İkinci Sektör görevlilerinden
biri olmalıydı. Kurtarıcısı bir an duyduğunu anlamadan bakmıştı.
Timur adamı incelemeye başladı. Ten rengi biraz garipti, dikkat
çekici tek aksesuarı ise elindeki ince uzun ağaç çubuktu.
- Hayır değilim.
Kurtarıcının kaşları garip bir şekilde kalkmıştı.
Sanki istemediği halde yalan söyleyen insanları sıkıntısını
çekiyor gibiydi. Timur'un merakı iyice artmaktaydı.
- Peki efendim, siz kimsiniz?
- Ben çiftçiyim.
Planeterya'nın uzağında yaşam zorlu ve ilginçti.
Bu adam bu garip canavarların arasında bir çiftlik işletebildiğine
göre çok güçlü biri olmalıydı.
- Çiftliğinizi görmek isterdim?
Çiftçi gülümseyek başını çevirdi bir süre uzaklara
baktı, sonra aynı anlayışlı ifadeyle ama bu sefer gülmeden,
Timur'un gözlerine içine baktı.
- Sen zaten oradan geliyorsun.
Timur sözcükleri duymuş ama cümleyi anlayamamıştı.
"Nasıl yani?" diyebilmişti. Adam yeniden aynı gülümsemeyle konuştu.
- Benim çiftliğim Planeterya... Orada insan yetiştiriyorum.
Timur anlayamıyordu. Başı iyiden iyiye dönüyordu.
- Ne için yetiştiriyorsunuz insanları?
Çiftçi ellerini iki yana açmıştı. Çok hızlı konuşan
biri değildi.
- Yemek için.
- Besi hayvanı olarak mı?
Çiftçi başını hafif hafif "evet" anlamında sallıyordu.
Timur bir anda sinirle titrediğini hissetti. Yerde yatan bu
canavar ölüsünü görmese kesinlikle şaka olduğunu düşünecekti
ama nasıl oluyorsa adamın doğru söylediğine emindi. Kendi feryadını
duydu.
- Ama, ama bu korkunç bir şey!.. Bu tam anlamıyla
bir yamyamlık!..
Çiftci şaşırmış gibiydi. Timur ise deli gibi bağırmasını
sürdürüyordu.
- İnsan insanı yer mi? Bu akıl almaz bir vahşet.
Bir ara çiftçinin "Ama ben insan değilim ki" dediğini
duyup sustu. Adam hep aynı sakin ses tonuyla konuşuyordu.
- En az üç milyar yıldır var olan bambaşka bir
ırktanım.
- Ama aynı insan gibisiniz.
- Bu sadece ben istediğim için böyle. Bambaşka
bir şekle dönüşebilirim ama inan bana bundan hiç hoşnut kalmazsın.
Hadi gel de seni Planeterya'ya geri götüreyim. Aracım şurda
duruyor.
Ayağa kalktılar. Timur inanmaz gözlerle bakıyor,
adamı takip edip etmeme konusunda kararsız kalıyordu. Çiftci
dönüp eliyle "gel" işareti yaptı. Çaresiz peşinden gitti. Ağaçların
başlangıcında garip bir ışık kırılmasıyla karşılaştılar. Sanki
camdan yapılmış bir at arabasına benziyordu. Ancak atlar ortada
yoktu. Çiftci çıkıp oturdu. Timur da yanına geçti. Araç hiç
ses çıkarmadan yerden biraz havalanıp, ormanın içine doğru döndü.
En yakındaki ağacın gövdesine doğru hızla yöneldi. Timur bir
çığlık atıp gözlerini kapadı, Yüzünde bir titreme hissetti,
arkasından bir titreme daha. Gözlerini korkarak açtı. Ormanın
içinde hızla ilerliyorlardı. Sanki maddesiz hayellermiş gibi
ağaçların içinden geçip gidiyorlardı. Çiftciye döndü. Adam anlayışlı
bir şekilde gülümsüyordu.
- Adın neydi senin?
- Timur.
Çiftci memnun bir ifadeyle başını salladı.
- Bu adı biliyorum, senin kaydın çoktan alınmıştı.
Bir an hatırlayamadım.
Timur Çifçiye binlerce soru sormak istiyordu,
ama nereden başlayacağını bilemiyordu. Araç yavaşlayıp yere
indi.
- Evet Timur, senin soramadığın soruları ben yanıtlayayım.
Bu çok uzun bir öykü. Eskiden senin ataların Dünya denen bir
gezegende yaşarlarmış ve aralarından bazı avanaklar uzayda başka
canlılarla iletişim kurmak için deli gibi uğraşırlarmış. Sonunda
başarmışlar da. Seslerini uzayın derinliklerine duyurmuşlar.
Çiftci burada susmuştu. Timur adamın devam etmesini
istiyordu.
- Bu çağrıya Gromrk'lar mı yanıt vermiş?
