Kahraman
olmadığını iddia eden bir kahraman, dünya düzeninin eksenini oluşturan siber
âlem, Idoru adlı bir yapay zekâ/pop ikon ve yabancı topraklarda başı beladan
kurtulmayan bir kız. Organize suçlar, ani dönüşler, akıcı olay örgüsü. William
Gibson'ın Idoru'su aynı diğer romanları gibi 'cyberpunk' sevenler için biçilmiş
kaftan. Sanal Işık'ı okuyanlar, Idoru'nun dünyasını tanıdık bulacaklar; bu sefer
de yine Sanal Işık'ta olduğu gibi günümüze çok yakın olmamakla beraber Matrix
Avcısı ya da Sıfır Noktası'ndan daha yakın bir gelecek söz konusu. Siber âleme
bağlanmak hâlâ çok gelişmiş seviyede olmasa da en azından üç boyutlu ve
şirketler varlıklarını büyük ölçüde bu düzleme taşımışlar. Televizyon, daha
doğrusu internet üzerinden yayın yapan izleyiciye yönelik programlar kitlelerin
odağında yer alıyorlar. Haliyle bu tür programlar hazırlayan kişiler ve
şirketler de tarihin ve olayların akışını değiştirebilecek kadar büyük güce
sahipler. Yapay zekâlar henüz o kadar zeki değil. Ama örneğin inşaat sektörü ve
nanoteknoloji çok ilerlemiş.
Zamanı ve mekânı anlattıktan sonra artık olaylara geçebiliriz. Her
şey aslında bu yeni dünya düzeninin magazin basını diyebileceğimiz Slitscan'in
Lo/rez adlı bir grubun çok uzun süredir meşhur olmasından duyduğu rahatsızlıkla
başlıyor. Üstelik grubun iki üyesi Lo da Rez de hiçbir skandala karışmadıkları
için şirketin onların üzerinde hiçbir gücü yok. Böylece Laney'i işe alıyorlar.
Laney'in tek bir özelliği var, siber âlemdeki bilgi bombardımanı ve neredeyse
sonsuz seçenekler içinde aradığı bilgilere bir şekilde, sezgilerinin yardımıyla
ulaşabilmesi. Yani araştırmacıların bulmak için aylarca uğraştıkları bir bilgiyi
birkaç saatte tespit edebiliyor. Slitscan ve Laney bir süre birlikte çalışıyor,
kimini mahvedip kimini baş tacı ediyor, insanların ilgi alanlarını ve arzularını
düzenliyorlar. Derken dananın kuyruğu kopuyor ve masum bir kız kendisi yüzünden
intihar edince Laney, Slitscan'le bağlarını kopartıyor.
Elbette, bugün olduğu gibi gelecekte de işsiz olmak kolay değil.
Hele de yaptığınız işi nasıl yaptığınızı açıklayamıyorsanız. ('Sezgilerim
iyidir' bir işverenin duymaktan hoşlandığı bir iş tanımı olmasa gerek.) Zorlu
bir dönemin ardından bu sefer de meşhur şarkıcı Rez'in adamları Laney'i işe
alıyorlar. Nedeni ise ancak Gibson'da görebileceğiniz bir şey: Rez'in bir tür AI
yani yapay zekâ olan idol-şarkıcı Idoru ile evlenmesinin arkasında bir tür
komplo olup olmadığını keşfetmek. Deprem sonrası Tokyo'sunda nanotek, Rus
mafyası ve tröstlerin hegemonyası içerisinde varolma savaşı da diyebiliriz.
Gençlik kulüplerinin politikaları, diğer kitaplarda rastladığımız gibi siber
âlemde kimsenin girmediği özel alanlar (Sur Şehri), sosyal anlamda beceriksiz
bilgisayar korsanları, hayran olduğu şarkıcının evlilik planlarının doğru olup
olmadığını araştırırken kendini mafya adına gerçekleştirilen kaçakçılıkta kurye
olarak bulan bir genç kız.. Karmaşa adına ne isterseniz var Idoru'da.
Ama
daha da garip olan ya da garip gelmemesiyle garip gelmeye başlayan insan-yapay
zekâ evliliği. Gibson bu romanda teknolojiden uzaklaşıp sosyoloji ve bireyin
hissetme biçiminin teknoloji nedeniyle yaşadığı değişimlere yüklenmiş ama ne
yazık ki pek çok yer havada kalmış. Örneğin yapay zekânın ne kadar güzel
görünebileceğini ve etkileyici olabileceğini kavrasanız bile birinin onunla
'evlenme' isteği ve bu isteği açıklamakta kullanılan paralel yollar teorisi çok
da anlamlı gelmiyor. (Teoriyi merak ediyorsanız kitabı okumanız gerek.)Bu
bağlamda Sanal Işık'taki tat, Idoru'da yok.
Sonuçta Idoru Gibson romanları arasında en iyisi sayılmasa da yine
de sıradan tekno-romanların çok üzerinde. Her ne kadar eski kahinvari havasına
sahip olmasa da Gibson hâlâ işini biliyor. Sorun belki de uzak geleceği çok iyi
kurgularken yakın gelecekteki konularda kendini o kadar da özgür hissetmemesi.
Tek başına yepyeni bir bilimkurgu altkültürü yaratan bir yazardan daha iyisini
beklemek ne yazık ki tüm okuyucuların hakkı.
Idoru'nun sonu da bütün yarım ipler bir düğüme bağlansa da çok
tatmin edici değil. Hızlı kapatılmış konular, ani çözümler var. Olayların bir
kısmının niye oldukları çok da açıklık kazanmıyor. Belki fazla basit olduğundan
kişi daha girift kurgular bekliyor Gibson'dan.
Yine de tekno-dünyaları daha iyi kimden okuyacaksınız?Gerçek, çünkü anlatılanlar, ne kadar karanlık olsalar da
insanoğlunun doğasına yabancı değil. 1949'da, Amerikalı bir subayın oğlu olarak
Münih'te doğan ve çocukluğunu Tokyo, Manila ve Washington'da geçirmiş olan
Johnson'ın, dünya haritasının iki ucunda bulunan toprakların kokusunu sindirerek
büyümüş olması, Fiskadoro'yu özel kılıyor. Kitap, satırlarını sunmaya başlamadan
önce 'kırk millet'ten insanı bir araya toplamış da okur karşısına öyle çıkmış
gibi. Dünya'nın başına bir felakettir gelmiş, Asya hiç olmuş, Avrupa ve
Afrika'nın adı geçmiyor, ama felaketten kurtulmayı başaranlar, gelecekte yine
farklı kimlikler ve farklı geleneklerle, Amerika'nın bir yerlerinde yaşamaya
devam ediyorlar.