- Evet Timur, Gromrk'lar ve onlardan çok daha
korkunçları. Çok kısa bir sürede Dünya'daki yedi milyar insanın
% 99'u yenip bitmiş. Biz biraz geç geldik. Çünkü insan bedeninin
besleyici değerini geç keşfetmiştik.
Timur uzaklara dalmıştı. Şaşırarak ormanın sınırlarına
gelmiş olduklarını ve ilerde Planeterya'nın evlerinin görüldüğünü
fark etti. Demek ki çiftci kendisiyle konuşabilmek için özellikle
aracı durdurmuştu. "Neden insanlar?" diye sorabildi.
- Bak Timur, bizim türümüz için hücre DNA yapısı
ve zeka gelişkinliği yüksek hayvani besinler çok gerekli. Üç
milyar yıl boyunca bir türü sürdürebilmenin tılsımı burada yatıyor.
- Ama bu vahşet!
Çiftci gene anlayışlı anlayışlı bakıyordu.
- Timur, biz sizi kurtardık.
- Yiyerek mi?
- Kesinlikle. Bak bu sizin Planeterya denilen
çiftlik, inanılmaz bir masrafla korunabiliyor. Ne Gromrk'lar,
ne de diğer vahşi yaratıklar içeri girebiliyor. Eğer bir gün,
sizin etinizin modası geçer de satışlar düşerse, bu korumayı
kimse finanse edemez ve inan bana bir kaç gün içinde paramparça
edilirsiniz ve sizden geriye hiç ama hiç bir şey kalmaz. Etinizin
lezzeti sizin tek kurtuluşunuz.
Timur duyduklarına inanamıyordu. Garsi Amcayı
düşündü. Anlayışlı yüzü gözünün önüne geldi.
- Unutmadan söyliyeyim Garsi AF124D yani senin
Garsi Amcan çok zeki biriydi. Onun olgunlaşmasını yıllardır
izliyordum. Bu parti içinde en çok krediyi de o aldı zaten.
- Nasıl yani? Onu baştan beri biliyor muydunuz?
- Tabii ki... Seni yetiştirmesini de ilgiyle izledik.
Onu bir kaç sene daha tutabilirdik ama o kadar büyük krediler
teklif edildi ki dayanamadım sattım. Çok ünlü bir restoranın
menüsüne girdi bile.
Çiftci garip bir şekilde gülümsüyordu.
- Sen de Timur, sen de onun öğrencisi sayılırsın
seni de şimdiden pazarlamaya başlayabilirim.
Timur korkuyla yerinden sıçramıştı.
- Ne yani beni hemen kesip yiyecek misiniz?
- Hayır, kesinlikle değil. Önce olgunlaşacaksın,
sonra ürüyeceksin bunlar her canlının en doğal hakları ve bizim
de kesin yasalarımız. Hiç bir türü yok edemeyiz, üreme hakkını
kullanmadan kimseyi öldüremeyiz. Sen de kendi yaş kuşağınla
birlikte mezbahaya gönderileceksin. Ama o güne gelmeden yıllar
önce herkes senin kadar zeki ve meraklı bir etin yetişmekte
olduğunu bilecek.
Timur bu sözlerden sonra ayrılma vaktinin
geldiğini anlamıştı. Yere indi, çiftci eliyle selam verip uzaklaştı.
Timur olduğu yere yığılıp kaldı.

Siriya çok merak etmişti. Başına dikilmiş,
sorular sorup duruyordu. Timur yatağında doğrulmaya çalıştı.
Ona başından geçenlerin hepsini anlatmak istiyordu ama içinde
bir şeyler bunu yapmasına engel oluyordu. Yaşadıklarını anlatırsa
her ikisinin de anında imha edileceklerini çok iyi biliyordu.
Çiftci bu konuda onu uyarmamıştı ama bir şekilde, hem de çok
kesin bir dille, anlatmış olmalıydı. Kıza sarıldı. Artık kendini
çok rahat hissediyordu. Çiftçinin konuşmadan bambaşka şeyler
de anlatmış olduğunu o anda anladı. Bütün insanlık tarihini
biliyordu artık. İnsanların tamamı ölümlü olarak yaşamışlardı.
Hepsi de birer idam mahkumu gibi bu Dünya'da infaz gününü beklemişlerdi.
Şimdi kendi yapacağı da aynısıydı. Yataktan dipdiri fırladı.
- Siriya, benim karnım acıktı.
Genç kızın da gözleri parlamıştı.
- Nereye gidelim?
- Hamburgerciye.
- Ne o Timur, o iğrenç sebzeburgerlerinden
mi yiyeceksin gene?
Timur kıza hiç alışmadığı bir şekilde gülümsedi.
Siriya, çiftciyi hiç görmediği için bu gülümsemeyi tanıyamamıştı.
- Hayır sevgilim, İkiz köfteli hamburger
yiyeceğim...
|